YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69e1b0c3d5996
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 7 9
Bugün : 8137
Dün : 52103
Bu ay : 922742
Geçen ay : 1803365
Toplam : 53067800
IP'niz : 216.73.216.192

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

RUH GERÇEĞİ VE GAYB İLİŞKİSİ

        

RUH GERÇEĞİ

Ruh; bedenlere “can” kazandıran hayat kanunudur. Ruh; Allah’ın Adem’e üflediği manevi ve daimi (ölümsüz) bir nurdur.

Ruh; insanın öz benliğini oluşturan ve Rabbiyle münasebetini sağlayan gerçek şuurdur.

İnsanda; gören, duyan, hisseden, üzülen, sevinen işte bu “ruh”tur. Bütün bunların beyinle ve sinir sistemiyle ilgili olduğunu zannetmek, yaygın bir yanılgıdan ibarettir.

İmam-ı Gazali, İbn-i Kayyim El-Cevziyye gibi âlimler, Kur’an ve Sünnet’te geçen “Nefs, Ruh, Akıl ve Kalp” gibi kelimelerin, aynı hakikati ifade eden farklı kavramlar ve durumlar olduğu görüşündedirler.[1]

Ruh; insanda idrak edici, bilici ve seçici olan latifedir.

Akıl ise; anlama ve kavrama melekesidir, ki kalbin ta kendisi demektir. “Cenab-ı Hakkın ilk yarattığı nesne akıldır” hadisi de bu gerçeğe işarettir.[2] Suyun; buhar, sıvı, kar ve buz hallerine dönüşmesi ve yine elektriğin; buzdolabında dondurucu, fırında yakıp kavurucu, klimada soğutucu haline girmesi gibi “nefis, kalp ve akıl” da ruhun farklı yoğunluktaki durumları görünümündedir.

Bazı âlimlerin, 1- İnsani ruh ve 2- Hayvani ruhtan bahsetmeleri, ruhun gaflet ve hayvaniyete yönelmesi ve günahlarla kirlenip körlenmesi sonucu “nefs-i emmare”ye (kötülükleri emreden nefse) dönüşmesine işarettir. Yoksa, ruh taşıyan tek canlı, insandır.

Zaten “Ruh, Allah’ın emrindendir” (İsra: 85) ayetindeki “emr” kelimesi, hem “hikmetli iş ve takdir” manasına geldiği gibi, “emretmek ve yönlendirmek” manasını da içerir. Bu nedenle, normalde hayatımızı idare eden ve hayra yönlendiren “emredici ruh” küfür ve kötülüklerle kararırsa, “emredici nefis” derecesine düşmektedir. Yani ruh ve nefis, insanın öz benliğinin ve gerçek kimliğinin iki yüzü gibidir.

Evet; “ruh, insanın gerçek benliği ve manevi bedenidir. İnsanın zahiri bedeni; doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Ama ruhumuz ve manevi bedenimiz ölümsüzdür. Maddi ölümden ve mezara gömüldükten sonra da, bu manevi bedenimizle ruhumuzun hayatı devam eder. İnsana hayat kazandıran, araştıran, anlayan, gören, duyan ve duygulanan beyin ve zihin değil, ruhumuzdur. Ayet ve hadislerde övülen “akıl” da ruhla alâkalıdır. Ancak ruhlar; iman, ibadet, iyilik, istikamet ve ihlasla beslenir ve yükselir. Kalpler (ruhlar) ancak, zikrullah ile (Kur’an nuruyla ve Allah’ı anmakla) huzura kavuşur” (Ra’d: 28) ayeti bunu göstermektedir. Ama günah ve kötülük ise, kalpleri paslandırır ve ruhları karartır (Mutaffifin: 14) ayeti de bu tehlikeye dikkat çekmektedir. Böylesine gaflet ve rezalet sonucu katılaşan kalplerin (Bakara: 74), basiret ve maneviyat penceresi perdelenmektedir (Hacc: 46). Ve bu dünyada ruhları kirlenen ve kalpleri körlenenler, ahirette yani ölüm ötesinde de kördürler. (İsra: 72)

