YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69e94e42f2c9f
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 7 0 6
Bugün : 2970
Dün : 58766
Bu ay : 1277399
Geçen ay : 1803365
Toplam : 53422457
IP'niz : 216.73.217.119

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

Son zamanlarda, Hz. Mevlana‘nın Meşhur Mesnevi‘sinde ve diğer eserlerindeki bazı uygunsuz cinsellik hikâyeleri… Ve yine üstat Bediüzzaman’ın Risale-i Nur Külliyatı içerisindeki bir takım siyasi tespit ve tercihleri ve “Ehli Kitabın bazı kesimlerinin Müslümanlarla ittifak edeceği” beklentileri… bahane edilerek bu çok değerli İslam alimlerine sataşma kampanyaları maalesef hız kazanmıştır. Böylesi talihsiz ve seviyesiz saldırıların, bu gibi zatların şahsında, asıl İslam’ı karalama ve saf zihinleri karıştırma operasyonlarının bir parçası olduğu açıktır. Önce şu noktaları bir kez daha vurgulamamız lazımdır.

1.  Allah’ın özel tayin ve terbiye edip görevlendirdiği Peygamberler dışında ve hele Hatemül Enbiya olan Efendimizden sonra, hiçbir ulemanın ve evliyanın asla “günahsız hatasız ve noksansız” sayılmayacağı, böyle düşünenlerin şirke kayacağı açıktır ve tüm İslam ulemasının ittifakıdır.

2.  Bir zatın, kendisi hakkında hüsnü zann edilen makamı ne olursa olsun, onun hâşâ “Her şeyi bildiği, manevi hükmünün her yerde geçtiği, kaderin onun iradesiyle değiştiği” iddiaları tam bir safsatadır, sapkınlıktır ve o şahsı tanrılaştırmak ve tabulaştırmaktır.

3.  Ancak bazı yanlış kanaat ve kararları, uygunsuz yaklaşımları ve içtihat hataları yüzünden Hz. Mevlana ve Üstat Bediüzzaman gibi zatların, diğer yüzlerce haklı ve hayırlı icraatlarının, çok faydalı kitaplarının, yararlı ve tutarlı tavırlarının hepsini kötülemeye çalışmak, sadece Şeytanın ve şeytani odakların işine yarayacak bir haksızlık ve ahlaksızlıktır. Çünkü böylesi içtihadi hatalarda, niyet ve mahiyetlerine göre günahkâr sayılmayacakları, hatta bir sevaba dahi nail olacakları müjdesi vardır. Kaldı ki, açıkça günah olan bir davranıştan dolayı bile, hiç kimse küfürle ve delaletle suçlanamayacak, ona düşman tavrı alınamayacaktır.

Peygamberlerden bile zelle cinsinden hatalar çıkmıştır

Zelle; Sözlükte “sürçüp hata yapma, yanlışa kayma, yanılma, ufak suç yapma, doğru ve uygun olandan ayrılma” anlamında kullanılır. Dinî literatürde ise bu terim daha çok Peygamberlerin hataları için kullanılmaktadır. Peygamberlerin kendilerine has bazı üstün sıfatları vardır. Bu sıfatlarla normal insanlardan seçilip ayrılırlar. Onlar nübüvvetten önce bile hırsızlık, yalancılık, dolandırıcılık, putlara tapma, ahlâk dışı davranışlar ve benzeri kötü alışkanlıklardan uzak tutulmuşlardır. İşte onlar için öngörülen sıfatlardan biri de “İsmet” sıfatıdır. Buna göre Peygamberlerin suçsuz ve günahsız olmaları lazımdır. Zira günah işlemek nübüvvet makamı ile bağdaşmaz. Onların kem gözlü ve hain bakışlı olmaları bile caiz sayılmamıştır. Bütün İslam alimleri arasında genel anlamda Peygamberlerin masum ve günahsız oldukları hususunda görüş birliği sağlanmıştır. Bazı ayet ve hadislerde geçen ifadelerden ötürü Peygamberlerin küçük günah işleyip işlemeyecekleri konusunda ihtilaf vardır. Mâtüridîlere göre peygamber, küçük büyük bütün günahlardan, her türlü küfür ve şirkten uzaktır. Bununla birlikte küçük ve hafif hatalara, zelle türünden ayak kaymalara onlarda da rastlanır. Ancak tebliğde kesin olarak günahsızdırlar. Râzî ve Cürcanî’ye göre, dalgınlık veya unutkanlıkla bazı küçük hataların Peygamberden sadır olması mümkün sayılmıştır. Her Peygamberin biri kulluk, diğeri de Peygamberlik olmak üzere iki vasfı vardır. Peygamberlik vasfında asla hata etmezler, çünkü hepsi vahyin ve ilahi velayetin kontrolü altındadır. Ancak kulluk vasfında bazı hatalar yapılması fıtrattandır. Bununla birlikte yaptıkları hatalarda kasıt söz konusu olmamıştır.

Diğer Peygamberlerin zelle cinsinden hataları Kur’an-ı Kerim’de anlatılmaktadır. Sadece bizim Peygamberimiz Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz ayrıdır; çünkü O en son, en güzel ve en mükemmel örnek konumundadır. Abese Suresi’nde A’ma bir Zat’la ilgilenmemesi ise, “böyle bir durumda hangi tavrın müminlere yakışmayacağını” fiilen göstermek ve öğretmek üzere hazırlanan ilahi bir senaryo icabıdır. Özetle Zelle; “Peygamberlerin hata ile veya unutarak yaptıkları kusurları ifade eden bir kavramdır.[1] Peygamberler aslında günahsızdır. Onlar “İsmet” sıfatına sahip örnek ve seçilmiş insanlardır. Ancak, istemeden bazı kusurlar işlemeleri de mümkün sayılmıştır. Şu kadar var ki böyle bir hata işleyen Peygamber hatasında ısrarlı olmamış, hemen bırakmış ve pişmanlığını açıklamıştır. Allah Onu derhal uyararak hatadan uzaklaştırır, yanlışından kurtarır. Yani Zelle, “efdal (en faydalı) olanı terk edip, hatalı olanı yapmaktır” şeklinde de açıklanır.[2] Bu izaha göre, zelle büyük bir kusur sayılmamıştır. Fakat Peygamberlere yakışan daima en üstün olan davranışta bulunmak olduğu için, zelle işleyen Peygamberler hemen uyarılmıştır.

Şimdi: Cenabı Hak tarafından özel tayin ve terbiye edilmiş Peygamberler bile bazı zelle cinsinden hatalara düşebiliyor ise; Bediüzzaman ve Mevlana gibi zatların iyi niyetle ve hizmet gayretiyle düştükleri bir takım yanlış yorumları ve yaklaşımları yüzünden onlara sataşmak, insafa aykırıdır. Bazı hataları yüzünden eserlerindeki İslami kaynaklara dayalı binlerce hayırlı izahları ve yararlı ikazları yok saymak ve toplumu bu hikmet ve hakikatlerden mahrum bırakmak, Rahmani değil Şeytani bir damardır!

Mevlana’nın hayatı ve Mesnevi’nin mesajları!

