YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69fe7fbf87644
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 8 3 0
Bugün : 3410
Dün : 62748
Bu ay : 501152
Geçen ay : 1737715
Toplam : 54383925
IP'niz : 216.73.217.63

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

28 ŞUBAT'IN SİYONİST BARONLARI
VE
İŞBİRLİKÇİ FİGÜRANLARI KİMLERDİ?

07 Mart 2017 tarihinde yayınladığımız yazımızı önemine binaen okurlarımızla tekrar paylaşıyoruz…

28 Şubat sürecinde “Generallerin darbe yapmaması adına, olan bitene ses çıkarmayarak, kendisini feda ettiğini” iddia eden Süleyman Demirel’in sözleri, 28 Şubat’ın 20. yılında yeniden gündeme taşınmıştı. Postmodern darbe olarak nitelenen 28 Şubat’ın önemli figüranlarından biri olan 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in askerlere müsamaha göstermesi eleştiri konusu yapılmıştı. Star gazetesi yazarı ve koyu Erdoğan ve AKP yandaşı Lütfü Oflaz, Demirel’le yaptığı şaşırtıcı 28 Şubat sohbetinin ayrıntılarını, “Siyaseten İntihar Eden Cumhurbaşkanı!” başlığıyla köşesine taşımıştı. Kendi aklınca hem Süleyman Demirel’i, hem de Tayyip Bey’i aklamaya çalışmıştı.

“Adnan Menderes’in temsilcisi olan bir insan, 28 Şubat’ta Kemalist Generallerle nasıl iş birliği yapardı? Başbakan Necmettin Erbakan’ın iktidardan uzaklaştırılmasına nasıl katkı sunardı? Oysa Generallere direnmesi lazımdı!” İşte Lütfü Oflaz’ın bu sorularını Demirel şöyle yanıtlamıştı:

“Rahmetli Adnan Menderes’ten beri bizim siyasi çizgimize oy vermiş dindarları niye karşıma alayım? Siyaseten niye intihar edeyim? Ben akılsız mıyım? O dönemde Generallerin gözü öylesine dönmüştü ki, Erbakan’ı korumaya kalksam Cumhurbaşkanı olarak asıl darbeyi bana yapacaklardı. 12 Eylül’de olduğu gibi ortada demokrasi de Meclis de kalmayacaktı!” Evet, tam da Masonca ve münafıkça bir yanıttı… Hatta gerçek ayarının itirafıydı…

Süleyman Demirel’in: “Erbakan’ı koruyamamanın bana getireceği siyasi faturanın şuurundaydım. Dindarların bunun bedelini bana ödeteceklerinin farkındaydım. Ancak demokrasinin yaşaması için kendimi feda etmekten sakınmadım.” mazeretlerine keramet uydurmaya kalkışan yandaş yazarların: “Süleyman Demirel, bunları kendini savunmak, günah çıkartmak için mi söyledi? Yoksa 28 Şubat döneminde böyle davranarak, 12 Eylül türü bir askeri darbe olmasını mı engelledi? Bunu bilemem. Onun bana bu konuda söylediklerini nakletmekten öteye geçemem. Yorum sizin. Karar tarihin.” sözleri, Demirel’den aşağı kalmadıklarını yansıtmaktaydı.

Oysa 28 Şubat’ın; dışarıda ABD derin devleti Yahudi Lobilerinin Hahamlar Meclisi sayılan 300’ler konseyinin kararı, içeride ise Süleyman Demirel ve Mesut Yılmaz gibi siyasi, TÜSİAD gibi iktisadi ayakları, Fetullah Gülen gibi münafıkları, Masonik ve kiralık medya yazar ve yorumcuları, satılık sendika ağaları ve askeri cunta elemanlarıyla gerçekleştirildiği tarihi ve talihsiz bir kırılma noktasıdır. Asıl amaç Morrison Süleyman Demirel’i aklamak, haklı çıkarmak ve dolaylı olarak Erbakan’ı cesaretsiz ve beceriksiz göstermeye çalışmaktı. Ve tabi bu vesileyle Tayyip Erdoğan’ın da ne denli kararlı ve başarılı bir kahraman(!) olduğu palavrasını hatırlatmaktı. Oysa Süleyman Demirel; 28 Şubat darbesi sırasında işbirlikçi siyasi ayağı, Erdoğanlar ise sonrasındaki pazarlıklarıydı.

İşte 28 Şubat’ın şartları ve şarlatanları!

28 Şubat 1997’deki Milli Güvenlik Kurulu toplantısında, TSK’nın cuntacı kanadı ABD Yahudi Lobilerinin talimatlarını, Refah-Yol Hükümeti’nin önüne, uygulanmasını istedikleri maddeler olarak koymuşlardı. Dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan önüne konulan bu dayatmaların hem haksızlık ve yanlışlığını 4 saat anlatıp ispatlamış, hem de asla kabule yanaşmamış ve imzalamamıştı. Sadece ‘bu maddelerin görüşülmek ve uygulanması uygun değildir’ kararı verilmek üzere, Bakanlar Kurulu’na sevk edildiği Başbakanlık üst yazısını imzalayıp yollamıştı. Ve bunların hiçbir maddesi işlerlik kazanmamış ve uygulanmamıştı. Üstelik Erbakan Hoca bu 28 Şubat’tan aylar sonra ve Süleyman Demirel’in demokrasiye ve milli iradeye hile ve hıyanet tavrıyla Başbakanlıktan ayrılmıştı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in, hem koalisyon protokolü maddesi hem teamül gereği Tansu Çiller’e vermesi gereken Başbakanlığı tutup Mesut Yılmaz’a vermesi ve DYP kanadına yönelik artan baskılar neticesi Erbakan Hükümeti 18 Haziran 1997’de istifa etmek zorunda kalmıştı. İşte tarihe “postmodern darbe” olarak geçen 28 Şubat ve sonrasında yaşananlar şunlardı:

Yıl 1995. 24 Aralık genel seçimleri yapılmıştı.

25 Aralık: Kesin olmayan ilk sonuçlar açıklandığında Refah Partisi sandıktan birinci parti olarak çıkmıştı. İstanbullu iş adamlarının gönlünde ANAYOL formülü yatmaktaydı. TÜSİAD, gazete ilanlarıyla bu formüle destek vermeye başladı. O sırada Güneydoğu’daki görevini tamamlayan Kayseri 1. Komando Tugayı’nı ziyaret eden Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı burada yaptığı açıklamada, Silahlı Kuvvetlerin, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin teminatı olduğunu belirterek, “Her türlü bağnazlık ve gericiliğin karşısındayız” gibi alâkasız tavırlar takınmıştı.

Yıl 1996; 19 Şubat: ANAP lideri Mesut Yılmaz, ilk başta RP ile koalisyon yapmaya yanaşmıştı. Ama 20 Şubat’ta, Genelkurmay eski Başkanı DYP Kilis Milletvekili Doğan Güreş, “Mesut Yılmaz, RP’yi iktidara taşımanın bedelini çok ağır öder” uyarısını yapmış ve haddini aşmıştı. Tabi Mesut Yılmaz da mesajı almıştı.

24 Şubat: Mesut Yılmaz, Erbakan’la koalisyon kurmaktan vazgeçince; 12 Mart’ta, ANAYOL Hükümeti Meclis’ten güvenoyu almıştı.

13 Mart: Başbakan Mesut Yılmaz ve DYP lideri Tansu Çiller, “ANAYOL’u Ordu istedi” iddiasını yine yalanlamışlardı. Doğruydu, çünkü Ordu paravandı, ANAYOL’u asıl isteyenler Yahudi odaklar ve TÜSİAD gibi faizci para baronlarıydı.

2 Nisan’da: Çiller dosyaları açılmış, TEDAŞ dosyası TBMM’ye taşınmıştı. Ardından da 10 Nisan’da TEDAŞ’tan sonra Tofaş dosyası da ortaya çıkarılmıştı. Azınlık ANAYOL Hükümeti, RP’nin Tansu Çiller hakkında Meclis’e getirdiği dosyalarla bunalıma girip sıkışmıştı.

24 Nisan: ANAYOL’da deprem başlamıştı. DYP lideri Çiller ve Enerji eski Bakanı Şinasi Altıner hakkında RP ve DSP’nin verdiği Meclis soruşturma önergeleri TBMM’de kabul edilince ANAYOL sarsılmıştı. Sırada Tofaş vardı. ANAP’ın 72 fire vermesi, ANAYOL koalisyonunun geleceğini tehlikeye atmıştı.

11 Mayıs: Çiller’in örtülü ödenekten 500 milyar harcadığı ortaya çıkmıştı. 27 Mayıs’ta ise Refah Partisi, Yılmaz hükümetini devirmek için gensoru hazırlamıştı.

4 Haziran: Genelkurmay ikinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir’in, İsrail ile ilişkilere yapılan eleştirilere cevap mahiyetinde “Türk Silahlı Kuvvetleri, dış askeri ilişkilerini devletin temel siyasi politikasına göre yürütmektedir” açıklaması ayarını ortaya koymaktaydı.

7 Haziran 1996: RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan, Cumhurbaşkanı Demirel’in hükümet kurma görevini kendisine verdiğini açıklamıştı.

15 Haziran: DYP Kilis Milletvekili Doğan Güreş, “RP ile olacak koalisyonu, geldiğim ocağa açıklayamam. Üst tarafı tutsam bile, alt tarafı tutamam. Bu camia beni dışlar.” derken TSK’dan öte Mason Localarını mı kastetmiş olmaktaydı?

27 Haziran: Çiller ve Erbakan, RP-DYP koalisyonu konusunda kesin olarak anlaşmaya varmışlardı. Ve 28 Haziran 1996’da Prof. Dr. Necmettin Erbakan Başbakan olarak koltuğa oturmuş, tarihi ve talihli icraatlarına başlamışlardı.

24 Temmuz: Yüksek Askeri Şûra toplantısında “600 civarında dindar subayın Ordu’dan atılacağı” tartışmaları başlatılmıştı. Oysa bunların çoğu daha sonra darbeye kalkışacak olan FETÖ’cü subaylardı. Ve o gün biz Milli Çözüm Dergimizde bunları yazmıştık.

10 Ağustos: Başbakan Necmettin Erbakan; İran, Pakistan, Singapur, Malezya ve Endonezya’ya yapacağı 10 günlük geziye çıkmış ve tarihi D-8’lerin temelleri atılmaya başlanmıştı.

11 Ağustos: İran ile ilk etapta doğalgaz, petrol ve enerji iş birliği konularında anlaşmaya varılmıştı.

28 Ağustos: Daha önce hazırlanıp imzalanan Türkiye-İsrail Savunma Sanayi İşbirliği Anlaşması askıya alınmış, sadece bazı tankların ve F-16 savaş uçaklarının mecburi modernizasyonunun (Amerika’da iki misli pahalıya patladığı için) İsrail’de yapılmasına izin çıkmıştı.

1 Eylül: Sabah gazetesinin sürmanşetinde yer alan haberde İsmail Hakkı Karadayı, İran devriminden sonra Türkiye’ye kaçan bir İranlı kuvvet komutanının devrimle ilgili anılarını anlatarak, komutanın, “İran’da generaller, Humeyni hareketinin irticanın ta kendisi olduğunu fark ettiklerinde, iş işten geçmişti” şeklinde konuşmalar yapmıştı. Başbakan Erbakan, Afrika gezisine çıkma hazırlıklarını sürdürürken, ordu, medya ve bürokrasideki RP’ye yönelik Masonik baskılar gittikçe artmaktaydı. RP iktidarına karşı mücadele veren güçler darbe dahil her türlü seçeneği çekinmeden gündeme getirmeye başlamışlardı.

2 Ekim: Başbakan Erbakan; Mısır, Libya ve Nijerya ziyaretlerine çıkmıştı.

6 Ekim: Erbakan’ı ülkesinde konuk eden Libya lideri Kaddafi, CIA güdümlü Dışişleri elemanlarının kasıtlı yanıltmaları ve kışkırtmaları sonucu Türkiye’ye haksız ithamlara kalkışmış ve Erbakan’dan diplomatik bir dille gerekli yanıtları almışlardı.

24 Ekim: D-8’ler olarak adlandırılan ve Türkiye, İran, Pakistan, Malezya, Endonezya, Mısır, Nijerya ve Bangladeş’ten oluşan grubun temeli atılmıştı.

3 Kasım: Susurluk’ta meydana gelen trafik kazasında, İstanbul Emniyet Müdürü eski Yardımcısı Hüseyin Kocadağ, katliam sanığı ülkücü Abdullah Çatlı ve Gonca Us kurtulamamışlardı. Bucak Aşireti Reisi DYP Milletvekili Sedat Bucak ise kazadan ağır yaralı olarak çıkmıştı. 8 Kasım: İçişleri Bakanı Mehmet Ağar görevinden istifa etmek zorunda kalmıştı.

10 Kasım: Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe‘nin bir toplantıda “içim kan ağlayarak (10 Kasım) törenlerine katıldım” şeklindeki ucuz kahramanlık edebiyatı, sıkıntıya yol açmıştı.

4 Aralık: Mehmet Ağar‘ın, Abdullah Çatlı‘ya silah verilmesi için hazırlanan belgeye imza attığı ortaya çıkmıştı.

6 Aralık: Ankara DGM, RP lideri Erbakan’ın Hac konuşması ve Hasan Hüseyin Ceylan’ın patavatsız palavraları nedeniyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’na suç duyurusunda bulunmuşlardı.

24 Aralık: Genelkurmay Başkanı İ. Hakkı Karadayı, “Türkiye’yi Orta Çağ karanlığına sürüklemek isteyenler var!” gibi talihsiz ve terbiyesiz beyanlara başlamıştı. Erbakan, Kahraman Ordumuzun onurunu ve huzurunu korumaya çalışırken, bunlar Atatürk’ün kapattığı MASONLUĞUN talimatlarını uygulamaktaydı. 28 Aralık: Aczimendi başı Müslüm Gündüz ile Fadime Şahin bir evde yakalanmış, bu olay, basında günlerce gündemde tutulup Refah-Yol aleyhine kullanılmıştı.

Yıl 1997; 5 Ocak: Türk-İş öncülüğünde Hükümet’e uyarı mitingi yapılmıştı

9 Ocak: Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi Yönetmeliği, Resmi Gazete’de yayımlanarak yürütülmeye başlanmıştı. 10 Ocak: Resmi dairelerdeki mesai saatlerinde, Ramazan nedeniyle mahalline göre düzenlemeler yapılmıştı. Çalışanların iftar saatine yetişebilmeleri için bazı illerde öğle tatili kısa tutulurken, bazılarında öğle tatili uygulanmamıştı. 11 Ocak: Genelkurmay, Sultanbeyli’de Belediye Başkanı’na rağmen 10 Kasım’da Atatürk heykeli diktiren 2. Zırhlı Tugay Komutanı Tuğgeneral Doğu Silahçıoğlu‘na sert tepki gösteren Necati Çelik hakkında suç duyurusu yapmışlardı.

Başbakan Necmettin Erbakan, tarikat ve cemaat liderlerini iftar yemeğine çağırmıştı.

17 Ocak: Cumhurbaşkanı S. Demirel, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına Yargıtay Birinci Ceza Dairesi Üyesi Vural Savaş’ı atamıştı. 21 Ocak: Atatürkçü Düşünce Derneği, Başbakan hakkında, konutta verdiği yemek daveti nedeniyle suç duyurusunda bulunmuşlardı. 23 Ocak: Bartın Adliyesi Yazı İşleri Müdürü Abdurrahman Güzelgün, memurların mesai saatlerinin Ramazan’a göre düzenlenmesini öngören Bakanlar Kurulu Kararlarının iptali istemiyle Danıştay’a dava açmıştı.

26 Ocak: Komutanlar, Gölcük’te 72 saat süren olağanüstü şûrada toplanmışlardı. Komutanların değerlendirmeleri şunlardı: 1- Org. Koman’ın sürekli Susurluk Komisyonu’na çağrılması “şova” yöneliktir. 2- Bir Generalin, bir semte Atatürk heykeli dikilmesindeki tutumu için söylenenler üzüntü vericidir. 3- Ramazan nedeniyle mesainin iftar saatine ayarlanması doğru değildir. 4- TSK iç ve dış tehdide karşı ülkeyi korumakla görevlidir. Ordu’yu iç politikaya çekme gayretleri tehlikelidir. Evet, sadece bu 4. madde gerçeği yansıtmaktaydı. Ama maalesef cunta ise işte tam da bunu yapmaktaydı.

28 Ocak: Danıştay, Ramazan düzenlemesiyle ilgili “yürütmenin durdurulması” kararını almıştı. Yani Yargı halkın ve yasaların değil, dayatmaların ve peşin saplantıların hizmetkârı olduğunu ispatlamıştı.

30 Ocak: Sincan’ın RP’li Belediye Başkanı ve Şevket Kazan’ın özel adamı Bekir Yıldız, Kudüs’ü anma toplantısı düzenleyip, gereksiz şovlarla kışkırtıcılık yapmıştı. O süreçte Şevki Yılmaz gibi şarlatanlar da ortalığı kışkırtacak beyanlarda bulunmaktaydı.

31 Ocak: Başbakan Necmettin Erbakan’ın, gizli bir emirle MGK Genel Sekreteri’ne; bir yıllığına ülkede birlik ve dirliği koruma ve milli savunmayı güçlü kılma konusunda bazı görevler ve yetkiler aktardığı medyaya sızdırılmıştı.

1 Şubat: Başbakan Erbakan, kamuoyundan gelen tepkiler ve DYP’deki bazı Bakanların “imza koymayız” direnişlerine rağmen; üniversitelerde başörtüsünü serbest bırakan kararnameyi, Bakanlar Kurulu’nda imzaya açmıştı. 3 Şubat: Sincan’daki Kudüs gecesine DGM inceleme başlatmıştı. 5 Şubat: Sincan halkı o sabah tank sesleriyle uyanmıştı.

7 Şubat: İstanbul’daki üniversitelerin öğretim üyeleri; başörtüsüne serbestlik tanıyan iktidarın üniversitelerden elini çekmesini söyleyip Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak isteyenlerle mücadele edecekleri kılıfıyla Siyonist patronların ve işbirlikçi piyonların sözcülüğüne soyunmuşlardı.

8 Şubat: ANAP lideri Mesut Yılmaz, Türkiye’de büyük bir tehlikenin söz konusu olduğunu iddia ederek, “RP’nin tabanı militanlaşıyor, hatta silahlanıyor” kışkırtmasına kalkışmıştı. Aynı Mesut Yılmaz sonrasında TSK’ya karşı halka pompalı silah dağıtılmasına sessiz kalan AKP iktidarını ve Sn. Erdoğan’ı savunmak için ta Amerika’ya koşmaktaydı. 10 Şubat: Adalet Bakanı Şevket Kazan‘ın “sürekli aydınlık için bir dakika karanlık” eylemi için “Elektrikleri söndürüp mum söndü oynuyorlar” gibi kasıtlı ve kışkırtıcı sözleri Alevilerin büyük tepkisine yol açmış ve marazlı medya bunu Erbakan’ın aleyhine kullanmışlardı.

14 Şubat: DGM, Sincan davasında Bekir Yıldız ve Nurettin Şirin’le birlikte 9 kişiye daha tutuklama kararı almıştı. Yoğun baskılar altında bunalan Başbakan Yardımcısı Çiller, DYP’li Bakanların üniversitelerde türban serbestisi kararnamesini imzalamayacaklarını açıklamıştı.

15 Şubat: Müslüman bir ülkede, İslam’ın bütün kuralları anlamına gelen Şeriat’a karşı sözde çağdaş kadınlar yürüyüşü yapılmıştı.

21 Şubat: İsrail ağzıyla: “İran terörist devlet muamelesi görmeli” diyen Org. Çevik Bir, Sincan’dan geçen tanklarla ilgili olarak da; “Demokrasiye balans ayarı yaptık” küstahlığından sakınmamıştı.

Ve ABD, İran’la yapılan Enerji İşbirliği Anlaşmasının iptalini isteyip darbenin asıl nedenini açığa vurmuşlardı.

24 Şubat: S. Demirel: “Kim ki, dini siyaset malzemesi yapıp, istismar edip, rejimin karakterini değiştirmeye kalkarsa, karşısında Cumhuriyet Savcısı’nı bulacaktır. Cumhuriyet’in temel niteliklerini değiştirmek için yola çıkacak hiçbir heyetin ömrü uzun olmayacaktır. Savcılar, hâkimler görevlerini yapmaktadırlar, yapacaklardır. Medya görevini yapmaktadır ve yapacaktır. Cumhuriyetin kazanımlarını koruyacak kadar Türk vatandaşı vardır.” beyanatıyla dış odakların ve Masonik kanadın avukatlığını yapmışlardı.

25 Şubat: Oramiral Güven Erkaya, Refah Partisi’ni kastederek: “Aşırı dinci akımlar bugün, PKK tehdidinden daha büyük bir tehlike haline geldi” küstahlığına kalkışmıştı.

26 Şubat: Türk-İş, DİSK ve TESK’ten rejime yönelik tehditlere karşı güç birliği kararı alınmıştı ve İstanbul Çağdaş Kadın Kuruluşları Birliği, laiklik için eylem başlatmışlardı.

28 Şubat 1997: MGK, Cumhurbaşkanı Demirel başkanlığında toplanmıştı. Türkiye’de 1997’den sonraki dönemde meydana gelen siyasal ve sosyal gelişmeleri belirleyen bu tarihi toplantı, dokuz saati aşmıştı. MGK’da Atatürk ilke ve inkılaplarının ödünsüz uygulanması, temel eğitimin sekiz yıla çıkarılması, İmam Hatip okullarının meslek okullarına dönüştürülüp kapatılması, sözde irticai faaliyetlere karıştıkları için TSK’daki görevlerine son verilen askerlerin belediyelerde çalıştırılmaması dayatmalarını Erbakan tam dört saat yanıtlayıp karşı çıkmış, ama bildirinin sonunda “tavsiye edilir” kelimelerinin yerine “yaptırım” kelimesinin kullanılması “muhtıra” şeklinde yorumlanmıştı. Bu tarihten sonra yaşanılan gelişmeler, bu değerlendirmenin bir anlamda doğruluğunu ortaya koymaktaydı.

2 Mart: Erbakan Hoca, hükümete bildirilmek üzere MGK’da alınan yirmi maddelik kararlar listesinde bazı ifadelerin haksız ve yanlış olduğunu öne sürerek bu kararları imzalamamıştı.

Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak, “Ordu ile uyum içindeyiz” diyen Erbakan’a “Ordu, Atatürk’e inananlarla uyum içindedir” karşılığını verip, aslında Kemalizm’in, Siyonizm’in ve Masonik merkezlerin kılıfı yapıldığını ispatlamıştı.

3 Mart: Başbakan Erbakan, “Demokratik sisteme destek için” parti liderlerini ziyarete başlamış, ancak maalesef umduğunu bulamamıştı. Erbakan “Hükümet, TBMM’de kurulur. MGK’da kurulmaz” diyerek dış mihrakların ve işbirlikçi takımının ayarını ve amacını ortaya koymuşlardı.

4 Mart: Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu Başkanı Derviş Günday, Türk-İş Genel Başkanı Bayram Meral ve DİSK Genel Başkanı Rıdvan Budak, MGK kararlarına tam destek verdiklerini açıklayıp kimlerin kulları olduklarını açığa vurmuşlardı.

5 Mart: Erbakan, bütün baskılarına rağmen MGK kararlarını imzalamamış, sadece bunların görüşülmek üzere Bakanlar Kurulu’na sevk yazısını hazırlamıştı.

7 Mart: Cumhurbaşkanı Demirel, “MGK kararlarının uygulanmaması halinde devletin tıkanacağını, uygulamayanların (yani Erbakan’ın) sorumlu olacağını” söyleyecek kadar bayağılaşmıştı.

9 Mart: MGK kararlarının uygulanmasıyla ilgili ilk çatlak, 8 yıllık kesintisiz eğitimde çıkmış, MGK, 8 yıllık temel eğitimin kesintisiz olmasını isterken; RP, İmam Hatiplerin orta kısımlarının zorunlu eğitim kapsamında kalmasını sağlayacak 5+3 modelinde ısrarlı olduklarını açıklamıştı. 14 Mart: 28 Şubat kararları Meclis’te tartışılmıştı.

23 Mart: Erbakan, 8 yıllık eğitimin uygulanamayacağı konusunda MGK’yı ikna için bir rapor hazırlamış, ortağı DYP’den de destek almıştı.

25 Mart: MGK kararlarıyla ilgili olarak ilk kez konuşan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Karadayı, RP’nin ısrarlarına karşı çıkıp MGK’nın anayasal bir kuruluş olduğunu hatırlatmış ve “Burada alınan kararlar, herkesin riayet etmesi gereken kararlardır” beyanında bulunmuşlardı.

26 Mart: Sağlık Bakanı Yıldırım Aktuna, tüm illere türban yasağı genelgesini yollayıp, Mason Localarının talimatını uygulamıştı. 27 Mart: DYP’de hükümetten çekilelim sesleri yükselmeye başlamıştı.

30 Mart: Ankara Müzik Festivali’nin açılışında gerçekleştirilen konserde şimdi AKP’lilerin saygıyla andığı Morrison Süleyman Demirel’in “İşte çağdaş Türkiye!” dediği an, izleyiciler ayağa kalkarak “Laik Türkiye!” sloganları atmıştı.

31 Mart: Milli Eğitim Bakanı DYP’li Mehmet Sağlam, 8 yıllık kesintisiz eğitim başlarken, İmam Hatip’ler dahil bütün ortaokulların kapatılacağını açıklamıştı. 12 Nisan: THK Başkanı Atilla Taçoy, kurban derisi toplama yetkisinin MGK tavsiyesince kendilerine ait olduğunu vurgulamıştı. Ve 13 Nisan: Tüm Valiler Laiklik Zirvesi için Ankara’ya çağrılmıştı.

20 Nisan: ANAP lideri Mesut Yılmaz, “Size müjdem, bayramdan hemen sonra bu Hükümet yolcudur. Falcılık falan yapmıyorum, bilerek söylüyorum” ifşaatında bulunup Yahudi Lobilerinin ve Masonik Merkezlerin planını ortaya koymuşlardı.

24 Nisan: Hiç utanmadan, haddi ve görevi olmadan; RP’yi eleştiren, Erbakan Hoca’ya hakarete yeltenen Tuğgeneral Osman Özbek’e DYP’li Milli Savunma Bakanı Turan Tayan ise “Paşa’ya dokunamazlar” diyerek sahiplenmeye kalkışmıştı. Erbakan’ın yakın çevresi sayılan Milletvekili, Bakan ve Belediye Başkanlarından, bu Osman Özbek küstahına tutarlı ve tumturaklı bir yanıt çıkmaması ise tek kelime ile mide bulandırıcıydı.

26 Nisan: Genelkurmay Başkanlığı, Atatürk ve laiklik karşıtı gelişmelerin yoğunlaşması üzerine, Kara Kuvvetleri Komutanlığı fabrikalarında biri asker diğeri sivil giyimli Atatürk büstü yaptırarak askeri kuruluş ve okullara gönderme kararı almıştı.

27 Nisan: MGK’da uyarılan Refah-Yol’a bir ay süre tanınmıştı. 30 Nisan: Türk Silahlı Kuvvetleri, yeni savunma konseptini açıkladı: “İç tehdit, dış tehdidin önüne geçti. İrticanın yok edilmesi hayati öneme haizdir” safsataları sıralanmıştı. Genelkurmay, medya mensuplarına 3,5 saat brifing verip Milli iradeye ve demokrasiye tahammülsüzlüklerini açığa vurmuşlardı. 8 yıllık kesintisiz eğitime RP kanadı direnirken DYP yöneticileri ve Çiller, 8 yıllık kesintisiz eğitimin uygulanması gerektiğini kamuoyuna açıklamıştı. Tartışmalar sürerken Erbakan bazı Milletvekilleriyle birlikte 25. kez Hacca uğurlanmıştı. 4 Mayıs: Merzifon Jet Üssü’nde düzenlenen törende Başbakan Erbakan gelince; -sonradan CIA elemanı ve FETÖ uşağı oldukları anlaşılacak- bazı subaylar ayağa kalkmayarak, edep ve erdem yoksunu olduklarını ispatlamışlardı.

5 Mayıs: Org. Çevik Bir, İsrail’e gidip Siyonist patronlarına rapor ulaştırmıştı.

10 Mayıs: DYP lideri Çiller, partisinin Sultanahmet Meydanı’nda düzenlediği mitingde Sabah grubunun 200,4 milyon dolar, Doğan grubunun ise 424,8 milyon dolar devlet desteği aldığını açıklamıştı.

11 Mayıs: Sultanahmet’te yüz binlerin katılımıyla 8 yıllık kesintisiz eğitime karşı tarihi bir miting yapıldı.

14 Mayıs: Genelkurmay Başkanı Org. Karadayı, Türkiye’de “Or” rütbesi bulunan 15 Generali 26 Mayıs’ta toplantıya çağırdı. Olağanüstü Yüksek Askeri Şûra niteliğindeki toplantıya Erbakan ve Milli Savunma Bakanı Turhan Tayan da davet olunmuşlardı.

15 Mayıs: Aynı gün “Sarık operasyonu” da başlatılmıştı.

19 Mayıs: Zülfü Livaneli’nin Ankara Hipodrom’daki konserinde: “Kemalistler burada, Erbakan nerede!” diye kıçını yırtanlar, AKP’yi iktidara hazırladıklarının farkında bile olmayacak kadar ahmaklar takımıydı.

Ve nihayet 22 Mayıs: Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, “Türkiye’yi iç savaşa sürüklüyor” gerekçesiyle RP’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapmıştı.

30 Mayıs: RP’li Şevki Yılmaz’ın 7 yıl öncesinde yaptığı bir konuşma, daha sonraki ucuz kahramanlık cazgırlıklarıyla harmanlanıp televizyon kanallarında gösterilmeye başlanmıştı.

4 Haziran: Yıldırım Aktuna, “Laikler birleşsin” çığırtkanlığına başvurmuşlardı. 5 Haziran: TSK’daki bütün General ve Amiraller, RP Rize Milletvekili Şevki Yılmaz hakkında suç duyurusunda bulunmuşlardı.

6 Haziran: Genelkurmay’dan irticacı kuruluşlar diye adlandırılan Milli oluşumlara ve Siyonist sömürü çarkına çomak sokanlara karşı ambargo kararı alınmıştı. 11 Haziran: Genelkurmay’dan hâkim ve savcılara brifing verilmiş ve sözde bağımsız yargı uyarılmıştı. 12 Haziran: Genelkurmay bu sefer medyaya irtica brifingi sunmuşlardı. 13 Haziran: Genelkurmay, yargı mensuplarını ikinci kez brifinge çağırmışlardı.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Nicholas Burns, “ABD, Türkiye’de sivil yönetimi desteklemektedir” diyerek, askeri darbeyle değil, postmodern yöntemlerle Erbakan’ın devre dışı bırakılması gerektiğini hatırlatmışlardı.

 16 Haziran: Kombassan’ın 15 trilyonuna tedbir koymuşlardı. 17 Haziran: Komutanlar sürpriz bir zirve yapmışlardı. Los Angeles Times’ta çıkan “ABD, Türk Ordusu’nu ‘Darbe yok!’ diye uyardı” başlıklı haber Türkiye’nin olası bir darbeden son anda kurtulduğunu ortaya koymaktaydı.

Ve 18 Haziran 1997: Erbakan, ülkeyi kışkırtılan bu kaostan ve Ordu-Millet kapışmasından korumak üzere, örnek bir feragat ve ferasetle Başbakanlıktan istifa edip ayrılmıştı.

20 Haziran: Süleyman Demirel, 55. Hükümeti kurma görevini Tansu Çiller’e vermesi gerekirken, tutup ANAP Başkanı Mesut Yılmaz’a sunmuşlardı! Çünkü talimat, Mason Localarından ve Siyonist odaklardandı.

24 Haziran: DSP Milletvekili Tahsin Baycık; 2-3 milyon dolar olan transfer tekliflerinin 5 milyona dayandığı itirafında bulunmuşlardı. Yani DYP’li Milletvekillerinin birçoğu böyle ayartılmıştı.

3 Temmuz: Emniyet görevlisi Hanefi Avcı: “Eğer ihtilal hazırlığı varsa, bunu izlemek polisin görevidir. Bu yasal olarak hakkımızdır” çıkışıyla ucuz kahramanlık yapmıştı. Oysa Erbakan’a yönelik bunca saldırı ve sıkıntı yaşanırken tısı bile çıkmamıştı!

11 Temmuz: Batı Çalışma Grubu, subayların eş ve çocuklarını, istihbarat toplama görevi ile sorumlu kılmıştı. 29 Temmuz: Ankara’da 8 yıllık kesintisiz eğitim protestosu yapılmıştı. 1 Ağustos: Türkiye’nin her yanında kesintisiz eğitim protestoları başlamıştı. 2 Ağustos: Y. Günaydın gazetesi, birinci sayfadan yaptığı “İrticaya Karşı Zırhlı Kolordu” başlıklı haberde, Genelkurmay Başkanlığı’nın hazırladığı yeni bir talimatnamede; irticai ayaklanmalara anında müdahale edecek zırhlı kolorduların yurdun her yanında konuşlandırılacağı hatırlatılmıştı. 3 Ağustos: Emniyetteki irticai kadrolaşma(!) yakın takibe alınmıştı. BÇG’nin gizli emri 55. Mesut Yılmaz Hükümeti tarafından uygulamaya konacaktı. Kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan muhafazakâr insanlar fişlenmeye başlanmıştı. 9 Ağustos: Yurt çapında 8 yıl kesintisiz eğitime karşı gösteriler yaygınlaşmıştı.

11 Ağustos: Emekli DKK Oramirali Güven Erkaya: “Eğer birileri Türkiye’yi İran yapmak istiyorsa, Laik demokratik rejimin yerine, din devletini getirmeye niyetleniyorsa… Düşündük ki o kafadakileri önce ‘söylemle’ caydıralım, olmazsa başka tedbirler alalım” açıklamasıyla ayarını ortaya koymuşlardı.

17 Ağustos: 8 yıllık kesintisiz eğitim yasası Meclis’ten geçip resmiyet kazanmıştı.

25 Ağustos: Eyüp Sultan Camii’nde kesintisiz eğitimi protesto etmek amacıyla toplanılan sabah namazları başlamıştı. 30 Ağustos: Jandarma Gen. Kom. görevini devreden Teoman Koman: “Esas önemli tehlike, PKK’dan bile daha tehlikeli olan irticadır.” diyerek İslam düşmanlığını kusmuşlardı.

31 Ağustos: Fetullah Gülen: “Oyları %15’in bile altına düşen RP’yi kapatmak yerine, dava sürerken seçime gitmek daha makul olur” diyerek Yahudi lobilerinin tercümanlığını yapmıştı. 10 Eylül: BÇG; “Sabah namazları çıkışında yapılan gösteriler devam ederse ve irtica tehlikesi sürerse Atatürk ne yaptıysa onu yaparız” tehdidini savurmuşlardı.

12 Eylül: Onbaşı Kadir Sarmusak, BÇG’ye ait gizli belgeleri sızdırdığı gerekçesiyle yargılandığı davada, “Bülent Orakoğlu, Hanefi Avcı ve kendisini yargılayan askeri savcı dahil 3800 telefonun dinlendiğini” aktararak, “Askerler herkesi dinledi. 55. Hükümet’in kuruluşunu anlatırsam çok kişi zorda kalır.” itirafında bulunmuşlardı. 7 Ekim: İstanbul Üniversitesi’nde başörtülü öğrencilerin kayıtları yapılmamıştı.

10 Ekim: Meral Akşener: “Genelkurmay, kanunlara aykırı olarak bir casusluk masası kurmuştur. Genelkurmay 65 milyon insanı fişliyor. Valiyi, kaymakamı, öğretmeni, doktoru fişliyor. Asıl insanları bölen bunlardır.” diyerek, Siyonist Lobilerin ve Masonik Merkezlerin bütün suçlarının sorumluluğunu TSK’nın sırtına yükleyip, perde arkası patronları gizlemeye çalışmaktaydı.

16 Ekim: “Kudüs Gecesi” davasından yargılanan Sincan eski Belediye Başkanı Bekir Yıldız 3 yıl 9 ay, Nurettin Şirin 17,5 yıl hapis cezasına çarptırılmış ve Erbakan’ın yanına özel yerleştirilen kripto Şevket Kazan, hemen bu şarlatanın, üstelik resmi arabayla ziyaretine koşmuşlardı. Sanki Refah’ın kapatılmasına mazeret, AKP’nin kurulmasına meşruiyet kazandırma çabasındaydı. Çünkü böyle kritik bir ortamda Bekir Yıldız şarlatanını ziyaretinin başka bir anlamı olamazdı. 19 Kasım: RP’nin kapatılması davasına başlanmıştı. 29 Kasım: Sivas davası sonuçlanmış, 33 idam çıkmıştı. 5 Aralık: MGK’da “Türkçe ibadet” konusu ele alınacağı konuşulmaktaydı.

25 Aralık: MGK’nın İslamcı sermayeyi önleme kararı üzerine hükümet harekete geçmeye başlamıştı. 26 Aralık: Aynı MGK, her nedense 9 aydır Susurluk Araştırma Komisyonu’na bilgi vermeye yanaşmamıştı!?

Derken 21 Nisan: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Recep T. Erdoğan, Diyarbakır DGM tarafından şiir okuduğu için 10 ay hapis cezasına çarptırılmıştı.

Böylece Sn. Erdoğan’ı gündeme taşıyıp parlatma ve AKP’yi kurup iktidara taşıma projesi fiilen uygulanmaya başlanmıştı.

24 Mayıs: İslamcı vakıf yöneticilerinin evlerine seri baskınlar yoğunlaşmıştı. Akabe Vakfı yöneticileri gece yarısı ev baskınları ile Emniyet’e götürülerek sorgulanmıştı. Bütün bunlar, dindarları Erdoğan’ın çevresinde toplama operasyonlarıydı.

31 Mayıs: ABD’deki Yahudi Lobisi’nin etkili kurumu JINSA, Erbakan hükümetini kendilerinin düşürdüğünü itiraf etmekten sakınmamıştı.

23 Haziran: F. Gülen: “Ordusuna, milletine laf ettirmeyen cephedeyim. Atatürk’ü hedef alan sözlerim sürçülisan” diyerek münafıklığını ispatlamışlardı. 24 Haziran: Apo: “Demokratik Cumhuriyet’e hizmet erdemdir. Beni asmayın, hizmet edeyim” diye yalvarmıştı.

21 Temmuz: İstanbul Şile’deki evlerinde komşu çocuklarına Kur’an öğreten Emine, Selim ve Nuray Bayraklı gözaltına alınmıştı. 23 Temmuz: Malatya’da başörtü yasağını protesto eden 76 kişi Malatya 1 nolu DGM’de yargılanmıştı.

Kur’an-ı Kerim’in 12 yaşından önce öğrenilmesi DSP, ANAP ve MHP oylarıyla yasaklanmıştı.

Ve tabi bütün bunlar, sonuçta AKP’nin tek başına iktidar olmasına yaramıştı. Bunların tesadüfen ve sonunu düşünmeden yapıldığını sanmak ve savunmak, en azından saflıktı. Özetle 28 Şubat, AKP’yi iktidara taşımanın bir hazırlık aşamasıydı!..

4.8 16 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Picture of Ahmet AKGÜL

Ahmet AKGÜL

Abonelik
Bildir
12 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Ve tabi bütün bunlar, sonuçta AKP’nin tek başına iktidar olmasına yaramıştı. Bunların tesadüfen ve sonunu düşünmeden yapıldığını sanmak ve savunmak, en azından saflıktı. Özetle 28 Şubat, AKP’yi iktidara taşımanın bir hazırlık aşamasıydı!..

“Politikada hiçbir şey tesadüf değildir. Bir şey vuku buluyorsa o şeyin önceden planlandığından emin olabilirsiniz.”

/Franklin D. Roosevelt/

Bugünler de;
28 yıl önce,güya toplum önünde ekran başında,28 şubat mağdur edebiyatı yapanların,

23 yıllık ikdarın yönetiminde,Ahlâkî Manevi yozlaşmaya ,sosyal çöküşe ses çıkarmaması,
28 şubat davasını istismar edenlerdir.

Bugün kı yapılan yozlaşma ya ses çıkarmayan o günkü mağdurlar ,keyf ve saltanat içerisinde yaşamaktalar..

11 Aylık Mükemmel bir yapıya Erbakan Hocaya ve iktidarına sahip çıkmayıp, pes eden guruplar,
o günlerde Erbakan hocanın karşısında olanlarla aynı yerde birleştiler, neden çünkü “yeterki Erbakan Hoca görevi bıraksın” Diye.

Fazilet Partisi kapatıldıktan sonra,
Baronlar ve işbirliği içerisinde olanlar..
Yeniliklikçi hareket adı altında toplanıp
Milli Görüşden ayrılıp yeni bir parti kurarak(Akp) toplanma yeri oluşturuldu.

Toplumun pek çoğu 23 yıldır Akp iktidarıyla beraber hareket etmekte..

Gelinen noktata, ağırlıkla 28 şubatta ogün Erbakan hocaya haksızlık yapıldığını anlayan bugünlerde dile getiren ,sağ ve sol kesimden bir çok insan oldu ama,

malesef yenilikçi hareket mensupları ve seçmenlerı ile hareket edenlerde ,Erbakan hocaya karşı hiç bir pişmanlıkları yok.

Nediyelim;
(Nasıl inanıyorsanız, Öyle idare edilirsiniz..)
Hadis-i Şerif.

HAKK – BÂTIL MÜCADELESİ

Erbakan Hocamız o dönem ekonomik olarak bir enkaz almışlardı. Siyonistlerin ilk hedefi; Milli Görüş iktidarının başarısız olması, Türk ve İslâm Alemi için bir “umut” olmaktan çıkarılmasıydı. Ancak;
Milli Görüş’ün Projeleri ile Adil Düzen’in kokusu bile Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülmemiş bir ekonomik refahlamaya yetmişti. Bütün hain ve zalimlerin Erbakan Hocamıza karşı birleşmişlerdi. En büyük bela ise partinin içerisinde ki işbirlikçi hainler oluvermişlerdi.
Olayları bütün gerçekleri ile anlatan bu makale okunduğunda Erbakan Hocamızın ne kadar büyük işler başardığını biraz daha kavrayabiliyoruz.
Tek kişilik ordu bütün hınayet ve zulümlere rağmen yüksek merhameti ile ülkemize çok büyük hizmetler etmiştir.
İktidardan düştüğünde ve vefat ettiğinde zil takıp oynayan zalimlere hatırlatmak gerekiyor.
Erbakan Hoca yenildi zanneden hainler ve zalimler bütün güçlerini birleştirdiler ancak Erbakan Hocamızın kurdukları Hamas’a karşı diz çöktüler!
Hocamızın, ülkemizin dışında ki kadroları bile İsrail ve Haçlı Birliğinin kabusu oldu.
Ülkemizin içerisinde yetiştirdiği lider ve kadrosu ise zalimlerin kıyameti olacak…

Siz ne derseniz de,narkozlanan bu toplum,seni anlamaz.Zira samimiyetsiz müslümanın,basireti olmaz.Müslümanım demek yetmez.Illa şuur illa şuur. Kaleminize, yüreğinize sağlık.

Tek Kişilik Ordu: Erbakan
“Biz size iktidar verdik diyenlere sesleniyorum; Siz bize iktidar vermediniz , biz size hizmet için iktidarı tırnağımızla koparttık aldık, siz vermediniz…”
Prof.Dr. Necmettin Erbakan

Erbakan Hocamız’a karşı Tsk içindeki siyonist uşaklarından tutun da sendikalar, iş çevreleri partiler bürokrasi vb. her yönden bir birliktelik. Dışarda da aynı şekilde tarihte rastlanmamış şekilde şer birlikteliği kuruldu. Hükümet düşürüldü belki. O günkü şartlarda Hocamız başarısız gösterilmeye çalışıldı.
En başta D-8 olmak üzere 11 ay gibi kısa bi sürede onca engel ve kara propaganda ve koalisyon iktidarı olmasına rağmen yapılan ekonomik, dış politika ve her alandaki icraatları hala kimse unutamamıştı ve bunlar aslında mucize mertebesindeydi.
Görünüşte Akp iktidarına zemin hazırlanmış Erbakan’ın önü tıkanmıştı. Belkide Muhterem Erbakan Hocamız’ın 70 li yıllarda temellerini attığı savunma sanayi atılımlarının teftişi yapılmış ve Kutlu Devrimde kullanılacak Erbakan Teknolojileri sağlamlaştırılmıştı. Kim kazanmıştı bunu zaman gösterecek ve tarih yeniden yazacaktı.

28 ŞUBAT İSRİAL’İN BOP PLANLARININ BİR PARÇASIYDI..!

Darbenin ardından “Beceremediniz bırakın gidin” diye sevinç manşetleri atan Fetö’nün gazetesi Saman, ABD-CIA ortaklığının belgesi niteliğindedir. Bugünkü AKP’nin kurulmasını sağlayacak alt yapı Tarikat-cemaat-mason dernekleri- Medya ve işbirlikçi siyasiler eliyle istenilen konjektür oluşturulmuş ERBAKAN hükümetini zora sokacak tüm ihanetler belgeleiyle ortaya çıkmıştır. Erbakan Hocamızın TVde açıkladığı ABD’nin gönderdiği tarihi belge “Rafahyol hükümeti ABD çıkarlarına terstir. Ne olursa olsun bu hükümet düşürülmelidir” kripto mesajı ilgili çevrelerce “emir” olarak algılanmış ve hükümet düşürülmüştür. Erol Mütercimler televizyoncu Gülgün Feymanın programında şunları dile getirmişti: 1999 yılında ilk defa Erdoğanın Başbakan olacağına duyduğum şu konuşmaya şahit oldum demiştir. Münci İncinin evinde olan toplantıya Erol Mütercimler,Müncir İnci,Fehmi Koru,Emin Şirin, Nazlı Ilıcak, Yalçın Doğan,Bülent Akarcalı, 3 profösör ve ABD konsolos yardımcısı bayan ile birlikte Tuğrul Türkeş birlikte geldiler. Tayyip Beyin yardımcısı bana Tayyip Bey bu ülkeye Başbakan olacak sende danışmanı olurmusun “dedi.
BOP hizmetkarları Erbakan Hükümetini devirmek için elllerinden gelen çirlefliği yapmış gelinen nokta ülkenin menfaatlerini savunmak bir yana yıkımı başlatmışlardır. Ülke Hem siyasi hem ekonomik hem ahlaken çökmüştür. İşte bu noktada, aç bırak, işsiz bırak, borca esir et, dininden uzaklaştır, yumuşak lokma haline getir, birbiriyle çatıştır Haim Nahum doktrini devreye giriyor. Ve sonuçta inançları gereği ırkçı emperyalizmin dünya hakimiyetini gerçekleştirme hedeflerine adım adım yaklaşıyor. 
Şimdi görüyoruz ve anlıyoruz ki Milli Çözüm uyarıları ne kadarda haklıdır. Şimdi değil ilk sayısı 2004 yılında çıktığından beri Düşünür – Araştırmacı Yazar muhterem Ahmet AKGÜL hep haklı çıkmıştır.
Dövecek dizimiz kalmadı bu bu işbirlikçi tiplerden ve hükümetlerden bir an önce kurtulmamız gerekmektedir. Bu da inşaAllah Milli Çözüm sayesinde başarılacaktır.

Buna kimse engel olamayacaktır.

28 Şubat’ı kurgulayan siyonist odaklar Türkiye’nin temellerine ekonomik, siyasi ve kültürel anlamda dinamit koyacak AKP iktidarını başa geçirmek, halkı AKP çevredinde kenetlendirmek için tüm çabalarıyla çalıştılar ve bugünlere gelindi.

28 yıl sonra 2025 Türkiye’si ekonomik olarak çökmüş, siyasi olarak kutuplaştırılarak gündem uzak konularla meşgul edilerek rahat yönetilmiş, sosyal olarak gençliğin heyecanı olsun, ahlak ve maneviyat olarak olsun mahfolmuş bir haldedir.

28 Şubat’ın planlayıcılarından kurtulmadan dünyanın; gayrı meşru çocuklarından kurtulmadan ülkenin kendine gelmeyeceği açıktır. İnşallah Milli Çözüm öncülüğünde yeniden Kuvayı Milliye ruhuyla her kesimden insanla ortak noktalarda buluşularak yeni bir döneme girilecek ve tüm insanlık bu bereket düzeninde saygı görecek ve yeni adil sisteme dua edecektir.

Onların ( Demirel gibilerin) bir vazifesi vardı,  oda onları o makamlara getirenlerin talepleri her şeyin önünde gelirdi, 1970 yıllarda Türkiye’de yapılan Bilderberg toplantılarından birisine katılan başbakan Ecevit’e toplantıda ne konuşuldu diye soran gazetecilere, başbakanlığım pahasına anlatamam demişti. Gerekirse siyasi hayatlarını o karanlık mahfiller için son verebilirlerdi. Demirel, Mesut Yılmaz ve Ecevit gibileri her şeye rağmen 28 Şubat’a giden yoldan ve devamından vazgeçmemişlerdi bir vazifeleri vardı yapmaları gereken ve becere bildikleri kadar yapmışlardı.

Milli Görüş’ün içindeki maraz münafıklar tarafından parlatılıp herkesçe tanınıp, makam ve mevkilere getiriliyordu. Aynı zamanda içerdeki münafıklar, dışarıdaki din istismarcılarıda ve din düşmanlarıda aynı ekip ve kişilerin tanınıp içeriye dışarıya reklamı yapılıp, pazarlanmaları için gereken neyse yapıyorlardı. Zamanı gelince iş başına getirip ne isterlerse iş başına getirdikleri eliyle istediklerini alıyorlardı. Bu işbirlikçiler eliyle istedikleri kanunları çıkartıp ülkeleri kendi babasının çiftliği gibi diyeceğim ama ondan daha beter bir şekilde kullanıyorlardı.
28 Şubat’ın en önemli ürünü akp iktidarıydı, 28 Şubatcıların asıl yapmak istedikleride tamda bu idi. Daha önceki iktidarlar döneminde yapamadıkları bir konuyu akp eliyle yapıyorlardı. En basitinden PKK terör örgütüyle gelinen son noktada, hiç bir kimse 20 sene önce deselerki Öcalan’ı mecliste konuşturmak filan kimsenin aklının ucuna bile gelmeyecek konuyu iktidarın milliyetçi kanadı eliyle yapıyorlardı ve kimseden buna ciddi bir ses çıkmıyordu (Milli Çözüm hariç) işte ülkeyi getirdikleri hal buydu.
Devletin en çok zarar gördüğü ve yıpratıldığı dönemler Menderes, Özal ve Akp dönemleriydi. Çünki Erbakan Hocamızın tabiriyle sol zihniyet narkozsuz ameliyat yapar bağırda bağırda nerenin kesildiğini koptuğunu anlarsın ama sağ görüştekiler ise narkozlu yapar uyanınca birde bakmışsın vücudun paramparça olmuş. Bu sebeple bu millet bunlardan çektiğini başka dönemlerde bu kadar çekmemiştir.

Teknik bir çok ayrıntı konuya dair yazılabilir belki fakat bir olayın özü, gerçek yönü ancak bu kadar mükemmellikte anlatılabilir. Ancak tam bağımsız bir ruh bu gerçekleri yazabilir. Kur’an’a tam vukufiyet sonucu güncel olayların perde arkası hikmetle ortaya koyulabilirdi. Sadece bir deği!l izah edilen her konuda bu Ruh, batıl fikri ve hileli girişimi tarumar etmekte!..

Bu makale ve makalenin içerisindeki şu bölüm hayret ve hayranlık verici bir izah. İstifade edenlerden olma duasıyla.

Oysa 28 Şubat’ın; dışarıda ABD derin devleti Yahudi Lobilerinin Hahamlar Meclisi sayılan 300’ler konseyinin kararı, içeride ise Süleyman Demirel ve Mesut Yılmaz gibi siyasi, TÜSİAD gibi iktisadi ayakları, Fetullah Gülen gibi münafıkları, Masonik ve kiralık medya yazar ve yorumcuları, satılık sendika ağaları ve askeri cunta elemanlarıyla gerçekleştirildiği tarihi ve talihsiz bir kırılma noktasıdır. Asıl amaç Morrison Süleyman Demirel’i aklamak, haklı çıkarmak ve dolaylı olarak Erbakan’ı cesaretsiz ve beceriksiz göstermeye çalışmaktı. Ve tabi bu vesileyle Tayyip Erdoğan’ın da  ne denli kararlı ve başarılı bir kahraman(!)  olduğu palavrasını hatırlatmaktı. Oysa Süleyman Demirel; 28 Şubat darbesi sırasında işbirlikçi siyasi ayağı, Erdoğanlar ise sonrasındaki pazarlıklarıydı.”

“28 Şubat’ın Siyonist Baronları ve İşbirlikçi Figüranları Kimlerdi?” yazısının “önemine binaen” tekrar paylaşılması, bu günü daha iyi anlamak için, düne bakmamız gerektiğini, dünü anlamak için ise Milli Çözüm’ün dün yazdıklarını tekrar okumak gerektiğini hatırlatmaktadır.

28 Şubat, Yahudi Lobilerinin ve Masonik Merkezlerin AKP’yi iktidara taşımasının bir hazırlık aşamasıydı ve 28 Şubat, sonunda AKP’nin tek başına iktidar olmasına yaramıştı. Bunların tesadüfen ve sonunu düşünmeden yapıldığını sanmak ve savunmak, en azından saflıktı.

28 Şubat;
Dışarıda ABD derin devleti Yahudi Lobilerinin Hahamlar Meclisi sayılan 300’ler konseyinin kararları…
İçeride ise Süleyman Demirel ve Mesut Yılmaz gibi siyasileri…
TÜSİAD gibi iktisadi ayakları…
Fetullah Gülen gibi münafıkları…
Masonik ve kiralık medya yazar ve yorumcuları…
Satılık sendika ağaları…
Ve askeri cunta elemanları…
ile gerçekleştirildiği tarihi ve talihsiz bir kırılma noktasıdır.

28 Şubat sürecinde talimatlar, Mason Localarından ve Siyonist odaklardan verilmişti.
28 Şubat darbesi sırasında işbirlikçi siyasi ayağını Süleyman Demirel, sonrasındaki pazarlıklarında ise Erdoğanlar bulunmaktaydı.
28 Şubat 1997’deki Milli Güvenlik Kurulu toplantısında, TSK’nın cuntacı kanadı tarafından ABD Yahudi Lobilerinin talimatları Refah-Yol Hükümeti’nin önüne “uygulanmasını istedikleri maddeler” olarak konmuştu.

Erbakan Hoca, Kemalizm’i Siyonizm’in ve Masonik merkezlerin kılıfı yapanlar tarafından önüne konulan bu dayatmaların hem haksızlık ve yanlışlığını 4 saat anlatıp ispatlamış, hem de asla kabule yanaşmamış ve imzalamamıştı.
Erbakan Hoca, bütün baskılara rağmen MGK kararlarını imzalamamış, sadece bunların görüşülmek üzere Bakanlar Kurulu’na sevk yazısını hazırlamış ve bunların hiçbir maddesi işlerlik kazanmamış ve uygulanmamıştı.
Erbakan Hoca, “Hükümet, TBMM’de kurulur. MGK’da kurulmaz” diyerek dış mihrakların ve işbirlikçi takımının ayarını ve amacını ortaya koymuşlardı.
Erbakan Hoca, ülkeyi kışkırtılan bu kaostan ve Ordu-Millet kapışmasından korumak üzere, örnek bir feragat ve ferasetle 28 Şubat’tan aylar sonra ve Süleyman Demirel’in demokrasiye ve milli iradeye hile ve hıyanet tavrıyla Başbakanlıktan istifa edip ayrılmıştı.

28 Şubat’ın perde arkası patronları gizlenmiş ve Siyonist Lobilerin ve Masonik Merkezlerin bütün suçlarının sorumluluğu TSK’nın sırtına yüklenmeye çalışılmıştı.

28 Şubat sürecinde, Erbakan Hoca’nın yanına özel yerleştirilen kriptolar (Şevket Kazan, Oğuzhan Asiltürk vs) Refah’ın kapatılmasına mazeret, AKP’nin kurulmasına meşruiyet kazandırma çabasındaydı.
28 Şubat Siyonist senaryosunda figüranlık yapıp Erbakan’a karşı “Laikler birleşsin” diye kıçını yırtan sözde solcular AKP’yi iktidara hazırladıklarının farkında bile olmayacak kadar ahmaklar takımıydı.
28 Şubat Siyonist senaryosunda rol alan figüranlar, farkında olsalar da olmasalar da AKP’yi iktidara hazırlamışlardı.

Böylece Sn. Erdoğan’ı gündeme taşıyıp parlatma ve AKP’yi kurup iktidara taşıma projesi fiilen uygulanmaya başlanmıştı.

“Böylece onlar (Müslümanlara ve mazlumlara karşı) bir tuzak (hileli bir düzen) kurdular. Biz de, farkında olmadıkları bir tuzak kurup (onların planlarını altüst ettik ve bu tuzaklarını onların başına geçirdik.)”
“Artık Sen bak gör ki, bu hile ve hıyanet düzenlerinin (şeytani rejimlerinin ve zulümlerinin) sonu nasıl oldu. (Ki) Biz onları ve kavimlerini toptan mahvettik.” (Neml Suresi 50-51. Ayetleri)

Last edited 1 yıl önce by Necati AKGÜL

ÖZEL YAZILAR

YORUMLAR

Son Yorumlar
12
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...