HÜNER; HAKK’A KUL OLMAKMIŞ!..
Bu hayat ki, imtihandır
Dünya fani, bir cihandır
İki kapılı bir handır
Akıl; boşayıp, dul olmakmış…
Sakın dostum, şer beladır
Haksız düzen, Kerbela’dır
Fani olan, bir puladır
Büyük servet, kul olmakmış…
Kötülükten, tevbekâr ol
Hakk ehline, hürmetkâr ol
Mücahide, hizmetkâr ol
Amaç hayra, yol olmakmış…
Mü’mine yakışan netlik
Halka şefkat, zulme sertlik
Bu dünyada, asıl mertlik
Kalbi Hakk’la, dol olmakmış…
Sen En Büyük, ben bir hiçim
Zatın olmaz, şekil biçim
Edep kaplat, dışım içim
Ermiş; ehl-i hal olmakmış…
Marifet kalpteki kalay
Az, Muhammet Ali Clay
Ağa paşa, olmak kolay
Derviş gönlü, bol olmakmış…
Her an huzurda kalasın
Gönlünde secde kılasın
Kalbi olur mu kalasın
Hüner aşkla, ful olmakmış…
Cihat sonsuzluğa sefer
Şehit oldu, Tayyar Ca’fer
Dünyada en büyük zafer
Dost eşikte, çul olmakmış…
Özünü takvayla donat
Kol kırılsa, takar kanat
Âlemde en büyük sanat
Benlik yakıp, kül olmakmış…
Yenilmişsen, nefs devine
Kire şirke, kim sevine
Bülbül konmaz, kalp evine
Lazım gelen, gül olmakmış…
Erbakanca versen ahit
Gündüz cahit, gece zahit
Şirk ortamda, durmaz Vahit
Kalbi Hakk’la, dol olmakmış…

FATMA BETÜL ERİŞKİN’İN RÜYASI – KONYA – 31.08.2021
[b]Aziz Erbakan Hocamızın, rüyada “Hüner Hakka Kul Olmakmış” şiirine yaptıkları dersten notlar:
[i]“Sen en büyük, ben bir hiçim
Zatın olmaz, şekil biçim
Edep kaplat, dışım içim
Ermiş; ehl-i hal olmakmış!..”[/i]
[i]Hiçlik nedir? Hiçlik: Sonradan yaratılıp var olan kişinin, Yüce Yaratıcı Zatın tecellisi sonucunda varlığın bilincinde tattığı manadır. Hiç veya yok: Kelime anlamıyla; hiçbir varlığın olmadığını ifade eden bir işaret zamiri olmaktadır. Yani olmayanı, ama mutlak anlamda olmayanı işaret eden bir mana taşır. Manevi ve Tasavvufi anlamdaki “Hiçlik veya yokluk” ise; hiç zamirinin hâkim olduğu durumu anlatır. “Hiç veya Yok” kelimesi varlıktaki bir eksiği hatırlatır. Buna bir örnek getirmek gerekirse; “Bardağımda hiç su yok” gibi bir ifadede, bardaktaki bir eksiklik anlatılmaktadır. Bu, mutlak anlamdaki hiçlik, yokluk kavramından farklıdır. Mutlak anlamda “yokluk ve hiçlik”; suyun aslında hiç olmadığını, su diye bir varlığın bulunmadığını ifade etmek için kullanılır.
Manevi hiçlik nedir? Allah’ın varlığı ve sonsuz tecelliyatı karşısında hiç olma, yok olma durumudur. Bir kimsenin, bir şeyin (kendi başına ve Mevlâ’dan ayrı düşünülmesi halinde) değersizliği ve önemsizliği vurgulanıyordur. Yadsıma sonucu, gerçekteki belirlenimlerin, özelliklerin, durumların ortadan kaldırılması sonucu bir şeyin hakikatte var olmayışıdır, yokluğudur…
Hiçliğimizi hatırlamak için biz şöyle dua ederiz; “Ya Rabbi! Benim benliğimi aradan çıkar ki, benliğim Sende fânî olsun da ben arada hîç olayım! Çünkü ben Seninle olduğum takdirde, herkesle ve her şeyle birlikte olmuşum demektir. Şayet (Zatını unutur da) herkesle olursam, Seninle beraber olamam; bu da, Senin yolunda benim için en büyük eksiklik ve hamlık olur.”
Şimdi sen; “Hocam, ben bir boşluktayım” desen: “Gel dolduralım” deriz… “Zikretmek beni ürkütüyor” desen; “Allah demekten korkulur mu?” deriz. “Tamam Hocam” diyerek davaya nefes olsan (ve samimi katkı sunsan); “Sen istemedin, Biz seni istedik!” deriz… “Madem geldim; bana bir keramet gösterin” desen; “Dön de eski hâline bir bak!” deriz… (Nereden nereye, hangi halden bu merhaleye geldiğini hatırlatıveririz!..) Acele edip “Ben ne zaman kemâle ererim?” desen; “Ben demeyi bırakınca!” deriz… “Peki, zikrimi nasıl yapayım, ne söyleyeyim?” desen; “‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi’ de” deriz… “Kızdığım birine hesap sorabilir miyim?” desen; “Sen kendin hesabı sorulanken, kimin hesabını ve hangi yetkiyle soracaksın?” deriz… “Dava kardeşimi kınasam, ayıplayıp kırsam” desen; “Kınadığını yaşamadan ölmezsin!” deriz… “Ben de susmayı denerim” desen; “Aferin; susan, konuşandan çok öğrenir!” deriz… “Rabbimi bilmek isterim” desen; “Sen önce kendini bil!” deriz… “Kendimi nasıl bileceğim?” desen; “Her şeyden önce haddini bil!” deriz… “Ee Hocam! O zaman ben bir hiçmişim ya” desen; “Haah, işte bu makamın kıymetini bil!” deriz… “Hocam, Sizi çok seviyorum!” desen; “Ee, hani ya ispatı?” deriz… “Aşkın ateşinde yandım” desen; “Dumanın hani, nerede külün?” deriz!. “Hocam, çok derdim var, derman isterim” desen; “Allah derdini artırsın ki, boş beleş işlerle uğraşmayasın, Rabbine yakınlaşasın!” deriz.