13. Asır Anadolu’sunda yaşamış etkili bir Âlim ve düşünür olan Mevlana, yeni bir tasavvufi düşüncenin ve felsefi bir sistemin kurucu atalarından sayılmaktadır. Bu nedenle de kendisi, sadece yaşadığı muhit itibariyle değil, genel olarak Müslüman halkın din anlayışının şekillenmesinde öncü kabul edilen bir zattır. İşte böyle bir ortamda iyi bir dinî eğitim alan Mevlana, âlim babasının ölümünden sonra müderrisliğe başlamış ve öncelikle Ehl-i Sünnet fikirlerini savunan bir âlim olarak tanınmıştır. Ancak Mevlana, Şems-i Tebrizi ile tanıştıktan sonra O’na “tasavvufi manada âşık” olmuş ve Şems’le altı ay bir hücrede halvette kalmış ve bu halvetten sonra ruh dünyasında bir inkılâp yaşanmıştır. Şems ile tanıştıktan sonra aşk sarhoşu olarak semâya başladığı anlatılır. Şems O’na bugünkü şekliyle dönerek sema yapmayı öğreten üstadıdır. Mevlana özellikle Şems Konya’dan kaçıp Şam’a gittiğinde kendisini büsbütün semâya kaptırmıştır. Kitabî ilimlere ve Ehli Sünnet çizgisine pek bağlı kalmayan Şems, Mevlana’yı kendisine nasıl bu denli bağladığı manevi bir sırdır. Aslında Vahdet-i Vücut inancına yatkın olan Şems-i Tebrizi, Mevlana üzerinde derin etkiler bırakmıştır.

Hz. Mevlana’nın sohbetlerindeki ve başta Mesnevisi diğer eserlerindeki müstehcenlikle ilgili eleştirilere karşı çeşitli savunmalar yapılmıştır. Mevlana’nın eserlerini okumadan “Allah dostu Mevlana böyle bir şeyi eserlerine almaz” diyenler olduğu kadar; “Bunlar eserlerinin orijinallerinde yoktur, din düşmanları tarafından kitaplarına sokulmuştur” diyenler de vardır. Ama Mevlana’nın eserleri incelendiğinde bu tür edebe aykırı ve erotik ağırlıklı hikâyelere rastlanmaktadır. Örneğin; Mesnevi’de eşek ile cariyenin ilişkisine imrenen bir kadının meselesi[3], Mısır halifesinin, Musul padişahının huri gibi güzel cariyesine âşık oluşunu ve onu almaya giden genç kumandanın, o güzel cariye ile olan münasebetini anlatan hikâyesi,[4] açıkça eşcinselliğin resmedildiği beyitleri[5], bunlardan bazılarıdır. Çok daha açık saçık başka örnekler de vardır ki burada onları hatırlatmak bile sakıncalıdır.

Kimya Hatun sapkınlığı ve iftirası

Bugün bazı çevrelerce Hümanizmin devasa şahsiyeti olarak takdim edilen Şems-i Tebrizi ve Mevlana açıkça istismar konusu yapılmaktadır. Sahabe hanımlarını bile zan altında bırakacak asılsız yorumlara kalkışacaklara malzeme sunmak yanlıştır. Fihi Mâ Fih’te şöyle bir hikâye anlatılır; “Rivayet ederler ki; Peygamber, sahabeyle bir savaştan gelmişti. Bu gece şehrin dışında yatacağız, yarın gireceğiz şehre diye davul çalın buyurdu. A Tanrı elçisi dediler, sebebi ne? Olabilir ya dedi, kadınlarınızı yabancı erkeklerle buluşmuş görürsünüz; canınız sıkılır; bir fitnedir, kopar. Sahabeden biri (verilen emri) işitmeyip gitti ve karısını bir yabancıyla buldu.” Şems Mevlana’nın 15 yaşındaki cariyesi Kimya Hatun ile evlenmiş, ki kendisi 65 yaşındaydı. Bazı iddialara göre bu kızcağızın boynunu kırıp öldürmüştür ve bu yüzden Konya’dan kaçmıştır. Şems-i Tebrizi’ye, karısı Kimya Hatun’u bazen Allah olarak, daha doğrusu ona, Allah, karısı şeklinde görünürdü iddiaları tam bir saçmalık sapkınlıktır. Mevlana; bir çadırda Şems’i Kimya Hatun ile oynaşırken gördü. Mevlana oynaşmaları için biraz dışarıda dolaşıp, sonra hocasının yanına geldiğinde Şems; ‘O Kimya Hatun değildi. Yüce Tanrı beni o kadar sever ki, sevdiğim kimse suretinde yanıma gelir. Az önce senin beni halvet halinde gördüğün kadın da Kimya Hatun değildi, Allah Kimya Hatun şeklinde bana gelmişti’ der.[6] Ancak Fihi Mafih kitabının, Mevlana’nın sohbetlerinde tutulan notlardan hazırlandığı, bizzat kendilerinin yazmadığı açıktır. Bu kitabı oluşturanların kendi kanaat ve katkılarını karıştırmış olabilecekleri de unutulmamalıdır. Elbette Allah şekilden, biçimden, cisimden münezzeh ve müberradır, ama yine bütün nimetler, lezzetler ve izzetler de kesinlikle O’ndandır.

Cabir (R.A.)’den rivayete göre Resulullah (SAV) buyurdular ki: “Seferden dönünce ailene gece vakti gelme, ta ki kocasını bekleyen kadıncağız usturasını kullansın, dağınık saçlarını tarasın. Sana keys gerekir.”[7]

Bir diğer rivayette şöyle gelmiştir: “Resulullah (SAV) onları (yolculuktan dönenleri), kadınları ihanet zannı altında tutmuş ve açıklarını aramış olmamaları için, evlerinin kapılarını geceleyin çalmaktan nehyetti.”

Aynı konu bir diğer rivayette şöyle gelmiştir: “Resülullah (SAV) “Kocası gurbette olan (yabancı) kadınların yanına girmeyin. Zira şeytan, her birinizin içinde, vücudunuzda kanın dolaştığı gibi, (kendisini hissettirmeden) dolaşır” buyurdu. Biz atılıp sorduk: “Sende de dolaşır mı?” “Bende de (dolaşır), ancak Allah Bana yardım etti de (şeytanım) Müslüman oldu.”[8]

Bu Hadis bir diğer rivayette şöyle nakledilmiştir: “Resülullah (SAV), bir gazveden -veya bir seferden- döndüğü vakit Medîne’ye gece ulaşacak olsa girmez, sabahı beklerdi. Sabahtan önce ulaşacak olsa yine girmez, sabah vaktini beklerdi. Derdi ki: “Biraz mühlet tanıyın da kokusunu sürünmemiş olan taransın, kocası gurbette olan usturasını kullansın.”[9]

Sadece İbni Abbas’tan gelen bir rivayette: “Resülullah (SAV) onları kadınların yanına geceleyin gelmeyi yasakladığı zaman, iki kişi (bu yasağı dinlemeyip), geceleyin evlerine geldi. Her ikisi de evinde hanımının yanında bir yabancı erkek buldu”[10] denilmektedir. Ve o erkeklerin hanımına nikâhı düşmeyen (kardeşleri, yeğenleri) gibi yakınları mı, yoksa başkaları mı oldukları ve onlara neler yaptıkları zikredilmemiştir.

Öyle anlaşılıyor ki, Medine’ye gece varan mücahit sahabenin, evlerine girmek için sabahı beklemeleri yolundaki uyarıyı, Hz. Peygamberimiz, hâşâ, sahabe hanımları başka erkekleri koyunlarına alacağı ve bunun ortaya çıkacağı için değil;

a) Hadisin diğer rivayetlerinde de açıkça vurgulandığı gibi; Hanımların haberdar edilerek temizlenip süslenmelerini sağlamak,

b) Henüz kocalarıyla tanışmamış olan kardeşleri ve yeğenleri gibi sürpriz misafirlerini, yabancı zannedip bir suizanna yol açmamak,

c) Bu gibi yanlış anlaşılmalar sonucu, öfke kabarmasıyla bazı katliamların ve kardeşlik bağlarını bozacak fesatlıkların önünü almak amacıyla bu uyarıları yapmışlardır.

