SAADET “MİRASHOR”LARININ[1] SAVRULMASI
VE
AKP’YE PAYANDA OLMA ÇABALARI
SP’nin AKP amblemi (söylemi-sistemi) altında bir seçim ittifakına yanaşması aslında açıkça bir “geçim iltihakıdır”. Evet, böylesine talihsiz bir girişim ittifak değil iltihak olacaktır. Bu durum SP’nin başında bulunanların fikri ve fiili mücadele azminin iflasıdır. Parmak kalınlığındaki tertemiz bir suyun koca kanalizasyon dolusu kirli lağım suyunu arındırıp süzmesi imkânsızdır. “Seçim ittifakı” kılıflı böyle bir iltihak kendi kendimizi, yani Milli Görüş düşüncemizi inkârdır, AKP zihniyetine yamanmaktır.
Hangi bahane ile olursa olsun AKP listesinden ve O’nun amblemi altında seçime girmek Saadet Partisi için intihardır, Milli Görüş’ün temeline dinamit koymaktır. Çünkü AKP’ye evet mührü basanlar “tuzlaya düşen tuzlaşır” gerçeğince çoğu orada kalacaktır. Bunun vebali çok ağırdır. Kaldı ki SP’yi işgal edenlerin bu suretle, AKP’yi tek başına iktidara taşıma planına taşeronluk yaptıkları, diğer gerekçeleri buna mazeret olarak uydurdukları açıktır. Bu girişim AKP’nin geçmiş günahlarına ve bundan sonraki talan tahribatlarına ortak olmaktır ki, varsayalım bunların bahaneleri doğru bile olsa, bu büyük vebalin kefareti olmayacaktır.
Bu girişim aynı zamanda Oğuzhan ve Şevket ekibinin, yıllardır söyleyegeldiğimiz gizli niyetlerini ve kirli mahiyetlerini de artık açığa vurmaktadır ki, böylece Milli Görüş’ün kökü kurutulmaktadır. Ayrıca yıllardır Oğuzhan Asiltürk ve Şevket Kazan ekibine atıp tutan Elazizciler ve Fatihçiler gibilerin, AKP kadrolarıyla aynı ayar ve akılda oldukları da kesinlik kazanmaktadır.
11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün eski danışmanı Ahmet Takan da, Yeniçağ gazetesindeki “Fatih Erbakan ‘evet’ dedi” başlıklı yazısında AKP’nin Erbakan’ın oğlu Fatih Erbakan ile anlaştığını açıklamış, Fatih’in “Tayyip amcasını kırmadığı” vurgulanmıştı.
Evet, Erbakan Hocamız da MHP ve İDP ile seçim ittifakı yapmıştır. Ama bu Milli Görüş çatısı ve sancağı altında ve Milli Görüş sloganları ve programlarıyla yapılmıştır. Bir başka partinin ve hele AKP gibi bir “dış projenin” ismi ve zihniyeti altında seçime girmek en başta Erbakan’ın hatırasına ve Hak davasına hıyanetin daniskasıdır.
Elbette Milli Görüşçüler buna şiddetle karşı durmalıdır, duracaklardır. Her şeye rağmen böyle bir gaflet ve hıyanet gerçekleşirse bize düşen sandığa gidip oy pusulalarına “Saadet Partisi” yazıp altına mühür basmaktır. Böylece bu pusulalar, inşallah hesap gününde hem “sadakat ispatımız” hem de “felah-selamet beratımız” olacak ve kaç tane sağlam ve şuurlu Milli Görüşçü kaldığı da ortaya çıkacaktır. Şunu da hatırlatmak lazımdır, Haktan cayıp Batıla kayanların en bedbahtı, bekleyip de en son gidenler olacaktır. Çünkü sabırla tırmana tırmana tam zirveye yaklaşmış, kayıp-kaytarıp aşağı yuvarlananlar, yarı yolda iken cayanlardan daha çok pişman ve perişan olacaktır.
