YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
697024c7bf467
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 2 3
Bugün : 2878
Dün : 50195
Bu ay : 1002953
Geçen ay : 1389457
Toplam : 48081224
IP'niz : 18.97.14.87

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

Yüksek kurumlar çatışıyor

Anayasa Mahkemesi tarihinde ilk kez üyeler, Anayasa Mahkemesi Başkanlığı adına yapılan bir açıklamanın kendi görüşlerini yansıtmadığını açıkladı. 8 üye, bildiri yayınlayarak, Mahkeme Başkanı Kılıç’ın yaptığı açıklamaya itiraz etti. Siyaset dışında kalması gereken Yüksek Mahkeme’deki ayrışmaya oy hakkı olmayan yedek üyelerin bile alet edilmesi kamuoyunda şaşkınlıkla karşılandı.

Danıştay 8. Dairesi’nin kapatılan bir beldeye yerel seçime girme vizesi vermesinin ardından Yüksek Seçim Kurulu’nun kapatılan tüm beldelere bu hakkı vermesi üzerine Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’nın yazılı bir açıklama yaparak bu durumu sert bir dille eleştirmesi Yüksek Mahkeme’de sert rüzgârların esmesine yol açtı.

Mahkeme Başkanvekili Osman Paksüt, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın yaptığı yazılı açıklamadan haberi olmadığını ve bu görüşe katılmadığını açıklayarak tartışmanın ilk işaretini vermişti. Kılıç’ın, Paksüt’ün bu sözlerine de tepki göstererek, “Zaten bu karara muhalif kalmıştı” yorumu ipleri kopardı.

Olayla ilgili ilginç bir ayrıntı ise dikkatlerden kaçmadı. Açıklamada imzası bulunan üyelerden Cafet Şat ve Fettah Oto’nun yedek üye olduğu ve alınan kararda oy hakkı bulunmadığı ortaya çıktı. Üye Necmi Özler oylamaya katılmazken, yerine katılan üye de ‘Kapatılan belde belediyelerin yerel seçimlere girmesinin anayasa ihlali olacağı yönünde’ oy kullandı.

Anayasa Mahkemesi, kapatılan belde belediyelerin dava açma sürelerinin başlangıç tarihinin 5747 sayılı yasanın yayımlandığı 22 Mart 2008 tarihi yerine Anayasa Mahkemesi’nin gerekçeli kararının yayımlandığı 6 Aralık 2008 günü esas alınacak şekilde değerlendirildiğine dikkat çekerek, “Bu durum, mahkeme kararımızın değiştirilmesine yol açan bir sonuca ulaşılmıştır. Bu bağlayıcılığa karşın Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına uyulmaması ya da mahkemenin öngörmediği bir sonuç çıkarılması anayasanın 153. maddesinin ihlal sonucu doğurur” uyarısını yapmıştı.

Bütün bunlardan daha da beteri: Ergenekon Davası bahanesi ve “çetelerle mücadele ediyoruz” görüntüsüyle, emekli ordu komutanlarının ve halen görevli kurmay subayların tutuklanmasını; “Orduya gözdağı verme ve havasını indirme”  operasyonu şeklinde okuyanlar, acaba haksız mıydı?

Hatta üst düzey ordu mensuplarından bazıları da, birtakım yanlışlıklara bulaşsalar bile, bunların soruşturulması; TSK’yı tümüyle töhmet altına sokmayacak ve bu güzide kurumun gururunu yaralamayacak bir olgunluk ve uygunluk içinde yapılamaz mıydı? Oysa takip edilen tarzın: “üzüm yemekten ziyade bağcıyı dövmek” şeklinde olması, kaygılandırıcı ve kafa karıştırıcıydı. “Kanuni fırsatları, hukuki fesatçılığa alet etme” girişimleri, önce kötü niyetli olanların başını yakacaktı.

Kaldı ki, herkes Başbakan’ın savcılığına, Deniz Baykal’ın ise açıkça avukatlığına soyunduğu bir davanın; hukuki değil siyasi olduğu kanaatindeydi.

