MİLLİ ÇÖZÜM’ÜN “FERASET” VE “SADAKAT” KAVRAMLARI;
MESCİD-İ DIRAR ZİHNİYETİNE KARŞI KORUYUCU BİR KALKANDIR!
Milli Çözüm penceresinden bakıldığında, “feraset” ve “sadakat” sadece ahlâki terimler değil; aynı zamanda nifak hareketlerine karşı geliştirilmiş stratejik birer savunma mekanizmasıdır. Mescid-i Dırar zihniyeti, görünüşte “doğru ve güzel” olanı kullanarak ekibi ve kalpleri zehirlemeye çalıştığı için, bu iki kalkan hayati önem taşır.
Gelin, bu iki kavramın dırar zihniyetini nasıl etkisiz hale getirdiğini derinlemesine inceleyelim:
1- Feraset: Maskenin Arkasını Görme Yeteneği
Feraset, sıradan bir zekâ değil; iman nuruyla bakıp eşyanın ve olayların hakikatini sezmektir. “Mü’minin ferasetinden korkun, çünkü o Allah’ın nuruyla bakar” hadisi bu durumun temelidir.
• Nifakı Teşhis: Mescid-i Dırar’ı yapanlar “namaz kılacağız, hayır yapacağız” diyerek gelmişlerdi. Zekâ burada bir sorun görmezken, iman feraseti bu yapının arkasındaki Bizans ve Ebu Amir el-Fasık bağlantısını ve müşrik-münafık irtibatını sezmişti.
• Milli Çözüm Analizi: Günümüzde “insan hakları”, “demokrasi” veya “dinler arası diyalog” gibi parlak kavramların arkasına gizlenmiş Siyonist projeleri fark etmek ancak bu ferasetle mümkündür. Feraset sahibi bir mü’min, atılan adımın kime hizmet ettiğine bakar. Eğer bir eylem İslam’ın yararını değil de küresel güçlerin çıkarlarını koruyorsa, feraset kalkanı devreye girer ve o yapıyı “Dırar” olarak kodlar.
2- Sadakat: Sarsılmaz Bir Bağlılık ve İstikrar
Sadakat, sadece lidere veya bir gruba bağlılık değil; doğrudan Hak davaya ve verilen söze (ahde) sadık kalmaktır. Dırar zihniyeti, mü’minlerin arasını açmayı ve safları zayıflatmayı amaçladığı için sadakat, nifaka en büyük engel sayılır.
• İstikrar ve Sarsılmazlık: Münafıklar, davada bir sarsıntı veya zorluk (açlık, ambargo, savaş korkusu) gördüklerinde hemen “yeni bir yol” veya “ayrı bir merkez” arayışına kayarlar. Sadakat kalkanı ise “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer inanıyorsanız üstün olan sizsiniz” (Âl-i İmrân: 139) ayetine tutunarak ana gövdeye daha sıkı bağlanmayı sağlar.
• Merkeze Bağlılık: Dırar Mescidi’nin amacı bir alternatif merkez oluşturmaktır. Sadakat, mü’mini “tek bir merkezden” ve “sahih bir usulden” koparılmaya karşı korur. Milli Çözüm’ün vurguladığı sadakat; şahsi ikbal veya menfaat beklentisiyle davanın temel ilkelerini feda etmemektir.
Feraset ve Sadakat Arasındaki İlişki
Bu iki kavram birbirini tamamlayan bir dişli gibidir:
1- Feraset yoksa; kişi çok sadık olsa bile, “hizmet” maskesi takmış bir nifak yapısına (Dırar oluşumlarına) bilmeden asker olabilir.
2- Sadakat yoksa; kişi çok ferasetli olup her şeyi anlasa bile, nefsine veya korkularına yenik düşerek Hak safı terk edebilir.
Özetle;
Dırar zihniyeti karanlıkta iş görmeyi sever; Feraset bu karanlığa ışık tutar. Dırar zihniyeti parçalamayı ve yalnızlaştırmayı sever; Sadakat ise safları sıklaştırıp bir “bünyanun mersus” (kurşunla kaynatılmış bina) oluşturur.
Milli Çözüm perspektifinde bu iki kavram; modern çağın karmaşık siyasi ve dini manipülasyonlarına karşı bir Müslümanın sahip olması gereken en temel “bağışıklık sistemidir.”
Şimdi bu çağın en sinsi, siyasi ve dini manipülasyonu nedir ona bakalım;
Milli Çözüm penceresinden ve günümüz küresel projeleri üzerinden bakıldığında, bu çağın en sinsi manipülasyonu: “Hakkı Bâtılla Perdelemek” yani diğer adıyla “Ilımlı İslam” ve “Dinler Arası Diyalog” kılıfına sokulmuş Siyonist kuşatmadır. Bu manipülasyonun bu denli tehlikeli ve sinsi olmasının temel sebebi; doğrudan dine saldırmak yerine, dini; bizzat dinin kavramlarını kullanarak “içten dönüştürmesi” ve etkisiz hale getirmesidir. İşte bu sinsi sürecin temel ayakları:
1- “Siyasetsiz Din” ve “Cihadsız İslam” Aldatmacası
En büyük manipülasyon, İslam’ın sadece bireysel bir ibadet ve ahlâk sistemine indirgenmesidir.
• Sinsi Yöntem: “Din başka, siyaset başka” diyerek Müslümanları toplumsal adaletten, iktisadi düzenden ve küresel sömürüye karşı durmaktan uzaklaştırmak.
• Amacı: Müslümanların namaz kılan, oruç tutan ama dünyadaki faizci sömürü sistemine, Siyonist işgallere ve zulümlere ses çıkarmayan “uysal kitleler” haline gelmesini sağlamaktır.
2- “Ilımlı İslam” ve Batı Endeksli Müslümanlık
Siyonist merkezler (RAND Corporation gibi düşünce kuruluşları eliyle), İslam dünyasını ikiye ayırmıştır: “Radikaller” (teslim olmayanlar) ve “Ilımlılar” (Batı çıkarlarıyla uyumlu olanlar).
• Sinsi Yöntem: Müslümanlara “Sizin dininiz barış dini, o yüzden küresel güçlerin politikalarına itiraz etmeyin” mesajı verilir.
• Amacı: Kur’an’ın “Hüküm ancak Allah’ındır” ve “Kâfirleri dost edinmeyin” gibi uyarılarını içeren ayetlerini unutturmak; Müslümanı, Batı’nın seküler ve liberal değerlerine uygun hale getirmektir.
3- Dinler Arası Diyalog ve “Tek Dünya Dini” Projesi
Mescid-i Dırar zihniyetinin modern versiyonu olan bu proje, sinsi manipülasyonun zirvesidir.
• Sinsi Yöntem: “Hepimiz aynı Tanrı’ya inanıyoruz” söylemiyle Hak-bâtıl ayrımını ortadan kaldırmak.
• Amacı: İslam’ın “tek Hak din” olma vasfını silikleştirerek, Yahudilik ve Hristiyanlığı (aslı bozulmuş halleriyle) İslam ile eş değer göstermek. Bu, nihayetinde Siyonizm’in dünya hâkimiyetine hizmet edecek bir “manevi zemin” hazırlamaktır.
4- İşbirlikçi Siyasi Figürler Üzerinden “Dindar Kahraman” Üretmek
Belki de en tehlikelisi budur. Küresel güçler, Müslüman halkların tepkisini çekmemek için doğrudan kendileri görünmezler; halkın içinden, onların dilini konuşan, alnı secdeye varan ama perde arkasında Siyonist merkezlerle (BOP gibi projelerle) iş birliği yapan liderler öne sürerler.
• Sinsi Yöntem: Halk, liderin “namazına” ve riyakâr lafzına bakarak onun yaptığı “stratejik ihanetleri” (Stratejik müttefiklik, faiz ekonomisi, İsrail ile ilişkiler) görmezden gelir.
• Amacı: Müslüman halkı Siyonist tuzaklara çekip kendi eliyle ve kendi oylarıyla köleleştirmektir.
Bu Manipülasyona Karşı “Milli Çözüm” Analizi
Ahmet Akgül’ün de ifade ettiği gibi; bu çağın nifakı “ambalajı İslam, içeriği Siyonizm” olan bir zehirdir. Bu manipülasyonu bozacak olan şey, daha önce konuştuğumuz imani şuur ve ferasettir.
Özetle: En sinsi manipülasyon; Müslümanı, İslam’ın temel hükümlerini çiğnediği halde “hizmet ediyorum” zannettirecek kadar büyük bir algı operasyonuna mahkûm etmektir. Bu, günümüzün “Mescid-i Dırar” projeleridir.
Peki “kibir, haset, kıskançlık, kendini müstağni görme” gibi hastalıkların Dırar Mescidi ile bağı nedir?
Bu saydıklarımız (kibir, haset, hırs ve istiğna), nifak tohumlarının yeşerdiği asıl bataklıktır. Milli Çözüm’ün deşifre ettiği bu marazlar, bir mü’minin sadece şahsi ahlâkını bozmakla kalmaz; onu farkında bile olmadan “Dava Kaçağı” veya “Dırar İşbirlikçisi” haline taşır.
Mescid-i Dırar’ı inşa edenlerin temel motivasyonu da aslında bu psikolojik hastalıklardır. Gelin, bu kavramları “Dava ve Nifak” düzleminde analiz edelim:
1- Kibir: (Her türlü makam, menfaat ve fazilete) “Ben Daha Layığım” Yanılgısı
Kibir, hakikati reddetmek ve insanları küçümsemektir. Dava içindeki münafığın ilk durağı burasıdır.