“Herhangi bir kimse, bir günah işlediğinde; ondan bir daha dönmemek üzere bir akıl ayrılıp gider.” (İhya-i Ulum) hadisi de günah ve kötülüklerin, ruhların akıl ve anlayış yeteneklerini azalttığını bildirmektedir. Buna karşılık zikir, fikir ve şükür ehli olanların ruhen yükseleceklerini şu hadisi şerif haber vermektedir: Müferridün olanlar yarışı kazandılar. Bunlar o kimselerdir ki, bütün varlıklarıyla Allah’ın zikrine (Kur’an’ın hükmüne, ibadet disiplinine, devamlı Allah’ı düşünmek ve çağırmak zevkine) dalmışlardır. Allah’tan gayrısını kalplerinden çıkarmışlardır. Bu durum onların (gaflet ve nefsaniyet) yüklerini azaltmışr. Ve bu manevi hafiflikle (ve huzurla, muradına ve) Mevlâ’sına kavuşmuşlardır.

Bundan sonra Ben, yüzümle onlara yönelir ve hakikat nurunu onların kalbine atarım. Böylece, Ben onlardan haber verdiğim gibi, onlar da Benden haber vermeye başlarlar.” (Müslim-Hakim) Bu İlahi nurla ruh aynası parlayan ve gönül ekranı çalışmaya başlayan insanlar “Allah’ın rahmet kokularını ve hikmet dalgalarını yakalamaya ve hakikat sırlarını anlamaya” ulaşırlar. (Müslim-Buhari)

Velhasıl; bu bedenimiz imtihan için (eğitilmek, yetişmek ve elenmek üzere) geldiğimiz bu dünya hayatında, ruhlarımızın binekleridir. Maddidir ve fanidir. Devamlı değişmekte ve eskimektedir. Bir gün kabre girecek ve çürüyecektir. Ama ruhlarımız manevidir ve (ölümsüz) ebedidir. Cesetlerimiz ölüp kabre girdikten sonra, ruhlarımız “manevi ve ruhani bedenleriyle” yaşamaya devam edecektir. Hatta manevi bedenleriyle yaşamını sürdüren bu ruhlar, dünyada kalanların seslerini duyacak, manevi hediyelerini alacak ve sevineceklerdir.[3] min ve mutlu ruhlar; kabir, berzah ve ahiret âleminde de tanışıp buluşacak ve dünyadaki yakınlarını ziyarete bile geleceklerdir.[4] Münkir, münafık ve marazlı ruhlar ise hapsedilecek ve kimse ile görüşemeyeceklerdir.

Henüz dünya hayatını yaşayan müminlerin, rüyada bazı peygamberleri ve salih kimseleri görmeleri de yine ruhların bir buluşması ve haberleşmesidir. Zaten uyku halinde ruhların bedenden ayrıldığı ve manevi cesediyle dolaştığı, hem ayette haber verilen hem de bilinen bir gerçektir. (Bak: Zümer: 42) Hatta şehitlerin ve velilerin “yeşil cennet kuşları” biçiminde ve bünyesinde gezeceklerini ve zevkleneceklerini bildiren hadis-i şeriflere uygun olarak, Rahmetli Şeyhim Hacı Haydar Baba Hazretleri, ağır hastalığına ve vefatından sonraki yokluğuna çok üzüldüğüm bir sırada, bana; “Üzülme, Allah sevdiği ve seçtiği kullarına ölümünden sonra güvercin suretinde, dostlarını dolaşıp ziyaret imkânı verir, böylece hasret giderirler” demişti. Gerçekten vefatından altı ay kadar sonra, yaz döneminde ve bir köyde bulunduğum sırada, ikindiakşam arası evin kapısı açık salonda çalışırken, bir güvercinin iki sefer gelip başıma konduğunu, sonra uçup gittiğini ve buna bir mana veremediğimi, ancak biraz sonra üçüncü sefer yine salona girip başıma konduğunda, Rahmetli Şeyhimin sözlerini hatırlayıp ağlayarak o güvercin suretindeki ruhaniyetine sarıldığım bir olayı, buna şahit olan eşimle birlikte bizzat yaşadık. Bu konuda İbn-i Kayyim El-Cevziyyenin kitabında yüzlerce delil vardır.[5]