Daha önce Erbakan Hocamız gibi bir deha başımızdayken ve 160 milletvekiline ulaşmışken, Osman Özbek gibi sütü bozuk birisinin, her türlü edep ve erdem perdelerini yırtarak ve Tuğgenerallik zırhına sığınarak, ülkenin Aziz Başbakanına hakaretler kusarken, siz Hoca’nın güya sağ kolları olan Milli Görüş’ün kof kurmayları, gıkınızı bile çıkarmamış ve “Hocaya danıştık, sükunet tavsiye ediyor” riyakarlığına sarılmıştınız.. Daha önce Avrupa Milli Görüş’ten topladığı hizmet paralarını götürüp Avustralya’da çiftliklere yatıran ve hiç utanmadan da bunun vebalini Erbakan’ın sırtına yıkmaya çalışan bir Şeyhin iftira ve isnatları karşısında da yine böyle susup kalmış, Hakkın, davanın ve Hoca’nın hatırı için, o günlerde çok etkin konumdaki bu şeyh bozuntusuyla bozuşmayı göze alamamıştınız. Erbakan’ın başınızda bulunduğu Meclis’te ve bir ara 160 kişi iken, en gerektiği yerde yüksek ciddiyet ve cesaretinizle, vicdani gayret ve hamiyetinizle(!) takındığınız tavırlar bunlar iken, şimdi AKP’nin himayesinde ve birkaç milletvekili ile Meclis’te neler yapacağınızı sanmaktasınız? Hayır, açıkça camiamızı aldatmakta, Milli Görüş’e son darbeyi vurmak için fırsat kollamaktasınız. Yüksek marifet ve meziyetinizle %1’e düşürdüğünüz SP’yi şimdi tarihe gömmeye çalışmaktasınız.
Bir ara “Şu TRT’yi bir saat bana verseler, Türkiye’de devrim yaparım, halkı peşime takarım..” anlamında havalar atan Şevket Kazan’a, Rahmetli Ali Oğuz’un “Yapma Allah aşkına, sana bir yasama döneminde iki defa bakanlık imkanı sağlandı. De bakalım, kalıcı ve büyük değişimlere kapı açıcı neler başardın ki, TRT’de bir saat nutuk atmakla nerelere varacaksın?” şeklindeki yanıtını hatırlatmanın tam zamanıydı.
AKP Hükümeti, 13 yıldır Türkiye’yi parçalamayı amaçlayan ABD’yi dost ve müttefik saymakta, AB’nin kuyruğuna takılmakta, dış politikayı AB normlarına göre ayarlamaktadır. Bugün özerklik diye gezip dolaşanlar, bu cesareti 2003’te AB’ye uyum gerekçesiyle çıkarılan “İkiz Yasalar”dan almaktadırlar. Bu kanunda, “Türkiye’de halklar kendi geleceklerini özgürce tayin etme hakkına sahiptir” kaydı ve şartı vardır.
ABD, BOP çerçevesinde, Türkiye’nin Güneydoğusunda bir harita hazırlanmıştır. Bu aynı zamanda Büyük İsrail’in kurulmasını amaçlayan Arz-ı Mev’ud haritasıdır. Emperyalistlerce dayatılan İkiz Yasalar’a göre, bir bölge halkı, kendi aralarındaki oylamayla geleceklerini tayin hakkını kullanacaktır. Türkiye’nin bölünmesini amaçlayan bu yasanın derhal değiştirilmesi baskın seçimden daha büyük aciliyet ve önem taşımaktadır.
Obama ve diğer ABD’li yetkililer Türkiye’nin PKK’yı bırakıp IŞİD’le mücadelesini dayatmaktadır. PKK’nın güçlenerek bölgede özerklik ilan edecek noktaya gelmesini arzulamaktadır.
İster PKK, ister IŞİD; her iki terör örgütünü de destekleyip İslam dünyasına musallat eden küresel eşkıya ABD’den ve arkasındaki Yahudi Lobilerinden başkası mıdır? Dağda devletlere başkaldıran terör örgütlerinin herhalde silah fabrikaları bulunmamaktadır. Her iki örgüte de silah veren ABD 12 bin km. uzaktan bu taşeron örgütleri kullanıp kışkırtmaktadır, İslam dünyasında kardeşi kardeşe kırdırmaktadır.