… “Dilim kurudu, su alabilir miyim?” desen; “Pınar başında susanır mı?” deriz… Çaresiz kalıp susarsan; “Hah, şimdi oldu!” deriz… “Ah Hocam, ne olur yetiş!” desen; “Ee senin kalbinde boş yer yok ki (Yani önce sen gönlünde Bize yer aç ki!..)” deriz… “Biliyorum” desen; “Bilme!” deriz… “Bilmiyorum” desen; “Bileceksin!” deriz… “Hocam, bu söylediklerinizdeki hikmet ne ki?” desen; “Çok soru sorma!” deriz… Eline bir kitap alsan; “Önce bildiğinle amel et!..” deriz… Gelecek kaygısı çeksen; “Yarın henüz gelmedi, bugününü imanla yaşa!” deriz… “Çok yoruldum, biraz durayım mı?” desen; “Hiç durmadan yürü, kader gayrete âşıktır!” deriz… “Arada bir geriye gideyim” dersen; “Aman ha, imanda ve cihatta geriye gidilmez. İmanda gerilersen imanın gider, cihatta gerilersen değerlerin yiter!” deriz… “O zaman öne çıkayım, herkes nasıl gayret edilirmiş görsün!” desen; “Riyadan sakın, sessiz sedasız, sadece Mevlâ görecek ve bilecek şekilde çalış!” deriz… “Ne yöne gideyim?” desen; “Peygamberlerin, tüm şehitlerin, deden Fatih’in yoluna git!” deriz. “Biraz nasihat verir misiniz?” desen; “Bugüne kadarki nasihatlarımızdan, konuştuklarımızdan ve sükûtumuzdan ne anladın ki!” deriz… Yaptığın işleri sorsan; “İmanının aynasıdır. Yaptıkların senin ayarındır!” deriz. “Yorulur, yıkılır, düşersem ne olacak?” dersen; “Düştüğün yerden yeniden kalkarsın, Allah düşenlerin de Rabbidir!” deriz. “Fitne çıkarsa ne olacak?” dersen; “Asla fitneyi çıkaranlardan ve kışkırtıp yayanlardan olma!” deriz… “Ya gelir beni bulursa!” dersen; “Hâbil ol” deriz. “Cahille karşılaşırsam ne yapayım?” dersen; “Kitap gibi sessiz ol!” deriz. “İbadetlerimi nasıl yapayım?” desen; “Az da olsa devamlı yap!” deriz. “Başkalarında kusur görürsem ne yapayım?” desen; “Gece gibi ört ki; Allah da senin kusurlarını örtsün!” deriz. “Ahirete nasıl gideyim?” desen; “Aman kul hakkıyla gitme!” deriz…
İlâhî azamet, saltanat ve tanzim karşısında, kul kendi küçüklük ve “hîç”liğini ve Rabb’in yüce kudretini müşahede etmeli ve bu şuur ve huzurla davranmalıdır. Hepimiz şahit oluruz ki; Allah-u Teâlâ, bu hakikati zaman zaman kullarına çeşitli imtihanlarla hatırlatmaktadır. Öyle ki, muazzam bir saltanat ve servet bahşettiği Peygamberi Süleyman Aleyhisselam’ı bile, bir müddet tahtında cansız bir ceset olarak bırakmış ve ona acziyeti tattırmıştır.
Hîç’lik; benlikten sıyrılmayı ifade eden bir kavramdır. Çünkü İlâhî esrardan nasip alabilmek, önce nefsani arzulardan sıyrılabilmekle başlayacaktır. Dolayısıyla manevi tekâmüllerin başlangıç noktası, “hîç”e varabildikten sonradır… Şiirimizde bahsedildiğine göre; Hiçlikten sonraki makam, “hâl” makamıdır!
Hâl ehli olmak ne demektir? “Uygun düşmek, yerinde görülmek” (yani kulluğun edebine ve erdemine ermek) demektir. Yetişmek, pişmek ve olgunlaşıvermek demektir! Hâl; kulun hayırlı ve yararlı sonuçlar üretme hususunda Hakk’ın Yaratma sıfatıyla zuhur etmesi ve eserlerin O’nun himmetiyle meydana gelmesidir. Unutmayın ki; görünüşte herkes insandır ama gerçek insan hâl ehli olandır. Acı su da, tatlı su da berraktır. Sakın görünüşe aldanmayın. Görünüşte herkes insandır, ama gerçek insan, hâl ehli olandır.
Hâl; kalbe hulûl edip manevi sağlığa kavuşturan, veya saf zikrin kalbe girmesini sağlayan ve yok olmayan şeydir. Sizler Milli Çözümcüler olarak; her biriniz inşaallah hâl ehli olmak zorundasınız. Biliniz ki dosta düşmana hâl ile öğüt veren, kâl ile (sözle) öğüt verenden çok daha etkili ve hayırlıdır!”[/i]
Te’vili:
Evet; her Peygamberin (AS), düşmanların şerrinden, cahil halkın gaflet ve nefretinden kaçıp sığındıkları, Yüce Mevlâ’ya iltica edip yakardıkları ve yakınlaşma vesilesi yaptıkları makamlar = duraklar vardır. Hazreti Musa için Tur-i Sina (Sina Dağı), Hazreti Peygamber Efendimiz için NUR Dağı ve Hira Mağarası bu konumdadır. Hacc ve Umre ziyareti yapma ve Nur Dağı’na çıkma fırsatı bulanlar hatırlayacaktır: Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, o çıkılması çok zor olan ve tüm Mekke Vadisine hâkim bulunan Hira Dağı ve mağarası:
● Hem cahiliye toplumundan, dünyevi saplantılardan ve şirk-günah ortamından uzaklaşma mekânıdır.
● Hem, tefekkür, ibadet ve riyazet için çok yüksek ve mükemmel bir inziva ortamıdır.
● Hem düşmanların kolayca varamayacağı ve kılıçla-okla aşağıdan yukarıya hiçbir zarar ulaştıramayacağı, çevredeki taşlarla bile saldırganlar uzaklaştırılacağı bir konumdadır. Zira Efendimiz, Eski Mekke yönetiminin aldığı prensip kararları gereği; “eman’sız”, yani izin belgesiz ve pasaportsuz, Mekke dışına çıkanların veya Mekke’ye girmeye çalışanların, mutlaka etkin ve yetkin bir müşrik aristokratın emanında = himayesinde içeri girme mecburiyeti doğrultusunda, Mekkeli müşrik yönetimine haber gönderip eman istediği süreçte de, Mutim b. Adiy kendisine kefil oluncaya kadar da yine Nur mağarasında saklanmışlardı.
● Tarih boyunca, Peygamber varisleri makamındaki Âlimlerin, Velilerin, Mürşit ve Mübelliğlerin de, zaman zaman böyle sığındıkları, ya manevi olgunlaşma veya şer güçlerden korunma amaçlı saklandıkları mekânlar, özel ortamlar ve oluşumlar vardır.
İşte, Erbakan Hocamızın öğretileri ve Milli Çözüm Dergisi de bugün bizim için aynı anlamı ve amacı taşımaktadır.
Kâbe-i Şerife 6 km kadar mesafedeki ve yaklaşık 700 m yükseklikteki bu çok dik ve meşakkatli zirveye, Cebel-i Nur’daki Hira inziva evine, sonradan gönüllü kimselerce oyulup ayarlanmış tabii merdiven basamakları üzerinden, sadece çıkış ve iniş dahi 3.5 saat sürmektedir.
Şiir:
[i]“Benliği at, birliğe er
Şirkten kurtul, dirliğe er
Hiçlik, huzur kapısıdır
Pire iken, pirliğe er…”[/i][/b]
Rüyanın hatırlattığı ayetler
Bakara 212
İnkâr edenlere (kâfirlere ve gafillere) dünya hayatı çekici kılındı (ve süslendi). Onlar, iman edenlerden kimileriyle alay ederler. Oysa (takva ehli olarak) korkup (küfür, zulüm ve kötülükten) sakınanlar, kıyamet günü onların üstündedir. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.
Âl-i İmran 14
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüş (paraya), salma (serbest dolaşan bakımlı) güzel atlara (lüks arabalara, yatlara), hayvanlara ve ekinlere (bahçelere, bağlara) duyulan şehvetli tutku insanlara ‘süslü ve çekici’ kılındı. (Oysa) Bunlar, (fani) dünya hayatının (geçim) metaıdır. Asıl varılacak güzel yer ise Allah katındadır.
Âl-i İmran 185
(Mutlaka) Her nefis ölümü tadıverecektir. Kıyamet günü ise elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Yoksa, dünya hayatı (makam ve çıkar hırsı), aldatıcı meta’dan başka bir şey değildir.
Nisâ 74
Öyle ise dünya hayatını (nefsi rahatını ve menfaatini feda edip manen) satarak, karşılığında ahireti kazanmak isteyenler, Allah yolunda (cihad edip) çarpışsınlar. Ve her kim Allah yolunda (çalışır ve) çarpışırken (eceliyle veya zalimler eliyle) öldürülürse, veya (düşmanlara) galip gelirse, (her iki halde de) Biz ona büyük bir ecir (sonsuz bir mutluluk ve mükâfat) vereceğiz.
En’am 32
(Oysa) Dünya hayatı sadece bir oyun ve bir oyalanmadan başka bir şey değildir. (Allah’tan) Korkup (küfür, zulüm ve kötülükten) sakınmakta olanlar için ahiret yurdu ise gerçekten daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak (ve gerçeği anlamayacak) mısınız?
GERÇEK ZAFER SADIK KUL OLMAKMIŞ!..
Maksat yeyip, içmek midir
Süslenip de,gezmek midir
Nefs atına binmek midir
Değil kardeş,kul olmakmış!..
Zahirde in-san olsan da
Konuşup nu-tuk atsan da
Bazı hayır-lar yapsan da
Kulluk havf i-le solmakmış!..
Tüm hayırlar,Hak’tandır bil
Günah isyan,nefsinden bil
Edep hürmet i-le eğil
Kulluk aşk i-le coşmakmış!..
Hiçliğimiz görmek gerek
Haddimizi bilmek gerek
Milli Çözüm okul gerek
Gerek olan,ders almamış!..
Artık vakit tamam oldu
Gökten kutlu nida oldu
Deccal Süfyan,panik oldu
Zafer Sadık,kul olmakmış!..
Şükürler Olsun
Bize dünyaya geliş amacımızı öğreten, rüyalarla içimizi ferahlatan, bize bu davaya er olayı nasib eden Allah’a hamd olsun. Şu zor zamanlarda hocamızın ” tarihte ;batıl kendini en güçlü zannettiği dönem de yıkılmıştır” cümlesini hatırlayıp, içimiz ferahlıyor çok şükür. Allah’ın sadece verdiklerine değil, vaad ettiklerine de şükredilir demişti hocamız. Şükürler olsun, bu vaadler olmasa, bunları bilmesek nasıl yaşardık…
KUL EYLE YA RAB!
Rabbimiz kendine kul eyle bizi;
Yolunda daim kül eyle bizi…
Bizi biran bile nefsimize bırakma!
İmtihanlara sabırlı kıl ,kul eyle bizi..
Amiiin
Sözüne Sadık Erler
Aziz Erbakan Hocamızın her toplantının sonunda bizlere hatırlattığı ve bizlerle birlikte verdikleri söze uyup; durmadan ve tüm gücüyle Hakkın hakim olması ve Adil Düzen’in kurulması için çaba sarf eden sadıkları görmek ne güzel.. Bu davanın peşinde olup, bizlerin de çirkefe batmasının önüne geçen yiğit gönülleri tanımak ne güzel.. İnşallah “Kerbela düzeninden” kurtuluş yolu olacak güzel günleri bu sadık erler eliyle Rabbimiz nasip edecek ve tüm mazlumların yüzleri gülecektir.
Milli Çözüm Şiirleri ve Milli Çözüm yayınları ve sadık ruyalar gibi nimetlere sahip olmanın gereğini yerine getirebilmek ve hergünün sonunda şükür secdesi yapmak ve şükür namazı kılarak, hazırlık yapmak…!
[u][b]ZÜMER SURESİ 18. AYET[/b][/u]
Ki onlar (müjdelenmiş mü’min kullar, her konuda yazılan ve konuşulan) sözü (dikkatle) dinleyip duyarlar, (ama bunlardan Kur’an’a ve vicdana en yakın bulduğuna ve) en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah’ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir.