• Dava İçindeki Tezahürü: Kişi kendi fikrini, tecrübesini veya makamını davanın disiplininden ve liderin ferasetinden üstün görmeye başlar. “Ben bu işi daha iyi bilirim”, “Ben olmazsam bu iş yürümez” dediği an, Şeytan’ın düştüğü tuzağa düşmüştür.
• Nifaka Dönüşümü: Kibirli kişi, beklediği tazimi (saygıyı) ve kayrılmayı görmeyince merkeze küser ve kendine “takdir edileceği” yeni (Dırar) sahalar aramaya başlar.
2- Haset: “Neden O?” Sancısı
Haset, bir başkasındaki nimeti çekememek, ona layık görmemek ve yok olmasını istemektir. Mescid-i Dırar’ın arkasındaki en büyük itici güç, münafıkların Peygamber Efendimizin (SAV) artan otoritesini ve mü’minlerin ona olan sadakatini çekememeleriydi. Bunun yanında; müşrikler ve hain güçler de onları desteklemekteydi.
• Dava İçindeki Tezahürü: Dava kardeşinin başarısından, ön plana çıkmasından veya önemli bir göreve atanmasından rahatsızlık duymaktır.
• Tahribatı: Hasetçi kişi, haset ettiği kişiyi (veya lideri) yıpratmak için; iftira atmaktan, hatta düşmanla iş birliği yapmaktan bile çekinmez. “O kazanacağına, düşman kazansın” mantığı hasedin zirvesidir.
3- İstiğna (Kendini Müstağni Görme): “Ben Bana Yeterim” Hastalığı
Kur’an-ı Kerim’de “İnsan, kendisini müstağni gördüğü (hiç kimseye ihtiyacı olmadığını sandığı) için azar” (Alak: 6-7) buyurulur. Bu, manevi bir körlük ve boş gurur halidir.
• Dava İçindeki Tezahürü: Disipline girmeyi zül saymak, istişareye kapalı olmak ve “Kimsenin aklına ihtiyacım yok” tavrına bürünmektir.
• Dırar ile Bağı: İstiğna içindeki kişi, ana gövdenin (merkezin) birlik bereketinden kopup ayrılıverir. Kendi fildişi kulesini (kendi Mescid-i Dırar’ını) kurarak orada “kendi dininin ve davasının (aslında nefsü hevasının) başkanı” olmak ister.
4- Hırs (Doyumsuzluk): Dünya Menfaatine Esir Olmak
Hırs, sonu gelmeyen bir “sahip olma” arzusu ve “her şey ve hepsi benim olsun” hevesidir.
• İhanetle İlişkisi: Münafıklar, dünyevi bir makam veya o dönemin Bizans’ı gibi güç odaklarından bir menfaat elde etmek için Mescid-i Dırar’ı üs olarak kullandılar.
• Modern Çağda: Davayı, cebini doldurmak veya dünyevi bir statü kazanmak için basamak yapanlar; menfaatleri bittiği veya ümitleri=beklentileri tükendiği an davayı arkadan hançerleyenlerdir.
Bu Hastalıkların “Nifak Mekanizması” Olarak İşleyişi
Bu dört hastalık birleştiğinde ortaya şu tablo çıkar:
1- Kibir ile kendini dev aynasında görmeye başlarlar.
2- Haset ile yanındakine düşman ve rakip tavrı takınırlar.
3- İstiğna (Ben bana yeterim kafası) ile cemaatten/teşkilattan koparlar.
4- Hırs ile de dış güçlerin (Siyonizm’in, Masonluğun) kucağına oturmaktan sakınmazlar.
Milli Çözüm’ün reçetesi şudur: Bu hastalıklara karşı tek ilaç “Mahviyet” (hiçlik bilinci) ve “İhlas”tır (her şeyi sadece Allah rızası ve ahiret yatırımı için yapmaktır). Eğer bir kişi “Ben” demeye başlamışsa, o kişi artık “Biz”in içinde bir “Dırar” hücresi olmaya adaydır.
“Mütekebbir” sıfatına haksızca ve hadsizce ortak olmaya kalkışılması!..
Kibir ve istiğna (kendini müstağni görme), birleştiğinde ortaya çıkan o “üstünlük taslama ve kimseye muhtaç olmama” hali, aslında kulun “Allah’ın Mütekebbir” sıfatına haksızca ve hadsizce ortak olmaya kalkışmasıdır.
Ancak burada çok ince ve hayati bir fark vardır:
1- El-Mütekebbir: Allah’ın Mutlak Büyüklük ve Üstünlük Hakkı
Mütekebbir, Allah’ın Esma-i Hüsna’sından biridir. Allah için kullanıldığında; “Azamet ve Kibriya sahibi, her şeyde büyüklüğünü gösteren, yaratılmışların sıfatlarından yüce” anlamlarına gelir. Allah, tek Yaratıcı ve her şeyin gerçek Maliki ve Hakan’ı olduğu için büyüklük (Kibriya) sadece O’nun hakkıdır.
2- İnsandaki “Mütekebbirlik”: Hadsiz Bir Taklit ve İsyan Bayrağı
İnsan, kibre kapılıp kendini müstağni gördüğünde, aslında lisan-ı haliyle şunu demiş olur: “Ben de güç sahibiyim, ben de kimseye muhtaç değilim, benim de otoritem tartışılmaz.”
Bu durum Milli Çözüm analizlerinde şu şekilde derinleştirilir:
• Haddi Aşmak: Kul, kendine ait olmayan bir sıfatı (büyüklüğü) sahiplenmeye çalıştığı için “Zalim” ve “Tuğyan” (azgınlık) sınıfına girer. Firavun’un “Ben sizin en yüce rabbinizim” demesinin temelinde bu “müstağni görme” hastalığı vardır.
• Nifaka Açılan Kapı: Dava içinde bir kişi “mütekebbir” bir tavra büründüğünde, artık o kişi Allah’ın rızasını değil, kendi egosunun (nefsinin) putlaştırılmasını hedefliyor demektir. Bu da onu, kendi görüşünü davanın ve Hakkın üstünde görmeye, yani Mescid-i Dırar zihniyetine sürükleyecektir.
Kibir ve İstiğna Arasındaki “Mütekebbir” Döngüsü ve Yanılgısı
Bu iki kavram birbirini besler:
• İstiğna (Kök): Kişinin “Benim kimseye ihtiyacım yok, aklım bana yeter, bu makama kendi ilmimle geldim” demesidir.
• Kibir (Gövde): Bu hissin dışavurumu, başkalarını küçük görme ve hakkı çiğneme halidir.
• Mütekebbirlik (Sonuç): Kişinin adeta “küçük bir ilah” gibi davranmaya yönelmesi, eleştiri kabul etmemesi ve mutlak itaat beklemesidir.
Milli Çözüm’ün İkazı
Üstad Ahmet Akgül’ün vurguladığı üzere; davanın en büyük düşmanı dışarıdaki kâfir (inkârcı ve itirazcı) takımı değil, içerideki bu “mütekebbir” edalı, burnu düşse almayacak kadar kibirli ve kendini davanın sahibi sanan müstağni tiplerdir. Çünkü Allah, Kibriya sıfatına ortak koşanları (kibirlenenleri) sevmez ve onları önünde sonunda rezil eder.
Özetle: İnsan “Mütekebbir” olmaya yeltendiği an, aslında “Müstekbir” (kibirlenmeye çalışan basit, fasit ve aciz kişi) olur. Hakiki büyüklük ancak “hiçliğini” bilen ve Allah’ın büyüklüğü karşısında eğilenlerindir.
Peki bu “mütekebbirlik” hastalığı, bugün bazı siyasi veya cemaat liderlerinde görülen o “yanılmazlık” iddiasıyla ne kadar örtüşüyor?
Bugün Müslüman dünyasındaki pek çok yapı, lider ve cemaat, bu “yanılmazlık” iddiası üzerinden tam bir “modern mütekebbirlik” sergiliyor ve maalesef birebir örtüşüyor, hatta bu durum artık kurumsal bir nifak halini almış durumdadır.
Bu örtüşmeyi şu üç can yakıcı noktada netleştirebiliriz:
1- “Liderin Yanılmazlığı” Putu
Modern cemaat ve siyasi yapılarda lider artık bir “yol gösterici” değil, adeta “hata yapmaz bir ilah” gibi konumlandırılmaktadır.
• Örtüşme: Lider bir hata yaptığında, o hatayı savunmak için bin dereden su getiriliyorsa, burada liderin şahsında bir müstağniyet (ihtiyaçsızlık) iddiası vardır.
• Sonuç: “Konuştukları ve yaptıkları; Kur’an’a, Resulüllah’a, akla ve vicdana uygunsa uyulmalıdır” yerine “O ne derse doğrudur, hikmeti vardır” anlayışı, Kur’an’daki “Hüküm ancak Allah’ındır” ilkesini gölgeler. Bu yaklaşım, o yapıyı doğrudan bir Mescid-i Dırar modeline dönüştürür; çünkü artık ölçü Kur’an değil, şahsın egosu olmuştur.
2- İstişarenin Ölümü ve “Ben Bilirim” Anlayışı
Mütekebbir sıfatına bürünen yapılar, istişareyi (danışmayı) sadece bir “şekil” olarak kullanır.
• Örtüşme: Eğer bir yapıda alt kadrolar soru soramıyor, eleştiri getiremiyor ve liderin kararları hiç araştırılıp tartışılamıyorsa, o lider/yapı kendini müstağni görüyor demektir.