Eskiden gizli yürüyen ABD-PKK ilişkileri bugün açığa çıkmış durumdadır. 16.08.2015 tarihli İngiliz Daily Telegraph gazetesi “ABD’nin PKK ile dolaylı yoldan temas halinde olduğunu” yazmıştır. PKK’nın kurucularından, şehir yapılanmasını oluşturan KCK sorumlusu Cemil Bayık’ın “ABD ile aramızda mesajlar gelip gidiyor, mektuplaşmalar var, bu ilişki gelişerek sürecek. DAEŞ’e karşı en etkin güç PKK” sözlerini aktarmıştır.
Hala AKP Hükümeti, terör örgütünü besleyip himaye eden ABD’yi dost ve müttefik görmekte, onlarla istihbarat paylaşımı yapmaktadır. Bunca çalışmaya rağmen terörün yok edilememesinin asıl sebebi bu yanlış ve yanaşma politikalarıdır.
Doğu ve Güneydoğu probleminin çözümünde asıl karar mercii ABD değil, Türkiye olmalıdır. Hükümet’in 13 senedir uyguladığı politikalar çare olmamış, aksine Türkiye’yi tehlikenin eşiğine getirip dayatmıştır. HDP’lilerin özerklik söylemleri bunun en açık kanıtıdır. Hükümet’in yanlış politikaları yüzde 5-6 bandında dolaşan HDP oylarını yüzde 13’e çıkarmıştır.
Terörün başladığı 1984’ten bu yana geçen 31 yıl içinde, Erbakan Hoca’nın başbakanlık yaptığı 1 yıllık süreçte terör kurbanı bir tek şehidin gelmemesi her şeyi anlatmakta ve ortaya koymaktadır. Çünkü Refah Partisi 1991 ve 1994’te ihtisas komisyonları oluşturarak 2 ayrı rapor hazırlamış, hükümet olunca da bunları uygulayıp başarılı sonuçlar almıştır. Refah Partisi döneminde yaşanan gerginlik ve sıkıntılar; Türkiye’nin sorunlarını aşmasını, huzur ve barış içinde yaşamasını istemeyenlerin rahatsızlığının sonuçlarıdır.
Hal böyleyken, AKP’nin önde gelen isimlerinden Burhan Kuzu gibilerin, “Seçim barajını kaldıralım da Saadet Partisi mi gelsin?” sözleri çözümün önündeki en büyük engel sayılmalıdır. Görülen o ki, Saadet’in önü kapatılırsa bu HDP’ye yaramaktadır. Analizcilerin ortak görüşü, 7 Haziran’da AKP’nin kaybettiği yüzde 9 oy Saadet Partisi’ne değil; MHP ve HDP’ye kaymıştır.
Irak Kürdistan Bölgesi Başkanı Mesut Barzani’yle ve Türkiye aleyhindeki tavrı ve Abdullah Öcalan yanlısı olmakla tanınmış Şivan Perver’le yaptığınız Diyarbakır’daki yüz binlerin katıldığı açılış toplantılarıyla sadece HDP’yi besleyip büyütmeye taşeronluk yaptınız. Haksızlıklara engel olmadınız; Nişantaşı, Bebek gibi modern semtlerdeki seçmenler size tepki için HDP’ye oy vererek, çarpık uygulamanıza çarpık tepki koymuşlardır” diyen Şakir Tarım gibi Milli Gazete yazarlarımızın ve sadık dava arkadaşlarımızın “SP’nin AKP’ye stepne yapılmasına” asla razı olmayacaklarını ve camiamızı net ve mert şekilde uyaracaklarını ummaktayız.
Türkiye konusundaki Wikileaks sızıntılarında Ahmet Davutoğlu’ndan “Dawid” diye bahsedilmesi nereden kaynaklanmıştı?