Mevlana bu uygunsuz ve lüzumsuz hikâye ve örnekleri, asla bazı günahları övmek ve reklam edip ve özendirmek için değil, bunların kötülüklerini ve çirkin akıbetlerini öğütlemek ve öğretmek için anlatmıştır. Zaten aynı konuyla ilgili bölümlerdeki beyitlerinde bu gerçeği sıklıkla vurgulamıştır. Ama yine de hatalıdır, Kur’ani hakikat ve hikmetlerin açıklandığı bir kitaba yakışmamıştır, yanlış yorumlara ve yozlaşmaya müsait aktarımlardır. Bir nevi “Eşeğin aklına karpuz kabuğu” sokmaktır. Ancak dünya güzelini bile bir bütün olarak değil de, sadece burnundaki ifrazata, kusmuğuna ve dışkısına bakarsanız, nefretiniz uyanır. Mevlana’nın bazı hikâye ve misalleri edebe aykırıdır. Batıl ve ahlak dışı hikâyeleri tasvir saf zihinleri bulandırır. Mesnevideki bu tür hikâyeleri değil çocuklarımıza hatta arkadaşlarımıza bile anlatmaktan utanırız, yalnız başımıza okurken bile yüzümüz kızarır. Bu hatalı ve sakıncalı bir tebliğ ve öğretim tarzıdır. Ancak bu ve benzeri yanlışları yapan bir mümin hâşâ dinden çıkmamaktadır, en fazla hatalı ve günahkâr sayılır.

Asla unutmayalım ki; Allah her şeyde tecelli etmektedir, ama hiçbir şey hâşâ Allah’ın temsili değildir. Her şey bizzat Allah’ın eseridir, ama hiçbir şey O’nun BENZERİ değildir. Allah’ın veli, seçkin (istifa edilen, Mustafa) ve sevdiği kullarına hürmet ve muhabbet edilir, ama bunlar hâşâ Allah’ın kendisi değildir.

Üstat Bediüzaman’ın Mevlana ile ilgili şu tespitleri oldukça anlamlıdır

“Evet, vahdetü’l-vücuddan bahseden, fikren serâdan Süreyyaya çıkarak, kâinatı arkasında bırakıp nazarını Arş-ı Âlâya diken, istiğrâkî bir surette kâinatı mâdum sayıp her şeyi doğrudan doğruya kuvvet-i imanla Vâhid-i Ehadden görebilir. Yoksa, kâinatın arkasında durup kâinata bakan ve önünde esbabı gören ve ferşten nazar eden, elbette esbab içinde boğulup tabiat bataklığına düşmek ihtimali var. Fikren Arşa çıkan, Celâleddin-i Rumî gibi diyebilir: “Kulağını aç! Herkesten işittiğin sözleri, fıtrî fonoğraflar gibi, Cenâb-ı Haktan (gelmiş gibi) işitebilirsin.” Yoksa, Celâleddin gibi bu derece yükseğe çıkamayan ve ferşten Arşa kadar mevcudatı ayna şeklinde görmeyen adama “Kulak ver, herkesten kelâmullahı işitirsin” desen, manen Arştan ferşe sukut eder gibi, hilâf-ı hakikat tasavvurât-ı bâtılaya giriftar olur.”[11]

“BİRİNCİ NOKTA: Kırk elli sene evvel, Eski Said, ziyade ulûm-u akliye ve felsefiyede hareket ettiği için, hakikatü’l-hakaike karşı ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarikat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi. Çünkü, aklı, fikri hikmet-i felsefiyeyle bir derece yaralıydı, tedavi lâzımdı.””Sonra, hem kalben, hem aklen hakikate giden bazı büyük ehl-i hakikatin arkasında gitmek istedi. Baktı, onların her birinin ayrı, câzibedar bir hassası var. Hangisinin arkasından gideceğine tahayyürde kaldı. İmam-ı Rabbânî de ona gaybî bir tarzda “Tevhid-i kıble et” demiş. Yani, “Yalnız bir üstadın arkasından git” O çok yaralı Eski Said’in kalbine geldi ki:””Üstad-ı hakikî Kur’ân’dır. Tevhid-i kıble bu üstadla olur” diye, yalnız o üstad-ı kudsînin irşadıyla hem kalbi, hem ruhu gayet garip bir tarzda sülûke başladılar. Nefs-i emmaresi de şükûk ve şübehatıyla onu mânevî ve ilmî mücahedeye mecbur etti. Gözü kapalı olarak değil; belki İmam-ı Gazâlî (R.A.) Mevlâna Celâleddin (R.A.) ve İmam-ı Rabbânî (R.A.) gibi kalb, ruh, akıl gözleri açık olarak, ehl-i istiğrâkın akıl gözünü kapadığı yerlerde, o makamlarda gözü açık olarak gezmiş. Cenabı Hakka hadsiz şükür olsun ki, Kur’ân’ın dersiyle, irşadıyla hakikate bir yol bulmuş, girmiş. Hatta “Her bir şeyde O’nun bir olduğuna delâlet eden bir delil vardır.” İbnü’l-Mu’tez’in bir şiirinden alınmıştır. İbn-i Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Azîm, 1:24. hakikatine mazhar olduğunu, Yeni Said’in Risale-i Nur’uyla göstermiş.”

“İKİNCİ NOKTA: Mevlâna Celâleddin (R.A.) ve İmam-ı Rabbânî (R.A.) ve İmam-ı Gazâlî (R.A.) gibi, akıl ve kalb ittifakıyla gittiği için, her şeyden evvel kalb ve ruhun yaralarını tedavi ve nefsin evhamdan kurtulmasını temine çalışıp, lillâhilhamd, Eski Said Yeni Said’e inkılâp etmiş. Aslı Farisî, sonra Türkçe olan Mesnevî-i Şerif gibi o da Arapça bir nevi Mesnevî hükmünde Katre, Hubab, Habbe, Zühre, Zerre, Şemme, Şu’le, Lem’alar, Reşhalar, Lâsiyyemalar ve sair dersleri ve Türkçede o vakit Nokta ve Lemeatı gayet kısa bir surette yazmış; fırsat buldukça da tab etmiş. Yarım asra yakın o mesleği Risale-i Nur suretinde, fakat dahilî nefs ve şeytanla mücadeleye bedel, hariçte muhtaç mütehayyirlere ve dalâlete giden ehl-i felsefeye karşı, Risale-i Nur, geniş ve küllî Mesnevîler hükmüne geçti.”[12]

Aslında çok derin ve bilinçli bir İslam düşmanı oldukları halde, hümanizm kılıflı bir riyakârlıkla ve elbette şeytani amaçlarla; Mevlana ve Bediüzzaman gibi şahsiyetler hakkında, anma toplantıları ve tanıtma konferansları hazırlayan, ilgili kitap ve broşürler çıkaran Haçlı ve Siyonist güdümlü merkezlerin, niye bir kerecik olsun Erbakan’ı anma ve anlama etkinliğine, O’nu sahiplenme ve istismar etme girişimine asla yanaşamadıkları gerçeğini hatırlatmamızda ve bu konu üzerinde kafa yormamızda fayda vardır. Çünkü Erbakan din düşmanlarının ve Siyonist odakların, İslam’ın aleyhinde istismar etmeye kalkışacakları fırsatları onlara tanımamıştır. Aziz Hocamız bir sohbetinde şöyle buyurmuşlardır:

“Bir hususta yazarken ve konuşurken, İslami ve insani hakikatleri öylesine net ve gerekirse sivri ve sert sözlerle ortaya koyacaksınız ki, bunları kendi sinsi amaçları uğrunda eğip bükmeye ve istismar etmeye kalkışacak Siyonist odakların ve Masonların ellerine batsın!”

MEHDİ kavramının inkârı ve istismarı!