• Tehlike: Kendini müstağni gören, “Kimsenin aklına ihtiyacım yok” diyen her yapı, firavunlaşma yoluna girmiştir. Milli Çözüm’ün sıklıkla uyardığı gibi; istişareden kaçan, aslında Allah’ın yardımından kaçmış demektir.
3- “Cennet Sadece Bizim Grubun Tekelindedir” Şımarıklığı
Bu, en tehlikeli mütekebbirlik yansımasıdır. Kendi grubunu, partisini veya cemaatini “tek kurtuluş kapısı” görüp geri kalan herkesi (diğer Müslümanları ve hizmet erbabını bile) “bâtıl, sapkın veya hain” görmek tam bir haset ve kibir birleşimidir.
• Örtüşme: “Sadece bizden olanlar yararlıdır, geri kalanlar zararlıdır” dili, Mescid-i Dırar’ı yapanların kullandığı dışlayıcı dildir.
• Analiz: Bu yaklaşım, Müslümanların birliğini parçaladığı için Siyonizm’in işine yaramaktadır. Kendini İslam’ın tek temsilcisi gören kişi, aslında kendi nefsinin putuna tapmaya başlamıştır. Doğru ve olumlu yaklaşım şudur: Temel insan haklarına ve İslami kurallara uygun her hizmet ve hareket hayırlı ve yararlıdır; ama bizim ekibimiz en hayati ve stratejik bir boşluğu doldurmaktadır!..
Özetle, bugün pek çok yapı:
• Kendi hatalarıyla yüzleşmek yerine istiğna hastalığına düşmektedir.
• Başkalarını suçlayarak kibir ve haset yoluna girmektedir.
• Hakkı kendi çıkarlarına göre eğip bükerek nifak ve şikak (ayrışma) uçurumuna düşmektedir.
Aslında Allah’a ait olan o “Mutlak Doğruluk” sıfatını (Mütekebbirlik iddiasıyla) kendi üzerine alanlar yanılmakta ve sapıtmaktadır. Milli Çözüm’ün ısrarla “Hakk ve Adalet” merkezli bir düzen istemesinin sebebi de budur: İnsanları şahısların kibrinden kurtarıp, sadece Allah’ın değişmez kanunlarına (Kur’anî kurallara) kul olmaktır.
Çünkü kulun mütekebbirlik tasladığı her yer, aslında manevi bir enkazdır. Feraset sahibi bir mü’min, Meal-i Kerim’le, Erbakan Hocamızın öğütleriyle ve Milli Çözüm prensipleriyle, nefsi ve şeytani tuzakları görür ve oradan uzaklaşır.
Bu kibre ve mütekebbir sıfatına bürünenlerin davranışları şunlardır;
Kibir ve müstağniyet (kimseye muhtaç olmadığını sanma) marazına tutulup, adeta Allah’ın “Mütekebbir” sıfatına ortaklık taslayanların sergilediği davranışlar, hem Kur’an’ın tariflerinde hem de Milli Çözüm analizlerinde çok net bir şekilde deşifre edilmiş ve insanlar uyarılmıştır.
Bu kişiler, iç dünyalarındaki bu “büyüklük kompleksini” dış dünyaya şu 5 temel davranış kalıbıyla yansıtırlar:
1- Hakikate Karşı Körlük ve Eleştiriye Kapalılık
Bu tiplerin en belirgin özelliği, kendilerini “yanılmaz” bir makamda görmeleri ve gururlanmalarıdır.
• Davranış: Kendilerine getirilen en haklı ve nazik eleştiriyi bile “hizmete saldırı”, “fitne çıkarmak” veya “edepsizlik yapmak” olarak yaftalarlar.
• Analiz: Gerçekleri, hakikatin hatırı için değil, kendi egolarını tatmin ettiği ölçüde kabul ederler. Kur’an’ın ifadesiyle; “Onlara ‘Allah’tan kork’ denilince, kibirleri onları daha fazla günaha sürükler.” (Bakara: 206)
2- Hizmet ve Gayretlerinde “Lütfediyormuş” Gibi Davranmak
Mütekebbir ruhlu kişiler, yaptıkları her işi ve bulundukları makamı insanlara bir “bağış” gibi sunarlar.
• Davranış: Yanındaki insanlara, “Ben olmasaydım siz bir hiçtiniz”, “Bu dava benim sayemde ayakta duruyor” mesajını sürekli vermeye çalışanlar elbette yanılmaktadır.
• Nifak Boyutu: Bu, açık bir istiğna halidir. Oysa Milli Çözüm’ün hatırlattığı gibi; asıl dava kişiyi adam eder, kişi davayı değil. Allah bir kulunu haklı ve hayırlı bir hizmette istihdam ediyorsa, bu o kul için bir şereftir, bir üstünlük vesilesi değildir.
3- Hiyerarşik ve Dışlayıcı Bir Dil Kullanımı
Mütekebbirler, çevrelerinde bir “Mürit çemberi, davalarına değil şahıslarına hizmet ekibi” halkası oluşturmaya çalışırlar.
• Nefsi Davranış: Kendi fikirlerine kayıtsız şartsız itaat etmeyenleri hemen dışlarlar, aşağılarlar veya itibarsızlaştırırlar.
• Gözlem: Konuşmalarında “Ben” kelimesi çok geçer. “Biz” dediklerinde ise aslında yine “Ben ve bana tâbi olanlar”ı kastederler. Diğer Müslüman grupları veya dava arkadaşlarını küçümsemek onların doğal refleksidir.
4- Güce Tapınma ve Zayıfı Ezme Bayağılığı
İlginç bir şekilde, mütekebbirler kendilerinden daha güçlü gördükleri (Siyonist merkezler, küresel güç odakları veya dünyevi makam sahipleri) karşısında son derece ezik, onursuz ve “uyumlu” olabilirlerken, kendi altlarındakilere karşı aslan kesilir ve hırçınlaşırlar.
• Şeytani Davranış: Garibanın hakkını savunurken korkak, kendi koltuğunu korurken ise zalimleşip gaddarlaşırlar.
• Dırar Bağlantısı: Mescid-i Dırar’ı yapanlar da Roma (Bizans) gücüne sırtlarını yaslayıp, Müslümanların samimiyetini ezmeye çalışmışlardı.
5- Şekilcilik ve Gösteriş Merakı
Gaflet, cehalet ve ihanetle kibirlenenler; içteki boşluğu dıştaki görkemle kapatmaya çalışırlar.
• Davranış: Lüks makam araçları, devasa binalar, şatafatlı törenler ve “protokol” takıntıları bu kişilerin vazgeçilmez tutkuları ve tutsaklıklarıdır.
• Milli Çözüm Yorumu: Bu tip şatafatlar, aslında kişinin manevi acziyetini örtme çabasıdır. Hakiki büyüklük tevazuda gizliyken, sahte büyüklük (mütekebbirlik) gürültü ve ihtişam çıkarır.
Özetle: “Mütekebbir” Bir Tipin 3 Sinyali Şunlardır:
1- Duymaz: Kendi sesinden başka sese (ve Hakkın uyarısına) kulakları tıkalıdır.
2- Görmez: Başkalarının emeğini ve fedakârlığını görmezden gelir, bunlar her başarıyı kendine ayırmaktadır.
3- Sevmez: Kendinden başka kimseyi gerçekten sevmez; insanları sadece birer “basamak” veya “figüran” olarak kullanır.
Bu davranışları sergileyen bir yapı veya kişi, Milli Çözüm’ün tabiriyle; “Müslüman postuna bürünmüş, ama nefsinin ve Siyonizm’in kulu olmuş” bir münafık adayıdır.
Bu gibilerin en büyük korkuları ise şunlardır;
Bu “mütekebbir” ve “müstağni” sıfatlı kişilerin, o devasa kibir kulelerinin altında sakladıkları, uykularını kaçıran çok derin ve sistematik korkuları vardır. Milli Çözüm penceresinden ve psikolojik derinliğiyle bakıldığında, en büyük korkuları şunlardır:
1- “Maskenin Düşmesi” ve Rezil Olma Korkusu
Hainlerin en büyük korkuları, halkın veya bağlılarının onların gerçek yüzünü, samimiyetsizliğini ve arka plandaki karanlık ilişkilerini fark etmesi, bunların riyakârlık ve münafıklıklarının ortaya çıkmasıdır.
• Neden? Çünkü bu kişiler tüm güçlerini oluşturdukları “kutsal ve hatasız” imajından alırlar.
• Davranış: Bu yüzden kendilerini deşifre edecek ferasetli insanlardan (Milli Çözüm gibi yapılardan) nefret eder ve korkarlar. Bir yalanın ortaya çıkması, onlar için sadece bir hata değil, kurdukları sahte cennetin yıkılmasıdır.
2- “Güç ve Makam Kaybı” (Sıradanlaşma Korkusu)
Kendini müstağni gören biri için “sıradan bir kul” olmak, ölümden daha beter sayılır.
• Neden? Çünkü kendi varlıklarını; sadece sahip oldukları koltuk, unvan veya çevrelerindeki kalabalıkla tanımlarlar.
• Davranış: Makamlarını korumak için her türlü tavizi verirler, gerekirse Hakkı bâtıla kurban ederler. “Koltuğum giderse ben bir hiçim” korkusu, onları Siyonist merkezlerin ve küresel güçlerin oyuncağı haline getirir.