Bayan Clinton’un Sn. Erdoğan’la ilgili Maillerde dikkat çeken bir başka husus ise, “Jacob Jeremiah ‘Jake’ Sullivan ile Clinton arasında Wikileaks’in ABD Dışişleri Bakanlığı ve dünya genelindeki ABD büyükelçilikleri arasındaki ayrıntılı yazışmaları sızdırması ardından, Türkiye’yle Wikileaks sızıntıları konusundaki temaslar…” bölümünün sansürlenmiş olmasıydı. Ancak bir ayrıntı dikkatlerden kaçmamıştı:
Danışman Sullivan 28 Kasım 2010’daki bir mailinde, bir gün sonra dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu ile Wikileaks sızıntıları hakkında yapılacak görüşmeye dair Clinton’a notlar hazırlamıştı. Ancak bu bölümün de sansürlenmesi kafaları karıştırmıştı. Bu yazışmalarda danışman Sullivan’ın Ahmet Davutoğlu’ndan “Davut” diye bahsetmesi ise şaşırtıcıydı. Daha önce “Kalkan” olan soyadını Sn. Ahmet Davutoğlu, İbranicede “Ben Dawid” anlamına gelen “Davutoğlu” olarak değiştirmesi acaba neyin icabıydı ve hangi kesimlere mesajdı? “Ben Dawid”lerle Sn. Davutoğlu’nun ne alakası vardı?
Şimdi SP, “Ben Dawid”lerin ve baş yalaka A. Dilipak’ın itirafıyla “kesinlikle bir dış proje” olan AKP’nin ismi ve himayesi altında Meclis’e girip de neleri başaracağını sanmaktaydı? Amaç bazı konularda uyarılar ve öneriler yapmak ise, zaten şimdi de konuşulup durmakta ve kimse takmamaktaydı.
Birçok gazeteci zaman zaman hatırlatmış ve “siyasi dönek”lerin isimlerini sıralamıştı:
Demokrat Parti’deyken “Tayyip Erdoğan kendisini padişah olarak görmek istiyor, paçalarından yolsuzluk akıyor” diyen Süleyman Soylu, hızlı ve hararetli AKP’li olmasına nedense kimse şaşırmamıştı. Atatürk’e “kefere Kemal” diyen, Kılıçdaroğlu’na “çakma Gandi” diyen Mehmet Bekaroğlu, CHP’li olmaktan sıkılmamıştı. CHP’li Celal Doğan HDP’li olması doğaldı. AKP’nin müsteşarıyken CHP’ye genel başkan yardımcısı yapılan Murat Özçelik, “oyumu HDP’ye verdim” demesi de olağandı.
CHP’deyken “Tayyip Erdoğan’ın gömlek değiştirdik demesine aldanmayın, yılanlar da gömlek değiştirir ama zehiri bitmez” diyen Savcı Sayan, AKP’ye sığınmış ve koyu bir Recep Bey havarisi olup çıkmıştı. Saadet Partisi’ndeyken “AKP gibi firavunlaşmayacağız, Tayyip Erdoğan gibi İsrail’in vagonu olmayacağız, AKP Amerikan mandasıdır” diyen Numan Kurtulmuş, AKP’li olurken hiç yüzü kızarmamıştı. AKP kurucusu Dengir Mir Mehmet Fırat’ın, HDP’ye geçmesi, AKP ve HDP’nin temelde aynı zihniyeti taşıdığının bir ispatıydı.
Rahmetli Necmettin Erbakan Hocanın yeğeninin CHP adayı olması bir fıtrat ayarı ve fırsat avcılığıydı. Bülent Ecevit’in kendi evini bağışladığı, milletvekili yaptığı koruma polisi, AKP’den aday yapılmıştı. MHP’li Mansur Yavaş CHP’li olunca yakın çevresince ve sevenlerince alkışlanmıştı. Tayyip Erdoğan sanatçıları Dolmabahçe Sarayı’nda toplamış, konuklara açılımı anlatınca, Kadir İnanır karşı çıkmış, “insanlar açken saraylarda ballı börekli toplantı yapılmaz, onların popülist amacına hizmet etmem” diye baş kaldırmış, ama sonra aynı Dolmabahçe Sarayı’nda “akil adam” sınıfına katılmıştı. TBMM’ye “pezevenkler meclisi” diye havlayan ve aslında kendi sıfatını haykıran ayarsızın oğlunun AKP’den milletvekili yapılması da konuşulmaya değer bulunmamıştı. Tayyip Erdoğan “çok çirkin bir şekilde, af edersiniz bana Ermeni bile dediler” derken, Markar Eseyan AKP’den milletvekili olduğu için kasım kasım kasılmaktaydı.