Mehdi veya Mesih, yani kıyamete yakın zamanlarda bir “Beklenen Kurtarıcı Rehberin” ortaya çıkması inancıdır. Ali Bardakoğlu gibi ilahiyatçıların oluşturduğu KURAMER’de (Kur’an Araştırmaları Merkezi) “Beklenen kurtarıcı” konusunda bir sempozyum hazırlamışlardı. Prof. Ömer Faruk Harman’ın; “Ta Sümerlere kadar uzanan, hem semavi dinlerde hem Zerdüştlük, Budizm, Hinduizm, Aztek ve Maya gibi dinlerde Mesih veya Mehdi inanışı vardır” demesi, Mehdiyetin bir safsata değil bunun fıtri bir arzulama ve dua olduğunu ortaya koymaktadır.

“(Kitap ehli olan dini cemaatlerle, biz de Allah’a inanıyoruz diyen putçu müşrikler) En güçlü yeminleriyle Allah’a kasem ettiler, şayet kendilerine bir nezir (uyarıcı ve Hakka çağırıcı) gelirse herhangi bir ümmetten daha önce ve samimiyetle Hakk ve hidayete tabi olacaklarına (ve O Peygambere sahip çıkacaklarına dair söz verdiler). Ancak, (o ısrarla istedikleri ve bekledikleri kurtarıcı ve) uyarıcı Zat kendilerine gelince (bu durum) onların nefretlerini artırmaktan ve Hakk’tan uzaklaşmalarından başka işe yaramamıştı.”

“(Üstelik) Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötülüğü tasarlayıp planlayarak (elçiye ve Hakk davetçiye karşı çıkmışlardı). Oysa hileli düzen, kendi sahibinden başkasını sarıp-kuşatmayacaktı. Onlar (kendileri gibi hile ve tuzak kuran) önceki kavimlerin kanunundan (ve onların çarptırıldığı cezadan) başkasını mı bekliyorlar? (veya hile ve hıyanetleri yanlarına mı kalacak zannediyorlar? Oysa) Allah’ın sünnetinde (ezeli adalet ve hikmet takdirinde) asla bir değişme-başkalaşma bulamazsın (ve kesinlikle bir sapma ve caymaya rastlayamazsın).” (Fatır Suresi: 42 ve 43) ayetleri de Cenabı Hak’tan bir uyarıcı ve “rehber kurtarıcı” beklemenin caiz olduğuna yorumlanmıştır.

“Her kavim için bir Hadi (hidayet rehberi) vardır” (Rad: 7) ayeti gayet açıktır.

Prof. Harman Yahudilikteki “Tanrı kurtarıcı Mesih gönderecek” ve “Filistin’e döneceğiz” inancını ayrıntılı olarak anlatmış, ama işte bu inancın Yahudi kavmini asırlar boyu direnme gayreti verdiğini nedense atlamıştır. “Bu inanış iki bin yıldır bir umut birliği sağlayarak Yahudi kimliğini korudu diye düşünüyorum. Laik Yahudiler de bunu milli dava olarak benimsediler, yani Siyonizm” diyerek konuyu geçiştirmeye çalışmıştır.

Prof. Yaşar Ocak’ın: “Bu bazen açıkça “Mehdi” denilerek, bazen “Sahibü’z zaman, Kutup, Kutuplar kutbu” gibi mistik unvanlarla körüklenen bir “karizma”dır. “Onlar Cenabı Hakk’ın mazharı olan: gelmiş gelecek her şeyi bildiğine inanılan, kâinatta cereyan eden bütün olayların onun tasvip ve takdiriyle cereyan ettiği sanılan, onun bilgisi dışında hiçbir şeyin vuku bulmadığı, kısaca adeta ‘yarı tanrı’ statüsündeki şahsiyetler olmaktadır.” Burada “kâinatın imamı” unvanını da hatırlatmak lazımdırifadeleri, Fetullah Gülen gibi, 40 yıldır yazıp uyardığımız ve hakkında 20 yıl öncesinden beri tam 4 kitap hazırladığımız, Siyonist uşakları ve din istismarcıları için doğru olsa da bunu genelleştirmek ve Mehdiyet gibi bir umut ve heyecan kaynağını körletmek, kiralık ve ajanlık değilse mutlaka ahmaklıktır.

Adnan Oktar gibi Mehdiyet konusunu cıvıklaştıran cahil cühelaların şarlatanlıklarını bahane ederek sahih hadislerle sabit olan ve mezhep imamları dahil çok seçkin ulema ve evliya tarafından üzerinde ittifak hasıl olunan böylesi müjdeler, sanıldığı gibi gevşeklik ve beleşçiliğe değil, tam aksine İslami gayret ve metanete yol açmaktadır.

Prof. Ahmet Yaşar Ocak’ın: “Mehdilik İslam dışıdır. Bu itibarla sahte mehdi diye bir kavram da yanlıştır. Mehdilik yoktur ki sahtesi olsun. Tarih boyunca kendisini kurtarıcı olarak ortaya atanlar genelde şizofrenik ve karizmatik insanlardır. Kurtarıcılık inancının teşekkülünde mitoloji ve birbirleriyle etkileşime giren kültürlerin etkisi vardır” iddiaları, ayrıca, hadisçi Prof. Ahmet Yücel’in: “Hadislerden Mehdi çıkmaz!” iddiası da tam bir çarpıtma ve saptırmacadır.

Prof. Mustafa Öztürk’ün: “Mehdi inancı, zihnen ve fikren reşit olmayan bir toplumun atalet içinde kalıp kendini elden ayaktan düşmüş bir kötürüm gibi algılamasıyla da irtibatlı bir durumdur” saptaması ise kendi psikolojisini yansıtan asılsız bir iddiadır.

Bununla birlikte bilhassa tasavvufta ve İbn’ül- Arabi, Konevi ve İsmail Hakkı Bursevi’de güçlü bir Mehdi inancı olduğunu belirten Yrd. Doç. Dr. Okan Öztürk’ün sunumu da maalesef kısır ve kısıtlı bir izahtır. Aliya İzzetbegoviç, “Mehdi bizim tembelliğimizin adıdır” tespitlerinde doğruluk payı bulunsa da bu sadece şuursuz ve sorumsuzca oturup kurtarıcı bekleyenler için doğru sayılır.

Asıl acı ve ayıp olan olayın şu tarafıdır:

Bu KURAMER (Kur’an Araştırma Merkezi)ndeki Muhterem İlahiyat hocaları ve ilim adamları, asıl ve acil ihtiyacımız olan:

• Kur’an merkezli ve insan endeksli, ekonomik, siyasi, hukuki ve ahlaki yeni ve adil bir sistem modeli üzerinde niye çalışmamaktadır?

• Böylesine bilimsel ve gerekli projeleri ortaya koyamıyorlarsa, bu onların korkaklık damarından mı, yoksa ilmi ve akli kısırlık durumlarından mı kaynaklıdır?

• Ülkemizin, İslam ümmetinin ve İnsanlık âleminin her türlü sorunlarına Kur’ani çözüm yolları ve programları ortaya koymak yerine, Mehdiyet inkârı gibi kolaycılık ve kafa karıştırıcı çabalar kimlerin işine yaramaktadır?

Mustafa İslamoğlu’nun sataşma ve saptırmaları

Mustafa İslamoğlu, Allah’ın “Bedi” (eşsiz güzellik ve özellik sahibi, mükemmel ve hayret verici şeyler hak edici) ismini aldığı için Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerini… Ve yine Cenabı Hakkın “Mevla” (En yüksek velayet sahibi olup kullarını gözetip kollayan, sahip çıkan ve istediği gibi tasarruf hakkı bulunan) ismini kullandığı için, “Bunlar nefislerini ilahlaştırıp insanları kendilerine taptırdıkları ve Haktan saptırdıkları ve Allah’ın sıfatlarını kullandıkları için, şirke kaymışlardır!” ithamıyla bu zatlara sataşmaya ve saçmalamaya başlamıştı. Oysa “Mevlana” ismini “Efendimiz, rehberimiz, manevi liderimiz” anlamında insanlar içinde kullanmak caizdi ve doğaldı. Hz. Mevlana’dan önce pek çok İslam âlimleri (Mevlana cami gibi) bu sıfatı kullanmış ve hiç kimse buna karşı çıkmamıştı. Ve yine “Bedi” (emsallerinden farklı ve üstün yetenekli, garib ve acip maharetli) anlamında önemli şahsiyetler için kullanılmıştır, İmamı Rabbani gibi zatlar bu isimdeki şahıslara mektuplar yazmıştır ve bu sıfatı kullanmanın yanlış olduğu konusunda asla uyarmamıştır. Üstelik “Bedi” dişisi olarak “Bedia” ismi kadınlar arasında yaygındır.