Kur’anda anlatılan 1- Nefsi emmare (kötülükleri emreden aşağı ve bayağı mertebe), 2- Nefs-i levvame (kusurlarından dolayı kendini suçlayan ve sorgulayan mertebe), 3- Nefs-i mülhime (iyilik ve ibadete yöneldiğinden, hayır ve şer kendisine ilham ve ikaz olunan mertebe), 4- Nefs-i mutmainne (iman olgunluğuna, kulluk şuuruna ve teslimiyet huzuruna ulaşılan mertebe), 5- Nefs-i radiye (Allah’ın her hükmüne razı ve hazır olan mertebe), 6- Nefs-i mardiye (Allah’ın kendisinden hoşnut ve mutlu kıldığı mertebe) gibi dereceler, aslında ruhun terakki ve tasaffi ettiğini (geliştiğini ve saflaşıp yüceldiğini) gösteren merhalelerdir.

Ve yine Nakşi tarikatında sol göğüsteki yürek çevresinde ifade edilen kalp, ruh, sır, hafi, ahfa, nefis, letaif-i kül (manevi beden) gibi latifeler yine bunların ruhun farklı mertebeleri olduğunu göstermektedir.

1- Kalbin nuru ve manevi zuhuru; kırmızı, 2- Ruh’un; sarı, 3- Sırr’ın; beyaz, 4- Hafi’nin; yeşil, 5- Ahfa’nın; siyah, 6- Nefs’in; turuncu, 7- Letaif-i küll (ruhi bedenin); mavi renkte görünmesi de aynen, sarı renkte seyredilen Güneşin farklı renklere ayrışması gibidir. Ve zaten; “Biz insanı en güzel biçimde (ahsen-i takvimde) halk ettik. Sonra onu aşağıların aşağısına (esfel-es-safiline) çevirdik” (Tin: 4-5) ayeti de inkâr ve isyan sonucu ruhların giderek çirkinleşmesine ve aşağı derecelere düşmesine işarettir.

RUH VE GAYB İLİŞKİSİ

Gayb, sözlük olarak, “gizemlilik, görünmezlik ve derinlik” anlamlarını içerir. İslami literatürde ise, “fizik ötesi maneviyat iklimi, melekler, cinler, ruhaniler ve ahiret âlemi”ni anlatan bir terimdir. Görünen, bilinen, ölçülen maddi hayata, âlem-i şehadet”, yani görünen alem; bunun dışında, sezilen, hissedilen, aklen ve vicdanen varlığı kabul edilen manevi hayata ise âlem-i gayb; yani görünmez âlem” tabir edilir.

Gayb; varlığı, alâmetleri ve eserleri ile belli olan, ama maddi bir ölçüye ve zahiri bir kalıba sığdırılamayan, varlığına inanılan, ama hakikatine ulaşılamayan şeylerdir. Çünkü bir şeyin mevcudiyetini kabullenmek ayrı, ama onun mahiyetini (iç yüzünü ve gerçek özünü) bilmek ise ayrıdır. İnsan bir yandan bedeni ile dünyaya ve maddi alanlara bağımlı, diğer taraftan öz benliği (fıtratı, yaratılış hakikati ve ruhi yapısı) ile maneviyat âlemiyle irtibatlıdır.

Kur’an bizden gaybe inanmamızı istiyor ve bunu mü’minlerin en önemli vasfı olarak belirtiyor. Ama Kur’an; gayb sayılan (Allah, melek, cin, şeytan, ruh gibi) şeylerin gizemli gerçeğini ve asıl mahiyetini anlamamızı öğütlemiyor, hatta bu yoldaki arzu ve çabaları yeriyor ve yasaklıyor. Bu maddi âlemde bile; elektrik, enerji, can (ruh) ve rüya gibi birçok şeyin varlığı yakinen biliniyor, ama bunların aslına ve hakikatine akıllar ermiyor ve yetmiyor.