CHP’nin memlekette adam kalmamış gibi taaa Mısır’dan getirdiği Ekmeleddin İhsanoğlu, MHP’ye geçince kıyamet kopmamıştı. AKP milletvekilinin “puşt” dediği Haluk Koç, AKP’yle koalisyon koordinatörü atanmıştı. MHP’deyken “Bizans bile pek çok AKP’liden daha millidir, daha Türk’tür” diyen Tuğrul Türkeş, AKP’nin başbakan yardımcısı makamına gururla taşınmıştı. Tayyip Erdoğan’ın “müftü müsveddesi” dediği İhsan Özkes, CHP milletvekiliyken “Ak Saray haramsaray’dır, Hazreti Muhammed yaşasaydı oraya uğramazdı” diyordu, CHP’den ayrılır ayrılmaz “Ak Saray’ın mescidinde namaz kılmak nasip oldu, Hazreti Muhammed yaşasaydı kesinlikle Ak Saray’a giderdi” demekten utanmamıştı. Üç dönem ayaklarıyla tasfiye edilen Bülent Arınç’ın AKP’yi haysiyetsizlikle suçlaması kendi nefsini ilahlaştırdığını ortaya koymaktaydı. Selahattin Demirtaş’ın TRT’de caz söylemeye başlaması üzerine, PKK’lılar Diyarbakır belediyesine roket fırlatmış, jöleli Yiğit, kabinedeki HDP’li bakanları korumak için bi tabanca daha satın almıştı.”
CHP’den istifa eden bağımsız milletvekili İhsan Özkes, bir televizyon kanalında katıldığı programda ‘Hz Muhammed yaşasaydı Saray’a giderdi’ çıkışına ilişkin itiraf gibi bir açıklamaya imza atmıştı. ‘Tayyip Erdoğan düşmanlığının alt yapısını kurarken, onun dini referansını da motive eden kişi bendim’ diyen Özkes,“Hz. Muhammed yaşasaydı Saray’a gitmezdi derken şakşakladılar. Şimdi ben o yanlışı görüp bir adım atınca ondan kötüsü yok demeye başladırlar. Asıl o anda ilk söylediğimde yanlış yapmıştım, ikinci yaptığımda da yanlış yaptım” deyip çıkışmıştı. Bu tavır, siyasetteki laçkalığın, tutarsızlığın, kaburgasızlığın, makam ve menfaate tapmanın nasıl da yaygınlaştığını, “Politik kahpeliğin” ne kadar saygınlaştığını(!) ortaya koymaktaydı.
Sn. Recep T. Erdoğan’a CHP’nin hazırladığı karalama kampanyasındaki “dini referansları” kendisinin hazırladığını itiraf edip açıklayan (veya kim bilir neyin karşılığı bunları pazarlayıp satan) eski müftü-püftü İhsan Özkes“İslam dini üzerinden Erdoğan’a ve AKP iktidarına sataşmanın dindar halkımız nezdinde onlara puan ve oy kazandıracağını ve bunun aslında Siyonist-masonik odakların şeytani kurguları olduğunu” halâ anlamayacak kadar da koyu bir feraset fukarasıydı!
İşte bu nedenle sormamız lazımdı: SP kurmayları topyekûn “Döneklik yaftasını ve Bel’am’lık sıfatını” almaya mı çalışmaktaydı?
