Gönlüme İlham, Zihnime İkram; HİKMET GONCALARI “HOCAMIZDAN VECİZ HATIRLATMALAR”
Değişik vesilelerle Üstadımız, şu vecizeleri buyurmuşlardı:
● Allah’ın taksimine, yani hayır ve şerden kısmetine razı ol ki, takdire iman etmiş olasın. İbadet, hizmet ve hareketlerine nefsini katma; yani riyakârlık yapma ve üstünlük taslama ki, nefeslerin kıymet kazansın!..
● Herkesin kıymeti, gayreti kadardır; gayreti ise gayesi ve hedefi oranındadır. Hedefleri ve hayalleri kutsal ve kuşatıcı olanlar, büyük adamlardır. Gayesi ve gailesi (derdi) küçük olanlar da, ayarı düşük insanlardır.
● İslam’sız insan, Kur’an’sız irfan ve imansız vicdan olgunlaşamaz… En büyük akılsızlık; başkalarına haksızlık ve ahlâksızlık yapmaktır.
● Düşman gibi dine sataşanlar, şeytan gibi din istismarı yapanlar ve dünyalık hesapları için kutsalını ve davalarını satanlar; hepsi aynı ayardadır.
● Herkes senin aynandır. Akıllılık; kendinin güzel yönlerini de, çirkin hallerini de, başkalarında görüp anlamandır; yani yanlışlarının ve yamukluklarının farkına varmandır. Artık çirkinliğini gördüğün aynaları kıracağına, kendini düzeltip temizlemen daha akıllıcadır.
● Sadece kendisini ve ailesini düşünenler ve “başkasından bana ne” diyenler, şeytanın taifesidir. Çünkü şeytan da bu benlik ve bencillik yüzünden lanete uğramıştır.
● Biz Hak davanın ve onun şahs-ı manevisi olan ZAT’ın kapısındaki KITMİR’leriyiz. Hâşâ; bu kutsal hareketin kurmayı değil, komutanı değil, birim başkanı değil; sadece hizmetçileriyiz. Hem öyle resmi ve besili değil, hasbi bir köpeğiyiz. Tehlikeli bir süreçte, O’na suikastçılar ve saldıranlar olabilir düşünce ve endişesiyle Hz. Peygamber Aleyhisselam Efendimizin evi etrafında ve hiç kimseden talimat almadan ve başkasına çaktırmadan gizlice nöbet tutan ve Resulüllah’ın çok özel duasına mazhar olan Sahabe-i Kiram’dan Ebi Vakkas oğlu Sa’d gibi sevdamızın ve sultanımızın gönüllü neferleriyiz. Tevhid dininden dönmemek, zalim ve kâfir diktatöre boyun eğmemek için şehirden kaçıp bir mağaraya sığınan gençler olan (Bak: Kehf Suresi: 9-22. Ayetleri) Ashab-ı Kehf’in sadık köpeği Kıtmir bile (Kehf Suresi: 18) makbul sayılıp Kur’an-ı Kerim’de zikredilmek ve cennete girmek şerefine eriştiği halde; tarihin en büyük ve en muhteşem inkılâbı olan Yeni İslam (Barış ve Bereket) Medeniyetinin ve Mehdiyet Devriminin Kutlu Liderinin gönüllü Kıtmirlerinin, Rahmet-i İlahi’den mahrum bırakılacağını sananlara hayret etmekteyiz.
● Bakmak ve görmek farklı şeylerdir; ama hakikati sezmek ise daha özel bir meziyet ve hidayettir. Örneğin:
Duvarda asılı bulunan ve belirli aralıklarla çalıp bizi uyaran saati duymamak ve hatta görmemek; gaflettir. O saatin, sadece rakamlarını, akrep ve yelkovanını görmek ve kendi kendine hareket ettiğini zannetmek; cehalettir. O saatin perde arkasındaki onlarca dişliyi, çarkı ve mekanik yapıyı akla getirmek ve hayalen görmek de; basiret ve ferasettir. Ama asıl, o saati kurgulayan ve kuran zatı düşünmek ve bilmek ise, marifettir. Hadis-i Kutsi’de buyrulan;
“Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim ve bu maksatla âlemleri halk ettim” hikmetinin bir anlamı da; “Ey insanlar, siz Benim ilmimde saklı bir hazine idiniz. Sizi size bildirmek ve Habibim Muhammed’i (SAV) Zatıma bir ayna yapıp, Onda Kendimi görmek ve sizlere göstermek için mahlûkatı var ettim” demektir.
● Kızdığımız, kıskandığımız ve kin bağladığımız kimseleri, horlamak ve hırpalamak niyetiyle; onların hata ve haksızlıklarını ayet ve hadislerle ortaya koymak ve hatalarını yüzlerine vurmak: Allah için tebliğ ve tavsiye değildir. Sadece kendi öfkemizi ve nefsi hakaretimizi, o kişilere yansıtmak için, Kur’an’ı ve Resulüllah’ı istismar etmektir.
● İslam; kristal bir şişe içindeki safi ve şafi ilaç gibidir. Akıllı ve insaflı doktor, o şişeden çıkardığı ilacı; hastasına ölçüyle, tatlandırılmış şekilde ve tedricen verir. Ahmak kimse ise, hastasına o ilaç şişesini olduğu gibi ve hepsini zorla yutturmak için boşuna gayret gösterir… Ve tabii hastaların çoğu bu şişeyi yutamaz; yutanların da boğazına takılıverir.
● Tavşan besleyenin küheylan yetiştirdiğine, arpa ekenin de hurma devşirdiğine hiç rastlanmamıştır. Paslı demirden tas, ağaç kömüründen elmas yapıldığını gören de çıkmamıştır.
● Senin yuların, nefsanî gururunun veya Siyonist gâvurunun elinde olduktan sonra; ha merkep olmuşsun ha deve… Ha fare olmuşsun ha fil… Ne fark eder be gafil!