Daha da açığı, Cenabı Hakkın Meşhur olan 99 Esma-i Hüsna’sından yarısına yakını, aynı zamanda, Allah’ın kulu ve Resulü olan Hz. Peygamber Aleyhissalatü Vesselam Efendimizin de sıfatlarıdır. Rauf, Rahim, Kerim, Hamid, Şehid, Şahid, Habir, Şakir, Sadık, Aziz, Alim, Veli, Mevla, Ekrem, Mahmud, Mümin, Nur gibi Cenabı Hakkın isim ve sıfatları, aynı zamanda Resulullah’ın da isimleri arasındadır. Hz. Peygamber Efendimiz’in isimlerinin Ümmeti için de caiz ve güzel sayıldığında ittifak vardır. Bunlardan dolayı insanları ve hele Bediüzzaman ve Mevlana gibi zevatı şirke kaymakla suçlamak en azından şapşallık ve şarlatanlıktır.

“Göklerin ve yerin yaratıcısı (olan Allah), sizin için kendinizden eşler, hayvanlardan da çiftler var etmiştir. Sizi bu şekilde çoğaltıp (sevindirir). O’nun benzeri bir şey yoktur (bu mümkün değildir). O her şeyi (hakkıyla ve tüm ayrıntılarıyla) İşitendir, Görendir.” (Şura: 11)

Evet, Cenabı Hakkın asla “Misli, dengi, benzeri, eşidi, şeriki” bulunmamaktadır. Ama canlı ve cansız her yaratıkta, yerde ve gökte bulunan bütün varlıklarda tecelli ve tezahür eden Allah’ın yüce sanatının ve sıfatlarının yansımasıdır; bütün mahlûkat ve kâinat Yüce Rabbimizin harika yaratışının ve yüce sanatının sonuçlarıdır. Atom zerrelerinden gezegenlere, hücrelerden galaksileri oluşturan kürrelere, çiçeklerden böceklere, yiyeceklerden içeceklere, arı denen bal üreten sineklerden safi ve lezzetli süt üreten ineklere… Evet her şeyde ve her saniye bizzat yaratan ve tecelli buyuran Cenabı Hak Hz.lerinin en büyük tecelli eseri ve tezahür örneği ise insandır, özellikle Enbiya ve evliyadır.

Bediüzzaman Said Nursî’nin Tasavvuf anlayışı ve tecelli kavramı

Üstat Said Nursî’nin “nefis terbiyesi” yöntemi; menşeini ve prensibini Kur’an’dan alarak, sebatla terakkiye vesile olacak dört adımla ilerlemektir.

İlk adımda, “Nefislerinizi temiz çıkarmaya çalışmayın” (Necm: 32) ayetini rehber edinip kendini olduğu gibi görmek gerekmektedir. Çünkü, Bediüzzaman’ın söylediği gibi, insan, tabiatı ve fıtratı itibarıyla daima zatını sevmeye ve kendini medhü sena etmeye meyillidir. Nitekim, Kur’an, “Gördün mü hevasını kendisine ilah edineni?” (Casiye:23) ayetiyle bu durumu beyan etmektedir. İnsanın kendini böyle ölçüsüz bir şekilde yüceltmesi ise, yalnız kendisini sevmesine, bencilleşip herkesi ve her şeyi nefsine feda etmesine sebebiyet verecektir.

İkinci adımda, insanın aklen ve kalben Allah’ın varlığının farkında ve şuurunda olmaya devam ederek kendini düzeltmesi ve nefsi mücahadeyi sürdürmesi istenir. Şu ayet bununla ilgilidir: “O kimseler gibi olmayın ki, Allah’ı unutmuşlar; Allah da onları kendilerine unutturmuştur.” (Haşr: 19) Diğer bir ifadeyle, insanın Allah’ı unutması, kişinin kendi insanlığını ve sorumluluklarını unutmaya yöneltecektir.

Üçüncü adımda, olgunlaşma sürecindeki mü’min en mükemmel Varlık olan Cenabı Hak karşısında kendi kusurunu görmeye, takva ve teslimiyetle O’nun rızasına ermeye gayret edecektir. Üzerinde görünen bütün güzel nitelikleri Allah’a ve bütün kusur ve noksanları kendisine hamlederek, nefs-i emmaresinin kötü taleplerine tâbi olmadan davranmaya yönelecektir. Nitekim, şu ayet bunu öğretmektedir: “Sana isabet eden her ne iyilik varsa, Allah’tandır; sana isabet eden her ne kötülük varsa, nefsindendir…”(Nisa:79)

Nihayet mümin Kur’an’ın şu meşhur “Allah’ın vechi hariç, her şey helâka gidicidir” (Kasas: 88) ayetinde saklı bulunan hikmeti tam olarak kavramaya başlayınca, ihlasa ve itminana erişir. Bu çok derin anlamlar yüklü ayetin tam olarak anlaşılması, Nursî’ye göre, insanı eşyanın zahirine bakıp aldanmaktan kurtaracak ve böylece onun eşyayı asıl vecihleri ve hakikatleriyle görmesi kolaylaşacaktır. Diğer bir deyişle, her şey, iki veçheye sahiptir. Biri kendine bakan mânâ-yı ismî veçhesi, diğeri o şeyin Yaratıcısına bakan veçhesi olan mânâ-yı harfîdir. İlk veçhesinde, o şey fanidir, gölgedir, geçicidir. Fakat, ikinci veçhesinde, canlı cansız her şey Allah’ın isimlerini yansıtan bir ayna gibidir. Özetlemek gerekirse, bizatihî Nursî’nin çizdiği ve yürüdüğü yol, tamamen Kur’ân menşelidir ve sair meşhur tasavvuf tariklerine nisbetle daha kısa, daha geniş, daha selametli ve daha evrenseldir. Bu yol kısadır, çünkü yalnızca dört mertebeden ibarettir. Daha selametlidir, çünkü vecd halinde söylenen bazı dengesiz sözlere (şatahat) ve nefsin insanı şok edici badirelerine sürüklenmesine fırsat vermeyecektir ve bundan da önemlisi, aczinin ve eksikliğinin idrakinde olan nefis, onun için konulmuş sınırların ötesine geçmeye yeltenmeyecektir.