Ve hele, Susurluk sanığı ve eski Özel Hareket Dairesi Başkan Yardımcısı İbrahim Şahin’in evinde sakladığı söylenen krokiyle bulunan bombaların ve silahların, sanki özellikle bekletilip, şimdi Ergenekon kapsamında ortaya çıkarılması da, pek çok “acaba?”yı içinde barındırmaktaydı. Yoksa kasıtlı olarak: “sapla saman mı karıştırılmaktaydı?”

Baykal: “Yargıda kaos var” diye uyarıyor

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yüksek Seçim Kurulu (YSK) arasında bir kaos olduğunu, bu kaos karşısında hukuk mekanizmalarının işlemediğini savunarak, “Bütün bunların temelinde Başbakan’ın ‘Türkiye’de ikinci bir Anayasa Mahkemesi mi var?’ değerlendirmesi yatıyor” diyerek Türkiye’nin, belde belediyeleriyle ilgili çeşitli kurumların aldıkları kararlar sonucu büyük bir hukuk krizinin içine sürüklendiğini hatırlatmıştı. “Türkiye’de fevkalade yanlış bir durumun oluşmasına seyirci kalındığını” iddia eden Baykal, “Yasal düzenlemeden sonra Anayasa Mahkemesi’nin aldığı karar, buna bağlı olarak Danıştay ve YSK’nın aldığı karar, Türkiye’de bir hukuk kaosunun, hukuk kargaşasının potansiyel olarak ülkemizde barınmakta olduğunu somut bir şekilde ortaya çıkarmıştır. Yapılan bu yanlışlıklar Türkiye’de hukuk sisteminin ciddi bir kaosa her an dönüşebilecek bir tabiat taşıdığını ortaya koymuştur. Çok üzüntü verici olmuştur. Bu asıl sorundan belki daha önemli bir konudur” açıklamasını yapmıştı. Deniz Baykal’ın şok tutuklamalarla ilgili değerlendirmesi ise oldukça çarpıcıydı ve “alarm”dı!

Evet, işte Türkiye’nin talihsiz manzarası…

Nüfusu 2 binden az olan belediyelerin kaldırılmasıyla ilgili Meclis kararı Anayasa Mahkemesinden geçiyor… Ama Danıştay farklı ve aykırı bir karar veriyor… Yüksek Seçim Kurulu Başkanı, bunun üzerine belediyelerin seçime katılabileceğini açıklıyor… Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç buna karşı çıkıp açıklama yapıyor… Aynı Mahkemenin Başkan Vekili Osman Paksüt bu açıklamanın gereksiz ve mesnetsiz olduğunu söylüyor.. Başbakan Danıştay’a sataşıyor… YSK Başkanı: “Kim ne derse desin bu belediyeler seçime katılacak” diyor.!.?

Öte yandan Sn. Cumhurbaşkanı, yarım gün statüyle çalışan Profesörü, ilgili kanuna aykırı olarak rektör atıyor… Ve ilk defa “çok açık bir kanun ihlali” yüzünden, bir Cumhurbaşkanının tayin ve tasarrufu yargıdan dönüyor.!?

İlk defa bir Genel Kurmay Başkanı, Başbakanın da yanında bir Devlet Bakanına, Eğridir Dağ Komando Birliğini ziyareti sırasında:

“Hatıra diye topladığın şu boş kovanlar yüzünden, Ergenekon kapsamında tutuklanabilirsin!” esprisiyle yargının nasıl siyasallaştırıldığını, yüzlerine karşı hatırlatıyor!?.

Ve yine;

Seçmen kütüklerindeki 6 milyonluk acayip artış, özünde skandaldan öte potansiyel “rejim sıkıntılarını” barındırıyor. Anarşistlerin ve eşkıya reislerinin bile seçmen yazıldığı, tam bu sırada, kukla Irak heyeti, Kürdistan TV ile Ankara’da ağırlanıyor.

Kukla Irak yönetimi Türkiye’ye şu teklifleri iletiyor:

  • a) PKK’nın genç militanlarına genel af gündeme getirilsin
  • b) Terörist elebaşlarının teslimi isteğinden vazgeçilsin
  • c) Diğer PKK’lıların AB ülkelerine gönderilmesine yardım edilsin.

Kukla Irak yöneticileri, sanki PKK’nın temsilcisiymiş gibi T.C. hükümetine talimatlar veriyor!

Ve soysuz medya bütün bunları “Barışa ve huzura atılan adım” diye alkışlıyor.

TÜSİAD Cumhurbaşkanına ‘Hükümeti kriz için topla’ önerisi yapıyor!

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e Türk Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD) Yüksek İstişare Konseyi’nde (YİK) bir işadamı tarafından Anayasal hakkını kullanarak Bakanlar Kurulu’nu ekonomik krizi görüşmek üzere toplaması önerisi yapılıyor. Ankara’da yapılan toplantının basına kapalı bölümünde işadamları dileklerini ve güncel meselelerine dair görüşlerini dile getirirken söz alan bir işadamı yaşanan krizi Türkiye açısından olağanüstü hale benzetiyor. Ekonomik krizlerin de Anayasa’da olağanüstü hal olarak değerlendirildiğini dile getiren işadamı, “Böyle olağanüstü hallerde Bakanlar Kurulu’nu başkanlığınızda toplamanız bence yararlı olur” görüşünü seslendiriyor. Toplantıda bulunanlar Gül’ün bu sözlere her hangi bir tepki vermediğini söylüyor.

Cumhurbaşkanı Gül, YİK’te üyelere hitaben yaptığı konuşmada da “Hükümet, iş dünyası, sendikalar ve herkes büyük bir dayanışma ve işbirliği içine girmezse, o zaman hep beraber kaybederiz. Böyle durumlarda kimsenin bencil davranmaya hakkı yok. Uzaktan gelen dalgalar Türkiye gemisini de dalgalandırmaya başladı” sözleriyle ekonomik krize bakış açısının hükümetinkiyle örtüşmediğini belli ediyor.

Anayasa ne diyor?

Anayasa ekonomik bir kriz sırasında Cumhurbaşkanı’nın hükümeti kendi başkanlığında toplayabilmesini 119’uncu madde ile düzenliyor. Madde ağır ekonomik bunalım Bakanlar Kurulu’nun Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanarak olağanüstü hal ilanını tartışmasını öngörüyor.

119’uncu maddenin tam metni şöyle: “Tabiî afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilân edebilir.”  Anayasa’nın 121’inci maddesi de olağanüstü hal süresince Bakanlar Kurulu’nun Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında toplanarak olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda kanun hükmünde kararnameler çıkarılabilmesini düzenliyor.

Ve bütün bu olumsuzlar yaşanırken, kuvvet komutanlığı yapmış bazı emekli paşalar, birbirlerinin “adam”lık “ayarını” şarap içip içmemekle ölçüyor…

Cezaevlerinde 101 bin 100 tutuklu bulunuyor

Türkiye’deki 384 ceza infaz kurumunda 01 Kasım 2008 itibariyle toplam 101 bin 100 hükümlü ve tutuklu bulunuyor. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü verilerinden derlenen bilgiye göre, Türkiye’de, 346 kapalı ceza infaz kurumu, 28 müstakil açık ceza infaz kurumu, 3 çocuk eğitimevi, 3 kadın kapalı, 1 kadın açık, 3 çocuk kapalı ceza infaz kurumu olmak üzere toplam 384 ceza infaz kurumu hizmet veriyor. Ceza infaz kurumları, 01 Kasım itibariyle 43 bin 157’si hükümlü ve 57 bin 943’ü tutuklu olmak üzere toplam 101 bin 100 hükümlü ve tutuklu ile son 39 yılın en kalabalık dönemini yaşıyor. Tutuklu ve hükümlülerin 95 bin 875’i adli suçlardan ve 5 bin 225’i terör suçundan cezevinde bulunuyor.

2001 yılından itibaren artmaya devam ediyor

Ceza infaz kurumlarının nüfusu, 1999 yılında çıkarılan Cezaları Erteleme ve Şartla Salıverilme Yasası sonrası 49 bin 512 tutuklu ve hükümlüye kadar inerken, 2001 yılından itibaren artmaya devam etti. Ceza infaz kurumlarında kalan tutuklu ve hükümlülerin sayısı 2001 yılında 55 bin 609, 2002 yılında 59 bin 187, 2003 yılında 64 bin 296, 2004 yılında 57 bin 930, 2005 yılında 55 bin 870, 2006 yılında 70 bin 477 ve 2007 yılında 90 bin 837 oldu. 1974 yılı ise 24 bin 860 tutuklu ve hükümlü sayısı ile son 39 yılda cezaevlerinin en rahat nefes alabildiği yıl olarak dikkati çekiyor.

Türkiye’deki 384 ceza infaz kurumunda 01 Kasım 2008 itibariyle toplam 101 bin 100 hükümlü ve tutuklu bulunuyor.

1970-2008 tarihlerinde cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerin sayıları şöyle:

YILLAR

HÜKÜMLÜ

TUTUKLU

TOPLAM

1970

30.119

26.392

56.511

1971

33.416

28.047

63.458

1972

36.140

28.749

64.889

1973

33.722

27.246

60.968

1974

5.442

19.418

24.860

1975

14.276

23.340

37.616

1976

19.881

24.450

44.331

1977

22.632

27.752

50.384

1978

25.212

29.430

54.642

1979

22.417

30.236

52.653

1980

31.241

38.931

70.172

1981

42.446

37.340

79.786

1982

44.650

33.551

78.201

1983

45.144

31.114

76.258

1984

46.370

26.694

73.064

1985

45.388

25.842

71.230

1986

30.786

21.364

52.150

1987

31.315

19.484

50.799

1988

33.078

18.592

51.670

1989

29.407

17.597

47.104

1990

29.373

16.233

45.606

1991

11.047

15.804

26.851

1992

12.823

18.659

31.482

1993

15.147

19.658

34.805

1994

16.881

22.050

38.931

1995

22.008

24.083

46.091

1996

26.979

23.904

50.883

1997

36.334

24.272

60.606

1998

35.886

24.505

60.391

1999

44.131

23.450

67.581

2000

24.855

24.657

49.512

2001

27.541

28.068

55.609

2002

30.637

28.550

59.187

2003

32.715

31.581

64.296

2004

26.010

31.920

57.930

2005

24.858

31.012

55.870

2006

26.336

44.141

70.477

2007

37.608

53.229

90.837

2008*

43.157

57.943

101.100

*2008 yılı verileri 1 Kasım tarihi itibariyle istatistikte yer almaktadır.

İstanbul’un uyuşturucu bilançosu ürkütüyor

İstanbul’da bu yıl düzenlenen 1942 uyuşturucu operasyonunda, 3 bin 546 şüpheli, 5 ton 339 kilo 130 gram eroin, esrar, kokain, afyon sakızı, amfetamin ve 826 bin 626 adet hap ile yakalandı. İstanbul Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü kaynaklarından derlenen bilgilere göre, 2008 yılının 11 aylık bölümünde transit uyuşturucu kaçakçıları ya da sokak satıcıları başta olmak üzere uyuşturucu tacirlerine yönelik, il genelinde 1942 ayrı operasyon gerçekleştirildi. Operasyonlarda, 2 ton 419 kilogram eroin, 2 ton 784 kilogram esrar, 54 kilogram kokain, 80 kilogram afyon sakızı, 2 kilo 130 gram amfetamin, 3 bin 520 litre uyuşturucu yapımında kullanılan asit anhidrit ile 825 bin 539 uyuşturucu hap ve 1087 sentetik hap ele geçirildi. Operasyonlarda, 3 bin 546 şüpheli gözaltına alındı.

Cilalı imaj devri bitiyor!