Kur’an; Fatiha Suresinden sonra Bakara Suresi’nde üç türlü insanı (mümini, kâfiri ve münafığı) tanıtarak başlamakta ve mü’minin en önemli özelliği olarak da Ellezine yü’minune bi’l-ğaybi – Onlar gaybe iman edenler.” (Bakara: 3) buyurmaktadır. Bu ayet, Kur’an’ın başka hiçbir yerinde geçmemektedir. Anlaşılıyor ki, mü’minleri; sadece maddi hayata inanan kâfirlerden ayırıcı özelliği, gayba ve maneviyata inanmalarıdır. Ve yine mü’minlerin münafıklardan farkı ise; vicdanlarıyla baş başa yalnız kaldıkları zaman da, inkârcı ve isyancı tiplerle beraber bulundukları zaman da, gerçekten inandıkları şeylere sahip çıkmalarıdır. Ne kendilerini ne de başka kimseleri aldatmamalarıdır. Çünkü bazı müfessirler “bi’l-gayb” kelimesini “bi’l-kalp şeklinde tefsir etmişler, yani gerçek mü’minlerin, şeklen ve lafzen değil, “kalben ve yakinen inandıklarını” vurgulamışlardır.[6]

Bu arada gayb kavramını farklı kategorilere ayırmak gerektiğini düşünüyoruz.

1- Mutlak Gayb:

a Sadece Allah’ın bildiği ve peygamberler dahil hiç kimseye haber vermediği gaybi gerçeklerdir. “De ki: Göklerde ve yerde olan gaybı Allah’tan başka hiç kimse bilemez” (Neml: 65) ayeti buna işaret etmektedir. “Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem, okyanus ve arkasından yedi okyanus daha katılıp (hepsi mürekkep) olsaydı, yine Allah’ın kelimeleri bitmezdi.” (Lokman: 27) ayeti de bu gerçeğe dikkatimizi çekmektedir.

b Vahiy yoluyla sadece peygamberlere öğretilen ve gösterilen, ancak başka insanlardan saklanması gereken gayb bilgileridir. Gökler, melekler, cinler ve manevi iklimlerle ilgili bazı sırlar bu cümledendir.

2- Mukayyed (kayıtlı gayb):

a Fizik ötesi âlemlerle ilgili gayb: Ruhaniler, melekler, cinler ve ahiret âlemiyle ilgili gayb haberleridir. İnsanların bir kısmı, bunların bazı hallerine vâkıf olabilir ve irtibat kurabilir.

b Fiziki alan gaybı: Ruhi ve manevi yönüyle görülmeyen, ama etkisi ve eserleriyle varlığını hissettiren gerçeklerdir. Akıl, ruh, keramet, rüya gibi bilinen, ama maddi kalıplara girmeyen ve görülmeyen şeylerdir.

3- Görülen ve bilinen varlıkların fizik ötesi boyutları:

a İnsanların ruhi ve kalbi hayatları, özellikle velayet ve maneviyat ehlinin keşif ve rabıtaları.

b Bütün mevcudatın görünmeyen ve bilinmeyen yanları: Kur’an’ın haber verdiği gibi, Her şeyin, Allah’ı tesbih ve teşekkür etmesi (İsrâ: 44), “Gökteki ve yerdekilerin Allah’a secde etmesi (Hacc: 18), “Dağların ve kayaların Allah korkusundan baş aşağı düşmesi (Bakara: 74), varlıkların bizce bilinmeyen fizik ötesi boyutunu haber vermektedir.

Sonsuz ilmi ve kudretiyle her şeyi kuşatan, unutmaktan, yanılmaktan ve haksızlıktan münezzeh olan Cenab-ı Hakkın; her işinde bir hikmet ve adalet aramamız lazım geldiğini, hoşumuza gitmeyen ve aklımıza yatmayan olayları bile hayra yormamız ve asla itiraz ve isyana kalkışmamamız gerektiğini öğretmek için bir ibret dersi olarak Kur’an’da anlatılan Hz. Musa ile “O adam-Hızır” kıssası da, “insanın, peygamber bile olsaAllah’ın gayb ilimleri ve sınırsız bilgileri karşısında oldukça aciz ve yetersiz kaldığını” göstermektedir.