Üstat Saidi Nursî’nin manevî tarikinin en çarpıcı özelliği, yaratılan her şeyi yukarıda zikredilen iki veçhe içerisinde bir ayırıma tâbi tutmasında gizlidir. Bu ayrımı yaklaşık olarak olgusal (mânâ-yı ismî) ve varoluşsal (mânâ-yı harfî) şeklinde özetlenebilir. Nursî’nin kendine özgü tasavvufî yolunu, Gazalî’nin genel kabul görmüş tasavvufuna büyük ölçüde yaklaştıran bu ayırımdaki hikmettir. Evet kâinatta var olan her şeyin gerçekten vücudu vardır ve onlar, somut anlamda, Allah’ın Güzel İsimlerinin ve Sıfatlarının tecellilerini gösteren birer ayna vazifesi görmektedirler. Dahası, (Vahdeti Vücut) varlığın birliği, müntesipleri tarafından en yüksek makam olarak düşünülüyor ise de, Nursî’ye göre, aslında bu en düşük mertebedir. Zira bu görüş esasen mevcudatı mücerret hayal düzeyine indirgemekte; ve bunu yaparken, aynı şekilde, Allah’ın sıfat ve isimlerinin tüm tecellilerini Kur’an’da ve Peygamberin (SAV) Sünnetinde ders verilen hakikate zıt biçimde-gölge-misal gerçeklikler düzeyine düşürmektedir. Oysa bütün mevcudatın ve mahlûkatın varlığı zanni ve hayali değil gerçektir, ama bu gerçeklik elektrik zerreciklerinin (katı, sıvı, gaz ve enerji) boyutundaki oluşumlarından ibarettir. Açıkçası, Zât-ı Vâcibü’l-Vücud’un Rahman, Rezzak, Hâlik, vs. gibi isimlerinin tümü hakikaten ve fiilen onların iktiza ettiği fonksiyonlara muvafık bir tecelli ve tezahür mecraını gerektirmektedir. Bu ilahi isimlerin tümü vardır ve gerçektir. Bunun yanı sıra, sahabeler ve Peygamberin ailesinden gelen Ehl-i Beyt imamları gibi seçkin âlimler “Eşyanın hakikati veya gerçek mahiyeti sabittir (Hakâiku’l-eşyâi sâbitetun)” ve “Cenabı Hakkın bütün esmasıyla hakikî bir surette tecelliyatı hakikattir” diye ittifakla beyan ederek bu hakikati güçlendirmiş, tahkim ve takviye etmişlerdir.

Bununla birlikte, Bediüzzaman insanın şu hususu aklına yerleştirmesi gerektiğini ikaz etmektedir. Kâinat içindeki tüm varlıklar gerçekten var olduğu halde, onların vücudu, Vâcibü’l-Vücud olan Cenabı Hakkın vücuduna nisbeten gayet zayıf, kararsız ve karanlık bir gölge gibidir; fakat ne hayal, ne de vehim değildir. Cenabı Hak, Hâlik ismiyle onlara vücud vermekte ve o vücudu idame ettirmektedir.

 


[1] Aliyyü’l-Karî, Şerhu Fıkhı’l-Ekber, Mısır 1323, 51, 53

[2] Ebu’l-Berekât Abdullah en-Nesefî, Tefsir, IV, 365

[3] Mesnevî, II/192, Beyit:1333

[4] Mesnevi, 5/278–282, Beyit:3830–3945

[5] Beyitler 2/ 3155-3160; s.137-138; Beyitler 5/ 2495-2515; s. 205-207

[6] Fihi Ma Fih, 20. Bölüm, MEB Yay., İst /1990. s. 136-137

[7] Kaynak: Buhari, Nikah 120, Umre 16; Müslim, İmaret 183-184, (715); Ebu Davud, Cihad 175, (2776, 2777, 2778); Tirmizi, Rada 17, (1172), İsti’zan 19, (2713)

[8] Kaynak: Tirmizî, Radâ 17, (1172).

[9] Kaynak: Buhârî, Nikah 120, Umre 16; Müslim, İmâret 183-184, (715); Ebü Dâvud, Cihâd 175, (2776, 2777, 2778); Tirmizî, Radâ 17, (1172) İsti’zân 19, (2713)

[10] Kaynak: Tirmizî, İsti’zân 19, (2713).

[11] Lem’alar, Yirmi Sekizinci Lem’a

[12] Mesnevî-i Nuriye, Mukaddime

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Picture of Ahmet AKGÜL

Ahmet AKGÜL

Subscribe
Bildir
7 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

tarih boyunca büyük zatlar daima istismar edilmiştir…
İbnİ- Abbas (r.anhümâ), “Bütün ilimler, Kur’ân-ı Kerim’de mevcuttur; lâkin, insanların anlayışları onu idrâkten âcizdir. (Hüseyin Avni, İ’câzı Kur’ân, 28)
İbn-i Abbas (r.anhümâ), “Eğer benim devemin ipi kaybolsa onu Allâh’ın kitabından bulurum”

Tüm ilimler Allah’ın (c.c.) kitabında mevcuttur. Efendimiz (asm) ise Kur’an’ın tatbikidir. Kapalı ve açık ayetler olduğu gibi Efendimiz (s.a.v.), kendisi ile Hâlik’ı arasında gizli kalması istenen pek çok esrârı ve gayb ilimlerini mübârek şahıslarına inhisar ettirmişler…
Efendimiz (asm) Ashab-ı kiramın büyüklerinden Hulefa-i Raşidîn, İbn-i Abbas, İbn-i Mes’ud, Ebu Hüreyre (r.anhüm) hazerâtı gibi diğer bazı zevatı ve mürşid-i kâmilleri de Kur’ân’ın sırlarını anlamaya vâris bırakmışlardır.
Ebu Hüreyre(r.a), “Ben Allah’ın Resûlü’nden iki kap ilim hıfzettim. Bunlardan birisini neşrettim… Diğerine gelince; eğer onu neşretseydim, şu boynum kesilirdi” buyurmuştur. (İ’câz-ı Kur’ân, 28)

Yani Onların görevleri bu hakikatleri kendilerine verilen ruhsat derecesinde çağın ihtiyacına uygun tebliğ metodu ile insanlara tebliğ ve irşat etmektir.

Bugün Mehdilik, Eşyanın hakikati, Tecelliyat vb. konuların Kur’anda yer almadığını iddia edenler Kur’anı idrak etmekten yoksun şahıslardır ya da kasıtlı hainlerdir.
Diğer taraftan siyonist yahudiler yüzyıllarca İslamın bu gibi hassas konuları üzerinden hem itikat sapkınlığı, hem sahte mehdilerle yoldan saptırma ve kendi emellerine hizmet ettirme, hem de bir yakıt misali Mü’mine güç veeren bir azmi gayreti söndürme çabaları olarak uydurma hadisler ve kasıtlı Kuran mealleri ile tahrif etmeye ve zayıflatmaya çalışmıştır.

Gayb ilimlerine nefis terbiyesi ile yani şeriat temelli doğru tasavvuf anlayışı ile ulaşmak mümkün olduğu anlaşılmaktadır. Diğer taraftan tasavvuf tarafı olmayan şe’i ilimlerde yol kateden fakihler arasında tarih boyunca bu tür konularda anlaşmazlık olmuştur.
Hatta Hicaz ekolü ve Kufe ekolüne mensup birbirinden değerli alimlerin birbirlerine hakaret etmesi ve bunu ilerletmesinin bile temelinde bu ihtilaflar olduğu düşünülmektedir.

Buradan yola çıkarak İslam tarihi boyunca yaşanılan ihtilafların sebeplerini;
1- Varislerin (müessir) yöntem / metod / üslub farklılığı,
2- Tebanın ilmi alt yapı yetersizliği,
3- Nakiller ve tercümeler esnasında eserlerin tahribi,
4- Ve Nefis merhalelerindeki derece farklılığına ve dünya görüşü
Olarak sıralayabiliriz ve bunlara başka maddelerde eklenebilir elbet.

Yukarıda makalede yer alan Zelle ile Efendimiiz (asm)’nin ilahi senaryo gereği zahiren hata gözüken davranışlarının ayırt edilmesi;
1- Maalesef çağımızda yanlış anlatılan ilmihali bilgilerin gözden geçirilmesi gerekliliği
2- (haşa) Hz. Peygambere ve sünnetine gerek yok Kuran yeter diyen sapıkların zihniyetine karşı O’nun (asm) Kur’anı anlama ve yaşama Rehberimiz olduğunu daha iyi idrak edilmesini sağlamaktadır.

Bedizzaman ve Mevlana gibi zatların yanı sıra Allah için sevilen, sahip çıkılan ve takip edilen şahısların,
1- Günahsız ve hatasız görmek
2- İradesinin yetmeyeceği özellikleri yakıştırma hem itikata zarar verir hem de sahip çıkılan zatın itibarına.