[u][b]ZÜMER SURESİ 55. Ve 56. AYET[/b][/u]
Rabbinizden size indirilenin en güzeline (Kur’ani hükümlerden vicdanınıza en uygun, nefsinize ise en zor gelenine) uyun; siz hiç şuurunda değilken, azap apansız size gelip çatmadan evvel (tevbekâr olup salih ameller işleyin ki, sonra pişman olup kalırsınız).
Kişinin (yana yakıla): “Allah yanında (O’na karşı kullukta) yaptığım kusurlardan dolayı yazıklar olsun (bana!) Doğrusu ben, (Allah’ın diniyle) alay edenlerdendim!..” diyeceği (gün gelmeden önce Hakka ve hayra yönelip hazırlık yapınız.)
“Ya Rabbi! Benim benliğimi aradan çıkar ki, benliğim Sende fânî olsun da ben arada hîç olayım!
Hiçliğimizi hatırlamak için biz şöyle dua ederiz; “Ya Rabbi! Benim benliğimi aradan çıkar ki, benliğim Sende fânî olsun da ben arada hîç olayım! Çünkü ben Seninle olduğum takdirde, herkesle ve her şeyle birlikte olmuşum demektir. Şayet (Zatını unutur da) herkesle olursam, Seninle beraber olamam; bu da, Senin yolunda benim için en büyük eksiklik ve hamlık olur.”
Hîç’lik; benlikten sıyrılmayı ifade eden bir kavramdır. Çünkü İlâhî esrardan nasip alabilmek, önce nefsani arzulardan sıyrılabilmekle başlayacaktır. Dolayısıyla manevi tekâmüllerin başlangıç noktası, “hîç”e varabildikten sonradır… Şiirimizde bahsedildiğine göre; Hiçlikten sonraki makam, “hâl” makamıdır!
Hâl; kalbe hulûl edip manevi sağlığa kavuşturan, veya saf zikrin kalbe girmesini sağlayan ve yok olmayan şeydir.
[b]Sizler Milli Çözümcüler olarak; her biriniz inşaallah hâl ehli olmak zorundasınız. Biliniz ki dosta düşmana hâl ile öğüt veren, kâl ile (sözle) öğüt verenden çok daha etkili ve hayırlıdır!”[/b]
Özünü takvayla donat
Kol kırılsa, takar kanat
Alemde en büyük sanat
Benlik yakıp, kül olmakmış…
KUL MUHAMMED E ÜMMET OLABİLMEK
Şimdi sen; “Hocam, ben bir boşluktayım” desen: “Gel dolduralım” deriz… “Zikretmek beni ürkütüyor” desen; “Allah demekten korkulur mu?” deriz. “Tamam Hocam” diyerek davaya nefes olsan (ve samimi katkı sunsan); “Sen istemedin, Biz seni istedik!” deriz… “Madem geldim; bana bir keramet gösterin” desen; “Dön de eski hâline bir bak!” deriz… (Nereden nereye, hangi halden bu merhaleye geldiğini hatırlatıveriri z!..) Acele edip “Ben ne zaman kemâle ererim?” desen; “Ben demeyi bırakınca!” deriz… “Peki, zikrimi nasıl yapayım, ne söyleyeyim?” desen; “‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi’ de” deriz… “Kızdığım birine hesap sorabilir miyim?” desen; “Sen kendin hesabı sorulanken, kimin hesabını ve hangi yetkiyle soracaksın?” deriz… “Dava kardeşimi kınasam, ayıplayıp kırsam” desen; “Kınadığını yaşamadan ölmezsin!” deriz… “Ben de susmayı denerim” desen; “Aferin; susan, konuşandan çok öğrenir!” deriz… “Rabbimi bilmek isterim” desen; “Sen önce kendini bil!” deriz… “Kendimi nasıl bileceğim?” desen; “Her şeyden önce haddini bil!” deriz… “Ee Hocam! O zaman ben bir hiçmişim ya” desen; “Haah, işte bu makamın kıymetini bil!” deriz… “Hocam, Sizi çok seviyorum!” desen; “Ee, hani ya ispatı?” deriz… “Aşkın ateşinde yandım” desen; “Dumanın hani, nerede külün?” deriz!. “Hocam, çok derdim var, derman isterim” desen; “Allah derdini artırsın ki, boş beleş işlerle uğraşmayasın, Rabbine yakınlaşasın!” deriz.… “Dilim kurudu, su alabilir miyim?” desen; “Pınar başında susanır mı?” deriz… Çaresiz kalıp susarsan; “Hah, şimdi oldu!” deriz… “Ah Hocam, ne olur yetiş!” desen; “Ee senin kalbinde boş yer yok ki (Yani önce sen gönlünde Bize yer aç ki!..)” deriz… “Biliyorum” desen; “Bilme!” deriz… “Bilmiyorum” desen; “Bileceksin!” deriz… “Hocam, bu söyledikleriniz deki hikmet ne ki?” desen; “Çok soru sorma!” deriz… Eline bir kitap alsan; “Önce bildiğinle amel et!..” deriz… Gelecek kaygısı çeksen; “Yarın henüz gelmedi, bugününü imanla yaşa!” deriz… “Çok yoruldum, biraz durayım mı?” desen; “Hiç durmadan yürü, kader gayrete âşıktır!” deriz… “Arada bir geriye gideyim” dersen; “Aman ha, imanda ve cihatta geriye gidilmez. İmanda gerilersen imanın gider, cihatta gerilersen değerlerin yiter!” deriz… “O zaman öne çıkayım, herkes nasıl gayret edilirmiş görsün!” desen; “Riyadan sakın, sessiz sedasız, sadece Mevlâ görecek ve bilecek şekilde çalış!” deriz… “Ne yöne gideyim?” desen; “Peygamberlerin , tüm şehitlerin, deden Fatih’in yoluna git!” deriz. “Biraz nasihat verir misiniz?” desen; “Bugüne kadarki nasihatlarımızd an, konuştuklarımız dan ve sükûtumuzdan ne anladın ki!” deriz… Yaptığın işleri sorsan; “İmanının aynasıdır. Yaptıkların senin ayarındır!” deriz. “Yorulur, yıkılır, düşersem ne olacak?” dersen; “Düştüğün yerden yeniden kalkarsın, Allah düşenlerin de Rabbidir!” deriz. “Fitne çıkarsa ne olacak?” dersen; “Asla fitneyi çıkaranlardan ve kışkırtıp yayanlardan olma!” deriz… “Ya gelir beni bulursa!” dersen; “Hâbil ol” deriz. “Cahille karşılaşırsam ne yapayım?” dersen; “Kitap gibi sessiz ol!” deriz. “İbadetlerimi nasıl yapayım?” desen; “Az da olsa devamlı yap!” deriz. “Başkalarında kusur görürsem ne yapayım?” desen; “Gece gibi ört ki; Allah da senin kusurlarını örtsün!” deriz. “Ahirete nasıl gideyim?” desen; “Aman kul hakkıyla gitme!” deriz…
( Hikmetli Rüya dan Alıntı )
Her bir mısrası ile ayrı bir hikmeti bizlere hatırlatan Milli Çözüme sonsuz teşekkürler.
Bu hayat imtihan: Hak, batıl mücadelesidir. Hakkı bilme-taraf olma, batılı görme-karşısında durma” yönüyle insanoğlu dünya hayatında imtihan vermektedir.
İmtihan alanımızda zeka 4’ün 3’den büyük olduğunu söyler “Akıl; boşayıp, dul olmakmış…” imanı ile bakıldığında ancak helal 3’ün haram 4’den kıymetli-büyük olduğu fark edileceği de şiirimizde hatırlatılmaktadır.
Kerbela tarihin yürek acısıdır. Yazarımız, haksız düzenleri Kerbele gibi büyük belalara benzeterek, batıl-haksız sistemlerin yıkıcı-insanlık dışı yönüne -önemle- vurgu yapmaktadır.
Kötülük: Yalan, hırsızlık… Hz Yusuf kıssasında “Krala hatırlanmak istemek” de tövbe vesilesi. Şiirimiz, her türlü yanlıştan, kötülükten veya şeytanın “normal-masum gibi kamuflajlarla zihnimize kabul ettirdiği fakat salih kullar için hapse vesile hatalı düşünce-tavır ve fikirlerden de” vaz geçilmesi, arınılması hatırlatılmakta.
Her bir mısrası ile ayrı bir hikmeti bizlere hatırlatmak isteyen [b]Milli Çözüme[/b] sonsuz teşekkürler.
[b]Yazarımızın “Allah’a kul olma hünerine” ulaşmamız için gönül dünyamıza duyurmak istediği hitabını anlama-yaşama duası ile… [/b]
Kulluk makamı…
Bu fânî âlemde en büyük pâye, Hakkʼa kul olabilmektir.
Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), Cenâb-ı Hakk’a kul olma şerefini her şeyin üzerinde tutmuştur. Şu rivâyet de, bu hakîkatin bâriz bir misâlidir:
Bir gün Allah Rasûlü ,Hz. Cebrâîl ile sohbet ediyordu. O anda semâdan bir melek indi. Cebrâîl bu meleğin Dünyaʼya ilk defa indiğini söyledi. Melek:
“–Yâ Muhammed! (AS) Beni Sana Rabbin gönderdi. «Melik bir peygamber» mi yoksa «kul bir peygamber» mi olmak istediğini soruyor.” dedi.
Efendimiz (s.a.v), Cebrâîl’e (a.s) baktı. O da:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Rabbine karşı mütevâzı ol!” dedi.
Rasûlullah Efendimiz: “–Kul bir peygamber olmayı isterim.” buyurdu. (Ahmed, II, 231; Heysemî, IX, 18, 20) İşte bu tercihten sonra “kulluk”, insanoğlunun ulaşabileceği en şerefli makam oldu.
Nitekim kelime-i tevhîdin Peygamber Efendimizʼle ilgili kısmında, evvelâ Oʼnun bir “kul” olduğu ifâde edilmektedir. Demek ki rızâ-yı ilâhîye nâil olabilmenin yolu, Hakkʼa kulluğu hayatın her safhasında yaşamaya gayret etmekten geçmektedir.
“Üstadımız Ahmet Akgül Hocamız’ın bize öğreti ve uyarılarını dikkate alarak,”
Hepimiz; hiçlik, fânîlik ve acziyetimizi idrâk ederek Rabbimizʼe kulluğumuzu arz etmek üzere bu dünya da imtihanımızı ,kazanmak için gayret göstermeliyiz . Bu fânî âlemde en büyük pâye, Hakkʼa kul olabilmektir. Hepimiz, hatâsıyla-sevâbıyla, âciz birer kuluz. Âkıbetimiz hakkında da, elimizden gelen bütün gayreti gösterdikten sonra, yalnızca Rabbimizʼin rahmet, mağfiret ve inâyetine sığınırız.
Allah, içinizden iman edenlere ve (taat, cihad, hayrü hasenât gibi) salih ameller işleyenlere (şunları) va’ad etmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, bunları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği (Hakk) dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak (İslami hükümleri tatbik imkânı ve iktidarı sağlayacak) ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirip (huzura ulaştıracaktır. Çünkü) Onlar, yalnızca Bana ibadet (ve kulluk) yaparlar (her hususta Kur’ani kuralları esas alırlar) ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.( Nur-55)
En Şeref Bize
Hiçlikte bilki kendin Ahed’e yol alasın
Nefs dağı aşıp gerçek pire varasın
Madden sıyrılıp Manaya ulaşasın
Rıza-i İlahiye varmak en şeref bize
Edep hürmetle menzilde kalasın
Takdirine tanzimine razı olasın
Milli Çözümle daim huzur dolasın
Vuslata ermek en şeref bize
Özünü takvayla donat Kol kırılsa, takar kanat Alemde en büyük sanat Benlik yakıp, kül olmakmış…
Hz. Peygamber Efendimiz buyurmuşlar: “Dünya sevgisi bütün hata ve kötülüklerin başıdır.”
Makam ve menfaat arzusu, servet, şöhret ve siyaset duygusu, rahat, lüks hayat ve saltanat tutkusu; her türlü zulmün, küfrün ana sebebi ve esasıdır.
Dünyaya tapınan, ama zahiren takva ehli sanılanlar ise, “Gönülleri puthane, görünüşleri Mevlane” konumundadır.Oysa inançlı insanın kalbi “Halıka hürmet ve minnet; mahluka şefkat ve merhametle” dolu olmalıdır.