Hz. Musa ile Hızır kıssası, “İlm-i Ledünn” denen maneviyat bilgilerine ve bazı gayb hikmetlerine ulaşmak için, tasavvufi bir teslimiyet ve terbiyeye ihtiyaç olduğu gerçeğine işaret sayılabileceği gibi, bu kıssanın en önemli mesajı; “Allah’ın sonsuz ilmi ve akıl ermez hikmetleri karşısında, herkesin kul olarak bilgi yetersizliğini, acizliğini ve çaresizliğini fark edip, hem kendini hem de haddini bilmesi gerektiğini” öğretmesidir.

Bu konuda yabancı Kur’an araştırmacılarından Frithjof Schuon’un; “Hz. Musa, özel ve yüksek bireysel bilgi düzeyini, Hızır (AS) ise evrensel ve sonsuz İlahi ilim gerçeğini temsil etmektedir” anlamındaki tespitleri oldukça ilginçtir.[7]

Evet, Kehf Suresi 81. ayetinde Hz. Musa’nın itiraz ettiği işlerin hikmetini anlatan zatın “Rabbin istedi ki…” ben böyle davrandım, demesi ve yine 82. ayette “Ben bunları kendiliğimden yapmadım” diye itiraf etmesi gösteriyor ki, o şahıs Allah’ın sonsuz irade ve ilmini, insanların ise sınırlı ve sorumlu kapasitesini göstermek üzere görevlendirilmiş veya gönderilmiştir. Yani yaptıkları sadece rolden ibarettir. Senaryoyu hazırlayan bizzat Allah’ın Kendisidir. Ve zaten bu gibi durumlarda, rol sahibine sorumluluk düşmemektedir. Ve asıl anlatılmak istenen şudur: “Gaybın size kapalı olması, hakkınızda hayırlıdır. Gaybi gerçekleri, ezeli hikmetleri ve gelecekteki gelişmeleri bilmek yüküne dayanamazsınız… Buna hem kapasiteniz uygun değildir, hem de imtihan gereği bilmemeniz gerekir.”

Ve zaten gaybı ve maneviyatı kabul etmek bir bilgi sorunu değil, bir iman ve vicdan sorunudur ve daha doğrusu bir ezeli nasip konusudur.

“Bir kum tanesinin sırrını çözmeyi başarsaydık, bütün kâinatın sırrını öğrenmiş olurduk” diyecek kadar yüksek bir bilgi potansiyeline ve araştırma deneyimine sahip olan meşhur atom ve fizik bilgini Einstein değil de, okuma ve yazması bile bulunmayan Sofu Hasan’ın iman etmesi ve hatta velayet derecesine yükselmesi, işte bu “ezeli nasip sırrının” çarpıcı bir boyutudur.

“Ruhu terbiye etme, şeytani duygulardan ve hayvani arzulardan arınma esasına dayanan ve;

a Hicri ikinci asrın sonuna kadar ZÜHD devrini yaşayıp; Veysel Karani, Hasan Basri ve Malik bin Dinar’lar yetiştiren,

b Üçüncü asırdan itibaren TASAVVUF sürecine girip, keşif ve keramet ehli Ma’ruf-i Kerhiler, Beyazıd-ı Bestamiler ve Cüneyd-i Bağdadiler yetiştiren,

c Daha sonra Muhyiddin-i Arabi ve Hallac-ı Mansurla hatalı yorumlara müsait olan Vahdet-i Vücud mesleğine yönelen, ama Gavs-ı Geylani, Şah-ı Nakş-i Bend ve İmam-ı Rabbani gibi kutuplarla yanlış anlaşılmaktan kurtarılan TARİKAT mektebinde ve takva disiplininde, manevi eğitimle olgunlaşan ve dünyalık ve aşağılık şeylerden kalben uzaklaşan şahsiyetlerin, ruhlar âlemiyle ve gayb iklimiyle münasebetleri ve kerametleri dillere destandır.

Hatta Müslüman ve muttaki olmasalar bile, doğuştan taşıdıkları bazı özel yetenekleri veya bu konulara ilgi gösterip uzun ve yorucu çabalar sarf etmek suretiyle kendini yetiştirmeleri sonucu “medyum, kâhin” diye bilinen bazı insanların, ruhaniler ve cinlerle ilişkileri bilinen bir olaydır.

