Hadd Arapça bir kelime olup: Sınır koyup ayırmak, tahdit edip belirli kılmak, men etmeğe, vazgeçirmeye çalışmak, öfkelenip kızmak, bıçak veya kılıç gibi şeyleri keskinleştirmek için bileyleme işlemi yapmak anlamlarına gelir.
Haddini bilmek; yetki ve yeteneklerinin sınırını bilip ona göre davranmak ve sorumluluklarını kuşanmak demektir.
Hududullah: Allah’ın sınırlarını, Kur’an’ın kurallarını, İslam’ın ilahi saadet ve adalet kanunlarını ifade etmektedir.
- Haddini aşanların alçaltılacağı bildirilmiştir.
“Gerçekten Allah’a ve Resûlü’ne karşı (onların koydukları sınırları tanımayıp) başkaldıranlar, kendilerinden öncekilerin alçaltılması gibi alçaltılmışlardır. Oysa biz apaçık ayetler indirdik. Kâfirler için küçültücü bir azap vardır.” (Mücâdele: 5)
“Kim Allah’ın sınırlarına (her konudaki kurallarına, helal-haram ve buyruklarına) tecavüz ederse, onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Bakara: 229)
- Davası uğrunda ölümü ve sürgünü göze almayanların sıratı müstakime hidayet edilmeyecekleri ve iman hakikatine erişemeyecekleri haber verilmiştir.
“Eğer gerçekten biz, onlara: ‘Kendinizi öldürün ya da yurtlarınızdan çıkın’ diye yazmış olsaydık, onlardan az bir bölümü dışında, bunu yapmazlardı. Onlar, kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, bu şüphesiz onlar için hayırlı ve daha sağlam olurdu.”
“Biz de onlara, o zaman yanımızdan büyük bir ecir verirdik.”
“Ve onları mutlaka dosdoğru yola yöneltip-iletirdik.” (Nisâ: 66-67-68)
“Şüphesiz içinizden ağır davrananlar vardır. Şayet, size bir musibet isabet edecek olsa: ‘Doğrusu Allah, bana nimet verdi, çünkü onlarla birlikte olmadım’ der.” (Nisâ:72)
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler ise tağut yolunda savaşırlar; öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır.” (Nisâ:76)
- Cihattan (itaat ve sorumluluktan, feragat ve fedakârlıktan) kaçıp kaytaranların hidayetlerinin karacağı beyan ve ikaz edilmiştir.
“(Savaştan) Geri kalanlarla birlikte olmayı seçtiler. Onların kalpleri mühürlenmiştir. Bundan dolayı kavrayıp-anlamazlar.”
“Ama Resul ve onunla birlikte olan mü’minler, mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler; işte bütün hayırlar onlarındır ve kurtuluşa erenler onlardır.” (Tevbe: 87-88)
“Bedevilerden özür belirtenler, kendilerine izin verilmesi için geldiler. Allah’a ve elçisine yalan söyleyenler de oturup kaldı. Onlardan inkâr edenlere pek acı bir azab isabet edecektir.” (Tevbe: 90)
- Yolumuzu aydınlatan yıldızların kıymeti bilinmelidir.
“O, karanın ve denizin karanlıklarından yolunuzu bulmanız için size yıldızları var edendir. Bilen bir topluluk için biz ayetleri birer birer (bölüm bölüm) açıkladık.” (En’âm: 97) ayetinde, bize hizmet ve ibadet yolunda rehberlik eden ve ilim öğreten şahsiyetlere de işaret edilmiş ve onlar “yıldız”a benzetilmiştir.
Biz hepimiz, bir motorun birbirine bağımlı ve uyarlı, farklı büyüklük ve şekilde ve ayrı işlevler gören, çok çeşitli parçaları gibiyiz. En küçük bir çarkın hatta vidanın bozulması veya yerinden çıkması durumunda nasıl bütün motor çalışmaz hale geliyor ve araba yarı yolda kalıyorsa; bu dava uğrunda ve en hayırlı bir hizmet organizasyonunda görev üstlenmiş ve Allah için birbirine kenetlenmiş bu ekibin her bireyi, o denli gerekli ve şereflidir. Arabalarda bir arıza olması, bir parçanın bozulması veya yerinden çıkması durumunda nasıl motordan çok gürültülü homurtular, tıkırtı ve gıcırtılar geliyorsa veya yüksek teknoloji ürünlerinde hemen tehlike uyarıları ve ışıkları yanıyor ve özel ikaz alarmı çalıyorsa; bunun gibi yüksek ve kutsi hedefli, disiplinli ve düzenli organize ve ekiplerde, bazı kardeşlerin çeşitli etkiler sonucu görevini gevşetmesi, geciktirmesi durumunda, idareci konumundaki bireylerin uyarı sesleri vermesi tabidir.
“Bu ne böyle ikide bir cıyak cıyak ötüyor, kafamızı ütüleyip huzurumuzu bozuyor” diye, eğer alarm sistemini susturursanız, motorun parçalanması ve büyük kazalara yol açması kaçınılmaz hale gelir.
Sızlanmak yerine, bozuk alarm sesleri duymak istemiyorsak, sık sık motor ve mekanizmamızı kontrol etmemiz, elden geçirmemiz ve eksiklikleri gidermemiz en güzelidir.
Bu arada Hz. Peygamberimizin, “ABESE” suresinin inmesine sebebiyet veren, ama(kör) sahabi İbni Ümmü Mektum Hazretlerine:
“Ey kendisi yüzünden, Rabbim tarafından uyarılma şerefine eriştiğim muhterem insan!” diyerek iltifat etmesi bizim için çok önemli bir ibret dersidir. Sağlam rivayetlere göre, Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz, Mekke’nin ileri gelen kabile reisleriyle sohbette ve onlar vasıtasıyla tüm müşriklerin İslam’a girmesi gayretinde iken Ama(gözleri görmez) sahabi Abdullah bin Şüreyh (İbni Ümmi Mektum) kendisine yaklaşıp, Kur’an’ın ilk surelerini tekraren öğretmesini istemişti. Onunla daha sonra ilgileneceğini ve Mekke reislerini kaçırmaması gerektiğini düşünen Peygamberimiz, İbni Ümmi Mektum’un bu talebini ertelemişti. Böylesi durumlarda hangi tavırların yararsız, hangi davranışların yanlış olduğunu ümmetine fiilen göstermek üzere takdir buyrulan ilahi bir senaryodaki rolünü yerine getiren Hz. Resulüllahın şahsında, benzer yaklaşım sergileyecek olanlar şöyle ikaz edilmişti:
1- Surat astı ve yüz çevirip uzaklaştı
2- Çünkü, kör bir adam, kendisine yaklaşmıştı
3- Nerden biliyorsun (niyetlerini ve neticesini), belki o temizlenip arınacaktı..
4- Belki de öğüt alacak ve kendisine okunup hatırlatılanlar ona fayda sağlayacaktı.
5- Fakat kendini müstağni sayan (ve Kur’ani gerçeklere ihtiyaç duymayana gelince)
6- Sen onda yankı uyandırmaya ve tüm ilgini üzerinde toplamaya çalıştın
7- Oysa onun arınmasından (küfründen kurtulup kurtulmamasından) sana bir sorumluluk mu vardı?
8-9- Ama koşarak (ihtiyaç ve iştiyak duyarak) sana gelen, ki o içi titreyerek (Allah’tan) korkar (ve ahrete hazırlanır) durumdadır.
10- Sen ona aldırış etmeden (görmezden gelip, zengin ve etkin kimselerle) oyalanmaktasın.” (Abese Suresi: 1-10 ayetleri)
İşte Peygamber Efendimiz, bu surenin inişine vesile olan Ama(kör) sahabiye kızmak ve darılmak bir tarafa, Ona iltifat ve ikramda bulunması, Hak ve hayır yolunda bizi uyaranlara karşı nasıl bir tavır takınmamız gerektiğini göstermektedir.
Üstelik, bazılarının zan ve iddia ettiği gibi, Hz. Peygamber Efendimizin bu tavrı sergilemesi, yani ama bir zatı ihmal etmesi, bir ZELLE ve HATA değil; tam aksine fiili bir öğreti ile yüksek bir tebliğ ve terbiye dersidir. Çünkü Hz. Resulüllah (SAV) “Üsvetün Hasene” yani en güzel örnektir. Böylesine en son ve en mükemmel modelde, hâşâ bir eksiklik ve çiğliğin asla bulunmaması gerekir. Aksi halde, fakir ve engelli bir mü’mini bırakıp, zengin ve etkin müşriklere rağbet etmek, değil Aleyhissalatü Vesselama, sıradan bir Müslümana bile yakışık değildir.
Bu arada unutmayalım ki, bu ikaz alarmı da bozulabilir, yanlış sesler çıkarabilir ve tabi tamiri ve düzeltilmesi gerekebilir.
Üstelik “Debbağ (deri ustası) sevdiği ve değer verdiği deriyi döver” atasözü önemli bir gerçeği dile getirmektedir. Çünkü en kıymeti çanta ve ayakkabı olmaya müsait deri daha fazla dövülüp işlenecektir. İşe yaramaz derilere boşuna emek verilmeyecektir. Tarihte çok önemli mevki ve mesleklere yükselmiş şahsiyetler, çıraklık ve kalfalık dönemlerinde, üstatlarının kendilerine sıkça bağırıp çağırmalarını, kıymet ve rağbetlerinin bir göstergesi sayıp sevinmiş ve sabretmişlerdir.
“Şüphesiz Allah kendi yolunda, (tuğlaları ve diğer aksamı sağlam harç ve bağlantılarla) birbirlerine kenetlenmiş bir kale gibi saf tutup çarpışanları sevip desteklemektedir.” (Saff: 4)
Buna karşılık:
“Allah’ın gönderdiği elçiye eziyet eden (söz dinlemeyen ve görevlerini yerine getirmeyen), böyle yan çizip eğriliğe yönelince, Allah tarafından kalpleri eğriltilip körletilen ve hidayetleri kararıp vicdanları kirlenen.”(Saff: 5) kimselerin durumuna da düşmemelidir.
“Herkesten önce o yurdu (emniyetle hizmet verecek oluşumu) hazırlayıp, imanı (kalplerine) yerleştirenler (Ensar) ise, hicret edip gelenleri (ve hizmet ekibine katılıp gayret gösterenleri) samimiyetle sahiplenip severler ve onlar için verdikleri şeylerden dolayı, içlerinde bir kıskançlık-pişmanlık hissetmezler. (Hatta) kendilerinde bir ihtiyaç (ve açıklık) olsa bile (din ve dava kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Her kim ki, nefsinin cimri ve bencil tutkularından (uzaklaşıp) korunmuşsa, onlar gerçekten feraha erişenlerdir.” (Haşr: 9)
Ayeti ise, asıl iman olgunluğunun; dava kardeşlerimizin ve ekip bireylerimizin, maddi ve manevi nimet ve faziletini kendi nefsimize tercih etmemiz olduğunu öğütlemekte ve yüksek bir ahlak öğretmektedir.
Muhabbetin alametleri ve gerekleri:
A- 1) Muhabbet gayreti gerektirir. Hz. İbrahim’in Allah muhabbeti, Onu gayrete getirmiş ve putları kırmaya ve tüm zalim-kâfirlerin düşmanlığını göze almaya yöneltmiştir.
2) Bu gayretin imtihanı şiddet ve hakarettir. Hz. İbrahim Nemrut’un ateşine atılmış, ama asla şikâyet etmemiş, tam bir teslimiyet göstermiştir.
3) Bu teslimiyetin neticesi, selamet ve emniyettir. Hz. İbrahim’i ateş yakmamış, üstelik gülistana çevrilmiştir.
B- 1) Muhabbetin ikinci gereği ve alameti “emaneti ehline vermek”tir. Hz. İbrahim Allah’ın emaneti olan hanımı Hacer’i ve oğlu İsmail’i ıssız Mekke vadisinde, Rabbine teslim etmekten çekinmemiştir.
Bugün, perde gerisinde, hiç kimsenin görmeyeceği ve hesaba çekemeyeceği bir yerde, HAKK’ın davetçisine değil, BATIL’ın temsilcilerine evet mührünü basacak kadar gafil ve gayretsiz kimseler, emaneti ehline vermiyor demektir
2) Bu emanet şuuru ve sorumluluğunun imtihanı, hasrettir. Hz. İbrahim hanımının ve evladının hasretine dayanmış ve çilesini çekmiştir. Bugün de, emaneti ehline verenler, bir müddet bazı nimetlerden mahrumiyete rıza gösterecektir.
3) Bu hasretin meyvesi zemzem ve Beytullahı imar ve ziyarettir.
C- 1) Allah muhabbetinin üçüncü alamet ve gereği ise, canan uğruna ciğer paresini kurban ve kurbiyettir. Hz. İbrahim (AS) Hz. İsmail’i (AS) bizzat boğazlamak emrini yerine getirmiş, kalbinde Allah muhabbeti dışında hiçbir muhabbet kalmaması için öz evladını kurban etmeye yönelmiştir. Çünkü hakiki anlamda bir kalbe iki sevgi yerleşmeyecektir ve bu şirk alametidir.
2) Bu kurbiyetin imtihanı, şeytanların ve şeytanlaşmış insanların, çeşitli itham ve kınamalarına, merhametsizlik ve divanelikle suçlamalarına göğüs germek ve levmedilmeye sabretmektir. Şeytan taşlamak, Allah yolundaki feragat ve fedakârlıkların yüzünden seni kınayanlara haddini bildirmek ve defetmektedir. Yani sadece Allah’a teslimiyettir.
3) Bu teslimiyetin meyvesi ise, dünyada saadet, izzet ve hayırla yad edilmek, ahirette ise cennettir.
Hz. İbrahim oğlu Hz. İsmail’i, ıssız Mekke çöllerine terk etmesi ve Allah yolunda kurban vermekle emredilmesi, Nemrut’un korkunç ateşinden çok daha zor imtihan süreçleridir.
Ve asla unutmayalım ki, Hz. İbrahim’in başına gelen bütün bu musibetlerin (yani kendisine isabet eden imtihan cilvelerinin) asıl amacı, Ona haddini bildirmek ve Rabbini öğretmek içindi; kalbini, Allah’ın dışındaki tüm muhabbet ve meyillerden temizlemeye ve şirkin her türlüsünü terk etmeye yöneliktir.
Alakasız ve dayanaksız yorumlar, haddini bilmemektir:
Erbakan Hoca’nın:
“Asıl bilmemek (cahillik); bir konudaki bilgi eksikliği değil, bilmediğini kabul etmeyip, haddini bilmemek ve bilgiçlik sergilemektir” sözü oldukça önemlidir.
Yeterli bilgi sahibi olmadığı, ciddiyetle araştırma ve öğrenme zahmetine katlanmadığı bir konuda; kulaktan dolma bilgi kırıntılarıyla veya uyduruk tahmin ve zanlarla yorumlar yapmaya girişmek insanın cahilliğini ele verecek ve tabi küçük düşürecektir.
Te’vil: Tef’il vezninde; bir ayet ve hadisin herhangi bir nesneye ve meseleye benzetilerek beyan edilmesidir. Bazı dil bilimcilere göre ise te’vil, “evvel” lafzından alınmış olup, bir kelamın uygunsuz tefsir ve telakkilerden kurtarılıp ilk haline ve gerçek mahiyetine döndürülmesidir.
- Hükümet ve siyaset erbabınca; hedeflenen stratejiler gereği, bazı kelam ve kavramlara; aslına münasip şekilde, ama kendi amacına da uygun biçimde manalar yüklenmesine de “tevil” denilmiştir.
Tefsir; ayeti kerimelerin,
1- Nüzul sebeplerinden, yani ayetlerin inişine vesile olan hadiselerden
2- Arapça lügat ve fesahat cihetinden
3- Bu ayeti ilk izah eden Hz. Peygamberimizin hadisi şeriflerinden
4- Ashabı Kiramın, tabiin ulemasının ve müçtehit ve müfessir zevatın ilmi basiret ve hikmet eserlerinden ve prensiplerinden yararlanarak, Kur’an-ı açıklama gayretidir.
Te’vil ise: Daha ziyade; bazı ayetlerde saklı hikmet ve beşaret sırlarını, kelime zarlarının arkasındaki tatlı ve hakikatli manaları ve bugünümüze ışık tutarak fitne ve fesat ehlini tanımamızı kolaylaştıran ve umut kaynağı olan kıssaları, Kur’ani prensipler ve Nebevi müjdeler çerçevesinde izah etmektir.
Özetle TEVİL;
- Yazılanların, konuşulanların ve olayların perde arkasının ve muhtemel sonuçlarının, hikmet ve ferasetle hissedilmesi ve bu konulardaki önsezilerin ve verilen haberlerin bir zaman sonra gerçekleşmesi
- Kur’an’daki müteşabih (farklı manalara gelebilen veya anlamı ve amacı tam kestirilemeyen) ayetlere, ilmi prensiplerle; Kur’an’ın genel esaslarına ve Allah’ın rızasına uygun şekilde izahlar getirilmesi
- Kasıtlı olarak, asıl anlamından ve amacından saptırılıp çarpıtılan ve İslam’ın ruhuna aykırı uygulamalara gerekçe yapılan bazı ayetlerle ilgili tefsirlerin gerçekçi ve gerekli yorumlarla yeniden aslına döndürülmesidir.
- Olağanüstü tabiat olaylarının ve Levh-i Mahfuzdaki kader programının çeşitli misallerle ruh ekranına yansıtılması olan ilginç ve ibretli rüyaların hikmet ve işaretlerini yorumlamakla ilgili bilgelik için de te’vil denilmiştir.
“Erginlik çağına erişince, kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte biz, iyilik yapanları böyle ödüllendiririz.” (Yûsuf: 22)
“Böylece onlar (gelip) Yusuf’un yanına girdikleri zaman, anne ve babasını bağrına bastı ve dedi ki: ‘Allah’ın dilemesiyle Mısır’a güvenlik içinde giriniz.’” (Yûsuf: 99)
“’Rabbim, Sen bana mülkten (bir pay ve onu yönetme imkânını) verdin, sözlerin yorumundan (bir bilgi) öğrettin. Göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada ve ahirette benim velim Sensin. Müslüman olarak benim hayatıma son ver ve beni salihlerin arasına kat.’” (Yûsuf: 101)
“Sana Kitabı indiren O’dur. Onun içindeki kitabın anası (İslam’ın temel esasları) olan bir kısım ayetler “muhkem”dir; (anlamı ve amacı açıkça ifade edilen, Hak ve Batılı, helal ile haramı, dost ile düşmanı bildiren ayetlerdir), diğerleri ise müteşabihtir (farklı manalar yüklenebilen, izah edici yorumlar gerektiren ayetlerdir). Ancak kalplerinde bir kayma (ve hidayetlerinde kararma) olanlar fitne çıkarmak ve olmadık yorumlarını yapıp (gerçeği çarpıtmak) için ondan müteşabih olanına tabi ve meşgul olurlar. Oysa Onun tevilini Allah’tan başkası bilmez. İlimde Rasih olup derinleşenler ise: Biz Ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır” derler. Temiz akıl (iman, iz’an ve vicdan) sahiplerinden başkası öğüt alıp düşünmez.” (Ali İmran: 7)

Bilmemek, bilmemek değildir, bilmediğini bilmemektir.
Alakasız ve dayanaksız yorumlar, haddini bilmemektir:
Erbakan Hoca’nın:
“Asıl bilmemek (cahillik); bir konudaki bilgi eksikliği değil, bilmediğini kabul etmeyip, haddini bilmemek ve bilgiçlik sergilemektir” sözü oldukça önemlidir…