Mü’minler gönül evine; Rabbının aşkından ve rızasından, insanlara ve özellikle masum, mağdur ve mazlumlara iyilik arzusundan başka şeyler sokarlarsa, Allah onu ellerinden alır.
Her türlü haksızlık ve ahlaksızlığın temelini dünya hevesi oluşturmaktadırEy Rabbimiz. Bize dünyada iyilik, güzellik ver. Ahirette de iyilik ve güzellik ver. Ateş azabından bizleri muhafaza eyle
Allah’ın Has Kulları
Allah’ın Has Kulları
İnsanoğlu ümit ve korku arasında Rabbine itaat ettikçe ve nefsinin aleyhinde çalıştıkça, gayrısını boşadıkça olgunlaşır, kula dönüşür. Ölçüsü haddini bilmesi ve Rabbine ihtiyaç duyarak bilinçli yaşamasıdır. Has Kulun tanımı ve ölçüsü ise hiçbir koşulda vahiy ve emir sınırlarından çıkmadan yaşaması ve bununla birlikte düşündüklerini ve söylediklerini eyleme dönüştürebilmesidir. Nefsinin isteğinden dava kardeşinin ve Yaradanının lehine, kendi aleyhine geri çekilebilmesi de has kulluğun en belirgin göstergelerindendir. Bir diğer özellik ise diğer has kullarla iki cihanı paylaşmayı arzulamasıdır. Hatalarıyla, sabırla ve şefkatle dava kardeşini sevmesidir. Ve yine Allah’ın Has Kulları devamlı bir çaba ve ibadet içerisindedirler. Çünkü Furkan 77. ayetinden ve Zâriyât 56. ayetten bilirler ki Allah kulunu kulluk-hilafet ve ibadet-dua için yaratmıştır, bunu yapan, yaptığı kadar Rabbinin katında değerlidir.
“Furkan 77
(Ey Resulüm!) De ki: “Eğer sizin duanız (davanız, takvanız) olmasaydı, Rabbim size ne diye değer versindi? Fakat siz gerçekten yalanladınız (Kur’an’ın her hükmünün gerekli ve geçerli olmadığını söylediniz); artık (bunun cezası da mutlaka lazımdır ve azabı da) kaçınılmaz olacaktır (ve çekilecektir).”
“Zâriyât 56
Ben, cinnleri ve insanları ancak ve yalnız Bana ibadet etsinler (her şeyi Benden bilip, Benden isteyip, Benden beklesinler ve her konuda hükümlerimi yerine getirsinler) diye yarattım. (Evet; insanın sahip kılındığı nimet ve meziyetlerin büyüklüğü oranında da; sorumluluğu ve yükümlülükleri vardır. Çünkü insan Rabbini tanıyıp O’na ibadet, hizmet ve hilafet için yaratılmıştır.)”
Ve Has Kullar Bakara Suresi 152. ayetten bilirler ki ilim, cihat ve ibadetle Allah’ı devamlı zikrettikçe Allah da onları zikreder, nimet ve faziletleri artırılır.
Bakara 152
O halde (siz yalnız Bana itaat ve ibadet ederek devamlı), Beni zikredin ki; Ben de sizi (rahmetim ve mağfiretimle) zikredeyim. (Nimetim ve faziletimle şereflendireyim.) Bana (sürekli ve samimiyetle) şükredin, sakın nankörlük etmeyin.
Bununla birlikte Allah’ın Has Kulları İbrahim Suresi 7. ayetten bilirler ki şükredildikçe nimetler artırılır ve şükredilmeyen nimet elden alınır (İbrahim Suresi, 7) ve Allah’ın Has Kulları ibadetlerinde devamlıdırlar. (Meâric Suresi, 23)
“İbrahim 7
Ve yine bir vakit Rabbiniz şöyle buyurmuştu: “Andolsun eğer şükrederseniz gerçekten size (nimetlerimi) artırıveririm ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz Benim azabım pek şiddetlidir.”
“Meâric 23
Ki onlar; namazda (ve niyazlarında, kulluk ve sorumluluk yolunda) devamlıdır. (Her an Rabblerinin huzurundaki şuurla davranılır.)”
Ve Allah’ın Has Kulları Mü’minun Suresi ilk 11 ayette de tarif edilmişlerdir. Bu ayetlerin bilinciyle yaşarlar.
Mü’minûn 1
Kesinlikle ve elbette felaha (gerçek kurtuluşa ve mutluluğa) ermiştir (ve erecektir, samimi) mü’minler (ki, şu özellikleri taşıyan kimselerdir):
Mü’minûn 2
Onlar namazlarında (Hacclarında ve tüm dua ve niyazlarında) huşû halindedirler. (Allah’a karşı ürkek ve boyun büken bir saygı; derin bir edep, hürmet, minnet ve mahcubiyet duygusu ve tevazu içindedirler. İbadetlerin zahiri ve kalbi esaslarına dikkat ve riayet ederler. Zaten iman şuuruyla, kulluk borcuyla ve hesap korkusuyla devamlı huzur halindedirler. Çünkü namaz Allah’la “ahit”leşme ve “akit”leşmeyi tazelemektir; ayrıca namaz, “abid”leşmedir, yani kulluk görevi ve Kur’an’ın tamamının sorumluluğunu üstlenme bilincidir.)
Mü’minûn 3
Onlar lağviyattan (boş ve nahoş söz ve işlerden, ömür ve gönül çürütücü ekran seyirlerinden) yüz çevirenler (hayırlı ve ihtiyaç karşılayıcı eylemlere yönelenler)dir. (Bütün okullarda, devlet kurumlarında, özel girişim ortamlarında, televizyon ve internet yayınlarında; yararsız, ayarsız ve hayâsız program ve davranışlardan vazgeçerek, her türlü gereksiz ve erdemsiz tavırlara, beyin ve vakit israfına muarız olup=itiraz edip bunlara muhalefete ve mücadeleye girişen, böylece verimli bir üretim sürecini ve sistemini gerçekleştirenlerdir.)
Mü’minûn 4
Onlar zekât (verecek şekilde helâl kazanmak ve zekât vergisini uygulayacak adil bir düzeni kurmak) için çalışıp gerekli çabayı sarf edenlerdir.
Mü’minûn 5
Ve onlar ırzlarını (namuslarını ve iffetli durumlarını titizlikle koruyup) muhafaza edenlerdir.
Mü’minûn 6
Ancak eşleri (konusunda) ya da sağ ellerinin sahip olduklarına (yani sorumluluklarını üzerlerine aldıklarına ve resmi ama özel mazeret ve müsaadeyle yapılan nikâh sözleşmesi caiz bulunanlara) karşı (tutumları) hariçtir, çünkü bu konuda kınanmış değillerdir.
Mü’minûn 7
Fakat kim bundan ötesini ararsa, (harama ve hayâsızlığa kayarsa), artık onlar sınırı çiğneyenler (ve günaha girenler)dir.
Mü’minûn 8
(Ve yine kurtuluşa erecek mü’minler şunlardır ki;) Onlar (borç, rehin ve oy verme gibi) emanetlerine ve verdikleri sözlere (ve sözleşme senetlerine) riayet (ve sadakat) üzerindedirler.
Mü’minûn 9
Onlar, salavâtını (bütün Kur’an ahkâmını ve İslami kurumları) da (titizlikle) korumak (için cehdü gayret gösterenlerdir). [Not: Hacc Suresi 40. Ayetinde “Salavât” dini kurumlar için kullanılmıştır.]
Mü’minûn 10
İşte (yeryüzünün hâkimiyetine ve ahiretin nimetlerine) varis olacak bunlardır.
Mü’minûn 11
Ki onlar (ahirette de) Firdevs (cennetlerin)e varis olacaklardır; içinde de ebedi olarak kalacaklardır.
Rabbim hayatımızın her anında Kuran, Sünnet ve Elçinin emir sınırları dahilinde yaşamamızı, her an canlı olan nefsimizden kendi aleyhimize taraf olmayı, bizlere has kul olabilmeyi nasip etsin. (Amin)
EYVAH EMEKLERİM!
Tek sahibin, ümidin; ol Kerim-ü Settar’mış
Ömrünü gaflet ile, boşa verdiğin halde!.!.
En dost sandığın seni, üç beş bine satarmış
Bir gün başın sıkışıp, dara girdiğin halde!..
Yazık emeklerime, eyvah diyesin gelir
Varın yoğun satıp ta; hakkın ödyesin gelir
Sıdku sebat ehlinin, dosttan hedyesin gelir
İman; ateşten kordur, göğüs gerdiğin halde!..
Hakka tam inanmayan, sana yar olmaz imiş
Nefsani hesap yapan, menzile varmaz imiş
Bir gün yaran açılsa, vefasız sarmaz imiş
Sen Hak yolda canını, yere serdiğin halde!..
En iyi Allah bilir, kim nereye münasib
Kader kısmet değişmez, ne büyük sır, bu nasib
Niyetin, gayretin tart; ol kendine muhasib
Buğday saman ayrılır, ekin derdiğin halde!.
Sadıklar seçiliyor, ne zorlu imtihandır
Şeytan tuzak kuruyor, hep bizden intikamdır
Kefenler biçiliyor, iki kapılı handır
Dünya rüya misali, kabre erdiğin halde!..
Dünya için davayı kim ki feda ediyor
Ahiret hayatına, demek veda ediyor
“Allah, sadıklarladır” Kur’an nida ediyor
Neye yarar; Hac, salat, iman kör düğüm halde!
Ya Rabbi inayet kıl, dostlarımız caydırma
Nefsimize kapılıp; servet rütbe saydırma
Tam zirveye varmışken, ayağımız kaydırma
Nankörlük ettirme; Hak nuru gördüğüm halde!
Milli Çözüm Dergisi Şiirlerinden
Şubat 2007
Kulluk; ERBAKAN’CA ahit vermekmiş…
[b]İnsan Allah’a kul oldukça, Allah da yeryüzünü o kimseye kul eder. Dünyayı boşadıkça, dünya insanın emrine gelir. Mahlukâttan şefkat, sevgi, hürmet görür.
İnsan Allah’a kul oldukça gayretten nasibi artar. Gayret kıvılcımını her yakışta, tüm müşküller çözülür. Her işte bir suhulet görülür. En zor zamanlarda inayet yetişir.
İnsan Allah’a kul oldukça sayısız sebeplerle, ilhamlarla irşad olunur. Hayırsız kararlar alması, faydasız işlere girişmesi engellenir. Tüm kâinat adeta dile gelir, hikmet konuşurlar.
İnsan Allah’a kul oldukça lâ-mekân şehrinde hissesi artar. Maneviyat ehli olur. Ruhu özgürleşir, basiret ve feraseti keskinleşir, dereceleri artar.
İnsan Allah’a kul oldukça halka temsilliği, etkisi artar. Sözü, varlığı kıymetlenir, dinlenir. Örnek ve aranan bir kimse olur.
İnsan Allah’a kul oldukça gurur ve kibrin yerini şeref ve haysiyet alır. Hem zalime kafa tutacak sert ve mertlikte, hem de şehirlerin kenarlarındaki çöplüklerden ekmek toplayan çocuklara ağlayacak şefkat ve merhamette olur.
Velhasıl insan, Allah’a kul oldukça sözü, tavrı, duruşu, bakışı, cesareti, sabrı, merhameti, her şeyiyle ERBAKAN’laşır… Bunun alâmeti olarak da AKGÜL’ler filizlenir yüreğinde…
[/b]
“KUL”LUK EN YÜCE MAKAMDIR. MUTLAK KULLUK (ABDİYET) MAKAMI İSE, HZ. PEYGAMBERE (SAV) AİTTİR.
Rahman ve Rahim Allah’ın Adıyla
Sonra Kitabı kullarımız arasında seçtiklerimize miras verdik. (Layık ve sadık olanlara Kur’an hikmetini öğrettik.) Onlardan kimisi nefislerine zulmederler. Onlardan kimisi orta bir yol izlerler. Onlardan kimisi de Allah’ın izniyle, hayırlarda ileri geçmek için yarış ederler. İşte bu (üstün ve) büyük fazilettir. (Kur’an’a yoğunlaşan, onu araştıran ve anlayıp uygulayanlar seçkin ve nasipli kimselerdir.)
(Fatır Suresi: 32)
Kulluk iki kısma ayrılır: Zatî kulluk ve emrî kulluk.
Zati kulluk; fıtrî, umumi, aslî kulluk şeklinde de isimlendirilir. “Debelenen hiçbir varlık yoktur ki Allah onun perçeminden tutmuş olmasın” âyetinde (Hûd 11/56) bildirilen sadece insan ve cinlerin değil âlemdeki bütün varlıkların Allah karşısındaki mutlak kölelik, horluk ve muhtaçlığı anlamındadır.
Bu durum bütün mahlûkatın yaratılıştaki kulluğunu bildirir. “Gökte ve yerde olanların tamamı Allah’ı tesbih eder” âyeti (Cum‘a 62/1) buna delildir. Hakk’ın kulları olan mâsivânın burada bir mükellefiyeti ve iradesi söz konusu değildir.
Emrî kulluk ise; nebîler ve resuller aracılığıyla bildirilen emir ve yasakların yerine getirilmesinden ibaret olup mükellefiyet gerektiren kulluktur. Dolayısıyla aslî kulluk mümkün varlıkların zatlarının gereği olan kulluk iken; vaz‘î, hususi ve fer‘î kulluk şeklinde adlandırılan emrî kulluk, kulun Efendisine karşı yapması gereken ibadetlerle ulaşılan bir “MAKAM”dır.
Gerçek kul; âzat kabul etmeyecek şekilde Allah’a köle olan kimsedir. Kulluk, insanın zatî vasfıdır. Bu anlamda hürriyet, gerçekte Allah’ın hakkıdır ve kul Allah’a ihtiyaç duyduğu sürece mutlak anlamda hür olamaz. Ancak kul; kulluk sıfatından çıkıp Hakk’ın sıfatlarıyla nitelendiğinde (Hakk’ın; kulun gören gözü, işiten kulağı olması gibi) hürriyet makamından pay alsa bile bu durum onun hür ismiyle anılmasına yetmemektedir.
Kulun hürriyeti, yalnız mâsivâya yönelik gerçekleşebilir. Kulun mâsivâdan hür olması, “Şüphesiz kullarım üzerinde senin (şeytan) bir hâkimiyetin yoktur” âyetinde (Hicr 15/42) işaret edildiği gibi Hakk’ın dışındaki bütün otoritelerden ruhen âzâde olması, hiçbir şeyin kendisi üzerinde hak iddia edemeyecek bir mertebeye ulaşmasıdır. Dolayısıyla mutlak kulluk; uzlet, halvet, fakr, terk ve melâmet gibi hallerle gerçekleştirilen bir makamdır. İbnü’l-Arabî, mutlak kulluk (abdiyyet) makamının her mertebe ve hal gibi Hz. Peygamber’e (SAV) ait bulunduğunu söyler. (El-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye, II, 502-503).
Sûfîler “âbid” (zâhirî ibadetleri yerine getiren) ile, “abd” (zâhirî ve bâtınî açıdan kul) arasında ayırım yapmışlar; “abd”in, ubûdiyyet sıfatıyla nitelenen kimse olarak “âbid”den üstünlüğünü savunmuşlar, Hz. Peygamber’e (SAV) Kur’an’da abd ismiyle hitap edilmesini (İsrâ 17/1; Necm 53/10) buna delil göstermişlerdir.
Dekkâk’a göre; Allah’a kulluğun: İbadet, Ubûdiyyet ve Ubûdet olmak üzere üç şekli vardır. İbadet: İlme’l-yakîn (avam), Ubûdiyyet: Ayne’l-yakîn (havas), Ubûdet: Hakka’l-yakîn (havâssü’l-havâs) mertebesindeki sâlikler için söz konusudur. Bir başka taksime göre; ibadet mücâhede sahibi içindir, çünkü o amel sahibidir ve bir karşılık beklentisi vardır. Ubûdiyyet mükabede (sıkıntı) sahibi içindir. Çünkü o hal sahibidir ve rıza, teslimiyet içindedir. Ubûdet ise Hakk’a teveccüh ve murakabede bulunan müşahede ehlinin sıfatıdır ve tam teslimiyet ve muhabbet üzeredir (Kuşeyrî, s. 341). Buna göre ubûdet sülûkte ulaşılan son mertebelerden biridir. Bu mertebede sâlik mecazi varlığından geçerek Hakk’ın gerçek varlığıyla var olup mahv halinden sahva geçer. Artık onun bütün fiilleri Hakk’ın tecellisidir.
İsmâil Hakkı Bursevî ise; ibadeti fiiller, ubûdiyyeti sıfatlar, ubûdeti zat mertebesiyle irtibatlı şekilde izah eder ve, “Ey insanlar, Rabbinize kulluk edin!” âyetinin (Bakara 2/21) her üç mertebeyi de kapsadığını söyler. (Seyyid Mustafa Râsim Efendi, s. 775) (1)
Aziz Erbakan Hocamızın bir mana âleminde buyurdukları gibi:
“Kişinin imanı sözde değil özde bulunuyorsa, dili ile ikrar ettiği imanı söz ve fiillerine yansıyorsa, işte o kişi has kuldur. ‘İman ettim’ dediği halde sözleri ve davranışları iman ettiği esasları yalanlıyorsa, o kişinin imanı sadece dilde kalır.”
“Allah’ın has kulu olmak demek; Allah’ın diğer has kulları ile dünya ve ahirette bir arada olmak için çabalamak demektir! Has kul olmak, has kul olanlarla beraber, ilim, irfan sahibi olarak himmet kuşanıp… Yaratılan tüm hakikatlere hayran olup hayret kuşanarak Hünkâr’a kavuşmayı ve Hünkâr’ın huzurunda buluşmayı gerektirir!”
İşte Milli Çözüm; Has Kul Olmanın Okuludur.
Evet; bu okulun mensubu olmak hem dünya hem ahiret şereflerininin en üstünüdür, ama asıl marifet; davamızda sabır ve sebatla, kulluk okulunu başarı ile tamamlamak için son nefesimize kadar gayret etmek (çünkü iki günü eşit olan ziyandadır) ve son nefeste de Rabbimizin rızasına ermiş olarak dünya imtihanını başarı ile bitirip imanla Hakka kavuşabilmektir.
(1)https://islamansiklopedisi.org.tr/ubudiyyet