Senin gözün dünyevi nimetlerden başkasını görmüyor, gönlün ise şeytani keyfinden başka bir şey düşünmüyorsa… Ruhun günahlarla kirleniyor, basiret ve feraset gözlerin kör oluyorsa… Zikir enerjisiyle iman akülerini doldurmayıp, boş bıraktığın kalp antenlerin hikmet ve maneviyat dalgalarını alamıyorsa… Ya bir an evvel iman, ibadet ve istikamete yönelmekten veya madde çukurunda çürüyüp gitmekten başka çaren kalmamıştır.

 


[1] İbn-i Cevziye Kitab’ur-Ruh 20. Mesele

[2] İhya-i Ulum. Muhlikat Bölümü

[3] Nesai- İbn-i Mace

[4] Nisa: 69 ve ilgili mürsel hadisler

[5] Kitab’ur ruh: 19. Mesele

[6] Elmalılı Hamdi Yazır

[7] İslam’ı Anlamak Çev: Mahmut Kanık İklim Yay. İst. 1988

 

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Picture of Ahmet AKGÜL

Ahmet AKGÜL

Subscribe
Bildir
10 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Manevi Olgunluğa Ulaşmanın Yolu, İman ve Sadakattir!
Hem maddi hem de manevi âlemin ve hakiki ilmin anahtarı, o dönemin kutbu sayılabilecek şahsiyetlerdedir. Bu ise Allahın büyük bir rahmetidir.

Ahir zamandaki kutlu şahsiyetin temsil ettiği dava ve sahip olduğu manevi derece ise, en kamil noktaya ulaşmıştır. Bu kutlu şahsiyetin, İnsanlığın huzur ve barış içerisinde yaşayacağı Adil Düzen (Altın çağ) projelerinin mimarı olması, bunun en büyük işaretidir.

Bizlerin de manen yol alabilmemiz için, sarsılmaz bir iman ve sadakate sahip olmamız gerekiyor. Bunun yolu da, makalede şu cümlelerle ne güzel özetlenmiş:

“Senin gözün dünyevi nimetlerden başkasını görmüyor, gönlün ise şeytani keyfinden başka bir şey düşünmüyorsa… Ruhun günahlarla kirleniyor, basiret ve feraset gözlerin kör oluyorsa… Zikir enerjisiyle iman akülerini doldurmayıp, boş bıraktığın kalp antenlerin hikmet ve maneviyat dalgalarını alamıyorsa… Ya bir an evvel iman, ibadet ve istikamete yönelmekten veya madde çukurunda çürüyüp gitmekten başka çaren kalmamıştır.”

“Ruh, İnsanın Gerçek Benliği ve Manevi Bedenidir.”
Şüphesiz Rabbinin katında olanlar, (milyarlarca nurani
ve ruhani varlıklar) O’na ibadet etmekten asla büyüklenmezler; O’nu tesbih ederler ve yalnız O’na secde ederler. (Öyle ise mü’mine yakışan gaflet değil, zikir ve ibadettir.) (7:206)

Müferridün olanlardan eyle bizleri Ya Rab
“Herhangi bir kimse, bir günah işlediğinde; ondan bir daha dönmemek üzere bir ‘akıl’ ayrılıp gider.” (İhya-i Ulum) hadisi de günah ve kötülüklerin, ruhların akıl ve anlayış yeteneklerini azalttığını bildirmektedir.

Buna karşılık zikir, fikir ve şükür ehli olanların ruhen yükseleceklerini şu hadis-i şerif haber vermektedir: [b]“Müferridün olanlar yarışı kazandılar. Bunlar o kimselerdir ki, bütün varlıklarıyla Allah’ın zikrine (Kur’an’ın hükmüne, ibadet disiplinine, devamlı Allah’ı düşünmek ve çağırmak zevkine) dalmışlardır. Allah’tan gayrısını kalplerinden çıkarmışlardır. Bu durum onların (gaflet ve nefsaniyet) yüklerini azaltmıştır. Ve bu manevi hafiflikle (ve huzurla, muradına ve) Mevlâ’sına kavuşmuşlardır.[/b]

