YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69e9b286ba57b
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 7 0 6
Bugün : 9307
Dün : 58766
Bu ay : 1283736
Geçen ay : 1803365
Toplam : 53428794
IP'niz : 216.73.217.119

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

Bir Müslüman olarak olayları ve şahısları; Kur’an, vicdan, akıl ve ahlak ölçülerine göre ve özellikle yöresel değil küresel bakış açısı ve bağlantıları ile değerlendirebilirsek isabetli sonuçlara varılır.

Yok eğer, sadece his ve heyecanlarla, ön yargılarla, şuursuz bir taraftarlıkla, din ve duygu istismarıyla yaklaşılırsa sakat ve sakıncalı kanaatler oluşması kaçınılmazdır.

Özellikle şöhret kazanmış, toplumu yönlendirmede etkili ve yetkili konumlara ulaşmış Müslümanların en büyük kaygısı ve ayak kayması, kâfir ve zalim odakların tuzağına takılıp “onların fitne aracı yapılması” olmalıdır.

“Rabbimiz, bizi inkarcılar (Kafirler ve münafıklar) için bir fitne (aleti) kılma..” (Mümtehine: 5)

Ayeti; bütün İslam alimlerince, Kur’an’a göre “Kitaplı Kafir” sayılan Siyonist Yahudilerin, Hıristiyan emperyalistlerin ve tüm İslam düşmanı kesimlerin;

  • Makam ve menfaat karşılığı kiralık kuklası
  • Müslümanlara yönelik şeytani amaçlarının aracı
  • “Barışa ve huzura hizmet” kılıflı hezimet kurgularının oyuncağı olmamak için Allah’a sığınmamızı ve bu konuda oldukça dikkatli davranmamızı uyarmaktadır.

Çünkü bu ayetin hemen üstünde ve Hz. İbrahim’in dilinden, Kitap ehline hitaben:

“… Biz sizlerden ve Allah’ın dışında taptığınız şeylerden, kesinlikle uzak bulunuyoruz. Sizin (din adına yaptığınız sapıklıkları) ret ve inkâr ediyoruz. Artık sizinle, (her türlü teslis akidesinden, şirkten ve zulümden vazgeçip) Allah’a bir olarak inanıncaya (her konuda Allah’ın kitabını ve Resulüllahı ölçü ve örnek alıncaya) kadar, aramızda ebedi bir düşmanlık ve buğuz başlamıştır” (Mümtehine: 4) buyrulmaktadır.

İşte bugün Fetullah Gülen ve kurmay ekibi, aynen bu ayetlerde belirtildiği gibi, kitaplı kâfirlerin ve Siyonist zalimlerin “fitnesi” olmuşlardır.

Fetullahçı cemaat, Siyonist odakların, ılımlı İslam safsatasıyla Türkiye’yi avuçlarına almada kullandıkları “katalizör” konumundadır. Zaten bizim “Fethullah” yerine “Fetullah” dememiz de bu amaçlıdır. Çünkü:

Fethullah: Allah’ın açtığı hayır ve zafer kapısı demek olduğu halde

FET-ULLAH ise; Allah’ın dipten parçalama; bir nesneyi ve ekibi dağıtma aracı, manasını taşımaktadır.

Yani “Fetullah”, “katalizör”ün bir nevi Arapçası olmaktadır. Böylece çok enteresan bir “tevafuk-münasebet ve uygunluk” ortaya çıkmaktadır.

Çoğunluğu iyi niyetli ve dini gayretli bağlıları hariç, Fetullah ve kurgulanmış kurmay takımı kimyevi reaksiyonlarda kullanılan bir katalizör gibi, kendi kemikleşmiş aslını ve marazlı fıtratını koruyarak, etkileşime girdiği her partiyi ve kesimi; ayrıştırmak, yozlaştırmak ve Siyonist Yahudi güdümüne yaklaştırmak konusunda oldukça ustalaşmıştır.