● Küçük heveslerle, büyük hedeflere varılamayacaktır. Amacı küçük olanların, aracının büyük olması da işe yaramayacaktır. Tuvalete beygirle, meyhaneye lüks ciple gideni kimse alkışlamayacaktır. Davası Hakkın ve hayrın hâkimiyeti olanların, bütün sevdası ve maksadı; Allah’ın rızası ve insanlığın rahatı ve refahıdır. Nefs-ü hevâsını ilahlaştıran ve dünyaya tapınanların, aşk şiirleri safsatadır.
● Kâbe’si Amerika, Medine’si Avrupa olanların, Hacca gitmesi ile Haç’a secde etmesi farksızdır.
● Dostunu harcayan, postunu harcamıştır. Dostunu ucuza satan, kendisini şeytana kiralamıştır…
● Hak ve hakikat gözetmeyenlere hürmet gösterilmez. Şeriat (hukuk ve adalet) gütmeyenlere ise şefaat edilmez. Tapındığın putların heykeli, ha ağaçtan, ha altından yapılsın, fark etmez…
● Servet ve rütbe (etiket) için, şeref ve haysiyetini rüşvet verenler, ekmek parası için fahişelik edenlerden daha alçaktır. Makam ve menfaat için Hak davasından cayıp dönenler ve bu döneklere mazeret ve keramet düzenler, İslam’a açıkça düşmanlık güdenlerden daha zararlı ve aşağıdır.
● Zalimleri büyük gören ve destek veren kimselerin izzet-i nefsi ve insanlık haysiyeti kalmamıştır. Kahpeye “kahramanlık zırhı” giydirmek ve döneklere “akıllılık” sıfatı geçirmek ne işe yarayacaktır?
● Araştırıp düşünmeden, okuyup öğrenmeden; sadece gelenek ve görenek inancı, şeytanın oyuncağıdır. Taklidi Müslümanlık, itikadi sapıklığın açık kapısıdır.
● Dili uzun olanın, ömrü kısa olur. Dili yaralayıcı olanın, başı belalı olur. Dili tatlı olanın, kabahati tez unutulur. Dili acı olanın; kalbi sancılı, akıbeti feci olur. Dili bozulanın, dini de bozulur. Ancak haksızlıklar karşısında susanlar dilsiz şeytan olur ve imani haysiyet ve hassasiyeti kaybolur.
● Yalan ve palavrayla hava atılır, ama hedefe varılmayacaktır. Yalanla; belki o anı kurtarırsın, ama bütün geleceğini karartırsın. Yılana sığınmak, yalana sığınmaktan daha kârlıdır.
● Başkalarına hakaret edenin, onlardan hürmet beklemesi; insanlara nefret besleyenin, karşılığında muhabbet ve merhamet istemesi; hem boşunadır, hem de haksızlıktır.
● Tembellik, teneşir ehli cenazelerin halidir. Herkes bilmeli ki; yürüyen karınca, yan gelip yatan karacadan daha önce hedefine erişir.
● Herkesin ayarı, tarafıyla belli olur. Şeytani güçlerin safında olanların, Rahmani sıfatlı görüntülerine aldanmak saflıktır. Çünkü zalimleri destekleyen, dolayısıyla mazlumları ezen konumundadır.
● AB’den, ABD’den ve işbirlikçi partilerden hayır beklemek; akrepten hayır beklemekten daha akılsızcadır. Bin kere denenmişi, bir kere daha denemeye kalkışmak, vurdumduymazlıktan da öte, ahmaklıktır. İşbirlikçiliği, “işbilir”lik sanmak ise en yaygın, ama maalesef saygın bir saflıktır.
● Şahsi heves ve hesapları için; Saadet Partili olmakla, diğer sağcı veya solcu partilerden birine katılmak arasında fark yoktur. Allah ne aradığına bakar, nerede aradığına değil. Tabi bu arada makul ve makbul amaçlar için, gayrimeşru araçların kullanılmayacağını da bilmek gerekir.
● Döşek gibi semirmek isteyenler, eşek gibi minnet çekerler. İman ve ümit pili bitenler, zulme direnemez, tez çökerler.
● Faziletli adam, “herkes su içsin ve doysun” diye; kötü tıynetli adam ise, “insanlar düşüp boğulsun” diye kuyu kazar… Ve elbette herkes niyetinin karşılığını bulur.
● Samimiyet ve merhametle yapılan öğüt ve uyarı; şifalı merhem yerindedir. Kötü niyet ve hakaretle yapılan nasihat ise, kuyruk altına batırılan diken gibidir. Biri yatıştırır, diğeri hırçınlaştırır.
● Huysuz kişiyi kışkırtmak, kuduz köpeğe karışmaktan beterdir. Unutmayın, huzursuzluk uğursuzluk getirir.
● Kendi iktidarını, milletin ıstırabı üzerine kuranlar; sonunda öfke infilakıyla derbeder olurlar.
● Büyük liderlerin, stratejik tedbir ve hedefleri, sadece kendisinde saklı bir sırdır. Çünkü Hz. Peygamber (SAV) Mekke’yi fetih niyetini ve projesini, herkesten saklamıştır.
● Elinden geldiğince herkese iyilik et. Böylece iyi kimseleri minnet, kötü kimseleri mahcubiyet altına sokarsın.
● Sonunda ölüm olduktan sonra, ha susuzluktan telef olmuşsun, ha suda boğulmuşsun! Akıllılık, ölüme ve sonrasına hazırlıklı olmaktır.
● Doktoruna âşık olan hasta; onunla buluşmak için, sağlığına kavuşmayı değil, hastalığının devamını ister. Mevlâ’sına sadık ve âşık kişi de; O’nun takdir ettiği belayı ve O’nun yolunda sıkıntıya katlanmayı bal kaymak bilir.
● Ateş böceği gece gündüz devamlı ortalıkta ve yazı yabanda bulunuyor. Ancak Güneş’in ışığından dolayı gündüzleri fark edilmiyor. Ahmaklar ise onun sadece geceleri yuvasından çıktığını sanıyor!