Emekli Müftü Ihsan Ozkes’le, “CHP milletvekili’ sıfatını taşırken kendisiyle yapılan bir röportajda: “Bel’am nedir?” sorusunu şöyle yanıtlamıştı: “Hz. Musa döneminde “Bel’amu Baura” denilen bir din adamı varmış. Bu adam, Hz. Musa’nın yanında değil de Firavun’un yanında yer almış. Yahudilik dinini eğip bükerek Firavun’a uyarlamaya çalışmış. Dini literatürde iktidarların, gücün, sultanların, padişahların, kralların yanında yer alan, dini onların amaçlarına göre yorumlayan tiplere “Bel’am” demek gelenek halini almış!.”
Aynı Zat: “AKP’li bazı milletvekilleri, Meclis Genel Kurulu’nda size Bel’am dediler. Ne diyorsunuz?” sorusunu ise: “Bugünkü iktidara yaranmak için dini eğip büken tipleri gördüğümde benim de aklıma “Bel’am” tipi geliyordu. Fakat ağır olur düşüncesiyle nezaketen bunu dillendirmiyorum. Ancak onlar bana şimdi “Bel’am” diye saldırıyordu. Oysa ben muhalefet milletvekiliyim. Allah’ın dinini iktidara, güce uyarlama şablonu bana uymuyordu” şeklinde yorumlanmıştı.
“Hırsıza hırsız demenin, yolsuza yolsuz demenin, israfa israf demenin, harama haram demenin zorlaştığı bir dönemden geçiliyor. Rüşvete helal kılıf uyduruluyor. Ve bütün bunlar din adına yapılıyor” diyen müftü-püftü İhsan Özkeş, şimdi AKP saflarında “Bel’am’lık” mı yapmaktaydı?
Fetullahçı döneği Hüseyin Gülerce ile AKP döneği Nazlı Ilıcak Fetullah Hoca yüzünden atışırken, Sn. Mustafa Kamalak’ın Fetullah aşkı mide bulandırmaya başlamıştı
Hüseyin Gülerce kendisine çatan Nazlı Ilıcak’a twitter’dan cevap verip “Başıma gelecek en kötü şeylerden biri geldi” diye aşağılamıştı. Nazlı Ilıcak “Gülerce ve Cadı Avı” başlıklı yazısında “Gülerce’nin derdi, ABD’nin Fetullah Gülen’i iade edip Türkiye’ye yollamasıymış. Eğer Dink cinayetinde Ramazan Akyürek ile Ali Fuat Yılmazer’in sorumluluğu ortaya çıkarsa, Gülen’in iadesi kolaylaşırmış!!!” diyerek Hüseyin Gülerce’ye çatmış, O ise twitter’dan “Başıma gelecek kötülüklerden biri de, Nazlı Ilıcak’tan ahlak ve haysiyet dersi almaktı… Bugün o da oldu. İhanete tutsak olanlara acıyorum” şeklinde yanıtlamıştı.
Kamalak ise Gülen’i Filozof Aristo’ya benzetmeye kalkışmıştı!
Saadet Partisi resmi Başkanı Mustafa Kamalak, Koza İpek Holding şirketine yapılan operasyonla ilgili konuşurken Fetullah Gülen’i Aristo’ya benzetmesi mide bulandırıcıydı. Kamalak, “Aristo, idamla yargılanıyor ve idama mahkûm ediliyor. Dostları kaçırmak istiyor, o ‘hayır’ diyor. ‘Ülkenin hukukundan kaçmam’ diyor. Gözyaşı döküyor, sevenleri, eşi, dostu, arkadaşları. Aristo, neden ağladıklarını soruyor, onlar da ‘Efendim, haksız yere idam ediliyorsunuz da ona ağlıyoruz’ dediklerinde o tebessüm ediyor, diyor ki ‘Ben bu idamı hak etsem daha mı iyi olurdu?’ Dolayısıyla Türkiye’mize yazık oluyor, iddia büyük, operasyon büyük, adalet herkese lazım” diyerek, güya AKP’yi tenkit ediyor, ama bir yandan da AKP ile seçim ittifakları aranıyordu.. