KADER, MANEVİYAT VE GAYB GERÇEĞİ
İslam dini; hem barış ve adalet nizamı, hem de bir imtihan programıdır. Sadıklarla sahtekârların bilinmesi,[1] iyilerle kötülerin seçilmesi, herkesin kendi kazancına göre değerlendirilmesi ve hak ettiğine eriştirilmesi için[2] açılan bu İlahi imtihanda; özellikle iman edilmesi gereken esaslar “Gaybi” hususlar olup, maddi ölçüler ve müspet ilimlerle ispatı imkânsız olan şeylerdir. Bu nedenle; Allah (CC), melek, ahiret, kıyamet, cennet ve cehennem inancı… Vahiy ve nübüvvet, ilham ve keramet gibi konuların maddi değil manevi saha içinde ele alınması gerekir.
Kur’an, mü’minleri tarif ederken, “Onlar gaybe inanırlar” (Bakara: 3) buyurmaktadır. Gayb: “Aslında var olan, fakat varlığı ancak birtakım alâmet ve işaretlerle anlaşılan” şeyler demektir.
Göz, kulak, burun, dil ve dokunma gibi beş duyu organıyla bilinen şeyler maddi şeylerdir. Ama “ruh” gibi, “velayet” gibi şeyler ancak, varlıklarına alâmet ve işaret sayılan delillerden yola çıkarak, aklın idrak edip anlaması, kalbin mutmain olması ve inanması şeklinde, bunların mevcudiyetlerine iman edilir.
Batı’da “pozitif” denen bilim konuları, bizdeki “müspet” ilimlerin karşılığıdır. Müspet demek; ispat edilmiş, herkesin kabul etmeye mecbur kalacağı şekilde gerçekleşmiş ve gösterilmiş bilgiler demektir. İki kere iki dört eder gibi matematik ve mantık kurallarıyla veya çeşitli gözlem ve deney metotlarıyla varlığı ve doğruluğu ispat edilebilen müspet=pozitif ilimlerin yetki alanı dışında kalan konular da vardır ki, Batılılar buna metafizik=fizik ötesi, biz ise maneviyat=madde ötesi diyoruz…
Evet; kesinlikle kabul ediliyor ki matematik, fizik, kimya, tıp, astronomi gibi müspet (pozitif) ilimlerin yetki alanı dışında kalan konular da vardır. Müspet ilimlerin gelişmesi ve tabiatın gizliliklerine nüfuz etmesi gaybi=fizik ötesi âlemin varlığına işaret ve alâmet olan delillerin çoğalmasına ve güçlenmesine yardım etse de hâlâ bunları elle tutulur, gözle görülür biçimde ispat etmekten acizdir. Ne var ki maddi ilimlerin gelişmesi, manevi ve gaybi gerçeklerin izah ve ikna edilmesine kolaylık getirmektedir. Elbette bütün kâinat ve mevcudat Cenab-ı Hakkın vahdet, kudret ve rahmet delilleri ve sanat eserleridir. Her kış kıyametin, her bahar mahşerin örnekleridir. Ahiretin ve ebedi saadetin varlığını gönül istemekte, akıl gerekli görmektedir. Ancak bu “gaybi” gerçeklerin maddi ve müspet ilimlerle mutlaka ispat edilebileceğini söylemek yanlıştır. Ve zaten bu, imtihan sırrına da aykırıdır. İşaret ve alâmet olarak gösterilen deliller, ne denli izah ve ikna edici olursa olsunlar, gaybi gerçekleri kesinlik derecesinde ispat etmeye yeterli olmayacaklardır.
“Biz onlara (inkârcılara, Yahudi, Hristiyan ve münafıklara) melekler indirip (uyarsaydık), onlara ölüler (dirilip) konuşsaydı ve (dile gelip varlığımıza ve buyruklarımıza şahitlik yapmak üzere) her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah’ın dilediği dışında (yine de) inanmayacaklardı…” (En’am: 111) ayeti de gösteriyor ki, mucizeler bile sadece akla kapı açmak ve inanmayı kolaylaştırmak içindir. Yoksa, herkesi inanmaya mecbur edecek derecede kesin ve açık şeylerin inkârı zaten söz konusu olmayacaktır. Şairin:
“Bin yüz ile göründün, âlemi saldın gümana… Bir yüz ile görünseydin, kâfir de gelirdi imana” mısraları bu imtihan sırrını ne güzel açıklamaktadır. Hatta şeriat ilimleri esas olmakla beraber, tasavvuf ve tarikat hikmetlerini ifade ve izah etmek için özel yorumlara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu yüzdendir ki Tevrat ve Şeriat sahibi olan Hz. Musa, hikmet ve maneviyat ehli olan ve “İlmi Ledün” sahibi bulunan Hz. Hızır’a talebe olmak zorunda kalmıştır. (Kehf: 65-82)
Evet; ilim öğrenmenin ve bilgi edinmenin iki yolu vardır. Birisi; kişinin kendi gayreti ile çeşitli mekteplerde ve çeşitli öğretmenlerin nezaretinde ve çeşitli kitaplar okuyarak, veya araştırma, deney, gözlem ve incelemeler yaparak elde etmesi şeklinde olur ki bu tür ilimlere “Kesbi” yani kişinin kendi çalışmasıyla kazandığı ilimler tabir edilir ve genelde ilim öğrenme yolu budur.
Diğeri de; Cenab-ı Hakkın bazı şahsiyetlere özel olarak verdiği üstün bir feraset ve engin bir hikmet sayesinde öylesine bir anlayış ve kavrayış kabiliyetleri olur ve olayların iç yüzünü sezmede ve problemleri çözmede öylesine bir basiret ve başarı yetenekleri bulunur ki… Özellikle imani, ahlâki, içtimai ve siyasi konularda nice çıplak ve çarpıcı gerçekleri, gerekçeleriyle beraber görmede ve göstermede öylesine marifetli olurlar ki… Bu tür ilimlere de “Vehbi”, yani Allah tarafından kendilerine özel olarak hibe ve hediye edilen ilimler tabir edilir. Herkesçe bilinen yollar ve yöntemlerle ve kendi gayret ve hizmetiyle kesbi olarak bilgi edinen ve ilimde ileri gidenlere Kur’an “Râsihûn” dediği gibi (Âl-i İmrân: 7 – Nisa: 162), Rabbani bir iltifat ve özel bir ilhamat sayesinde vehbi olarak hikmet ve hakikat ehli olanları da “Ribbiyyûn” kelimesiyle tarif etmektedir. (Âl-i İmrân: 146) İnsanlık tarihi boyunca bütün büyük inkılâpları genellikle ya nebiler veya “Ribbiyyûn” bilginler gerçekleştirmiş, ama artık hâkim bulunan Hak Nizamın hayatın her safhasında uygulanması ve olgunlaşması için ” Râsihûn “ âlimlere iş düşmektedir.
Hatta Hak elçilerinin ve İslam davetçilerinin yanında Râsihûn âlimlerden ziyade, Ribbiyyûn kimseler hizmet ve cihat edegelmişlerdir.
“Nice peygamberlerle birlikte birçok Ribbiyyûn (Rabbani-bilgin)ler (hikmet ehli gönül erleri) Allah yolunda (Hakk hâkim kılınsın ve zulüm kaldırılsın diye) çarpışmaya girdiler de, (bu uğurda) kendilerine dokunan (büyük sıkıntı ve saldırı)lardan ötürü asla zayıflık ve yılgınlık göstermediler, (zalim ve kâfir güçlere) boyun eğip (iş birliğine tenezzül etmediler). Allah, sabredenleri sever.” (Âl-i İmrân: 146) ayeti de bu gerçeği ifade etmektedir.
İşte yaşadığımız çağdaki hakikat erlerini ve büyük dava önderlerini ele alalım… Bir Bediüzzaman’ı, bir Erbakan’ı hatırlayalım. Bu zatları yakinen tanıyan, kendi sağlıklarında ve zor zamanlarda onları gerçekten seven ve savunan isimlerin… Dava hatırına bunlara bağlanan ve birlikte hizmet ve zahmetlere katlanan kimselerin Râsihûn’dan ziyade Ribbiyyûn’lar olduklarını göreceksiniz. Zaten kendileri de “Kesbi” değil “Vehbi” yetişmişlerdir. Bir kısım gerçekleri akıllara yaklaştırmak ve anlaşılmalarını kolaylaştırmak için bunları yazmak ihtiyacını hissettik.
“Efendim, hangi mektebi bitirmiş, nereden öğrenmiş, kim izin vermiş, nasıl bilmiş?” gibi vesveselerin düşürdüğü vartalardan ve hatalardan kurtarmak ve sakındırmak istedik. Ama bu gerçekleri kavramak için kişi önce “gaybe” ve maneviyata gerçekten inanmak mecburiyetindedir. Tebliğ ve davet bizden, hidayet ve muvaffakiyet ise Rabbimizdendir… Ve her şeyi bizzat Cenab-ı Hak ezelde taksim etmiş (bölüştürmüş) vaziyettedir.
Evet, takdire iman, İslam’ın temelidir.
Basit bir ev yapılırken bile önce mutlaka bir plan çizilir. Odaların biçiminden inşaat malzemelerine, su tesisatından elektrik donanımına kadar her şey belirli bir ölçü ve hesapla gösterilir. İşte Cenab-ı Hak Zülcelâl Hazretleri de, kâinatı ve Dünya’yı yaratırken önce geçmiş ve gelecek her şeyin en ince teferruatına kadar belirlendiği İlahi bir program tayin ve tespit buyurmuştur ki buna “Kader” denilir. İnsan-toplum-tabiat ve kâinat arasında öylesine hassas ve hikmetli bir denge kurulmuştur ki, gönül hayran olmakta, akıl hayrete düşmektedir.
Yaratılanlara ve olaylara ilim ve ibret nazarıyla bakıldığı zaman; Cenab-ı Hakkın varlığını, birliğini, kudretini, rahmetini ve nimetini hatırlatmakta ve her şey binbir dilden ve binbir yönden O’nu (CC) anlatmaktadır.
O’nun takdiri güzeldir… Taksimi (bölüşümü) hikmetlidir… Tayin ve tasarrufu adaletlidir… Mademki her şey O’nun elindedir ve O’nun emrindedir… Mademki O (CC) yanlışlıktan ve haksızlıktan münezzehtir… Ve mademki O’nun takdir etmediği şey yürürlüğe girmeyecek ve asla gerçekleşmeyecektir. Öyle ise kul olarak bize emredileni yaptıktan ve her işte sebeplere yapıştıktan sonra, neticeyi takdire bırakmak ve O’nun mutlak kudret, rahmet ve adalet sahibine (CC) teslim olmak gerekmektedir.
“Kadere iman eden, kederden emin olur”... (Hadis) O’nun (CC) kararlarına ve kurallarına itimat etmeyen ve takdirini beğenmeyen, imanın kemâline ulaşamaz… Takdiri içine sindiremeyen, manevi hayat ve huzur bulamaz… “Kişi Allah’tan (O’nun takdirine, taksimine ve hükümlerine) razı olmadıkça, Allah (CC) ondan razı olmaz.” (Hadis)
O halde mübah olan her türlü ilmi, siyasi ve iktisadi arzu ve amaçlarımıza ulaşmak için, yine meşru ve makbul olan araçları kullandıktan sonra, neticede Allah’ın takdir ettiğine razı olmak ve hakkımızda en hayırlısının bu olduğuna inanmak lazımdır. Gayrimeşru hevesler ve kötü hesaplar için meşru olan vasıtaları kullanmak riyakârlık ve günah olduğu gibi, meşru ve mübah olan amaçlar için gayrimeşru yollara başvurmak da haramdır… Başkalarını hile ve haksızlıkla aldatarak, onun bunun ayağını kaydırarak bazı makam ve menfaatlere kavuşmak düşüncesi imana aykırıdır. Öyle ya, mademki Allah’ın bize nasip etmediğine sahip olmamız veya bize vermeyi murad ettiğinden de mahrum kalmamız mümkün değildir. O halde şeytani kurnazlıklara ve haksızlıklara tenezzül etmemiz hem boşunadır hem de aleyhimize olacaktır.
Çünkü; “Allah, insanlar için rahmetinden her neyi (hangi nimet, fazilet ve başarı kapısını) açacak olsa, artık onu kısıp-tutacak (ve Rabbin takdirine engel olacak) yoktur; her neyi de kısıp tutarsa (her kime bir devlet ve nimet kapısını takdir buyurmamışsa), artık onu O’ndan salacak (ve zorla alacak) da yoktur…” (Fâtır: 2)
“De ki: ‘Ey Allah’ım! (Ey) Cümle varlığın gerçek sahibi! Sen mülkü (devlet ve serveti) dilediğine verirsin. İstediğin kimseden de mülkü (nimet ve fazileti) çekip alırsın; dilediğini aziz eder (yükseltir) istediğini zelil eder (alçaltırsın), Her türlü hayır Senin elindedir ve Sen her şeye Kâdirsin.’” (Âl-i İmrân: 26)
Evet, yegâne kuvvet ve kudret sahibi yalnız Cenab-ı Hak’tır ve her türlü muvaffakiyet Allah’ın yardımıyladır.
“Eğer Allah (herhangi bir konuda ve düşman karşısında) size yardım ederse, artık (hiç kimse) sizi yenilgiye uğratamayacaktır ve eğer sizi ‘yapayalnız ve yardımsız’ bırakacak olursa, O’ndan sonra da size yardım edecek kimse (çıkmayacaktır)…” (Âl-i İmrân: 160) Bu da yine takdirle ilgilidir ve kararı Allah verecektir.
“Ne yeryüzünde ne de kendi nefislerinizde (gerek genel ve gerekse özel olsun) hiçbir hadise ve musibet yoktur ki, Biz onu yaratmazdan önce bir kitapta (ezeli takdir programında tayin ve tespit edilmiş) bulunmasın… (Biz bu gerçeği size bildiriyoruz ki) Elinizden kaçırdığınız (fırsat ve menfaatlere) üzülmeyesiniz. (Allah’ın) Size verdikleriyle de şımarıklık göstermeyesiniz…” (Hadid: 22-23)
Çünkü; “Hiç kimse Allah dilemedikçe ne kendi nefsi için (ne başkası için) menfaat veya mazarrata (kâr ve zarar vermeye) malik değildir.” (Yunus: 49)
Ama elbette tevekkül, tembellik şeklinde anlaşılmamalıdır. Teslimiyet, tedbirsizlik olarak düşünülmemelidir. Bize düşen emir ve yasaklara riayet etmek ve gerekli gayret ve hizmeti göstermektir. Çünkü herkes (iyi veya kötü) kendi kazandığının karşılığına erecek ve kendi niyeti ve amelleriyle değerlendirilecektir. (Secde: 17 – Tevbe: 94) Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu görecek, kim de zerre kadar şer işlemişse onu görecektir. (Zilzâl: 7-8) Zira; “Allah insanlara asla zulmetmez. Ancak insanlar kendi nefislerine zulmederler.” (Yunus: 44)
Cenab-ı Hakkın Külli İradesiyle, kulların cüz’i iradesini, Aziz Erbakan Hocamız şöyle bir misalle çok güzel anlatmışlardı: “Kenarlarına trafik ışıkları ve işaretleri dikilmiş asfalt bir yol düşünelim… Bu geniş ve uzun yolun da, çok büyük ve güçlü bir lokomotifin üzerinde olduğunu farz edelim… İşte biz bu yol üzerinde araba kullanan bir sürücü konumundayız… Trafik kurallarına ve işaret levhalarına dikkat ve riayet etmediğimiz için yapacağımız her türlü kazadan dolayı elbette suçlu ve sorumlu olacağız… Ancak hiçbir zaman biz kendi istediğimiz yere değil, bizi de yolu da üzerinde taşıyan lokomotifin götürdüğü yere varmak zorundayız.”
Evet, o yol; imtihan için gönderildiğimiz hayat yoludur… O araba; vücudumuz, azalarımız ve Allah’ın lütfettiği diğer araçlarımızdır. O güçlü ve görülmeyen lokomotif; Allah’ın Külli İradesidir… Arabayı kendi isteğimizle ve istediğimiz gibi sürmemiz; cüz’i irademizdir. O trafik kuralları; İslam’ın esaslarıdır… Kelime-i Tevhid getirmek; imtihana giriş belgesidir… Yani, her türlü düşünce ve davranışlarımızı takdirin programladığı bir robot gibi yapıyor değiliz. Böyle olsaydı ayrıca hesaba çekilmemiz, günah veya sevap yüklenmemiz, mükâfat ve ceza görmemiz söz konusu olamazdı. Özellikle kendi irade ve ihtiyarımızla alâkalı davranışlarımızı da yaratan Allah’tır. Ama bunların sorumluluğu bize aittir. Bu konudaki takdir, “İlim, maluma tâbidir…” gerçeği ile izah edilebilir. Cenab-ı Hak, iyi veya kötü bütün davranışlarımızı, önceden öyle takdir ettiği için, biz bunları robot gibi aynen yapıyor değiliz… Doğrusu, Cenab-ı Hak bizim aklımızı ve azalarımızı ezeli ilmi ile, nerede ve nasıl kullanacağımızı önceden bildiği için bunları yazmış ve tespit etmiştir.
Bazen Amerika’daki bir uzay üssünden haftalar ve aylar öncesinden şöyle bir açıklama yapılır. Ve çeşitli haberleşme araçlarında aynen yayınlanır: “Filan gün filan saatte, Kennedy uzay üssünden fırlatılacak bir roket, şu günde Ay’a varacak… İçindeki astronotlar şu incelemeyi yapacak ve yine şu kadar zaman sonra geri dönüp filan yere inecek…” Hakikaten bu dedikleri, zamanı gelince önceden haber verildiği şekilde aynen oluyor… Şimdi birisi kalkıp da: “Efendim daha önce gazeteler öyle yazdığı için böyle oldu” dese bu yanlıştır. Doğrusu; “İlim adamları, çeşitli deney ve araştırmaları sonucu böyle olacağını önceden bildikleri için öyle yazmışlardı.”
Elbette bizim düşünce ve dilememiz, irade ve ihtiyar etmemiz de Külli İradenin bilgisi dahilindedir:
“Allah dilemedikçe, siz (bir şey) dileyemezsiniz! (Beyniniz, irade ve tercih etme yeteneğiniz bile Allah’tandır. Siz dileyemezsiniz, ancak Allah’ın dilediğini dileyebilirsiniz anlamındadır.)” (İnsan: 30) gibi ayetler ve; “Çalışınız, (zira) herkes ne için yaratılmış (ve kendisine ne takdir olunmuşsa) ona müyesser ve muvaffak kılınır” mealindeki hadisler de yine her şeyi ezeli kader programı içinde düşünmemiz ve her halde Allah’ın takdirine ve tanzimine tevekkül ve teslimiyet göstermemiz gerektiğine işaret etmektedir.
Sözün özü, biz arzu ederiz ama irade edemeyiz… Temenni ederiz, ama takdir edemeyiz ve ancak niyetlerimize ve amellerimize göre değerlendirileceğiz. Takdir edileni ise asla değiştiremeyiz…
[1] Ankebut: 2-3
[2] Necm: 39-40-41

İlim, maluma tâbidir.
Cenab-ı Hak, iyi veya kötü bütün davranışlarımızı, önceden öyle takdir ettiği için biz bunları robot gibi aynen yapıyor değiliz… Doğrusu, Cenab-ı Hak bizim aklımızı ve azalarımızı ezeli ilmi ile, nerede ve nasıl kullanacağımızı önceden bildiği için bunları yazmış ve tespit etmiştir.
Kaderin hakikati ancak bu kadar güzel anlatılabilir yüreğine sağlık muhterem hocam
Milli Çözüm ve Hassaten Ahmet Akgül Üstadımız; Allaha İman da – Kur’an’ı Sünneti kendine Rehber Etmesi , Hikmet Sahibi olması ortadadır…
Üstad Ahmet Akgülü ve Milli Çözüm Dergisinin yayınlarını takip edenler farketmişlerdir ki: 100 e yakın kaleme aldığı bu KALEME ALDIĞI ifadesini sözün gelişi olarak yazdığımı zannetmeyiniz çünkü Ahmet Hocamız yazdığı tüm makaleleri şiirleri 100e yakın kitabı ve Meali Kerimi , bizzat kalem ile yazmıştır yani bilgisayardaki tuşlu klavye ile yazmamıştır. Yetmez… Ve bu kaleme alınan onca yazılar da hiçbir yanılgıya rastlanılmamıştır. Yani herşeyin en doğrusunu ve en isabetli olanını tespit edebilme yereneği olan HİKMET ile kaleme alındığı tescillidir… Vehbi ilime sahip olunduğu açıktır.. Çünkü okuyoruz ve anlıyoruz ki Milli Çözüm ve hassaten Üstad Ahmet Akgül Hocamızın konuşmaları aldığı kararları ve tüm tavırları , olabilecek en akılcı ve en isabetli yapıyı yansıttığını takip edenler farkediyor farkediyoruz… Milli Çözüm ve Ahmet Hocamız ; bir konuyu en doğru en özlü en akılcı şekilde anlatmakta , bir olaya , kişiye ya da tavra 20 yıllık yayın hayatında ve öncesinde en doğru teşhisi koyduğunu görmekteyiz. Hadiseler karşısında en akılcı ve isabetli tepkiyi vermesi ile insanlığın hizmetinde ÖNCÜ VE TEK SAĞLAM REHBER olma vasfıyla öne çıktığını müşahade etmekteyiz. Yani buradan hikmet sahibi olan aynı zamanda YÜKSEK BİR AKLA SAHİP KİMSELERDİR.
Kadere İman Eden Kederden Emin Olur!
Bir olay karşısında takınmamız gereken tavrın 3 boyutu vardır:
1- Esbaba tevessül (sebeplere sarılmak)
2- Allaha TEVEKKÜL
3- Neticeye RIZA
Kader, külli ve cüz’i irade gerçeğini Erbakan Hocamız ne güzel tarif etmişler:
“Kenarlarına trafik ışıkları ve işaretleri dikilmiş asfalt bir yol düşünelim… Bu geniş ve uzun yolun da, çok büyük ve güçlü bir lokomotifin üzerinde olduğunu farz edelim… İşte biz bu yol üzerinde araba kullanan bir sürücü konumundayız… Trafik kurallarına ve işaret levhalarına dikkat ve riayet etmediğimiz için yapacağımız her türlü kazadan dolayı elbette suçlu ve sorumlu olacağız… Ancak hiçbir zaman biz kendi istediğimiz yere değil, bizi de yolu da üzerinde taşıyan lokomotifin götürdüğü yere varmak zorundayız.”
Amenna
“ O’nun takdiri güzeldir… Taksimi (bölüşümü) hikmetlidir… Tayin ve tasarrufu adaletlidir… Mademki her şey O’nun elindedir ve O’nun emrindedir… Mademki O (CC) yanlışlıktan ve haksızlıktan münezzehtir… Ve mademki O’nun takdir etmediği şey yürürlüğe girmeyecek ve asla gerçekleşmeyecektir. Öyle ise kul olarak bize emredileni yaptıktan ve her işte sebeplere yapıştıktan sonra, neticeyi takdire bırakmak ve O’nun mutlak kudret, rahmet ve adalet sahibine (CC) teslim olmak gerekmektedir.”
MÜKEMMEL TESBİTLER!
İşte yaşadığımız çağdaki hakikat erlerini ve büyük dava önderlerini ele alalım… Bir Bediüzzaman’ı, bir Erbakan’ı hatırlayalım. Bu zatları yakinen tanıyan, kendi sağlıklarında ve zor zamanlarda onları gerçekten seven ve savunan isimlerin… Dava hatırına bunlara bağlanan ve birlikte hizmet ve zahmetlere katlanan kimselerin Râsihûn’dan ziyade Ribbiyyûn’lar olduklarını göreceksiniz. Zaten kendileri de “Kesbi” değil “Vehbi” yetişmişlerdir. Bir kısım gerçekleri akıllara yaklaştırmak ve anlaşılmalarını kolaylaştırmak için bunları yazmak ihtiyacını hissettik.
“Efendim, hangi mektebi bitirmiş, nereden öğrenmiş, kim izin vermiş, nasıl bilmiş?” gibi vesveselerin düşürdüğü vartalardan ve hatalardan kurtarmak ve sakındırmak istedik. Ama bu gerçekleri kavramak için kişi önce “gaybe” ve maneviyata gerçekten inanmak mecburiyetindedir. Tebliğ ve davet bizden, hidayet ve muvaffakiyet ise Rabbimizdendir… Ve her şeyi bizzat Cenab-ı Hak ezelde taksim etmiş (bölüştürmüş) vaziyettedir.”
En’am: 111
“Biz onlara (inkârcılara, Yahudi, Hristiyan ve münafıklara) melekler indirip (uyarsaydık), onlara ölüler (dirilip) konuşsaydı ve (dile gelip varlığımıza ve buyruklarımıza şahitlik yapmak üzere) her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah’ın dilediği dışında (yine de) inanmayacaklardı…” (En’am: 111)
ESBAB A TEVESSÜL, TAKDİR E RIZA VE ŞÜKÜR…
O’nun takdiri güzeldir… Taksimi (bölüşümü) hikmetlidir… Tayin ve tasarrufu adaletlidir… Mademki her şey O’nun elindedir ve O’nun emrindedir… Mademki O (CC) yanlışlıktan ve haksızlıktan münezzehtir… Ve mademki O’nun takdir etmediği şey yürürlüğe girmeyecek ve asla gerçekleşmeyecektir. Öyle ise kul olarak bize emredileni yaptıktan ve her işte sebeplere yapıştıktan sonra, neticeyi takdire bırakmak ve O’nun mutlak kudret, rahmet ve adalet sahibine (CC) teslim olmak gerekmektedir.
(Makale den Alıntı)
ümmetin derdiyle dertlenmek
İnternet, sosyal medya ve daha bir çok güncel iletişim araçlarıyla gençlerimiz kader konusunda kafa karışıklığına ve boşluğa düşürülmek istenmektedir. Maalesef ki; dini hassasiyeti olduğu ileri sürülen yetkililer bu konuda tedbir almayarak yapılan ifsat çalışmalarına bir nevi destek olmaktadırlar. Bunun yanında ülkemizin hemen hemen her ilinde açılan üniversitelerin ilahiyat fakültelerinin de bu konuda hem bilimsel hem de toplum sosyolojisi anlamında etkin çalışmalarını görememekteyiz. Böyle bir dönemde bu makalenin yayımlanması gayet kıymetli olmuştur. Bu tür makaleleri yayımlamak aynı zamanda ümmetin derdiyle dertlenmektir.
Milli Çözüm
İnsanlık tarihi boyunca bütün büyük inkılâpları genellikle ya nebiler veya “Ribbiyyûn” bilginler gerçekleştirmiş, ama artık hâkim bulunan Hak Nizamın hayatın her safhasında uygulanması ve olgunlaşması için ” Râsihûn ” âlimlere iş düşmektedir.
İnsanlık tarihi boyunca bütün büyük inkılâpları genellikle ya nebiler veya
İşte yaşadığımız çağdaki hakikat erlerini ve büyük dava önderlerini ele alalım… Bir Bediüzzaman’ı, bir Erbakan’ı hatırlayalım. Bu zatları yakinen tanıyan, kendi sağlıklarında ve zor zamanlarda onları gerçekten seven ve savunan isimlerin… Dava hatırına bunlara bağlanan ve birlikte hizmet ve zahmetlere katlanan kimselerin Râsihûn’dan ziyade Ribbiyyûn’lar olduklarını göreceksiniz. Zaten kendileri de “Kesbi” değil “Vehbi” yetişmişlerdir. Bir kısım gerçekleri akıllara yaklaştırmak ve anlaşılmalarını kolaylaştırmak için bunları yazmak ihtiyacını hissettik.
“Efendim, hangi mektebi bitirmiş, nereden öğrenmiş, kim izin vermiş, nasıl bilmiş?” gibi vesveselerin düşürdüğü vartalardan ve hatalardan kurtarmak ve sakındırmak istedik. Ama bu gerçekleri kavramak için kişi önce “gaybe” ve maneviyata gerçekten inanmak mecburiyetindedir. Tebliğ ve davet bizden, hidayet ve muvaffakiyet ise Rabbimizdendir… Ve her şeyi bizzat Cenab-ı Hak ezelde taksim etmiş (bölüştürmüş) vaziyettedir.
Ancak bu kadar güzel anlatılır.. Ancak böyle güzel izah edilir…
“Kenarlarına trafik ışıkları ve işaretleri dikilmiş asfalt bir yol düşünelim… Bu geniş ve uzun yolun da, çok büyük ve güçlü bir lokomotifin üzerinde olduğunu farz edelim… İşte biz bu yol üzerinde araba kullanan bir sürücü konumundayız… Trafik kurallarına ve işaret levhalarına dikkat ve riayet etmediğimiz için yapacağımız her türlü kazadan dolayı elbette suçlu ve sorumlu olacağız… Ancak hiçbir zaman biz kendi istediğimiz yere değil, bizi de yolu da üzerinde taşıyan lokomotifin götürdüğü yere varmak zorundayız.”
DUAMIZI KABUL BUYUR ALLAHIM
Her nimet gayret ister. Fakat her nimete sadece gayretle de ulaşılamaz. “Evet, yegâne kuvvet ve kudret sahibi yalnız Cenab-ı Hak’tır ve her türlü muvaffakiyet Allah’ın yardımıyladır.”
“Herkese kendi emeğinin karşılığı vardır”
Ya Rabbi senin nimetlerin sadece çalışarakta elde edilebilecek değil, Alla’hım senin lütfu inayetine geldik. Tembellik, acizlik, nemelazımcılık, korkaklıktan, her türlü israftan ve bunlardan doğacak naspsizlikten ve müsibetten sana sığındık. Cihat sofrasında ki ve diğer nimetlerini fazlından tam ve lütfunla ver. Her iki cihan saadet ve Adil Düzen izzetine, rızana, cennet ve rü’yetine kavuştur. Bizleri mahrum etme Allah’ım. Amin.
Hem takdirin dışında, ne başa gelir
“Kader, maneviyat ve gayb gerçeği” vehbi bir ilimle ancak bu kadar açık/net ve Kur’an ışığında açıklana bilirdi!
“Milli Çözüm Üstad Ahmet Akgül Hocamız neden hep haklı çıkıyor, niçin işin sonu geldiğinde O’nun tahmin ettiği oluyor, olayların iç yüzünü sezmede ve problemleri çözmede ki bu üstün başarısı nasıl oluyor, özellikle imani, ahlâki, içtimai ve siyasi konularda nice çıplak ve çarpıcı gerçekleri, gerekçeleriyle beraber görmede ve göstermede marifetinin kaynağı nedir, bu kadar sinsi-gizli oyunları nasıl kırk yıl öncesinden fark ediyor?” gibi bir çok sorunun cevabı bu makalede bulunabilir.
Şana, ünvana takılanlar tarih boyu hep takılıp kalmışlardı zaten.
“Nice peygamberlerle birlikte birçok Ribbiyyûn (Rabbani-bilgin)ler (hikmet ehli gönül erleri) Allah yolunda (Hakk hâkim kılınsın ve zulüm kaldırılsın diye) çarpışmaya girdiler de, (bu uğurda) kendilerine dokunan (büyük sıkıntı ve saldırı)lardan ötürü asla zayıflık ve yılgınlık göstermediler, (zalim ve kâfir güçlere) boyun eğip (iş birliğine tenezzül etmediler). Allah, sabredenleri sever.” (Âl-i İmrân: 146)
“Eğer Allah (herhangi bir konuda ve düşman karşısında) size yardım ederse, artık (hiç kimse) sizi yenilgiye uğratamayacaktır ve eğer sizi ‘yapayalnız ve yardımsız’ bırakacak olursa, O’ndan sonra da size yardım edecek kimse (çıkmayacaktır)…” (Âl-i İmrân: 160)
Ve kader gerçeğini anlama yönünde Üstadımızdan muhteşem öz bir söz: Sözün özü, biz arzu ederiz ama irade edemeyiz… Temenni ederiz, ama takdir edemeyiz ve ancak niyetlerimize ve amellerimize göre değerlendirileceğiz. Takdir edileni ise asla değiştiremeyiz…”
HAYAT İMAN VE CİHADDIR
İslam dini;
hem barış ve adalet nizamı, hem de bir imtihan programıdır. Sadıklarla sahtekârların bilinmesi,[1] iyilerle kötülerin seçilmesi, herkesin kendi kazancına göre değerlendirilmesi ve hak ettiğine eriştirilmesi için[2] açılan bu İlahi imtihanda; özellikle iman edilmesi gereken esaslar “Gaybi” hususlar olup, maddi ölçüler ve müspet ilimlerle ispatı imkânsız olan şeylerdir. Bu nedenle; Allah (CC), melek, ahiret, kıyamet, cennet ve cehennem inancı… Vahiy ve nübüvvet, ilham ve keramet gibi konuların maddi değil manevi saha içinde ele alınması gerekir.
Diğeri de;
Cenab-ı Hakkın bazı şahsiyetlere özel olarak verdiği üstün bir feraset ve engin bir hikmet sayesinde öylesine bir anlayış ve kavrayış kabiliyetleri olur ve olayların iç yüzünü sezmede ve problemleri çözmede öylesine bir basiret ve başarı yetenekleri bulunur ki… Özellikle imani, ahlâki, içtimai ve siyasi konularda nice çıplak ve çarpıcı gerçekleri, gerekçeleriyle beraber görmede ve göstermede öylesine marifetli olurlar ki…
Bu tür ilimlere de “Vehbi”, yani Allah tarafından kendilerine özel olarak hibe ve hediye edilen ilimler tabir edilir. Herkesçe bilinen yollar ve yöntemlerle ve kendi gayret ve hizmetiyle kesbi olarak bilgi edinen ve ilimde ileri gidenlere Kur’an “Râsihûn” dediği gibi (Âl-i İmrân: 7 – Nisa: 162), Rabbani bir iltifat ve özel bir ilhamat sayesinde vehbi olarak hikmet ve hakikat ehli olanları da “Ribbiyyûn” kelimesiyle tarif etmektedir. (Âl-i İmrân: 146) İnsanlık tarihi boyunca bütün büyük inkılâpları genellikle ya nebiler veya “Ribbiyyûn” bilginler gerçekleştirmiş, ama artık hâkim bulunan Hak Nizamın hayatın her safhasında uygulanması ve olgunlaşması için ” Râsihûn ” âlimlere iş düşmektedir.
Hatta Hak elçilerinin ve İslam davetçilerinin yanında Râsihûn âlimlerden ziyade, Ribbiyyûn kimseler hizmet ve cihat edegelmişlerdir
İslam, hem hak dini ve hayat disiplini olduğu gibi; hem de bir imtihan vesilesidir. Cihat ise, bu imtihanın çok önemli şartlarından birisidir. Bu kulluk imtihanını kazanabilmek için, diğer ibadet ve emirler gibi, cihat vazifesinin de hakkıyle yerine getirilmesi gerekir.
Cihad ne demektir?
İnsanlığın saadeti için, Hakkın hâkimiyeti için hep beraber bir Ümmet halinde bir liderin etrafında malıyla canıyla elbirliği ile çalışarak, insanlığın saadeti için gereken gayreti göstermek demektir,
Cihat, Kur’an, sünnet, icma ve kıyasla farz olan çok önemli bir ibadettir. Cihadın farziyetini ve önemini inkâr etmek veya küçümsemek küfürdür. Korkaklık, tembellik, rahatına ve menfaatine düşkünlük gibi sebeplerle cihadın terki veya ertelenmesi ise, büyük günahtır. Cepheden ve hizmetten kaçmak ise en büyük günahlardan biri sayılmıştır.
1. Cihatsız ve gayretsiz huzur ve kurtuluş mümkün değildir.
2. Silahlı savunmada komutansız ordu, siyasi ve sivil hizmetlerde ise lidersiz teşkilat kurulamayacağı ve cihat yapılamayacağı bir gerçektir.
3. Cihat emirine biat ve itaat etmeyen ordu başarıya ulaşamaz, birliğini ve kuvvetini koruyamaz.
4. Cihat emirinde gerekli olan en önemli iki hususiyet;
a- İlmi dirayet ve feraset, siyasi ve idari kabiliyet,
b- Cismani sıhhat ve selâmet… Güç, kuvvet, cesaret ve metanettir.
5. İnsanların ve özellikle Müslümanların gerçek ayarını ortaya çıkaran ve onlara huzur, hürriyet ve haysiyet kazandıran en mühim ibadet ve imtihan cihat görevidir.
‘Ribbiyyün’
İşte yaşadığımız çağdaki hakikat erlerini ve büyük dava önderlerini ele alalım… Bir Bediüzzaman’ı, bir Erbakan’ı hatırlayalım. Bu zatları yakinen tanıyan, kendi sağlıklarında ve zor zamanlarda onları gerçekten seven ve savunan isimlerin… Dava hatırına bunlara bağlanan ve birlikte hizmet ve zahmetlere katlanan kimselerin Râsihûn’dan ziyade Ribbiyyûn’lar olduklarını göreceksiniz. Zaten kendileri de “Kesbi” değil “Vehbi” yetişmişlerdir. Bir kısım gerçekleri akıllara yaklaştırmak ve anlaşılmalarını kolaylaştırmak için bunları yazmak ihtiyacını hissettik. Alıntı