Bu düşüncelere sahip Mürid; aslen mürid değil ya gafil ya Mürşdinin düşmanı mesavesindedir. Asıl sahip çıkılması gerekilen bu zatların mücadeleleri, davaları, eserleri, ilimleri, hedefleri ve kendilerinin de itibarlarıdır elbet.

Sn. Ahmet Akgül Üstadımızın da buyuruğu gibi “tarih boyunca büyük zatlar daima istismar edilmiştir”.

İSTİMDAT
Rıza Tevfik’in İtirâfı
SULTAN ABDÜLHAMİD HAN’IN RUHANİYETİNDEN İSTİMDAT
Nerdesin şevketlim, sultan hamid han?
Feryâdım varır mı bârigâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,
Şu nankör milletin bak günâhına.

Tahkire yeltenen tac-ü tahtını,
Denedi bu millet kara bahtını;
Sınad-ı sillenin nerm ve sahtını,
Rahmet et sultanım suz-i âhına.

Târihler ismini andığı zaman,
Sana hak verecek, ey koca sultan;
Bizdik utanmadan iftira atan,
Asrın en siyâsî padişâhına.

“Pâdişah hem zâlim, hem deli’ dedik,
İhtilâle kıyam etmeli dedik;
Şeytan ne dediyse, biz ‘belî’ dedik;
Çalıştık fitnenin intibahına.

Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz,
Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.
Sade deli değil, edepsizmişiz.
Tükürdük atalar kıblegâhına.

Sonra cinsi bozuk, ahlâkı fena,
Bir sürü türedi, girdi meydana.
Nerden çıktı bunca veled-i zinâ?
Yuh olsun bunların ham ervâhına!

Bunlar halkı didik didik ettiler,
Katliâma kadar sürüp gittiler.
Saçak öpmeyenler, secde ettiler.
Bir asi zabitin pis külâhına.

Bugün varsa yoksa …………..,
Şöhretinde herkes fuzuli dellal;
Âlem-i mânâ’dan bak da ibret al,
Uğursuz taliin şu gümrâhına.

Haddi yok, açlıkla derde girenin,
Sehpâ-yı kazâya boyun verenin.
Lânetle anılan cebâbirenin
Bu, rahmet okuttu en küstâhına.

Çok kişiye şimdi vatan mezardır,
Herkesin belâdan nasîbi vardır,
Selâmetle eren pek bahtiyardır,
Bu şeb-i yeldânın şen sabahına.

Milliyet dâvâsı fıska büründü,
Ridâ-yı diyânet yerde süründü,
Türkün ruhu zorla âsi göründü,
Hem peygamberine, hem Allâh’ına.

Sen hafiyelerle dem sürdün ancak,
Bunlar her tarafa kurdu salıncak;
Eli,yüzü kanlı bir sürü alçak,
Kemend attı dehrin mihr-u mahına.

Bu itler nedense bana salmadı,
Bahalıydı başım kimse almadı,
Seyrandan başkaca iş de kalmadı;
Gurbet ellerinin bu seyyahına.

Hoş oldu cilvesi Cumhuriyetin,
Tadı kalmamıştı Meşrutiyetin,
Deccal’a dil çalan böyle milletin,
Bundan başka çare yok ıslahına.

Lâkin sen sultânım gavs-ı ekbersin
Âhiretten bile himmet eylersin,
Çok çekti şu millet murada ersin
Şefâat kıl şâhım mededhâhına.

Milli Çözüm ’ün Kısa Bir Tarifini Yapın Deseler, Milli Çözü Bal Arısıdır Dense Herhalde Yanlış Olmaz.
Mehdilik, Mesihlik gibi genel kabul görmüş hakikatlerin zamanla içerisine karışmış hurafeleri temizleyen ve bu hakikatleri İnsanlığın, İslam Âleminin kurtuluşuna uygun gerçek mahiyetini ortaya getiren Milli çözümdür. Yine Milli Çözüm Hz. Mevlana, Hz. Bediüzzaman gibi İslam’a emeği geçmiş ve insanımızın da istifade edeceği öğretiler bırakmış, kıymetli şahsiyetlerin örnek, hikmetli hallerine ışık tutup günümüzün istifadesine sunması, yanlış hallerini de söyleyip o yanlışlara düşülmemesi gibi bir hikmeti de izah eden (Alim zatların iyi niyetle ve hizmet gayretiyle düştükleri bir takım yanlış yorumların ola bileceğini) hatırlatması Milli Çözümün bal arısı olduğuna bir delil değil mi?
Kara sinek gibi nerede bir mikrop varsa gidip onu bulan, propagandasını yapan değil; Milli Çözüm gibi nerede bir çiçek-hikmet-hakikat-nasihat-ilim-vicdan varsa onu bulan ve İnsanlığın yararına sunan Bal Arısı olmalıyız!
Birçok şahsın ve kurumun olaylara yaklaşımda doğru yaklaşımlarını görmek mümkün bununla birlikte gerek Diyanet gerekse İslam Profesörlerinin bir konuyu doğru izah ederken diğer bir konuya aklen, ilmen, vicdanen ve Kuranca yaklaşamadığını görmekteyiz. Yazarımız Muhterem Ahmet Akğül Hocamız ise; her olaya yaklaşımı “İnsanlığın ve İslam Alemin faydasına bu olay nasıl yorumlanır, çıkarılacak dersler hikmetler nelerdir” gayretinin içerisinde olması her konuda İnsanlığın ve İslam’ın kazanmasına vesile olması apayrı hikmete sahip olduğunun göstergesidir.

İtidal ve İstikamet
Her dönemde olduğu halde ,ancak günümüzde çok daha yoğun bir şekilde, tüm yönlerden karıştırılıp tahrip edilmeye çalışılan, gerçek “İslami Düşünce”;en doğru ve isabetli bir şekilde ,bütün olgu ve olaylar karşısında nasıl düşünmek ve davranmak gerektiği ,en net biçimde,çok şükür Milli Görüşün manevi varisi Milli Çözüm tarafından tanımlanarak açıklanmaktadır!

İfrat-tefrit yaklaşımlarının dışında,İSTİKAMET üzre hareket eden bu çizgi,birileri tarafından UÇ bir anlayış olarak yaftalanmaya çalışılsa da, bunun İLMİ BİR DEĞERİ YOKTUR! Eger gercekleri eğip bükmeden,İslam ve insanlığın maslahatını dikkate alarak ortaya konulan yaklaşımlar,MARJİNALLİK olarak degerlendirilecekse o halde bu,bu işi böyle tarif edenlerin HİDAYET KARARMASI”nın acı bir göstergesidir.

Şer güçler tarafından çokça İSTİSMAR EDİLEN ,Bediüzzaman ve Mevlana Hz’leri ,Ahir Zaman,Mehdiyet gibi konu ve şahsiyetler hakkında da,iman-ilim-akıl-insaf ölçülerine uygun, İSABETLİ yaklaşımlar nasıl bir İTİDAL ve İSTİKAMET üzre olunduğunun apaçık nir göstergesidir!..

“Eşyanın Hakikatı-Tevhit ve Tecelli Gerçeği” hususlarında da,itirazlara mahal vermeyecek berraklıktaki analizler ise, bambaşka bir hikmet ve olgunluğun en güzel bir tezahürüdür!..

Tüm bunlar yapılırken, İslam ve vicdanın da emri olan,Aziz Erbakan Hoca tarafından yukarıda belirtilen; “Gercekleri ortaya koyarken nasıl davranılması gerektiği ” konusundaki sağlam ölçüye yüksek bir dikkat ve titizliklede riayet edilmesi de ,ayrı bir hayranlık uyandırmaktadır!..