My name is John. I am twenty years old. I like party. I live you… Elinde döner bıçağı, önünde kocaman bir döner olan, her haliyle, tipiyle Türk olduğu suratından akan vatandaş, bunları söylüyor. “Benim ismim John. Ben yirmi yaşımdayım. Newyork’ta yaşıyorum. Partiyi seviyorum. Sizi seviyorum”… Ardından reklamın spotu giriyor, “Ayda 14.90’na istediğin kişi ol”… Bilmem ne ADSL…

Ne demek şimdi bu? Hangi mesajı vermek istiyorlar? Vermek istedikleri mesaj şu: Bu internet erişim markasını evine al, ondan sonra istediğin gibi sağa sola, istediğin kılıkta, istediğin tipolojide, istediğin kimlikte mesajlar yolla. Kendine ait kimliğin, vermek istediğin mesajla örtüşmeyebilir, ama, kendin olmana gerek yok, bir başkası olarak da istediğin gibi havanı at.

Köroğlu’nun “Delikli demir icat oldu, mertlik bozuldu” diye bir sözü vardı. Teknoloji hayatımıza girdiğinden beri, insanlığımızdan, kimliğimizden bir şeyler eksiltti aslında. İşte bu reklam da bizim zaman zaman gündeme getirdiğimiz “cilalı imaj devri” tezimizi en net biçimde ortaya koyuyor. Nedir imaj? Birilerinin sana biçtiği, aslında kendi karakterinle özdeşleşmeyen bir kimliktir. Yani, “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” sözünün tam tersi şeyleri ortaya koyma eylemidir. Olduğun gibi görünmemektir… Ne olacak bu dönerci vatandaş, kendisini bir Amerikalı gibi pazarlayarak? Ne olacak?

Sahtekârlık… İkiyüzlülük… Riyakârlık… Tepeden tırnağa, her şeyiyle insanı ikiyüzlü yapabilmek için var güçleriyle çabalıyorlar. İnternet teknolojisi de, televizyonu da, medyası da bu ikiyüzlülüğe çanak tutmaktan, hizmet etmekten başka bir işe yaramıyor. İnsanlar sahte dünyaları izlemekten zevk alıyor. Neredeyse tüm ulusal televizyonlarda 100’e yakın dizi oynuyormuş. Sahte dünyalar, sanal dünyalar, gerçek dünyayla ilgisi alakası olmayan tipler, olaylar. Bir sahte dünya oluşturuyorlar, izleyenlerin televizyonlardaki karakterlerle özdeşleşmesi üzerine bir kurgu oluşturuyorlar. Bu sahte dünyalarla gülüyorlar, bu sahte dünyalarla ağlıyorlar. Sevgileri, mutlulukları, hüzünleri hep bu dünyadaki sanal kahramanlar üzerinden. Aynı anda bu sahte kahramanların yaşadıkları aykırı ilişkiler, gayri meşru yaşantı tarzları ahlak yapımızdan, insani özelliklerimizden bir şeyler alıp götürüyor. İzlediğimiz kötülükler sıradanlaştırılıyor, ahlaksızlık, düzenbazlık, madrabazlık meşrulaştırılıyor. Normalmiş, sıradan bir olaymış haline getiriliyor. Daha sonra gerçek hayatta önümüze çıktığında, hiç kimsenin dönüp bakmayacağı, içinden bile olsa kerih görmeyeceği bir biçime kavuşturuluyor. Eskiden, gazetelerin üçüncü sayfalarında yer alan iğrenç olaylar, tecavüzler, sapıklıklar ekranlardan izlediğimiz birbirinden sapık hikâyelerle çok sıradan bir fiil haline getirildi. Kadın programlarının bu topluma yaptığı en büyük kötülük neydi? Eskiden kol kırılır yen içinde kalır diye bildiğimiz olayların tamamı, özenle seçilmiş tiplerin ağzından topluma sunuldu bu programlarda. Mahremiyet ayaklar altına alındı…

Ve bu cilalı imaj devri, toplumun tüm temel dinamiklerini dinamitledi. Maneviyatımız çürüdü. “Ayda 14.90’a istediğin kişi ol”… İnternet teknolojisi bile böyle pazarlanıyor artık.

Siz, kendiniz olarak bir halta yaramazsınız, başkası olarak istediğiniz pirimi yapabilirsiniz.

İki yüzlülük nasıl da para ediyor?[1]


[1] Nedim Odabaş / Milli Gazete

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Mehmet DENİZ

Mehmet DENİZ

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...