Yahudi siyonistler, çok farklı hatta aykırı kesim ve kişilerden insanları: Mason locaları, Lions ve Rotary kulüpleri, çeşitli yardım dernekleri, sivil toplum örgütleri, dini eğitim merkezleri eliyle kontrolüne almak; onlara cazip imkân ve makamlar sağlayarak ve şöhret yaparak kendilerine bağımlı kılmak suretiyle, değişik kulvarda ama hep aynı amaca koşturmaktadır. Bu anlamda sadece Fetullahçılar ve AKP yandaşları değil, CHP içindeki küresel güç piyonları da birer FİTNE aracıdır.

  • Küreselleşme çikolatasıyla sarmalanmış Türkiye’yi Siyonist sermayeye köleleştirme projesinin bütün piyonlarının
  • “Çağdaş standartlara ulaşma, AB kriterlerini yakalama” gibi yaldızlı sloganlar altında milli birlik ve dirliğimizin dağıtılmasına ve bağımsızlığımızın ABD ve AB’ye aktarılmasına komisyonculuk yapan; AKP ve yandaşlarından CHP içindeki taşeronlarına, Fetullahçı medyadan Aydın Doğan grubuna, sağcı ve liberalist takımından, solcu ve sosyalist bozuntularına kadar bütün batı uşaklarının koro halinde “Artık Deniz Baykal gitsin, Kılıçdaroğlu gelsin” diye tempo tutmaları da, bu komploların hangi odaklarca ve ne amaçlarla kurgulandığını, kargaların bile anlayacağı şekilde ortaya koymaktadır.

Bize göre şimdi Deniz Baykal’a düşen, samimi bir solculuk ve sosyal adalet anlayışıyla ve Cumhuriyet ilkelerine bağlılık sorumluluğuyla, Milli ve cesaretli bir adımla, milletimizin mayası olan İslam’la samimiyetle barışmak; başörtüsü ve İmam Hatip mağduru Müslüman halkımızın sorunlarına sahip çıkarak, AKP ve yandaşlarının din istismarına fırsat bırakmamaktır.

Nihat Genç’in “Zehirli Balık; Cemaat” başlığı oldukça çarpıcıydı:

“Balıkların kalbini çok incelemiş bir çocukluğum oldu. Zehirli balık’a karşı sahildekilerin linç girişimi beni çok şaşırtırdı, kaç sefer ‘yahu ezmeyin çiğnemeyin, atın denize gitsin’ dediğimde, çok bilmiş ağbilerden biri ‘başkalarının oltasına vurur, Allah korusun öldürür insanı, en iyisi parçalayacaksın..’

Oltayla balık çekilirken, misinanın ağırlığına dokunup sevinçle müjde verir gibi büyük balık deriz, sonra, suyun yüzüne balık yaklaştıkça hangi balıktır diye sessizlikle bakarız, büyük sandığımız balık yakan balık çıkınca etrafı hepimizi korku dolu bir sessizlik kaplar, çarpılmışız gibi bir sessizlik.. Vatozlar İskorpitler denizlerin ‘cinleri’ gibiydi..

Kıyıdakiler yaratığı tanıyamamıştı!

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ‘istifa açıklamasını’ yaptığında CHP Genel Merkezi’ne ‘zehirli bir balık’ düştü, Deniz Baykal ‘Amerika’dan aradılar, onların samimiyetine inanıyorum’ deyince, kıyıda bekleyenler ‘oltadaki’ ‘yaratığı’ tanıyamamıştı.

ANAP ve DYP’den geriye ne kaldı?

Hatırlayın, Mehmet Ağar’ın ANAP’la birleşme ve infilak öyküsünü.. Dünya siyasi tarihinde eşine hiç rastlanmayacak bir ‘tuz buz olma, infilak’.. Birleşme arefesinde yan yana gelip kucaklaşan sarılan ortak listeleri fedakarlıkla hazırlayan her iki tarafın partilileri bir anda dağıldılar, bir anda.. Ve o gün bugün iki partinin önde gelenlerinin her biri birbirlerini bir daha ne aradı ne sordular.. Ne olmuştu?

Zehirli Balık İskorpit, gizlendiği derin sulardan gelip yılların emeği milyonların ümidi her iki partiyi bir daha asla toparlanamayacak şekilde dağıtmıştı. Kulislere sızan, “zehirli balık iskorpit” aklı başında muhabbet edip birbirlerine sarılıp şakalaşarak çay içip listeler hazırlayan partililerin hepsini başka tür zehir’le kan dolaşımlarını ebediyen tıkamıştı.

Zehir ki ne zehir, her iki partinin yüzlerce değerli insanının bugün ‘esamesi’ bile okunmamaktaydı.

Ve hani, Muhsin Yazıcıoğlu’nun küçük ama iddialı ve birbirine imanla kenetlenmiş dava arkadaşlarıyla bir partisi vardı.. Yakın zamanlarda zehirli balık iskorpit bu küçük ama sesi çok yüksek partinin sularına kaymıştı. Kırk yılın dava arkadaşları bir anda karanlıkta kaybolmuş, hiçbir siyasi duruşa dokunamaz olmuş, hayatlarını bir davaya adamış ve hep kahraman gibi konuşmuş yüzlerce genç lider adayı öldürücü bir sessizlik içinde savrulmaya başlamıştı. Kan mı zehirlendi kemikler mi kırıldı, ne olduysa, zehirli balık’ın ortada dolaşmasıyla yaşanmıştı.

Şimdide Numan Kurtulmuş’a kanca takmışlardı!

Duydum ki bugünlerde zehirli balık iskorpit, kırk yıldır arası bozuk olan Milli Görüş’ün sularına dalmıştı.. Numan Kurtulmuş, sonbaharda erken seçim var deyip, partide Haziran’daki kurultayda bir yenilenmeye hazırlanmakta ve cemaatçi diye bilinen on-on beş kişiyi saflarına katmaya uğraşmaktaydı.. Doğrudur, yanlıştır ama dere tepe söylenen konuşulan bunlardı..

Takip edin, izleyin, Erbakan’a rağmen Numan Kurtulmuş, düşünüp taşınıp yukarılara çıkmak için cemaatçilerle iyi geçinmeye başlamışsa; seçim sonrası ‘un ufak olmuş, kanı zehirlenip kurutulmuş, mecalsiz’ bir partinin daha hazin hikayesine şahit olunacaktı..

Hangi amacı ve zehirli ilacı taşımaktadır?

Bu, iskorpit nasıl bir yapıdır ki, milli, yerli, anti-emperyalist, Anadolu çocuğu, bizden, temiz adamlar, samimi insanlar dediğimiz siyasi varlıkların içine girdiğinde, tuzruhu içirmiş gibi ortada bir anda, ruh, iklim, dava, inanç, hiçbir şey kalmamaktaydı.

Torumtay’ın istifası ve Milli duyarlılığı

Turgut Özal, Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay’a, l. Körfez Savaşı’na girmesi için emir verdi, ama ‘sallama bir emir’, hatıralarında yazar, bakanların imzaları dahi yok ve kendisiyle savaşa girmek için Amerikalı ajanlar Özal’ın emriyle gelip görüşme yapıyor. Ve Amerika’dan gelen bu emir Torumtay Paşa’nın ağrına gidip istifa ediyor.. “Bir Genelkurmay Başkanı, Başbakanının emrindedir, bir milletin bekasını varlığını yokluğunu ilgilendiren savaş gibi bir hadiseyi bir ajanla konuşmaz, otursun meclis ya da Başbakan yazılı emir versin” diyor. O gün bugün Amerika’nın Türkiye’yi bir ‘telefonla’ yönetmesine karşı kim durmuşsa, işte onların kemikleri kırılıyor burnu sürtülüyor.. Eskisi gibi dalgakıranlarla koruyamazsınız sahillerinizi artık sularınıza atılıyor zehirli balıklar, eskiden kemik kırarlardı şimdi kanları zehirliyor!?”

Baykal olayı neyin rövanşıydı, yoksa “İran 1 Mart”ı mıydı?..

CHP Lideri, Anayasa paketindeki siyasi partilerin kapatılmasını önleyen madde reddedildiğinde, yargıyla ilgili diğer düzenlemeler için de AKP milletvekillerine, “yeni bir 1 Mart şahlanışı” çağrısı yaptı. İşte işin sırrı burada aranmalıydı.

Recep Erdoğan, 1 Mart’ın çıkmasını samimiyetle istemesine rağmen o sonucu derin güçler ayarladı. Ancak tüm fatura, gayet planlı-programlı bir şekilde CHP ile TSK’ya çıkarıldı. TSK’nın başına o çuval takıldı!

İktidar yandaşlarının, bugün Anayasa değişikliğiyle yargının hallini kastederek, “bir eşik daha geçildi” diye böbürlenmesi bundandı. Birinci eşik TSK sayılmıştı. Süleymaniye çuvalından sonra arkası çorap söküğü gibi getirildi ve “şamar oğlanına” çevrilen TSK susturulmaya çalışıldı.

Baykal’ın her fırsatta 1 Mart’ı hatırlatması birilerini çıldırtmaktaydı ve er-geç bunun intikamı alınacaktı.

Baykal’ın, Mustafa Sarıgül’ün aday olduğu 2005’teki olağanüstü kurultayda, “1 Mart tezkeresinin ardından medya, CHP’ye karşı bir haçlı seferi başlattı” benzetmesini ve “Bunlar, CHP’yi sevdikleri, başarılı olmasını istedikleri için değil, CHP yönetimini kendi işlerine geldiği gibi değiştirmek için bu kampanyayı yürütmektedir” demesini hatırlamalıydı. Bugün iktidarın yeniden dizayn ettiği özellikle Aydın Doğan grubu gazetelerinin, “öperken-ısırma” misyonuna hiç ama hiç şaşırmamalıydı.

Anayasa’nın reddedilen o maddesi ve Baykal’ın “1 Mart şahlanışı” benzetmesine dönüp, bir öngörüde bulunayım; Evet Baykal’ın benzetmesi doğruydu, ama ters açıdan… Bence o madde aynen 1 Mart tezkeresi gibi büyük ve usta bir oyunla bizzat AKP tarafından hallettirildi. İster tepelerden bir yerlerden gelen, “Bu madde geçerse, paketin iptali kesin” haberi etkili oldu deyin, ister AKP içindeki muhalifleri ablukaya alıp, biata zorlayarak, diğer riskli maddelerin garantisi sağlandı deyin… Kontrollü bir krizle, o sonuç alındı. Ve bence ret verenler, piyasaya ismi sürülen muhalifler değil, aynen 1 Mart’taki gibi “Kürt kökenli” ve Gül’e yakın bazı isimler oldu.

Zaten Gül ve Erdoğan’ın açıklamaları, bir taşla kaç kuş vurulduğunu gösteriyor. Ortada böylesine hayati ve satır satır incelenmesi gereken bir paket var, Gül peşinen, “Fazla bekletmeyeceğim” diyor. Erdoğan, siyasi güç gösterisinin ötesinde, Anayasa Mahkemesi’nden iptal gelmeyeceğinden öylesine emin ki, referandum kampanyasını başlatıyor. Yetmiyor, 8. maddenin reddiyle, CHP’nin olası “AKP’de milletvekillerine baskı yapıldı” itirazı bir kalemde siliniyor, hatta “demokrasi” dersi veriliyor vs. vs…

Bu paketi ABD-AB’nin istediğini de biliyoruz. Hal böyleyken, Baykal’ın 1 Mart benzetmesi, farkında veya değil adamların, “damarına damarına basma” olmadı mı?

Bir adım ötesine geçiyorum. Emperyalizmin İran’a saldırı planı kapımızın önünde. Biz cambazlara bakarken, ülkemiz üzerinde aynen Irak operasyonu öncesi yürütülen operasyon yürütülüyor. Ama bir farkla; İş bu defa şansa bırakılmıyor!.. Baykal operasyonu ile hem 1 Mart’ın hesabı görülüyor, hem İran 1 Mart’ı garanti altına alınıyor.

Baykal’ın 5-6 yıldır, T.C.’nin, 2. Cumhuriyete dönüştürülmesini nasıl engellediğini, daha doğrusu birilerinin planlarını nasıl geciktirdiğini yazarsak, koca bir liste çıkar. Ama şimdi Baykal’a video operasyonun, İsrail’in AKP’yi gönderme planı olduğu öne sürülüyor ya, bu konuda birkaç kelam edeyim.

Efendim, İsrail CHP’nin iktidara gelmesini istiyormuş, ama Baykal’la bu olmazmış. O yüzden Baykal gönderilecek, onun yerine CHP’yi iktidara taşıyacak bir isim oturtulacak, böylece Türkiye AKP’den kurtulacakmış!..

1-Baykal’ın mayınlı arazinin İsrail’e verilmemesi için yaptığı mücadele, sadece iktidarın değil, İsrail’in de canını çok yaktı. O yüzden İsrail bu oyunda varsa, ancak CHP’nin iktidara gelmesi için değil, Baykal’dan intikam almak için vardır.

2-AKP ile İsrail’in arasının bozuk olduğuna inanan var mı? Sözde “bozuk”lukları, hele de son senaryonun sadece AKP’yi daha da güçlendirmeye yarayacağını anlamamak için herhalde aptal olmak lâzımdır.

3-CHP’liler kusura bakmasın, bence CHP demek, Baykal demektir. Baykal gittiği gün CHP biter, bitirilir, lime lime dökülür. Çok iyi niyetlerle dahi bu havuçlara kanıp, emperyalizme maşalık yapan/yapacak CHP’li varsa, biran evvel uyanmalıdır.

Yeniden depreştirilen CHP-Sarıgül kavgasına da bakalım… İktidarın “kalkışma” saydığı Cumhuriyet mitinglerini hatırlayın. Halk sağ ve sol partilere “birleşin” çağrısı yaptı. Sözüm ona DYP ve ANAP birleşme görüşmesine başladı. Araya “Rufailer” girdi, o iş yattı. Merkez sağ böyle çökertildi ve yüzde 15 oy AKP’ye aktı.

Baykal “hizipçi” ya, benzer anlaşmazlık CHP-DSP görüşmelerinde mukadderdi. Ama Baykal oyuna gelmedi, DSP ne istiyorsa kabul etti. Böylece “Görüyorsunuz, bunlar Türkiye’yi değil, kendilerini düşünüyorlar” soslu kampanyalarla, seçmenin küstürülüp, “solun temizlenmesi” ve AKP’nin alternatifsiz olduğunun gösterilmesi planları boşa çıkarılmıştı.[1]

Haydi, araştırıp bulun:

6 ay önce Hocaefendi ile görüşen CHP’li kim olmaktaydı?

Baykal’ın konuşmasında öne çıkan en önemli bölüm AKP ve Başbakan Erdoğan olduğu kadar Fetullah Gülen’di.

Baykal, Fetullah Gülen’in adını vermemiş ama tarif etmişti. Pensilvanya’dan arandığını söylemişti. Baykal, Hocaefendinin veya onun adına aradığını söyleyen kişinin samimiyetine güvenmekteydi.

Baykal’ın bu değerlendirmeleri AKP’yi panik’e sürükledi. Ve Baykal’ın bu açıklaması ile amacın hâsıl olduğu düşüncesi yerleşti.

Öte yandan kulislerde alttan alta dillendirilmeye başlayan bir başka iddia ise CHP’nin popüler isimlerinden birisinin bundan 6 ay kadar önce Pensilvanya’da görüldüğü idi. İddialara göre CHP’nin etkili ismi Hocaefendi’nin kapısından çıkarken bir tanıdığıyla karşılaşmış ve ayaküstü sohbet etmişti!?..

Recep Erdoğan ile Fetullah Gülen arasında hatlar kopmakta mıydı?

Taraflar arasında ciddi bir “güvenilirlilik” sorunu baş göstermişti. Erdoğan ile Pensilvanya’da ikamet eden Gülen arasında soğuk rüzgârlar esmekteydi.

Edinilen bilgilere göre; CHP eski Genel Başkanı Deniz Baykal aleyhinde yayınlanan skandal kaset ile hatlar kopacak noktaya gelmişti.

Deniz Baykal’ın Pensilvanya’dan aldığı geçmiş olsun telefonuna anlam yüklemesi neden Erdoğan’ı ciddi şekilde rahatsız etmişti?

Gülen Ankara’dan gelen baskılar üzerine açıklama yapmak mecburiyeti hissetmiş, ancak AKP’de fatura başka bir isme kesilmişti. Faturanın Gülen’e yakın bir isme kesilmesinde ise Başbakan Erdoğan’a yakın bir ismin partinin önde gelen isimleri ile yaptığı telefon görüşmesi etkiliydi.

Aslında Ankara-Pensilvanya arasında yaşanan gerginliğin yeni olmadığı en az 3 ay öncesine dayandığı kaydedilmişti. Ergenekon ve diğer iddialarda Fetullah Gülen isminin ortaya atılması ve konu ile ilgili yaptığı açıklamalar üzerine Erdoğan, bu rahatsızlığını Gülen ile arasına mesafe koyarak hissettirmişti.

Hüseyin Gülerce Habertürk’te katıldığı bir programda Başbakan Erdoğan’ın Fetullah Gülen’i ziyaret etmesi gerektiğini bile söylemişti:

“Sayın Başbakan’ın takdiridir bilemem. Türkiye’de ‘Gülen Hareketi’ile AK Parti’nin özellikle bu Ergenekon davasında birbirlerine güç verdiklerini, destek verdiklerini görüyorlar. Böyle bir kutuplaşmanın odak noktası gibi göstermek istiyorlar. AK Parti bu kutuplaşmanın odağıymış gibi gösterilmek isteniyor. Belki Başbakan bu iddiaların şu anki ortamda gündeme gelmesini, kuvvetlenmesini istemiyordur ama onun yerinde ben olsam Gülen’i bu kadar seven bir insan olarak ziyaret ederdim. Gülen Türkiye’nin değeridir. Nasıl ki “Nazım Hikmet Türkiye’nin bir değeridir” dendiğinde bunun toplumsal diyalog için hoşgörü için çok güzel bir şey olduğunu söylüyorsunuz… Nasıl Ahmet Kaya için üzülüyoruz… İşte şimdi bir normalleşme var, (Başbakan’ın) ‘Artık kusura bakmayın, alınacaksanız da alının, ama artık vakti saati geldi, Sn. Gülen’i Türkiye’ye ve insanlığa yaptığı hizmetlerden dolayı tebrik etmeye gidiyorum’ demesi lâzım. Bu devlet-millet kaynaşması için çok önemli bir adım olurdu.”

Bu sözler Erdoğan’ın tepkisini çekmiş ve ”Davul bizim boynumuzda tokmağı başkası vuruyor” demişti.

“Cemaat açılımı”: Uzlaşma mıydı, yeni bir ayrışma mıydı?

Serdar Turgut: “Fetullah Gülen ve laiklerin beyin ölümü” başlıklı yazısında, inancın artık ekmek su gibi bir maddi ihtiyaç olduğunu, inancı 19. yüzyıla ait kavramlarla anlamın ve aynı yere koymanın bu yüzyılda mümkün olmadığını, post-seküler modern olmanın bu yüzyılın eğilimi olduğunu, Türkiye’nin de bu şekilde olması gerektiğini belirterek çarpıcı cümleler kullanıyordu:

“Türkiye’de tüm dünyada yankılarını bulacak ve çağa damgasını vuracak çok önemli bir olay yaşanıyor. Laik insanların beyin ölümü gerçekleşti ve fişin çekilmesi zamanı çoktan geldi. Aydınlanmanın inanç ile tanışması ve onunla uzlaşması zamanının geldiğini bir türlü anlamak istemeyen laikler, eski retçi tavırlarını sürdürerek bir anlamda intihar ettiler.” “Oysa biraz açık fikirlilik gösterilebilseydi, biraz karşımızdaki insanı direkt düşman ilan edip hemen saldırıya geçmek yerine karşımızdaki insanı anlayıp anlamlandırmaya imkân verecek iletişim/diyaloga uygun dili bulmak üzerine çalışılsaydı; Türkiye’nin geleceği çok daha parlak olabilirdi.”