Bundan sonra Ben, yüzümle onlara yönelir ve hakikat nurunu onların kalbine atarım. Böylece, Ben onlardan haber verdiğim gibi, onlar da Benden haber vermeye başlarlar.” (Müslim-Hakim) Bu İlahi nurla ruh aynası parlayan ve gönül ekranı çalışmaya başlayan insanlar “Allah’ın rahmet kokularını ve hikmet dalgalarını yakalamaya ve hakikat sırlarını anlamaya” ulaşırlar. (Müslim-Buhari)

Senin gözün dünyevi nimetlerden başkasını görmüyor, gönlün ise şeytani keyfinden başka bir şey düşünmüyorsa… Ruhun günahlarla kirleniyor, basiret ve feraset gözlerin kör oluyorsa… Zikir enerjisiyle iman akülerini doldurmayıp, boş bıraktığın kalp antenlerin hikmet ve maneviyat dalgalarını alamıyorsa… Ya bir an evvel iman, ibadet ve istikamete yönelmekten veya madde çukurunda çürüyüp gitmekten başka çaren kalmamıştır.

Mevlâ’m; “Müferridun” Olanlardan Eylesin…
[b]“Müferridün olanlar yarışı kazandılar. Bunlar o kimselerdir ki, bütün varlıklarıyla Allah’ın zikrine (Kur’an’ın hükmüne, ibadet disiplinine, devamlı Allah’ı düşünmek ve çağırmak zevkine) dalmışlardır. Allah’tan gayrısını kalplerinden çıkarmışlardır. Bu durum onların (gaflet ve nefsaniyet) yüklerini azaltmıştır. Ve bu manevi hafiflikle (ve huzurla, muradına ve) Mevlâ’sına kavuşmuşlardır.

Bundan sonra Ben, yüzümle onlara yönelir ve hakikat nurunu onların kalbine atarım. Böylece, Ben onlardan haber verdiğim gibi, onlar da Benden haber vermeye başlarlar.”[/b]

Siz hiç Akletmez misiniz?
Ve zaten gaybı ve maneviyatı kabul etmek bir bilgi sorunu değil, bir iman ve vicdan sorunudur ve daha doğrusu bir ezeli nasip konusudur.

“Bir kum tanesinin sırrını çözmeyi başarsaydık, bütün kâinatın sırrını öğrenmiş olurduk” diyecek kadar yüksek bir bilgi potansiyeline ve araştırma deneyimine sahip olan meşhur atom ve fizik bilgini Einstein değil de, okuma ve yazması bile bulunmayan Sofu Hasan’ın iman etmesi ve hatta velayet derecesine yükselmesi, işte bu “ezeli nasip sırrının” çarpıcı bir boyutudur.

*İslâmi tebligatta muhatabımız istisnasız bütün insanlardır. Öyle ise görüşü ve görüntüsü ne olursa olsun, davamız herkese anlatılmalı, davet her kesime yapılmalıdır. Tebliğ ve davet bizden, hidayet Allah‘tandır.
* Akıl; ‘şunlar, şunlar doğru ise, şunlar da doğrudur‘ şeklinde bir mukayese ve muhakeme (karşılaştırma ve karar verme) kabiliyetidir. İslamsız akıl, tek başına ilk ve mutlak doğruları bilemez, hayır ve şerri tayin edemez.

İslamsız bütün nimetler ve saadetler eksiktir ve yetersizdir. Bu nedenle “Bugün dininizi ikmal ettim ve nimetlerimi tamamladım” ayeti en son indirilmiştir.

* Akıl, bir temyiz (iyiyi kötüden seçip ayırma) yeteneğidir.

* Akıl; imanın ve İslam‘ın emrinde en büyük nimet, nefsin ve şeytanın elinde ise, sebebi felâkettir.

İki tip insan vardır…
Erbakan Hocamız ” İki tip insan vardır; nefsini terbiye edenler, nefsine esir olanlar.” buyurmuşlardı.
Rab’bim bizleri bir an bile nefsimizle başbaşa bırakmasın İnşAllah.
Kadere ve taksime itiraz ve isyan düşüncesinden sana sığınırız Allah’ım..

Meyyit i Müteharrike Olmaktan Nasıl Kurtuluruz
İnsanın gözü dünyevi nimetlerden başkasını görmüyor, gönlün ise şeytani keyfinden başka bir şey düşünmüyorsa… Ruhu günahlarla kirleniyor, basiret ve feraset gözlerin kör oluyorsa… Zikir enerjisiyle iman akülerini doldurmayıp, boş bıraktığı kalp antenleri hikmet ve maneviyat dalgalarını alamıyorsa… Ya bir an evvel iman, ibadet ve istikamete yönelmesi veya madde çukurunda çürüyüp gitmekten başka çaresi kalmamıştır.

Arı Bilgi Kaynağı Milli Çözüm
* mü’minleri; sadece maddi hayata inanan kâfirlerden ayırıcı özelliği, gayba ve maneviyata inanmalarıdır. Ve yine mü’minlerin münafıklardan farkı ise; vicdanlarıyla baş başa yalnız kaldıkları zaman da, inkârcı ve isyancı tiplerle beraber bulundukları zaman da, gerçekten inandıkları şeylere sahip çıkmalarıdır. Ne kendilerini ne de başka kimseleri aldatmamalarıdır.

* Sonsuz ilmi ve kudretiyle her şeyi kuşatan, unutmaktan, yanılmaktan ve haksızlıktan münezzeh olan Cenab-ı Hakkın; her işinde bir hikmet ve adalet aramamız lazım geldiğini, hoşumuza gitmeyen ve aklımıza yatmayan olayları bile hayra yormamız ve asla itiraz ve isyana kalkışmamamız gerektiğini öğretmek için bir ibret dersi olarak Kur’an’da anlatılan Hz. Musa ile “O adam-Hızır” kıssası da, “insanın, -peygamber bile olsa- Allah’ın gayb ilimleri ve sınırsız bilgileri karşısında oldukça aciz ve yetersiz kaldığını” göstermektedir

Mertebe
Senin gözün dünyevi nimetlerden başkasını görmüyor, gönlün ise şeytani keyfinden başka bir şey düşünmüyorsa… Ruhun günahlarla kirleniyor, basiret ve feraset gözlerin kör oluyorsa… Zikir enerjisiyle iman akülerini doldurmayıp, boş bıraktığın kalp antenlerin hikmet ve maneviyat dalgalarını alamıyorsa… Ya bir an evvel iman, ibadet ve istikamete yönelmekten veya madde çukurunda çürüyüp gitmekten başka çaren kalmamıştır.

Sonsuz Kudretiyle herşeyi kuşatan Allahım..
Elçinin gitmesinden sonra Süleyman:) “Ey önde gelenler, onlar bana teslim olmuş (Müslüman)lar olarak gelmeden önce, sizden hanginiz o (kadının) tahtını bana getirebilir?” dedi.

Cinnlerden bir ifrit şöyle demişti: “Sen daha makamından kalkmadan, ben onu sana getirebilirim, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir bir güce sahibim” (teklifini iletmişti).

(Ama) Kendi yanında kitaptan (mucizevi yüksek teknoloji) ilmi (ve ışınlama yeteneği) olan (İlahi ikrama=keramet lütfuna mazhar şahsiyetlerden) biri: “Ben, gözünü açıp (henüz) kapamadan (önce) onu sana getirebilirim” demişti. Derken (Süleyman) onu (tahtı) birden kendi yanında durur vaziyette görünce: “Bu Rabbimin fazlındandır, O’na şükredecek miyim, yoksa nankörlük mü edeceğim? diye beni denemekte olduğu için (bu olağanüstü olay gerçekleşti). Kim şükrederse, artık o kendisi için şükretmiştir, kim de nankörlük ederse, gerçekten benim Rabbim Ğaniy (hiçbir şeye ve kimseye ihtiyacı olmayan)dır, Kerim olandır” diyerek (Allah’a teşekkür etmişti).( Neml-38-39-40)

Hak teâlâ intikamın, kul eli ile alır
İlm-i hâli bilmeyenler, onu kul yaptı sanır

Cümle eşya Halıkındır, kul eliyle işlenir
Emr-i Bari olmayınca, sanma bir çöp deprenir.

ÖZEL YAZILAR

YORUMLAR

Son Yorumlar
10
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...