● Akıllı ve hayırlı adamlar, hep kendisinden bilgili ve bereketli insanlar arar, daha da yücelmek için… Ahmak ve alçak adamlar ise, hep kendisinden aşağı kimseler içinde bulunmak arzular… Küçükler arasında büyük görünmek için.
● Tur Dağı, dağların en küçüğüdür, ama Hz. Musa’nın ve Tecelli-i Rahman’ın sayesinde en meşhuru ve makbulüdür.
● Seni kıskanandan, senden korkandan ve senin kahrına uğrayandan korkmak ve sakınmak lazımdır… En doğrusu, hırsını ve hıncını gizli tutmaktır…
● Münafıktan ve Masondan başkan, kurttan çobana benzer.
● Derviş hırkası giyen riyakâr, Kâbe örtüsünü eşeğine çul yapan adam gibidir.
● Paslı demiri cilalamak, boyamak değil; önce törpüleyip temizlemek gerekir. Bunun gibi, günah kirini tevbe ile temizlemeyenlerin, sarık-cübbe giymesi neyi değiştirecektir?
● Güneş kışın daha çok aranır ve sevilir, çünkü süreklilik bıkkınlık getirir.
● Bazen arpa kadar altın, altı bin uyuşuk ahbaptan daha etkilidir. Ama bir sadık ve sağlam dava yoldaşı da bin tonluk hazineye bedeldir.
● Kutlu sevgilini kendine tercih etmedikçe, aşkın sahtedir, bağlılığın gösteriştir.
● Nasipsiz ve beyinsiz insanı akıllandırmaya kalkışman, sonunda seni de deli edecektir.
● Nefsanî ve şeytani dürtülerine direnemeyen, hakikatte “akıl baliğ” değildir.
● Para kazanıp hayra harç etmeyen ve ilim öğrenip amel etmeyen, en ahmak kişidir.
● Aşırı hiddet muhabbeti, aşırı merhamet mehabeti (saygınlığı) giderir.
● Cahillerin takdirinden ise, âlimlerin tekdirini ve tenkidini tercih etmelidir.
● Şeytanlar ve şarlatanlar, ihlâsa ermiş samimi ve sabır ehli kimselerle; başkanlar ve yönetici konumunda olanlar ise, ahlâken iflas etmiş kişilerle başa çıkamazlar.
● Bir değersiz taş, mücevherden bir vazoyu kırabilir. Ama bu onu kıymetli hale getirmeyecektir.
● Kuvvetsiz fikir, çok zeki bir felçliye benzer; fikirsiz kuvvet ise, cahil ve beyinsiz vezire benzemektedir.
● Ahmak ve alçak insanlara hürmet ve rağbet etmek, onların azgınlık ve sapkınlıklarını körüklemek demektir.
● Nasıl ki eşek arısı bal vermezse, döşek hırsı (tembellik) de mal getirmez. Bunun gibi Hak davadan döneklerden vicdani hassasiyet ve haysiyet; ödlek tiplerden ise dini gayret ve cesaret beklenmez.
● Kendi nefsini gören, Rabbini görmez; derdini bilen ise dermansız ölmez. Sadece kendisini düşünen, ailesini ve çevresini küçümseyen kimseler, asla mutluluğun tadına eremez.
● Kibirli insan kirli vicdan sahibidir. Mütevazı günahkâr, gururlu abidden daha nasiplidir.
● Hz. Süleyman rolüyle, onun yerine konulan İfrit’le Süleyman bir olmaz. Her tac-u taht sahibi de, sultan sayılmaz.
ŞİİR
ŞİİR
ŞİİR
ŞİİR
“Kalbin hayra, ayak şerre giderse
Adın Ahmet, tadın zahmet olmasın…
İman, akıl, vicdan; el ele verse
Bu âlemde, niye rahmet olmasın.”
Hz. Peygamber Efendimizin tavsiyesiyle; “Allah’ın ve Resulüllah’ın ahlâkıyla ahlâklananlar” ve Kur’an’ın ifadesiyle; “Allah’tan kendilerine güzellikler (ve üstün özellikler) geçmiş bulunanlar…”[1] Zahmet içindeki rahmeti, zorluk içindeki hikmeti, ibadet ve teslimiyet içindeki saadeti fark edip, zevk edip yaşayanlar kazanacaklardır… Ve sonuna, yani ölüm anına kadar hayırda yarışanlar… İyilerle kötülerin, sağlamlarla çürüklerin… Elmaslarla kömürlerin… Mü’minlerle kâfirlerin denenip elenmesi için, bu dünyada imtihanda bulunduğunun ve her an ayrı bir imtihana tâbi tutulduğunun şuuru ve sorumluluğu içinde davrananlar kurtulacaklardır… En başa çıkılmaz sıkıntılar… En dayanılmaz sarsıntılar ve en aşılmaz görünen sorunlar karşısında, kısaca Kur’an’ın “yüreklerin hançereye dayandığı anlar”[2] diye tarif ettiği durumlarda bile, metanet ve istikametini bozmayan ve Allah’ın razı olduğu tavırdan ayrılmayanlar… Kısaca, ömür boyu küfürle ve kötülüklerle boğuşanlar, sonunda ayetlerin haber verdiği şekilde “yeryüzünün vârisi ve insanlığın hâmisi” olacaklardır.
Demir rengine boyandığından, çelik zannedilen düzgün sırıklar… Sarı suya batırıldığından, kıymetli altın zannedilen bayağı bakırlar… Mü’min ve muttaki rolü oynadıklarından, muhterem zannedilen münafıklar… Karşılaştığı ciddi bir zorlukta ve uğradığı önemli bir zararda veya umduğunu bulamadığında güzel ahlâktan yan çizen… Dünyalık bir makam ve menfaat karşılığı Hak davadan yüz çeviren sahte kahramanlar ise, insanlığın baş belâsı ve Müslümanların yüz karasıdırlar.
Oysa bize; İslam davası ve insanlık sevdasıyla yola çıkanlar ve asla hedefinden şaşmayanlar lazım… Bize; nefsi arzularını yaşamak için değil, kutsi değerleri ve duyguları yaşatmak için, yanıp tutuşanlar lazım… Bize; resmiyet ve mecburiyetle değil, samimiyet ve teslimiyetle çalışanlar lazım… Bize; sürekli itekleyerek ve sürükleyerek, emirle ve talimatla değil, öğütle ve işaretle koşuşanlar lazım… Ücretle iş yapan kiralıklar değil, özveriyle çırpınan sadıklar lazım… Görünürde halk ile, hayrın hizmetinde, ama gerçekte ise Hak ile, huzur zevkine ulaşanlar lazım… Bize; ele geçirdiklerine sevinip şımarmayan, yitirdiklerine ise dövünüp darılmayan… Yani kader sırrına kavuşanlar lazımdır..
ŞİİR
Yâri yarası olanlar, yarası yâr olan gelsin
Gönlünde bahar havası, kafası kar olan gelsin…
Hesabi olan riyakâr, hasbi olan fedakârdır
Sevdası âleme sığmaz, dünyası dar olan gelsin…
İkilik şirkinden uzak, kader sırrına kavuşan
Kesrette vahdeti bulan, vuslat zevkine karışan
Cümle cihanla barışık, canlı cansızla konuşan
Hasret ateşiyle işi, hep ah-u zar olan gelsin…
Azrail’e ödül verir, ölümü öldüren erler
Zalimlere izzetlidir, mazlumu güldüren erler
Hem, marifet bahçesinde, hikmet gülü deren erler
Nefsiyle bin kere ölüp, Hak ile var olan gelsin…
Ahmet Hoca bil ki gaflet, tüm gönüllere zehirdir
İlaç; iman, ilim, kulluk… Şifa; fikir ve zikirdir
Tembellik ve benlik; ruhu, öldüren manevi kirdir
Rahman’a dönüp gönülden, derdi didar olan gelsin…
Evet, bu dünyaya sadece zevk ve zenginlik için geldiğini zannedip, ruhundan ve Rabbinden habersiz yaşamak, hayvanlık mertebesidir. Hile ve hıyanete yönelmek, haksızlığa ve ahlâksızlığa heveslenmek ise, şeytanlık halidir. Ama, ibadet ve istikamet çizgisinde, fikir ve zikir disiplininde şehvet mikroplarını ve enaniyet putlarını öldürebilenler ise insanlık derecesine yükselir. İlim ve irfan mektebinde yetişmeyenler… Hizmet ve hikmet meclisinde pişmeyenler, ruhen çiğ kalır ve çirkinleşir. Hak davadan ve takvadan nasipsiz olanlar, şeytan gibi huzurdan kovulmuş demektir. Çünkü, eğer sevilselerdi, ibadet ve hizmetten mahrum edilmezlerdi.
Hâlbuki ömür sermayemiz, su gibi akıp gitmekte ve hızla tükenmektedir. Her nefes alışverişimiz, bir ağacı kesen hızar dişleri gibi, sayılı saniyelerimizi alıp götürmektedir. Allah’ın kudret ve sanat eserleri olan vücut nakışlarımız her geçen gün biraz daha pörsümekte ve giderek zayıflayan saçlarımız ağarıp dökülmekte… Hastalık ve arızalar çoğalıp gücümüz tükenmekte… Ve bütün bunlar dünyada imtihan için bulunduğumuzu ve fani olduğumuzu ihtar etmektedir.
Ruhumuz, gaflet zindanından ve şehvet tuzağından kurtulabilirse, o zaman gerçek özgürlüğüne ve kulluk bilincine ulaşacaktır. Artık; yalancılığa, yağcılığa ve başkalarına yalvarmaya tevessül ve tenezzül etmekten kurtulacaktır… Çünkü artık; onurlu, şuurlu ve huzurlu bir insandır. Ürkeklik, kahpelik ve kölelik ise münafıkların sıfatıdır. Kâfirler için bu hayat; keyfince yaşamak, hayvani lezzet ve şehvetlerine kavuşmak için tek ve son fırsattır. Mü’minler için ise, hayat; iman ve cihaddır. Yani sonsuzluk yolculuğunda bir imtihan ve hazırlanmadır. Ölüm; kâfirler için, korkunç bir ayrılık ve azap iken, mü’minler için Rabbine ve sonsuz saadet iklimine vuslattır.
Öyle ise, gönül evimizi kirleten ve feraset gözlerimizi körelten açık ve gizli günahlarımızı fark etmeyecek kadar GAFİL… Bilgi eksikliğimizi, yetersizliğimizi ve tembelliğimizi kabul etmeyecek kadar CAHİL kalmayalım… Her şeyin en iyisine ve en güzeline talip olalım ve ona ulaşmaya çalışalım… Ne kendimizi ne de başkalarını, asla dünyalık servet ve etiketleriyle tartmayalım. Unutmayalım ki, ahiret pazarında, Karun’un hazineleri ve Firavun’un rütbeleri, bir kuruşa bile müşteri bulamayacaktır.
Bu nedenle “Ahiret âlemi, hayret âlemidir” denmiştir. Çünkü görünürde “evliya”, gerçekte “eşkıya” olan nice insanların içi dışa dökülecek, bunları gören herkes hayrete düşecektir. Yani sureti insan ama sireti şeytan olanları herkes tanıyıp bilecektir. Fakat burada rağbet edilmeyen ve kıymet verilmeyen, oysa Allah katında değeri ve derecesi yüksek olan yiğitlere ise, ahirette herkes imrenecektir. Zahiren muhterem ve muttaki, ama ruhen cılk ve cılız kimselerin ise yüzüne tükürülecektir.
Unutmayalım: Yerde ve göklerde bulunan canlı ve cansız her şey bir aynadır. Ve bu aynalarda her an tecelli eden ve bütün olayların arkasında görünen, Cenab-ı Hakkın Celal ve Cemal sıfatlarıdır. “Yaratılanları, Yaratandan ötürü sevmek” bunun için lazımdır.
Uyanık olalım: Sulardaki kabarcıklarda göz kırpan… Yaprak yaprak açıp, çiçek çiçek kokan… “Hu” zikriyle esen yellerde fısıldayan ve kanat çırpan kuşlarda cıvıldayan O’dur… Güneşle gündüzlere nur, imanla gönüllere huzur ve Kur’an’la beyinlere şuur akıtan… Ateşte hem pişiren hem yakan… Su ile hem yıkayan hem boğan… Her şeyi ve herkesi rızıklandırıp doyuran… Gözlere gördüren, kulaklara duyuran… Güldüren ve ağlatan O’dur. Her an ve her şeyi ve her birimizin ruh ekranı için ayrı ayrı ve yeni baştan yaratan… Dualarda çağrılan, Kur’an’larda okunan O’dur. O Rabbimize ve sahibimize sonsuz şükürler olsun ki bizi yoktan var etmiş, hidayet ve inayet buyurup, varlığından haberdar etmiştir. Öyle ise, Rabbimize teşekkür ifadesi olarak O’na ibadet etmek… Emir ve yasaklar çizgisinde hareket etmek… Din, dil, renk ayırmaksızın Allah’ın bütün kullarına ve tüm mahlûkatına şefkat ve merhametle yönelmek… O’nun dinine ve davasına hizmet etmek, inancımızın ve insanlığımızın gereğidir. Nankörlük ise hıyanettir. Ve sonunda herkes ektiğini biçecek ve müstahak olduğuna erişecektir. Ve son pişmanlık para etmeyecektir.
Mülk Suresi 19-30 ayetleriyle ilgili sohbet:
19- Onlar üstlerinde, kanat süzerken ve açıp yumarken sıra sıra uçanlara (gökyüzündeki kuşlara ve uçaklara) bakıp görmüyorlar mı (ve hiç düşünüp ibret almıyorlar mı)? Ki onları (bütün kuşları, uçakları ve uzay araçlarını havada) Rahmandan başkası tutmuyor (her şey O’nun koyduğu tabii kanunlarla ve insana verdiği akıl yoluyla yürüyor) Şüphesiz O her şeyi hakkiyle (ve bütün incelik ver gizlilikleriyle) görendir (ve bilendir)… “Yaratan yarattığını bilmez mi? Halbuki O latiftir ve habirdir”[3]
Atomlardan balinalara, uçaklardan uzaydaki yıldızlara, her şeyin; hareketini ve sükûnetini bizzat sağlayan… Gemilerin, trenlerin ve otomobillerin tekerleklerinin ve istikametlerinin, her milimetresini ve süratini, her an takdir buyuran Cenabı Haktır ve her şeyin kontrolü O’nun kudret elindedir.
20- (İşte bu yegâne kuvvet ve kudret sahibi olan) Rahmana karşı (ve O’na rağmen) size yardım edeceğine (inandığınız) kimmiş? Yoksa(süper güç sandığınız) şu sizin ordunuz mu (ABD ve NATO’nuz mu)? (Bütün kâfirler ve gafiller, Siyonist ve emperyalist zalim güçler ve Allah’tan ziyade Amerika’dan çekinen ve güvenen gafiller) sadece boş bir gurur ve aldanış içindedirler.
21- Eğer O(Allah) rızkını(size ikram ve ihsanı olan her türlü nimet ve faziletini) tutup kesecek olsa; size rızkınızı (maddi ve manevi ihtiyacınızı) kim verebilecektir? Hayır, onlar (nankör inkarcılar ve münafıklar, Hakka karşı) derin bir gaflet ve nefret içinde, inatla ve azgınlıkla direniyorlar.
22- O halde, (ABD ve AB gibi zalim güçlerden ve hain işbirlikçilerden korkarak veya menfaat umarak; bunlara yaranmak için) yüzüstü kapanarak sürünen(uşak ruhlu kimseler mi) daha doğru ve onurlu sonuca(hidayete) ulaşır, yoksa sıratı müstakim üzerinde(İslam ve Kur’an çizgisinde ve insanlığın hizmetinde) dümdüz ve başı dik yürüyen mi?
(Elbette, haklı ve hayırlı yolda ve onurla yürüyen; halkın ve mazlumların çıkarlarını gözeten ve sadece Allah’a güvenen kimseler, başarıya ve mutlu sona erişeceklerdir. Tarihen de, tabiaten de, dinen de, vicdanen de bu böyledir.)
23- Deki: Sizi (hiç yoktan) inşa edip yaratan (cemadat: cansız varlıklar ve nebatat ve hayvanat cinsinden değil, insan olarak) size (duyu organlarını) işitecek kulak aletleri, gözler ve gönüller veren (ve bu organların dinleyip, seyredip, hissedip zevkleneceği bütün nimetleri ve güzellikleri var eden) O’dur. (Bütün bunlara rağmen) ne kadar az şükrediyorsunuz?!..
24- Deki: Sizi yeryüzünde, yaratıp yayan(üretip çoğaltan) O’dur. Ve (sonunda da yine) O’na toplanıp arz olunacaksınız!(Bütün hayatınız, bir resimli roman misali, derlenip, O’nun huzuruna konulacaksınız)
25- (Kötülükleri, küfür ve nankörlükleri yüzünden, hesaba çekilmek ve hak ettiği karşılığı görmek istemeyen; yaptıklarının yanlarına kar kalmasını arzu eden kimseler) derler ki: Eğer doğru söylüyorsanız, şu vaat edip tehdit ettiğiniz;(ezilenlerin zaferi, Hakkın hakimiyeti, kıyamet ve ahiret haberleri) ne zamanmış!?
26- Deki: (Bunların zamanı ve nasıl olacaklarıyla ilgili) bilgi, ancak Allah’ın katındadır. (Ama mutlaka ve pek yakında ortaya çıkacaktır) Ben sadece, apaçık bir uyarıcıyım”
27- Derken (O şüphe ettikleri ve hiç beklemedikleri; Hakkın ve mazlumların galibiyetini, zalim inkârcıların ve münafıkların acı akıbetini) çok yakından gördüklerinde, o küfredenlerin yüzleri kötüleşip(pişmanlık ve perişanlık içinde) kararacaktır ve onlara: “işte bu, sizlerin(hiç olmayacak diye savunduğunuz) ve davet edip durduğunuz şeydir” denilecek(böylece, akılsızlık, haksızlık ve ahlaksızlıkları yüzlerine vurulacaktır)
28- (Mazlumların galibiyetini, İslam’ın hakimiyetini ve sadık müminlerin müjde ve davetini yalan sayıp alay konusu yapanlara) deki: (gerçekleri) görme(yeteneğinizi kullanıp biraz düşünerek) söyleyin bakalım: Şayet Allah beni ve benimle birlikte (Hak davada sebatla hizmet) edenleri, (ecel gelip, zafer günlerini görmeden öldürse) helak etse veya, bize merhamet edip esirgese (ve zafere erdirse, ki her halükarda biz kazançlıyız); bu (her iki) durumda da kafirleri acı ve alçaltıcı azaptan kim kurtaracaktır?
29- Deki:(bizim inandığımız ve sığındığımız) O Rahmandır. İşte O’na iman(ve itaat) etmekte ve O’na tevekkül ve teslimiyet göstermekteyiz. Artık kimin açık ve kesin bir sapkınlık içinde olduğunu pek yakında görüp bileceksiniz!
30- (Bütün kâfirlere, münafıklık edenlere, nankörlük yapan döneklere ve Allah’ı bırakıp Amerika ve Avrupa’ya güvenenlere) Deki: Hala gerçeği görmez misiniz? Düşünüp haber verin bakalım: Bir sabah (kalktığınızda), eğer (içme ve ekin) suyunuz, (çekilip yerin dibine) batıverecek olsa, bu durumda, kim size bir akarsu getirebilir? (Biraz olsun akıl edip insafa ve İslam’a gelmez misiniz?)
Nil nehrinin yatağında akan bir saniyelik suyu dondursanız, çıktığı Sudan’daki dağdan daha büyük tepeler oluşur. Peki, yüz binlerce senedir bu küçük dağdan çıkıp akan ve milyonlarca insana hayat kaynağı olan bu nehirlerin ve tüm nimetlerin asıl sahibinin yüce Allah olduğunu, zahiri sebepleri bırakıp, hakiki müsebbip olan yaratıcımıza şükür ve kulluk borcumuzu, ne zaman hatıra getireceksiniz?
Bizleri yakından ilgilendiren ve bir tefaül sonucu dikkatimizi celbeden Hud suresinin şu ayetleriyle sohbeti bitirelim:
48– (Peygamberin öz evladı bile olsa, alaycı zalimlerin helakinden sonra, selamet ve emniyet gemisinde bulunan nebisine, Cenabı Hak şöyle seslendi):
“Ey Nuh! Sana ve seninle birlikte olanlardan oluşan ümmetlere (topluluklara) bizden (gelecek) selamet ve bereketlerle(gemiden) inin (ve artık huzur ve kurtuluşa erişin) denildi.
53- (Haksızlık ve ahlaksızlık düzenlerine alışmış kimseler) “Ey Hud!” dediler. “Sen bize apaçık mucizelerle gelmiş değilsin ki, bizler senin sözünle ilahlarımızı(cansız putlarımızı, canlı tağutlarımızı ve nefsimize hoş ve kolay gelen batıl ve bozuk hayat tarzlarımızı) terk edelim.. Sana asla iman edecek değiliz!”
54- (Hud A.S. dedi ki:) Allah’ı şahit tutarım, siz de şahit olun ki, ben sizin(Allah’a) şirk koştuklarınızın(ve haşa O’nun ortağı ve hatırını kıramayacağı sandıklarınızın) hepsinden uzağım.
55- Artık hepiniz toplanın, istediğiniz tuzağı(ve caydırıcı cezayı) bana hazırlayın(elinizden geleni geri koymayın) ve artık bir bakışlık(göz açıp kapama kadar bile) mühlet ve fırsat tanımayın!.. (Çünkü kesinlikle biliyorum ki, Allah’ın tayin ve takdir ettiği dışında bana hiçbir şey yapamayacaksınız)
58- Nihayet(müminlere zafer, zalimlere derbeder) emrimiz(in vakti) gelince, tarafımızdan bir rahmet ve inayetle, Hud’u ve Onunla birlikte iman eden grubu kurtardık. (böylece) Onları şiddetli sıkıntılardan ve dehşetli baskılardan) çekip çıkardık(izzete ve devlete ulaştırdık)
59- (Size diğer bir acı örnek) İşte Ad (kavmi): Rablerinin ayetlerini tanımayıp reddettiler. Onun elçilerine isyan ve itiraza yöneldiler ve (bir aşağılık ve bayağılık kompleksiyle) her inatçı zorbanın emri (ve şeytani sistemi) ardınca yürüyüp gittiler.
60- Bu yüzden dünyada da, kıyamet gününde de lanete ve felakete uğradılar.
62- (Bunun gibi, yine) Salih peygambere de dediler ki: Sen (böyle davalara ve iddialara kalkışmadan, tabularımıza ve tağutlarımıza karışmadan) önce; aramızda, kendisinden(hayır ve hizmet) umulan(ve saygı duyulan) birisiydin.(Şimdi) Atalarımızın uya geldiği(ve o şekilde ibadet ettiği) din anlayışından(ve alışageldiğimiz bu hayat tarzından) sen bizi vaz geçirip alı mı koyacaksın? Doğrusu bizi davet ettiğin şeyden(adil ve asil bir sistemin gerçekleşebilmesinden; Allah’ın dininin, bu günkü düzenden daha çok huzur ve refah vereceğinden) kuşku verici bir tereddüt içindeyiz”
İşte bu tavır ve tepki: Sadece dünya hayatını ve şahsi menfaatlerini düşünen, ahirete ve sonsuz cennete değer vermeyen; hürriyet ve haysiyet içinde yaşamayı hak edecek bir bedel ödemeye girişemeyen; haklı ve hayırlı olduğuna kanaat getirseler de, o davanın başarılı olacağından ve Allah’ın izniyle mutlu sonuçlar doğuracağından endişe eden; bencil ve beleşçi toplumların, basit karakteridir. Ve elbette, küçük hesap ve heveslerin sahipleri, asla büyük hedeflere erişemeyecektir.
- Enbiya: 101
- Ahzâb: 10
- Mülk:14

İlham Gerçeğini Kavramaya Yönelik Mihenk Bilgiler
İlim elde edebilmenin yollarından birisi de “ilham”dır. Doğrudur, ilham zannedilen şey, bazen şeytanın vesvesesi de olabilir. Bu nedenle ilhamı vesveseden ayırabilmek için, onun dine uygunluğunu ayet ve hadislerle kontrol etmek gerekir.
Ayrıca ilham, tasavvufun gerçeğe ulaşma yollarından biridir ve sezgiyle eş anlamlı kullanılabilir. İlham, çok güçlü ve kıymetli bir bilgi edinme yoludur. Rabbin bal arısına vahyetti, yani ilham etti. Hayvanların bu ilham öğretisiyle yol alması, arı, kuş ve balıkların bu ilhamla yollarını bulması, ağaçların çiçek zamanı çiçek, meyve zamanı meyve vermiş olması hep ilhamı İlahi iledir. Allah, yeryüzüne de vahyeder, yani ilham eder. O da titrer, sarsılır, deprem olur. Şimdi, arıya, dağa ilham eden Allah, kuluna ilham etmez mi? Zira ilham, Allah’ın kulunun kalbine bıraktığı hikmetli şeydir. Her vahiy ilhamdır ama her ilham vahiy değildir.
Vahiy, vasıtalarla ve umumi bir hitapla gelir. İlham ise vasıtasız ve özel olarak kalbe gelir. Vahiy yasadır, herkesi bağlar. İlham yasa değildir, nasibi olanı ve ilgi duyanı bağlar. “Hani o zaman (Hz. İsa’ya tâbi olan) Havarilere: “Bana ve Elçime iman edin” diye vahiy (ilham) etmiştim de; onlar da: “İman ettik, gerçekten Müslümanlar olduğumuza Sen de şahit ol” demişlerdi.” (Maide Suresi: 111. ayet) Görülüyor ki, Peygamber olmayan, sıradan veya havas olan insanlar da ilhama mazhar olabilirler. Bir insan bir ilimle meşgul olduğu vakit, o ilimde meleke kesp ettiği için, o alanda işler artık ona adeta ilham kolaylığında tecelli etmeye başlar. Örneğin Edison lamba (ampul) için sayısız deney yapıyor. Sabır ve metanetin meyvesini de o binlerce deneyden sonra kazanıyor. Allah, insanın bu sabır ve metanetine mükâfat olarak, o neticeyi ilham ediyor. “Mercuhta sabit olan bir kemalat, racihte de sabit olur!” Yani, alt sınıfta olan birisindeki kemalat, ispata lüzum kalmadan üst sınıfta olan birisinde elbette sabit olur. (Evet, hayvanlara ve sıradan insanlara bile reva görülen Rabbani ilhamatın; cihat, biat ve itaat ehli olan, Allah ve Resulüyle irtibat halinde bulunan seçkin kullara verilmesi herhalde daha uygundur ve doğrudur.)
Şimdi, insana hizmet için yaratılan hayvanlar bile ilhama mazhar olacak, ama kâinata halife olmuş insan, ilham gibi bir şerefe layık görülmeyecek! Bu, akla ziyan bir tutarsızlıktır. Allah, arı ile konuşacak, ama arının efendisi olan insana yüz çevirecek… Bunu hangi akıl kabul eder? Bir hava zerresinin yüzlerce hikmetli ve incelikli hizmetler görmesini ve hatasız hareket etmesini, kör ve sağır tabiata havale edemeyeceğimize göre, buna ne diyeceğiz? Sevki İlahi diyeceğiz! Sevki İlahi; Allah’ın canlı-cansız mahlûkatıyla bir çeşit iletişimidir. Yani, ilhamla onlara ne yapacaklarını Allah’ın bildirmesi anlamındadır. “Böylece (Allah) onları iki gün (iki süreç) içinde yedi gök olarak tamamlayıverdi ve her bir göğe emrini (yaratılış görevini ve hikmetini) vahyetti. Biz Dünya göğünü de kandiller (misali yıldızlar) ile süsleyip-donattık ve bir koruma (altına aldık). İşte bu, Üstün ve Güçlü olan, (her şeyi en ince ayrıntılarıyla) Bilen (Allah)ın takdiridir.” (Fussilet Suresi: 12. Ayet)
Efendimiz bir sahabesine: “Allah’ım, bana gerçeği bulma yeteneğini ilham et!” diye dua etmesini öğütlemiştir. Şeytan ve avenesi, vesvese yoluyla kötü şeyleri telkin ederken, buna karşılık Allah’ın veya meleklerin hakka ve hayra yönelten bilgileri ilham yoluyla insanın kalbine ulaştırdığı konusunda tüm İslam âlimleri görüş birliğine varmışlardır.
Kalbin, birisi duyular âlemini, diğeri gayb ve melekût âlemini algılamaya müsait iki yönü vardır. Beş duyu ile dış kainatı, dış dünyayı idrak eden insan; iç duyusuyla da gayba, melekût âlemine muttali olur. Kalbin melekut âlemiyle irtibat kurup doğrudan bilgiler alabilmesi için, ya her türlü kötülükten arınması veya büyük bir mücahedeye girişmiş olması, o hakta ve hayırda sabit kalması gerekir. Çeşitli sıkıntılarla ve mücadele ortamıyla Allah, kişinin kalbini yalnızca Kendisine döndürür. Bu gerçekleşince kalpteki perdeler kalkar, oraya Allah’tan veya meleklerden bilgiler gelir. Herhalde buraya kadar anlaşılması gerekenler anlaşılmış, kalplerdeki bu konuda oluşan hastalıklar tedavi yoluna girmiştir!” buyurdular.
İlham hakikatine yönelik Erbakan Hocamızın özel bir eğitim çalışmasındaki hatırlatmaları konuya dair mihenk hükmünde.
EN GÜZEL ÇAĞRI!
Her güzel çağrı tasdik edilmeli ve geç olmadan uyulmalıdır.
Milli Görüş-Milli Çözüm’ün çağrısını tasdik edenler ve uyanlar iki cihan saadeti elde edecektir!
Siyonist işbirlikçisi hainlerin sözlerini tasdik edenler ve çağrılarına uyanlar ebedi hüsrana uğrayacaktır!
Şükürler Olsun
Her bir satır yılların tecrübesi, mücadele etmiş olmanın verdiği büyük olgunluk, takip ettiği ve kendisini takip edenleri iyi tanıyan bir bilgeyi anlatıyor. İmtihan dünyasında, kendi imtihanını verirken kardeşim dediği kişilerin de rüşdünü ispat edebilmesi için her an Kuran ve Sünnet çizgisinde çelik gibi bir tavır sergileyen Muhterem Üstadımızın ömürlerine bereket, çalışmalarına muzaffer neticeler olsun inşallah.
Adil Düzen kurulsun
Zulümden kurtulunsun
Mazlumların yüzünde
Tebessümler görülsün
Mühürü tutan gelsin
Sistemi bilen gelsin
Münkirin münafığın
Yüzünü açan gelsin
Milli Çözüm’e Lutfedilmiş!..
Şu gökkubbe altında,
Ne lazımsa söylenmiş,
Yaş ve kuru ne varsa,
Gereken bildirilmiş…
Esasını Kur’an’dan
Ölçü Rasulallah’tan
Dersin Aziz Hocamdan
Üstad’a öğretilmiş!..
Özden söylenen sözler
Ruha tesir ederler
Amel ihlas bezerler
Bendeye belletilmiş…
Sende felah beklersen
Cennet mekan istersen
Ciran Resul dilersen
Bu mektep nasbedilmiş!..
Erbakan Davasını
İnsanlık sevdasını
Takip et Üstadını
Çözüm’e lütfedilmiş!..
Gönül ufkumuzu açtınız Allah razı olsun…
Her biri pırlantadan daha değerli, özgül ağırlığı muazzam; iman hakikatlerini, Kur’an maksat ve gayesini ve sınav dünyasının cevap anahtarını içeren bu sözler ve Kur’an ayetlerine sergilenen yaklaşımlar ancak Kur’an ahlakıyla yoğrulan bir mücahid alime ait olabilir.
Üstad Ahmet Akgül’den aktarılan bu veciz sözlerden; Üstadı ve Mili Çözüm’ü şu şekilde tanımaktayız:
İslam’ın ince çizgilerini ve imanın özünü sezen ve yaşatma gayesinde olan,
Hakk’ın rızasını merkeze alan, dava delisi ve Kur’an’ın ahir tebliğcisi,
Hidayet, feraset ve dirayetten öte hikmet ve marifet mefhumlarını karakter edinen,
Kur’an’ın maksadını ve insanlığın onur ve izzetini merkez alan,
Kur’an’ın insan tiplerini, karakter yapılarını ve psikolojisini çözen ve tebliğ metodunu buna göre dizayn eden,
İnsanı kamil hedefiyle nefis terbiyesini esas alan,
Cihad aşkıyla tutuşan,
Kur’an’ın maksadını, siyerin amacını ve fıkhın detayını idrak eden ve çağın şartlarına göre anlatan,
Rabbimizin vaadine tam teslimiyet gösterip Adil Düzenin ana hedef olduğuna ve bunun için büyük fethin ve inkılabın gerçekleşeceğine iman eden ve Milli Çözümün Hizmet ve hikmet meclisi….
Gönül ufkumuzu açtınız Allah razı olsun…
yol-yolcu-yoldaş
Atasözleri kitabı açsanız derlenmiş onca cümleyi gölgede bırakacak muhteşem cümleler sıralanmış. İnsanın neden var olduğu, nasıl yaşaması gerektiği, ne için yaşaması gerektiği.. Yaşam sürerken nefsin tozunun, pisliğinin bulaştığı kalbin nasıl temizlenip yolundan sapmayacağından tutun da, varmak için çaba gösterdiği ahiret yurdundaki yere kadar ilmek ilmek dokunmuş harfler adeta. Hem doğru istikamet için açıklayıcı, hem de yanlış istikamette isen hatanın içinden çıkarıcı olmuş. Hocamın kalemi resmen yol olmuş … Yoldaş olmuş.. Bazen acı konuşmuş yara olmuş. Ama hep bir çiçek uzatmış şifa olmuş.
Bu yazıyı okumaya başlamadan önce içimden bugün günlerden yine Cuma diye geçirmiştim. Zaman ne çabuk geçiyor demiştim. Ve ben okuduğum bu yazı içinde en çok bu paragraftan etkilendim.
“ Hâlbuki ömür sermayemiz, su gibi akıp gitmekte ve hızla tükenmektedir. Her nefes alışverişimiz, bir ağacı kesen hızar dişleri gibi, sayılı saniyelerimizi alıp götürmektedir. Allah’ın kudret ve sanat eserleri olan vücut nakışlarımız her geçen gün biraz daha pörsümekte ve giderek zayıflayan saçlarımız ağarıp dökülmekte… Hastalık ve arızalar çoğalıp gücümüz tükenmekte… Ve bütün bunlar dünyada imtihan için bulunduğumuzu ve fani olduğumuzu ihtar etmektedir.”