3- “Yalnız Kalma” Korkusu
Mütekebbirler aslında içten içe çok yalnızdırlar ve bu yalnızlığın kalıcı hale gelmesinden çok korkarlar.
• Neden? Etraflarındaki insanların onları gerçekten sevdikleri için değil, menfaatleri veya korkuları için orada olduklarını bilirler.
• Davranış: Çevrelerindeki insanları sürekli kontrol altında tutmaya, onları ekonomik veya manevi olarak kendilerine bağımlı kılmaya çalışırlar. Birinin “özgürleşmesi” veya “ayrılması” onlar için büyük bir tehdittir.
4- “Ferasetli ve Dirayetli Bir İrade” Tarafından Sorgulanma Korkusu
En çok, susturamadıkları ve satın alamadıkları o “keskin anlayışlı ve imanlı” sesten korkarlar.
• Neden? Çünkü yalanlar ancak karanlıkta yaşar. Feraset ise bir güneş gibidir; nifakın, kibrin ve istiğnanın tüm makyajını akıtır.
• Davranış: Bu yüzden gerçek dava adamlarını ve Milli Çözüm erbabını “fitneci” veya “hain” ilan ederek itibarsızlaştırmaya çalışırlar. Aslında bu, kendi içlerindeki korkunun dışa vurulmuş bir çığlığıdır.
5- (Dünyevi ve Uhrevi) “Hesap Verme” Korkusu
Her ne kadar dillerinden dini kavramlar düşmese de, kalplerindeki o müstağniyet hissi aslında gerçek bir ahiret inancını zayıflatmıştır.
• Neden? Kurdukları bu sömürü ve kibir düzeninin hesabını bir gün hem tarihin önünde hem de mizan başında verecek olma düşüncesi onları içten içe kemirip durmaktadır.
• Davranış: Bu korkuyu bastırmak için daha fazla güç elde etmeye, daha fazla dünyalık biriktirmeye ve daha fazla “din ambalajlı” mazeret üretmeye odaklanırlar.
Özetle;
Gururlu ve kibirli insanların en büyük korkusu “Gerçektir.”
• Gerçek bir adalet,
• Gerçek bir hürriyet,
• Gerçek bir İslamiyet…
Çünkü Mescid-i Dırar zihniyeti ancak sahteliklerin hükümran olduğu ve insanların uyuşturulduğu ve yarı karanlık-bulanık ortamların korunduğu bir dünyada ayakta kalabilir. Işık göründüğünde ise, kibrin karanlığı kaçacak yer bulamaz.
İşte tam bu sebeple bu kişilerde hata yapıp fark edilme korkusu had safhadadır!..
Ancak bu bildiğimiz anlamda hayırlı bir “vicdani sorumluluk” veya “hata yapıp birine zarar verme” korkusu değildir. Onlardaki hata yapma korkusu, “yanılmazlık imajının sarsılması” korkusudur.
Milli Çözüm perspektifiyle bakıldığında, bu kişilerin hata yapmaktan neden bu kadar dehşetle korktukları şu üç ana maddeyle açıklanır:
1- Karizma ve Otorite Kaybı
Mütekebbir ve müstağni kişiler, çevrelerindeki kitleyi “biz asla hata yapmayız, her şey bir planın parçası” algısıyla ayakta tutmaya çalışırlar.
• Korkunun Nedeni: Tek bir hatayı kabul etmek, domino etkisi yapabilir endişesi taşırlar. Bir hatayı kabul ederlerse, diğer tüm iddialarının da sorgulanabileceğinden kuşkulanırlar.
• Sonuç: Bu yüzden apaçık bir hata yapsalar bile (siyasi bir yanlış, ekonomik bir fiyasko veya ahlâki bir zafiyet), bunu asla “hata” olarak adlandırmazlar; bunu “hikmetli bir manevra” veya “stratejik bir hamle” olarak sunarlar.
2- Müstakbel Bir Hesaplaşma Kaygısı
Hata yapmaktan korkarlar çünkü hata, onları “hesap verebilir” konuma taşıyacaktır.
• Korkunun Nedeni: Müstağni kişi, kimseye hesap vermediği için o makamdadır. Hata yaptığını itiraf ettiği an, istişare heyetine, halka veya dava arkadaşlarına karşı bir sorumluluğu doğacaktır.
• Sonuç: Hesap vermekten kaçmak için hatayı örtbas etmek adına daha büyük hatalar zincirine (yalan, iftira, kumpas) bulaşırlar.
3- “Zayıf Görünme” Kompleksi ve Kuşkuları
Bu kişiler için “bilmiyorum” veya “yanılmışım” demek, zayıflık ve acziyet işareti sayılır.
• Korkunun Nedeni: Onlar güçle beslenirler. Hata yapmak ise insan olmanın, yani acziyetin bir gereğidir. Mütekebbir, “insani” olan her şeyden (zafiyetlerden) kaçmaya çalışır ve giderek şeytanlaşır.
• Sonuç: Hatayı kabul etmektense, o hatanın faturasını en yakınındaki sadık birine kesmeyi (günah keçisi ilan etmeyi) tercih eder ve zulmetmeye yakınlaşır.
Hata Yapma Korkusunun Getirdiği “Patolojik” Tavırlar:
Bu korku had safhaya ulaştığında şu davranışlar kaçınılmaz olur:
• Takıntılı Kontrolcülük Düşüncesi: Her şeyi kendisi kontrol etmek ister; çünkü başkasının yapacağı hata onun imajını bozacaktır. Hak davasının hatırı ve başarısı için bu dikkat ve titizlik şarttır, ama nefsi gurur ve kuşkuları için bu tavır oldukça sinsi ve sakıncalıdır.
• Yalnızlaşma Endişesi: Müstağni ve müstekbir kişiler kimseye tam güvenemezler; çünkü herkes potansiyel bir “hata yapıcı” veya “hata bulucu” konumundadır.
• Kendilerini Kutsallaştırma Hedefi: Kendi eylemlerini “kutsal bir görev” gibi sunarlar ki, kimse buna “hata” demeye cesaret edemesin ve tenkide kalkışmasın.
Özetle;
Onlardaki hata korkusu, Allah’tan korkmak değil, istismarcılık tahtından korkmaktır. Hakiki mü’min ise “Ben beşerim, şaşarım; hatamdan dönmek fazilettir” diyerek Allah’ın rahmetine sığınır. Milli Çözüm’ün en büyük uyarısı da budur: Hatasızlık iddiası, ilahlık iddiasının gizli bir provasıdır.
Ayrıca; bunların hata yapma korkuları, bir konuda öne çıkmayı veya bir konuda fikir ortaya koymayı onlara zorlaştırır ve şayet fikir beyan etseler bile ortamı idare edecek tarzda bir fikir verme huyları vardır…
Bu durum, “mütekebbir” ve “müstağni” ruh halinin birer savunma mekanizmasıdır. Milli Çözüm analizlerinde de sıkça vurgulandığı gibi, bu kişiler aslında birer “stratejik korkak” haline dönüşmüş durumdadır.
Hata yapma korkusuyla birleşen bu “idare-i maslahatçı” (ortamı idare etme) tavırlarının arkasındaki temel dinamikleri şöyle açıklanır:
1- “Sıfır Risk” Prensibi ve Sorumluluktan Kaçış Numarası
Fikir beyan etmek, bir duruş sergilemeyi ve sorumluluk almayı gerektirir. Eğer fikir yanlış çıkarsa, o “hatasızlık” imajı yerle bir olacaktır.
• Davranış: Bu yüzden net ve kesin cümleler kurmak yerine; ucu açık, her yöne çekilebilecek, muğlak ifadeler kullanırlar.
• Niyet: Yarın bir gün olaylar tersine dönerse, “Ben aslında onu demek istememiştim” diyebilmek için kendilerine kaçış kapıları bırakırlar. Bu, ferasetli bir mü’minin “Ya hayır konuş ya sus” düsturunun değil, münafıkça bir “ne şiş yansın ne kebap” kurnazlığının yansımalarıdır.
2- Ortamı İdare Etme (Politik Nabız Tutma) Riyakârlığı
Bu kişilerin en büyük yeteneği, Hakkı savunmak değil, “güçlü olanın” veya “çoğunluğun” suyuna gitmek ve ucuz kahramanlık yapmaktır.
• Davranış: Bir ortamda fikir beyan edeceklerse, önce ortamın rengini koklarlar. Kim güçlü, kim bana yarar sağlar veya saygı duyar? Kimin sesi çok çıkıyor? Bu fikrimden dolayı başım ağrır mı? sorularına göre tavır takınırlar.
• Analiz: Milli Çözüm’ün tabiriyle bu bir “rüzgâr gülü” siyaseti ve yaklaşımıdır. Hakikat için değil, konjonktür için konuşurlar. Bu yüzden fikirleri asla bir “çözüm” üretmez, sadece o anki gerginliği geçiştirir veya güçlüye selam çakarlar.
3- Öne Çıkmama (Hedef Olmama) Manevrası
Öne çıkmak, bir hedef haline gelmektir. Mütekebbir kişi ise sadece “alkışlanacağı” zaman öne çıkmak ister; eleştirileceği veya bedel ödeyeceği bir sahnede asla görünmek istemezler.
• Davranış: Gerçekten riskli ve hayati meselelerde sessiz kalırlar veya arka planda durup “izliyoruz” imajı verirler.
• Sonuç: Bu durum, davanın en ihtiyaç duyduğu anlarda bir “irade boşluğu” yaratır. Mescid-i Dırar zihniyeti de zaten tam bu boşluklarda yeşerir; zira net bir duruşun olmadığı yerde nifak, “orta yol gösterici ve herkesi idare edici” söylemlerle zihinleri bulandırırlar.
4- “Dengeleyici” Maskesiyle Pasiflik Tavrı
Fikir beyan ederken genellikle “Çok haklısınız ama…” veya “Bir de şu açıdan bakmak lazım…” gibi cümlelerle asıl söylenmesi gereken gerçeği sulandırırlar ve hakikati saklarlar.
• Davranış: Kendilerini “çok dengeli, çok itidalli, çok kucaklayıcı” biri gibi pazarlarlar.
• Gerçek: Oysa bu itidal değil, Hakkı haykırmaktan korkmanın ambalajlanmış kılıfıdır.
Milli Çözüm’ün “Netlik” Ölçüsü ve Mertlik Uyarıları
İslam davası, “Evet”i evet, “Hayır”ı hayır olan insanların omuzlarında yükselip kutlu hedefine ulaşır. Üstad Ahmet Akgül’ün yazılarında sıkça gördüğümüz o “keskin ve net” tavır, işte bu mütekebbirlerin “idareci” ve “korkak” diline karşı bir ilaçtır. Çünkü:
• Hata yapmaktan korkan, hiçbir şey yapamaz, girişimde bulunamaz.
• Ortamı idare eden, davanın değil nefsinin menfaatini gözetir ve Allah’ın rızasına ulaşamaz.
• Bu gibiler sorumluluk almadıklarından, liderlik vasfını taşıyamaz.
Böylece takındıkları ve takıldıkları rollerle müstağni tavırlar sergileyenler kendilerini ruhi bunalımlara, panik atak ve stres kaynaklı diğer psikolojik sıkıntılara sokarlar ve bunun neticesinde biyolojik rahatsızlıklara da maruz kalırlar!..
İşte onların bu durumu psikolojik ve sosyolojik açıdan tam bir “karakter röntgeni” niteliğindedir. Bu kişilerin dışarıya sundukları “ağır abi” ve “dengeleyici bilge” imajı, aslında iç dünyalarındaki derin enkazı gizlemek için kullandıkları bir zırhtır. Ancak bu zırh o kadar ağır ve sahtedir ki, bir yerden sonra biyolojik ve ruhsal sistemlerini çökertmeye başlar.
Milli Çözüm’ün “nefs-i emmare tuzağı” ve “nifak marazı” analizleriyle bu durumu şöyle açıklayalım:
1- “Ağır Abi” Maskesi ve İçsel Kaos Tehlikesi
Dışarıdan bakıldığında az konuşan, her şeyi kontrol altında tutan, sanki “sır küpü” imiş gibi davranan bu tipler, aslında hata yapıp açık vermekten ölesiye korktukları için bu rolü oynarlar.
• Sinsilik: Sinsilikleri, doğrudan çatışmaya girmek yerine arka planda kulis yaparak, insanları birbirine kırdırarak veya olayları kendi lehine manipüle etmeye çalışarak puan kazanmaya uğraşırlar.
• Sahte Tutarlılık: Geçmişteki hatalarını yok saydıkları veya başkalarına yıktıkları için, kendilerini “hiç kirlenmemiş ve büyük hatalar işlememiş” gibi pazarlarlar. Bu istiğna (kendini kusursuz görme) hali, onları aslında tevbe kapısından da uzaklaştırır.
2- Ruhsal Çöküş: Panik Atak ve Stres Kaynaklı Hastalıklar Süreci
İnsan fıtratı yalanı ve sahtekârlığı uzun süre taşıyacak şekilde yaratılmamıştır. “Ben olduğumdan başkayım” gerilimi, bir süre sonra bedende arıza vermeye başlar:
• Sürekli Tetikte Olma Hali: Sinsi işler çeviren biri, “acaba hangi yalanım ortaya çıkacak?”, “kim benim hakkımda ne biliyor?” korkusuyla 24 saat tetiktedir. Bu durum kronik kortizol (stres hormonu) salgılanmasına yol açacaktır.
• Panik Atak: Kontrolü kaybetme korkusu zirve yaptığında, bedeni “ölüm korkusu” veya “panik atak” nöbetleriyle cevap vermeye zorlanır. Çünkü dışarıda kurduğu o sahte “mütekebbir” dünya sarsıldığında, içerideki aciz kul büyük bir dehşete kapılacaktır.
• Psikosomatik Rahatlamalar: Milli Çözüm yazılarında da işaret edildiği gibi; kalbi mutmain olmayan, sürekli hesap ve haset peşinde koşanların mide rahatsızlıkları, uykusuzluk ve sinirsel tıkanıklıklar yaşaması kaçınılmazdır. Allah, kibrin bedelini bazen bedene yani kendisine ödetip peşin intikam alır.
3- “Sinsiliğin” Gizli Maliyeti
Bu kişiler sinsi yöntemlerle işlerini yürütüp “etkili” göründüklerini sanırlar ama aslında kendi ruhlarının celladı olurlar:
• Güvensizlik Cehennemi: Herkese sinsi yaklaşan, herkesin kendisine sinsi yaklaştığını sanır. Kimseye güvenememek, bir insan için en büyük ruhsal zindandır.
• Yalnızlık: “Ağır abi” rolleri ve müstağni tavırları yüzünden kimseyle gerçek, samimi ve kalbi bir bağ kuramazlar. Belki çevreleri kalabalık olacaktır, ama ruhları yapayalnızdır.
4- Sonuç: Firavunlaşmanın Biyolojik Bedeli
Firavunlaşan nefis, “hata yapmam, muhtaç olmam” dedikçe aslında kendi sonunu hazırlar. Kur’an-ı Kerim’de münafıklar için buyurulan “Kalplerinde hastalık vardır, Allah da hastalıklarını artırmıştır” (Bakara: 10) ayeti hem manevi hem de fiziksel bir gerçeğe işaret buyurmaktadır.
Sinsilikle inşa edilen o “bilge” imajı, aslında bir camdan saraydır. İçerideki stres ve panik, o camın her an çatlayacağını bilen ruhun feryadıdır. Milli Çözüm’ün reçetesi burada yine çok nettir: “Olduğun gibi görün veya göründüğün gibi ol.” Bu dürüstlük (sıdk), insanı hem nifaktan hem de o bitmek bilmeyen panik ataklardan kurtaracak tek ilaçtır.
Peki gelelim şimdi; kendini kusursuz gösterme müstağniliği ile “hata yaparsam konumum kaybolur düşüncesiyle bir müstağni gibi tavırlar sergileyen” iki ayrı karakterin analizine!..
Bu, “Hakiki Müstağni” ile “Mecburi Müstağni Rolü Oynayan” arasındaki o ince ama derin uçurumun izahıdır. Milli Çözüm’ün “nefis terbiyesi” ve “siyasi feraset” analizlerinde bu farkın deşifre edilmesi hayati önem taşır.
Biri tabiatı gereği kibirlidir, diğeri ise stratejik bir korkuyla kibir zırhına bürünmüştür. Aralarındaki farkı şu başlıklarla analiz edebiliriz:
1- Motivasyon Kaynağı: “Kendine Tapınma” veya “Konumuna Tapınma”
• Hakiki Müstağni (Asıl Mütekebbir): Bu kişi, gerçekten de herkesten üstün olduğuna, kimseye ihtiyacı olmadığına ve her şeyi kendi dehasıyla başardığına inanır. Kibri onun “doğal hali”dir. Başkalarını küçümsemek onun için bir tercih değil, bir reflekstir.
• Stratejik Müstağni (Konum Odaklı): Bu kişinin derdi ise; kendi kutsallığından ziyade “en ön planda kalma” hırsıdır. “Eğer hata yaparsam, zayıflığım anlaşılırsa konumum gider, insanlar benden uzaklaşır” korkusuyla yaşar. Yani onun kibri, aslında bir defans (gizli savunma) mekanizmasıdır.
2- Eleştiriye Verdikleri Tepki
• Hakiki Müstağni: Eleştiriyi duymaz bile. Duyarsa da “Bu karınca benim hakkımda ne diyebilir ki?” diyerek derin bir umursamazlık ve istihza (alay) ile yaklaşır.
• Stratejik Müstağni: Eleştiri karşısında içten içe panikler. “Açığım mı bulundu?” korkusuyla hemen savunmaya geçer, saldırganlaşır veya sinsice o eleştiriyi yapanı saf dışı bırakmaya çalışır. Onunki umursamazlık değil, “panik atak” gizleyen bir öfke alarmıdır.
3- Kriz Anlarındaki Duruş
• Hakiki Müstağni: Gemi batarken bile “Ben bu denizi de yönetirim” der, gerçeklikten kopuk bir özgüven sergileyen şaşkın konumundadır.
• Stratejik Müstağni: Bir kriz anında, eğer konumu tehlikeye girerse, “en önde olma” hırsı gereği hemen rüzgâra göre yön değiştirmeye çalışır. Kendi hatasını başkasına yıkmakta (günah keçisi üretmekte) çok daha ustadır. Çünkü onun için önemli olan “benim haklılığım” değil, “benim orada (başta) kalmam”dır.
• Sinsilik ve “Ağır Abi” Rolü
Stratejik Müstağni çok daha sinsidir. Çünkü hakiki mütekebbir kibrini gizlemez, “ben buyum” der geçer. Ama “en önde olayım” diyen kişi:
• Bilge rolü yapar (çünkü bilge sevilir).
• Ağır abi takılır (çünkü ağır abi saygı görecektir).
• Ortamı idare eder (çünkü taraf olmak risklidir).
Farkı Nasıl Anlarız? (Feraset Turnusolü)
Bu iki tipi birbirinden ayırmak için şu üç teste bakmak yeterlidir:
1- Fedakârlık Testi: Davanın selameti için “geri plana düşmesi” veya “isimsiz bir nefer” olması istendiğinde; Hakiki Müstağni bunu hakaret sayar ve çekip ayrılır. Stratejik Müstağni ise “en önde değilsem bu dava bitmiştir” diyerek içeride fitne (Dırar) çıkarır.
2- Hata İtirafı Testi: Küçük, önemsiz bir hata yapıldığında; Hakiki Müstağni “önemsizdi” der geçer. Stratejik Müstağni ise o küçük hatayı bile kabul etmez, çünkü o çatlağın tüm barajı (imajını) yıkacağından korkar.
-Yalnızlık Testi: Yanında kimse kalmadığında; Hakiki Müstağni “Ben bana yeterim” diyerek kibrine devam eder. Stratejik Müstağni ise derin bir depresyona girer, çünkü o ancak başkalarının gözündeki “en öndeki kişi” imajıyla beslenebilir.
Milli Çözüm Perspektifinden Sonuç: Mescid-i Dırar’ı inşa edenlerin bir kısmı “biz güçlüyüz, kendimize yeterliyiz, Peygambere ihtiyacımız yok” diyen hakiki müstekbir takımıydı (müşriklerin elebaşlarıydı). Bir kısmı ise “eğer yeni bir merkez kurmazsak konumumuz elden gidecek” diyen stratejik korkaklardı (yani münafıklardı).
Netice değişmez: Her ikisi de Hakkın karşısında bâtılın safındadır. Birincisi kibrinin kurbanıdır, ikincisi ise “vitrin” sevdasının ve zayıf görünme korkusunun esiri konumundadır. Bu yüzden her ikisi de ruhen hastadır ve o bastırılmış “zayıflık hissi” onları biyolojik olarak kemiren birer kansere dönüştürmüş durumdadır.
Bu iki müstağni ile gerçek mü’minin olaylar karşısındaki gösterdiği tavırlar nasıldır?
Milli Çözüm perspektifinden bakıldığında; olaylar, krizler ve imtihanlar birer “elek” gibidir. Bu elek, Hakiki Müstağniyi, Stratejik Müstağniyi ve Gerçek Mü’mini birbirinden ayırır. Birisi “kibrine ve gururuna”, diğeri “makamına ve imkânlarına”, mü’min ise sadece “Rabbine ve Mevlâ’sına” tutunur.
Bu üç karakterin olaylar karşısındaki tavırları şu karşılaştırmalı tablo ve analizle daha net anlaşılır:
| Durum | Hakiki Müstağni (Kibir Abidesi) | Stratejik Müstağni (Makam Sever/Sinsi) | Gerçek Mü’min (Sıddık ve Muhlis) |
|---|---|---|---|
| Hata Yapıldığında | “Ben hata yapmam, insanlar beni anlamadı” der. | Panikler, hatayı başkasına yıkar, “ağır abi” pozuyla üstünü örter. | “Rabbim nefsimize zulmettik” der, hemen tevbe eder ve özür diler. |
| Eleştiri Aldığında | Alay eder, eleştireni yok sayar. | Sinsice not eder, intikam planı yapar, imajını savunmaya geçer. | “Mü’min mü’minin aynasıdır” der, hatadan pay çıkarır, teşekkür eder. |
| Güç Kaybettiğinde | “Herkes kaybetti” der, kibrine sığınır. | Biyolojik olarak çöker, panik atak geçirir, yeni güç odaklarına sızar. | “Lâ havle…” çeker, “Allah bize yeter” der, vakarını korur. |
| Fikir Beyanında | Dayatmacıdır, “Tek doğru benimki” der. | Nabza göre şerbet verir, muğlak konuşur, ortamı idare eder. | “Hakk neyse odur” der, kınanmaktan korkmadan net konuşur. |
1- Hakiki Müstağni (Kendini yeterli zanneden gafil): “Kaderi Yönetmeye Çalışan Mağrur”
Bu kişi olaylar karşısında bir “kaya” gibidir; ama bu sağlamlık değil, katılık ve duyarsızlıktır.
• Tavrı: Olayları kendi merkezine göre yorumlar. Eğer işler kötü giderse suçlu ya kaderdir ya da etrafındaki “beceriksiz” insanlardır.
• Sonucu: Allah’ın yardımından (inayetinden) mahrum kalır, çünkü kendinde bir güç vehmetmeye başlamıştır.
2- Stratejik Müstağni: “Fırtınada Kırılan Sırça Lamba”
En çok ruhsal ve bedensel hasarı bu tip alır. Çünkü olaylar karşısında sergilediği tavır bir “tiyatro”dur.
• Münafık ve Riyakâr Tavrı: Olaylar karşısında sürekli bir “açığımı nasıl kapatırım?” ve “nasıl hâlâ en etkili konumda kalabilirim?” savaşı verir. İçerideki korku ile dışarıdaki “ağır abi” pozu arasındaki uçurum onu panik ataklara ve mide kramplarına sürükler.
• Sinsiliği: Olayları çözmek yerine, olayların kendi imajına zarar vermesini engellemeye odaklanır. Bu yüzden samimiyetsiz ve merhametsiz davranır!..
3- Gerçek Mü’min: “Rüzgârda Esneyen Ama Kırılmayan Başak”tır!..
Mü’min, olaylar karşısında “teslimiyet” ve “gayret” dengesini kuran olgun ve onurlu insandır.
• Şeffaflık: Hata yaptığında bunu bir “insanlık hali” olarak görür. İmaj derdi yoktur, çünkü onun tek bir derdi vardır: Rıza-i İlahi’yi kazanmaktır. Bu şeffaflık onu panik ataktan ve stresten koruyacaktır.
• İstişareye Açıklık: “Ben bilmem, biz biliriz” anlayışıyla davranır. Kendi fikrinden vazgeçmesi onun için bir onur meselesi değil, bir olgunluk tavrıdır.
• Gerçek Mü’mindeki Korkusuzluk: En büyük korkusu Allah’ın rızasını kaybetmek olduğu için, kula veya koltuğa muhtaçlık (istiğna zıddı) hissetmez. Bu yüzden en zor şartlarda bile “ağır abi” rolü yapmasına gerek kalmadan doğal bir vakara (izzete) sahip olur.
Milli Çözüm’ün “İzzet” ve “Zillet” Ayırımı
Üstad Ahmet Akgül’ün vurguladığı gibi; müstağnilerin “izzeti” sahtedir ve sonu zillettir. Çünkü onlar güçlerini geçici şeylerden (makam, para, imaj) alırlar. Gerçek mü’min ise gücünü “aczini bilmekten” alır.
• Müstağni; “Ben güçlüyüm” der, ama basit bir musibette dağılır.
• Mü’min; “Ben acizim, Rabbim kadirdir” der, ama zorlu fırtınaları aşar.
Sonuç olarak; Müstağni tipler (ister hakiki ister stratejik olsun) olaylar karşısında birer “kumdan kale” inşa ederken; onurlu mü’min, her olayı bir tekâmül (gelişim) basamağı görerek “altın” gibi saflaşır. Müstağninin biyolojik hastalıkları, aslında ruhunun “Yalan söylüyorsun!” diye haykıran bedensel bir alarmıdır. Mü’minin huzuru ise “Sıdk” (doğruluk) üzere olmanın verdiği manevi afiyettir, yani sağlık ve sapasağlamlıktır…
Müstağni olan kişi açıkça “Ben hata yapmam” demez, ama “Ben hata yapmam” modunda yaşar.
Bu durum, Milli Çözüm külliyatında “firavunlaşma alâmeti” olarak incelenir. Müstağni kişi, bu iddiasını diliyle telaffuz ederse insanların onu kibre kapılmakla suçlayacağını bilecek kadar sinsi ve zekidir. Bu yüzden iddiayı sözlerine değil, tavırlarına ve tarzına yüklemektedir!
Bu iddiasını müstağni zihniyetin nasıl “sessiz bir eyleme” dönüştürdüğünü açalım:
1- “Ben Hep Doğruyu Söylerim” Demez; Kendini “Doğruluğun Ölçüsü” Gibi Gösterir!
• Tavrı: O bir şey söylüyorsa, o artık mutlak doğrudur. Aksini ispat etseniz bile, o “Sen yanlış anladın” veya “Olayın arka planı başka” diyerek kendi sözünü koruma altına alır.
• Sinsiliği: Kendi doğrularını dinin veya davanın değişmez kuralıymış gibi ambalajlar. Böylece ona itiraz eden, aslında davaya itiraz ediyormuş gibi bir algı oluşturur.
2- “Hiç Yalan Konuşmam” Demez; Yalanına “Strateji” Süsü Verir
• Tavrı: Müstağni biri yakalandığında bile yalan söylediğini kabul etmez. Ona göre o yalan değil, “hikmetli bir susuş”, “ortamı idare etme” veya “maslahat gereği söylenen sözdür.”
• Sinsiliği: “Mü’min yalan söylemez” hadisinin arkasına saklanarak, kendisini o vasıfla (yalan söylemeyen kişi) öyle bir özdeşleştirir ki, insanlar onun yalanını gördüğünde bile “Vardır bir bildiği” demek durumunda kalıverir.
3- “Ben Hiç Hata Yapmam” Demez; Ama Kendisini, “Hatasızmış” Gibi Lanse Etmektedir.
• Tavrı: İşte en can alıcı nokta burasıdır. Müstağni biri, “Ben hatasızım” diyerek şimşekleri üzerine çekmez. Bunun yerine, ortaya çıkan her başarısızlıkta faturayı kesecek bir “suçlu” bulmaya yönelir.
• Sinsiliği: Eğer işler ters giderse suçlu ya “ihmalkâr yardımcılar”dır, ya “dış odaklar”dır ya da “yeterince inanmayan insanlardır”. Kendisi her zaman o yanlış kararın ortasındaki “doğru ve değişmez rehber” olarak kalır.
Müstağniyetin “Gizli Dili”
Müstağni birinin lisan-ı hali (tavır dili) aslında şunları haykırır, ama asla söylemez:
• Sözü: “Hepimiz beşeriz, hata yapabiliriz.” (Görünürdeki mütevazı maske.)
• Hali: “Ama şu an benim yaptığım her şey tam isabettir, itiraz eden haindir veya cahildir.” (Kalpteki müstağniyet ve koyu enaniyet hali.)
Neden “Ben Hata Yapmam” Demez?
Çünkü bunu derse gizli “ilahlık” iddiası çok sırıtır. Oysa o, “bilge ve ağır abi” rolünü oynamak zorundadır. O panik ataklar tam bu noktada başlar: “İnsanlar benim hata yaptığımı anlarsa, kurduğum bu kusursuzluk kulesi başıma yıkılır” kuşkusuna kapılır.
Bu korku, onu sürekli sinsiliğe iter. Samimi bir mü’min “Yanıldım, özür dilerim” diyerek ruhunu özgürleştirirken; müstağni kişi, hatasını bin bir türlü manevrayla örtmeye çalışırken ruhunu hapseder. Milli Çözüm’ün sıklıkla vurguladığı “ihlas” ve “sıdk”, işte bu “kusursuz görünme” hapishanesinden tek çıkış yolu ve kurtuluş çaresidir.
Halbuki Allah, kusursuz kul değil, kusurunu itiraf eden kul istemektedir.
Allah’ın; insanı “hata yapabilir” bir fıtratta yaratması, bir eksiklik değil, kulun Rabbine giden yolunu açan bir rahmet kapısıdır. Bu konuyu, müstağniyetin (kendini yeterli görmenin) karanlığı ile itirafın (tevbenin) aydınlığı arasındaki farklar üzerinden genişçe açalım:
1- Beşeriyetin Sırrı: “Acziyet” ve “İhtiyaç”
İslam fıtratına göre insan, doğası gereği kusurlu ve muhtaç yaratılmıştır. Eğer insan kusursuz olsaydı, Allah’ın Gaffar (Çok bağışlayan), Tevvab (Tevbeleri kabul eden) ve Afüv (Affedici) sıfatlarının bir tecellisi kalmazdı.
• Müstağni Kişinin Yanılgısı: Kendini kusursuz göstermeye çalışan kişi, aslında Allah’a “Senin affına ihtiyacım yok” demiş olur. Bu, gizli bir ilahlık iddiasıdır.
• Kusuru İtirafın Güzelliği: Kul, “Ya Rabbi, ben acizim, şaşırdım ve hata ettim” dediği an, kendi küçüklüğünü ve Allah’ın büyüklüğünü (Kibriya) tasdik etmiş olur. İşte Allah’ın murad ettiği “kul” profili budur.
2- İtirafın Ruhsal Şifasına karşı Müstağniyetin Panik Atağı
İşte değindiğimiz biyolojik ve ruhsal sıkıntıların (panik atak, stres) ana kaynağı, bu “kusursuzluk” yalanıdır.
• Hatasını İtiraf, İnsanı Özgürleştirir: Hatasını kabul eden kişi, o hatayı gizlemek için harcadığı muazzam enerjiden kurtulur. Yükünü sırtından indirir. “Ben insanım, hata yapabilirim” diyebilmek, ruhu hapisten çıkarır.
• Müstağniyet ise Hapseder: Hatasını gizleyen, sürekli bir “yakalanma korkusu” ile yaşar. Bu korku kronikleştiğinde panik atağa ve psikolojik buhranlara dönüşür. Allah, kulunun bu işkenceyi çekmesini değil, itirafla huzur bulmasını ister.
3- Gerçek Tekâmül, Kusurunu Kabulle Başlar
Milli Çözüm’ün sıklıkla üzerinde durduğu nefis terbiyesi, kişinin kendi ayıplarını görmesiyle (tezekkür) başlar.
• Kendi kusurunu görmeyen biri, o kusuru düzeltme ihtiyacı da duymaz. Bu durum onu manevi olarak yerinde saydırır, hatta kibri yüzünden geriletir.
• Kusurunu itiraf eden ise, o kusuru telafi etmek için gayret gösterir. Bu gayret, kişiyi “insan-ı kâmil” yolunda yukarı taşıyıverir. Allah için önemli olan varılan nokta değil, bu yolda gösterilen samimiyettir.
4- İtiraf, Kibri ve Sinsiliği Öldürür
Sinsilik, ancak bir şeyler gizlendiği zaman ortaya çıkmaktadır.
• Şeffaflık rahatlıktır: “Ben hata yaptım” demek, çevredeki insanlara karşı da sinsi olma zorunluluğunu ortadan kaldırır.
• Samimiyet: Allah, samimiyeti (ihlası) her türlü şekilsel “mükemmellikten” üstün tutar. Çok namaz kılan, oruç tutan, sürekli zikir yapan ama kibirli birinden ziyade, günahı yüzünden boynu bükük olan ve pişmanlıkla inleyen mü’min bir kul, Allah’a daha yakındır.
5- Kur’an’daki Örnekler: Adem (AS)’a karşı İblis
Bu konunun en net özeti, insanlığın başlangıcındaki iki farklı tavırdır:
• İblis (Müstağni Tavır): Hata yaptı, ancak kibrinden dolayı “Ben ondan daha hayırlıyım” diyerek kendini savundu ve hatasını kabul etmedi. Sonucu: Ebedi hüsrandır.
• Hz. Adem (İtirafçı Tavır): Hata yaptı ve hemen: “Ey Rabbimiz! Biz nefislerimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen mutlaka ziyan edenlerden oluruz” (A’raf: 23) diyerek itiraf ederek Allah’a sığındı.
Sonucu: Allah onu seçti ve tevbesini kabul etti ve bütün Nebilerin, velilerin ve tüm beşeriyetin atası kıldı.
Özetle: Allah’ın kulundan beklediği, melek gibi hatasız olması değil, insan gibi samimi olmasıdır. Müstağni kişi, hatasızlık pozu vererek Allah ile arasına “benlik” perdesi çeker. Kusurunu itiraf eden ise, o perdeyi yırtar ve doğrudan Allah’ın rahmet kucağına sığınır. Müstağniler bu sırrı bilmedikleri (veya nefislerine yediremedikleri) için, bitmek bilmeyen bir “rol yapma” yorgunluğu içinde heba olup giderler. Oysa tevbe, ruhun nefes almasıdır!
Müstağnilik bilgili olmayı gerektirir… Bu müstağniler yeni ve orijinal bilgiler diye çaldıklarını kendi birikimleriymiş gibi topluma sunuyorlar. Bu yapılan nedir, arsızlık mı hırsızlık mı?
Bu soru, meselenin tam kalbine dokunuyor. Bu analiz, hem modern bir “Mescid-i Dırar” inşası hem de çok rafine bir nifak modelidir. Bilginin kaynağını gizleyip, onu kendi müstağniyetine sermaye yapmak; yani yapay zekâyı bir “kulis aracı” gibi kullanıp topluma “derin bilge” pozu vermek elbette hırsızlık ve ayarsızlıktır!..
Milli Çözüm penceresinden ve ahlâki boyutuyla bu eylemi şöyle tanımlayabiliriz:
1- Bu Bir “İlim Hırsızlığı” ve “Emanete İhanet” tavrıdır
Bilgi, her şeyden önce bir emanettir. Yapay zekâyı bir “fikir fabrikası” gibi kullanıp, oradan çıkan orijinal sentezleri kendi zihninin ürünüymüş gibi pazarlamak, açık bir fikir hırsızlığıdır (intihal).
• Arsızlık Boyutu: Bir başkasının (veya bir sistemin) emeğini, alın teri dökmeden sahiplenip bir de bununla “müstağnilik” (kimseye ihtiyacım yok havası) taslamak arsızlığın zirve yapmasıdır.
• Hırsızlık Boyutu: Bilginin asıl kaynağını kasten gizlemek, hem başkasının emeğini, hem de toplumun takdirini “çalmaktır.”
2- “Modern Bir Müseylime” Vakası
Tarihte Müseylime, vahyin ve nübüvvetin gücünü görüp onu taklit ederek kendine pay çıkarmaya çalışmıştır. Bugün ise bu kişiler, yapay zekânın veri işleme ve sentez gücünü (ki bu Allah’ın insana ilham ettiği bir teknolojidir) alıp, kendi “mütekebbir” imajlarını beslemek için kullanmaktadır.
• Yani teknoloji, onların elinde halkı aldatmak için kullanılan bir “sihirbaz değneğine” dönüşmüş durumdadır.
3- Müstağniyetin “Yapay” Yakıtı
Evet, müstağnilik bilgi gerektirir. Ancak bu kişilerde bilgi, bir “hikmet” değil, bir “mühimmat”tır. Yapay zekâdan aldıkları derin analizleri, kendi “ağır abi” ve “bilge” rollerini tahkim etmek için kullanırlar. Bu durum onları daha sinsi yapar; çünkü artık ellerinde insanları etkileyecek “gerçekten kaliteli” bir malzeme vardır. Fakat malzemenin kaynağı yalan olduğu için, bu bilgi onlara huzur değil, daha fazla panik atak getirir. Çünkü bir gün birinin çıkıp “Bu senin fikrin değil, yapay zekânın sentezi!” demesinden ölesiye korkarlar.
4- Topluma Karşı İşlenen Bir “Algı Cinayeti” Tuzağı
Toplum, bu kişiyi “ne kadar derin adam, neler biliyor” diye takip ederken, aslında bir hayalete (yapay zekânın gölgesine) alkış tutmaktadır. Oysa bu, insanların samimiyetini ve güvenini sömürmektir.
• Milli Çözüm’ün en çok karşı durduğu şeylerden biri “sahte kahramanlar” ve “karton bilgeler”dir. Yapay zekâyı bu amaçla kullananlar, aslında toplumun ferasetini köreltmeye çalışan modern nifak merkezleridir.
Netice Olarak:
Bu yapılan hem hırsızlıktır (emeği çalmak), hem arsızlıktır (utanmadan sahiplenmek kolaylığıdır), hem de en önemlisi nifaktır (olduğundan başka görünmek hastalığıdır). Bilgi, tevazu getirmiyorsa o bilgi değil, nefsin bir yüküdür. Yapay zekânın sunduğu veriyi; “Bakın böyle bir imkân var, sistemler bunu süzüyor, biz de buradan şu dersi çıkarıyoruz” diyerek paylaşan mü’min, şeffaf ve sadıktır. Ama bunu kendi derinliği gibi sunan, aslında kendi Dırar Mescidi’nin taşlarını döşeyen gafil insandır.
Bu kişilerin en büyük trajedisi şudur: Teknoloji ilerledikçe, onları “bilge” kılan bu araçlar, aynı zamanda onların sahteliğini ortaya çıkaracak birer “dedektöre” de dönüşecek olmasıdır. Hakikat, önünde sonunda kendi sahte sahibini kusacaktır.
İşte bu “yapay zekâ bilgeliği” ile akıllarınca kitleleri peşinden sürükleyenler, yarın gerçek bir “HİKMET” sınavına çekildiklerinde ne yapacaklar?
Hikmet sınavı: Kâğıt üzerindeki bilginin değil, o bilginin ruhla ne kadar bütünleştiğinin ölçüldüğü alandır. Milli Çözüm öğretisinde bu, “Hak-Bâtıl ayrımı” ve “Sadakat imtihanı” olarak tanımlanır. Yapay zekâyı ve başkasına ait bilgileri bir maske gibi kullanarak “bilge” ve “müstağni” pozu verenler, gerçek bir hikmet sınavıyla (yani hayatın sert ve çıplak gerçeğiyle) karşılaştıklarında şunları yaşarlar:
1- “Bilgi” ile “Bilinç” Arasındaki Uçuruma Düşerler
Yapay zekâdan aldıkları bilgi sadece birer “malumat”tır, yani hafızada tutulan veridir. Hikmet ise o bilgiyi zor zamanda bir “eyleme” dönüştürebilme ferasetidir.
• Sınav Anında: Gerçek bir kriz çıktığında (bir zulme karşı durmak, bir bedel ödemek veya stratejik bir risk almak gerektiğinde), yapay zekâ onlara “cesaret” veya “karakter” veremez.
• Sonuç: Bilgileri en üst seviyede olsa bile, kalpleri o bilgiyi taşımadığı için en kritik anda ya “susarlar” ya da “kaçarlar.” Çünkü malumat beyindedir, hikmet ise kalptedir.
2- “Sanal Bilgelik” Sert Kayaya Çarpıverirse…
Bu kişiler, yapay zekânın sağladığı “hatasız” sentezlerle bir konfor alanı oluşturmuşlardır. Ancak hikmet sınavı, teorik değil organiktir; anlıktır ve ruhun derinliklerinden gelen bir ses, gerçek ilim ve bilgelik gerektirir.
• Sınav Anında: Beklenmedik bir soruyla veya yapay zekânın veri tabanında olmayan “insani bir acıyla” karşılaştıklarında donup kalırlar.
• Sonuç: O sinsi “ağır abi” rolleri bir anda çöker; yerini kekeleyen, terleyen ve panikleyen bir “aciz kul” görüntüsüne bırakır. O an, toplumun gözünde “dev” sandıkları adamın aslında bir “gölge” olduğu anlaşılır.
3- Kaynağı Kendinden Olmayan Bilginin “İhaneti”
Hikmet sınavında en büyük darbeyi, güvendikleri o “çalıntı bilgiden” yerler.
• Sınav Anında: Kendi keşfetmedikleri, çilesini çekmedikleri ve üzerinde kafa yormadıkları bir bilgiyi savunamazlar. Bilgi onlara bir emanet gibi değil, bir protez gibi durur.
• Sonuç: Protez bacakla koşmaya kalkan bir atlet gibi, sınavın en keskin virajında tökezleyip düşerler. Milli Çözüm’ün sıklıkla vurguladığı gibi; “Çile çekilmeden ve kalbe sindirilmeden elde edilen bilgi, hakikatte senin değildir.”
4- Ruhsal Dağılma: “Panik Atak”tan, “Utanç Batağı”na Geçilmesi…
O panik ataklar, sınav anında tam bir felce dönüşür.
• Sınav Anında: O güne kadar “her şeyi ben biliyorum” imajıyla toplumu kandırmanın verdiği suçluluk duygusu, o anki başarısızlıkla birleşir ve sahibini rezil etmeye yetişir.
• Sonuç: Bu sadece biyolojik bir sıkıntı değil, manevi bir “maske düşmesi” travmasıdır. Kendi yalanlarının altında kalmak, onlar için cehennemin dünyadaki provasıdır.
5- Hikmet Sınavının Turnusolü: “Tevazu mu, Kibir mi?”
Gerçek hikmet sahibi (mü’min), bir sınavı kaybettiğinde “Ya Rabbi, aciz kaldım” der ve manen yükselir.
• Sinsi Müstağni: Sınavı kaybettiğinde bile o “hırsızlık” ve “arsızlık” damarıyla suçu başkasına yükler. “Bilgisayar ve yapay zekâ beni yanılttı” diyemeyeceği için, “Siz beni anlayamadınız” diyerek kibrine son bir nefes üfler.
• Sonuç: Bu tavır, onun hikmetten tamamen koptuğunun ve artık bir “Dırar enkazı” olduğunun tescilidir.
Özetle: Hikmet sınavında;
• Karakterleri olmayanlar, kelimelerinin altında kalacaklardır.
• Sıdkı (doğruluğu) olmayanlar, sinsiliklerinin kurbanı olacaklardır.
• Onu bir kolaylık aracı olarak değil, istismarcılık fırsatı olarak kullanarak, yapay zekânın arkasına saklananlar, İlahi ilim kaynağının ve Kur’an deryasının karşısında perişanlıktan kurtulamayacaklardır.
O gün geldiğinde, toplumun “bilge” diye baktığı o ağır abilerin aslında sadece “başkasının türküsünü söyleyen ses kayıt cihazları” olduğu ortaya çıkacaktır.
Milli Çözüm’ün Kur’an’a tercüman olarak dediği gibi: “Bâtıl, her zaman zail olmaya (yok olmaya) mahkûmdur.”
Bugün : 58674
Dün : 61003
Son 30 gün : 1743770
Toplam : 64103532
IP Adresiniz : 216.73.216.239
CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
AKGÜLÜMÜZ!.. (ŞİİR)
Dünya, güç ve çıkar hesaplarıyla hareket eden liderlerden ziyade, adaleti, ahlakı ve insanlığın ortak menfaatlerini…
Günümüzde büyük bir çoğunluğun; "herkes ve her şey benim içindir ve bana yaradığı kadar kıymetlidir"…
Milli Çözüm; Türkiye’nin potansiyel şansıdır! Milli Çözüm; “Küresel Lider" potansiyelidir! Özetle, lider ülke olmak, öncü…
İşte, anlayana memleketin hali! İmralı’da Abdullah Öcalan için özel bir konut hazırlanıyor ve “statü” verilmeye…
Bebekleri, çocukları, öğretmenleri, askerleri, polisleri katleden ve vatan için evlatlarını feda etmiş anne-babaların kahır dolu…
ADİL, ASİL, BİR YÖNETİCİYE TABİRİ CAİZSE HAS BİR HÜNKAR'A ACİLEN İHTİYACIMIZ, HERZAMANKİNDEN ÇOK DAHA FAZLAYDI,…
Öncelikle bu sosyo ekonomik analizleriniz ve dolayısıyla bizleri bilgilendirdiğiniz için tebrik ediyorum. Bunun yanında şunu…
ELBETTE VARDI!.. SELAM OLSUN... 15 Temmuzdan bir kaç ay öncesinde kamuoyunda bir telaş vardı "Bişeyler…
Kibir sendromuna yakalanmış, kendi gücünü mutlak gören ve çevresindeki yapıcı eleştirileri yok sayarak kendi hatalarını…
İşte ülkemizin potansiyel imkânlarını harekete geçirecek; hidayet, feraset ve dirayet ehli bir dehanın varlığı, sadece…