Bu cümleler, laiklerle cemaatin uzlaşmasının Türkiye için tek kurtuluş yolu olduğu tezini anlatıyordu. Bunun olabilmesi için de, CHP’nin ve laiklerin cemaate bakışlarının değişmesi, düşman, tehdit algılaması yerine anlama uğraşısı içine girmeleri gerekiyordu. “Cemaat açılımı”, “Baykal’ın Türkiye’nin önünü açması”, “kurtuluş lisanının oluşturulması” gibi ifadeler bu esaslı eğilime vurgu niteliği taşıyordu. Akşam gazetesi Yayın Yönetmeni İsmail Küçükkaya’nın birinci sayfada “Cemaat Baykal barışı” başlığını kullanması da yine bu sinsi amaçlarını yansıtıyordu.

Habertürk de aynı konuyu tartışmaya açıyordu. “Baykal’ın Gülen mesajı ne anlama geliyor” sorusuna cevap aranırken şu yorum yapılıyordu: “Bu açıklama CHP’nin tıpkı yıllar önce Ecevit’in yaptığı gibi Gülen cemaatiyle artık yeni bir ilişki tarzı geliştireceğini, partinin karşısındaki ‘cephe’yi daraltmak istediğini ya da AK Parti ile Gülen cemaatini birbirinden ayırmak istediğini gösteriyor olabilirdi. Ne olursa olsun, ‘Pensilvanya’dan gelen mesaj ve Baykal’ın cevabı’ yeni bir sürecin habercisiydi. Uzmanlara göre bu süreç CHP’yi ‘devletin partisi’ imajından sıyırıp tekrar ‘halkın partisi’ ve hatta iktidar bile yapabilirdi.”

İbrahim Karagül ise:

“Anlamanın çatışmaya üstün gelmesi, yeni bir uzlaşma dilinin geliştirilmesi, Türkiye’ye özgü tehdit algılamaları yerine en azından bir iletişimin mümkün olabilmesi bu ülkede herkes için en öncelikli meseledir. Cemaatler-çevreler arasındaki uçurumun daraltılması ve önyargıların esnetilmesi için dar, kısır, gündelik iç politik kavgalar yerine böyle “esaslı” konuların, eğilimlerin tartışılmasını zorlamanın aciliyetinin kavranması gerekiyor.

Ama bu eğilimlerin, tartışmaların Türkiye’ye yansımalarını, yan etkilerini, türevlerini de tartışma konusunda çekimser olmamak lazım. Her ne kadar “erken” olsa da, insanın aklına bazı “endişe verici” ihtimaller de gelmiyor değil. Mesela;

Bir taraftan uzlaşmanın ortak dili aranırken diğer taraftan bazı çevrelere yönelik yeni bir dışlama, tasfiye süreci muhtemel olabilir mi? “Cemaat-Ak Parti ayrışması” ifadesi, yeni iç politik dizayn hazırlıklarına, yeni siyasi biçimlendirmeye işaret ediyor olabilir mi? Yeni bir siyasi elit, kadro oluşturulması, bu çevrelerin “eski”lerle ittifaka girmeleri muhtemel mi? Baykal’ın istifası bu sürecin önünü açacak bir gelişme mi? Bu yüzden mi doğrudan hükümeti suçlayıp cemaate teşekkür etti?” diye endişelerini belirtiyordu.

Sabataist Yalçın Küçük tam bir Yahudi kurnazlığıyla Deniz Baykal’ı övüyor ve sahipleniyor gibi görünüp, Fetullah Gülen’e taktik ve tavsiye mesajları gönderiyordu.

“Erbakan’a kösteğiniz, AKP’ye desteğiniz ve Ergenekon senaryosundaki takviyeniz amacına ulaşmıştır, fazla zorlayıp başınıza bela açmayın” demeye getiriyordu. O çok sevdiği(!) tavrını takdir ve tebrik ettiği Deniz Baykal’a ise, “Artık CHP’nin başına geçme!” uyarısında bulunuyordu?.