Her Şey Mehdiyeti Gizlemek İçin
Şeytanın Yoktan bir din, bir hakikat ortaya koyamayacağı var olan bir hakikati yozlaştırıp kullanabileceği hakikati üzerinden, Mevlana Hz eserlerinin yozlaştırıp Siyonizmin 99 hakikati Bir yalana kılıf yapma şeytanlığı olarak sırıtmaktadır. Bu sayede hem kendi dejenerasyonunu ifa etmekte hem de Mevlana gibi bir zatın işaret ettiği diğer hakikatleri gölgelemek içindir. Nihayetinde bunlar uydurma bir hikaye durumundadır.
Said Nursi nin baza hatalı yorum ve ictehadları elbette aleyhte kullanılmaya musaittir ve de kullanılmıştır. Bu nedenlede beklenen Mehdi olabilmesi ümkün olmazdı.Ama o dönemde yaptığı hayırlı işleri de örtmeadi. SİYONİZİM YAPTIĞI BU DEJENERASYONLA ASIL BEKLENEN MEHDİ HAKIKATNİ ÖRTMEK İÇİN BUNLARI KULLANDI.
O Mehdidir ki tüm şeytani organizeler onu istismar edemedi varlığını geçtik yokluğunda dahi onun hatırlatır davası hatırlanır diye Adından söz etmedi ve ettirilmedi.
İlim adamı nakilcilkle uğraşsın, Diyanet Mehdiyeti gizlemek için rüyaları yok saysın, halk mesuliyetten kurtulurum ümidiyle görmezden gelsin. GELSİN Kİ, PEYGAMBERİN “ONLAR BEDİR ASHABI KADARDIRLAR” MÜJDESİ TECELLİ ETSİN, SADIKLARIN ŞEREFİ YÜKSEK BAYRAMI KUTLU OLSUN.

İtidal ve sapkınlık
Son dönemde sıkça yaşadığımız şeyhe marifet uydurma, istismar edip durumdan maddi manevi menfaat sağlama hususunda çok önemli denge noktalarını belirten bir yazı olduğu kanaatindeyim. Hz. Mevlana ve Üstad Bediüzzaman’ın pek çoğu uydurma haberler ile yıpratılmaya çalışıldığı, kendileri hakkında mistik ve gizemli hikayeler uydurulup Hak dava yolunda harcadıkları ömürlerine hiç değinilmeden üretilen sapkınlıkları fark etmek için itidal üzere olunması ve Resuller ve Nebiler dışında kimseye masumiyet yüklenmemesi ikazının önemi anlaşılıyor.
Sapmadan, sapıtmadan itidal üzere olabilmek için Muhterem üstadımız Ahmet Akgül’ün ısrarla öğütlediği Kur’an terazisine başvurmak, bu gibi istismar ve hıyanetleri fark etmemizi ve bu sıkıntılara kapılmamamızı sağlayacaktır.
İkinci bir husus ise kendilerini Kur’an araştırmacıları olarak lanse eden grubun Kur’an-ı Kerim’in asırları aşan muhteşem çözümleri yerine Hadislerle sabit gerçekleri yalanlayıp kendilerince bir takım arınmaları sağlayacakları gafletine düşmeleridir. Hocamızın gayet güzel bir şekilde belirttiği gibi insanın hedefinin olmaması insanı ve çevresini çözülmeye itecektir. Bugün darmadağın olmuş bu ümmeti doğru yola iletme çabasına girecek bir kişinin olması mümkün değil midir acaba? Yoksa bizim makus talihimiz üzere “bir vücut gibi olan” bizlerin her gün bir parçası koparılacak da bizdeki ölmüş sinir hücreleri hiç kıpırdamayacak mı? Hep mi köleler Müslümanlardan, işgal edilen topraklar İslam topraklarından olacaktır. Güya bir gerçeği ortaya çıkarma kavgası verip görüntüsüyle acaba lisanı hal ile “hadi dağılın, paramparça olun” mu diyorlar. Hey yazık! Ümmet katledilirken çiçek, böcek haftası kutlayan vicdansızlar, güya ümmetin dimağında bir sıkıntı olarak duran Mehdiyet meselesine el atmışlar. Aliya’nın sözünü örnek vereceklerine keşke görevdeyken bir kez olsun Bosna cihadını anlamaya çalışıp, o mücadelenin ana çekirdeği olan zatın hakkını verselerdi!

Şükür Ve Teşekkür
İslam düşmanlarının özellikle üzerinde durduğu ve zihnimizi allak bullak etmeye çalıştıkları mühim bir konuya ışık tutmuşsunuz ve kafalardaki soru işaretlerine cevap vermişsiniz.
Öncelikle kaleminize yüreğinize sağlık Hocam.

Cenab-ı Allah’a ve Rasulullâh’a dahi iftira edip dil uzatanların, İslam alimlerine dil uzatması şaşılacak bir durum değildir. Tıynetlerinin gereğidir.

Öncelikle Hz. Mevlana’ya isnat edilen ve Mesnevi’de yazdığı söylenen iğrenç hikayelerden başlamak istiyorum. Akıl ve vicdan sahibi hiç kimse bu konuyu ciddiye almaz, almamalı. İman ve hikmet ehlinin zihnine, ağzına asla yakışmayacak sözleri kaleme alması düşünülemez. Kaldı ki Mevlana’ya ait bir söz vardır. O sözde der ki: [b]“Ben yaşadıkça Kur’an’ın bendesiyim. Ben Hz. Muhammed Mustafa’nın yolunun tozuyum. Biri benden bundan başkasını naklederse ondan da şikayetçiyim, o sözden de şikayetçiyim.”[/b]

Demek ki o hikmet ehli zat henüz hayattayken bu tür iftiraların yapılacağını sezmiş ki böyle bir sözü sarf etmiş. Bu düşünce akla, vicdana ve imana daha uygun olandır. Yani benim bu husustaki kanaatim böyledir.

Bediuzzaman Hz.leri konusunda ise; açıkçası, çok da müsamahakâr düşünemiyorum. Sultan Hamid’e muhalefetine, İttihad ve Terakki’ye desteğine, hele Menderesi kutsamasına oldukça kızıyor ve “[i]Yok artık bu kadar da olmaz, bunlar çok büyük hatalar. Mü’min ferasetle bakar, siyasetten ya da dünya olaylarından anlamasa da kalbi ona doğruyu gösterir. Bu kadar ferasetsizlik ve basiretsizlik bırakın sade bir mü’mine , koskoca bir alim zata çok fazla.”[/i] diye düşünüyorum. Fakat kendisinin de açıkladığı gibi; “ikinci Said” diyerek, bu önceki düşüncelerinde yanıldığını itiraf ediyor olması önemlidir.

Yazıdaki [i][b]“Böylesi ictihâdî hatalarda, niyet ve mahiyetlerine göre günahkâr sayılmayacakları, hatta bir sevaba dahi nail olacakları müjdesi vardır.”[/b][/i] cümlesini okuduktan sonra söylenecek bir söz kalmıyor.

Evet insanız ve hatasız değiliz. İnsanları değerlendirirken baz alınacak ölçülerimizi bize tekrar hatırlattığınız için teşekkür ederim.

Bu vesileyle de; Milli Çözümcüler olarak, Aziz Erbakan Hocamız gibi bir Lider’e ve Sizin gibi bir Üstad’a sahip olduğumuz için de Rabbime tekrar şükrediyorum. Aziz Hocamız ne güzel söylemiş:

[i][b]”Bir hususta yazarken ve konuşurken, İslami ve insani hakikatleri öylesine net ve gerekirse sivri ve sert sözlerle ortaya koyacaksınız ki, bunları kendi sinsi amaçları uğrunda eğip bükmeye ve istismar etmeye kalkışacak Siyonist odakların ve Masonların ellerine batsın!”[/b][/i]

ÖZEL YAZILAR

YORUMLAR

Son Yorumlar
7
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...