Prof. Dr. Yalçın Küçük, Türkiye’yi sarsan bu gelişmeleri Odatv’ye şöyle yorumluyordu:

“Deniz Baykal’ın açıkladığı istifası, son derece mükemmel bir oyun olmuştur, son derece mükemmel bir manevradır. Hiç beklemiyorduk, kesin iyi hazırlanmış. Evvela bunu tespit etmek, buna çok sevindiğimi söylemek istiyorum. İkincisi, sevinmemin önemli bir nedeni var: Hem Deniz hem de eşi, Olcay bizim çok yakın arkadaşımızdır. Olcay, benim sınıf arkadaşım; dört yıl aynı sıralarda oturduk. Ankara’da onların kalabileceği bir tek yurt vardı. O yurtta, 4 sene, Sevil, Temren (Y. Küçük’ün eşi), Olcay aynı odada kaldılar; bizim yakınlığımız var. Deniz’le ben, beraber, bırakırdık gelirdik. Dolayısıyla, bu çok kirli iddiaları inandırıcı bir şekilde parçaladı ve attı.”

Son olarak bir soru da biz ortaya atalım: Acaba Fetullah’ı muhteşem bir dönüşle Türkiye’ye geri getirmek senaryosunda, Deniz Baykal’a, hizaya getirilerek uzlaşmacı bir rol biçilmeye, buna yanaşmazsa makamından indirilip CHP dönüştürülmeye mi çalışılmıştı?



[1] Müyesser Yıldız / Avaztürk

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Picture of Ahmet AKGÜL

Ahmet AKGÜL

Subscribe
Bildir
2 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

SÜFYAN nın Manası
Hadislerde geçen “SÜFYAN” Tabiride, “yırtmak,parçalamak, islam şeriatını yırtacağı,risalet-i ahmediye (asm) tahrib edeceği için” Süfyan denmiş. Tefavukatı acaibdendirki “FETULLAH” ile aynı manada, Bediüzzaman Said Nursi 5. Şuada SÜFYANI tarif ederken Şöyle diyor :
YEDİNCİ MESELE
“Süfyan büyük bir âlim olacak, ilimle dalâlete düşer. Ve çok âlimler ona tâbi olacaklar.”
Ve’l-ilmu indallah, bunun bir tevili şudur ki: Başka padişahlar gibi ya kuvvet ve kudret veya kabile ve aşiret veya cesaret ve servet gibi vasıta-i saltanat olmadığı halde, zekâvetiyle ve fenniyle ve siyasî ilmiyle o mevkii kazanır ve aklıyla çok âlimlerin akıllarını teshir eder, etrafında fetvacı yapar. Ve çok muallimleri kendine taraftar eder ve din derslerinden tecerrüt eden maarifi rehber edip tâmimine şiddetle çalışır, demektir

SÜFYAN nın Manası
Hadislerde geçen “SÜFYAN” Tabiride, “yırtmak,parçalamak, islam şeriatını yırtacağı,risalet-i ahmediye (asm) tahrib edeceği için” Süfyan denmiş. Tefavukatı acaibdendirki “FETULLAH” ile aynı manada, Bediüzzaman Said Nursi 5. Şuada SÜFYANI tarif ederken Şöyle diyor :
YEDİNCİ MESELE
“Süfyan büyük bir âlim olacak, ilimle dalâlete düşer. Ve çok âlimler ona tâbi olacaklar.”
Ve’l-ilmu indallah, bunun bir tevili şudur ki: Başka padişahlar gibi ya kuvvet ve kudret veya kabile ve aşiret veya cesaret ve servet gibi vasıta-i saltanat olmadığı halde, zekâvetiyle ve fenniyle ve siyasî ilmiyle o mevkii kazanır ve aklıyla çok âlimlerin akıllarını teshir eder, etrafında fetvacı yapar. Ve çok muallimleri kendine taraftar eder ve din derslerinden tecerrüt eden maarifi rehber edip tâmimine şiddetle çalışır, demektir

ÖZEL YAZILAR

YORUMLAR

Son Yorumlar
2
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...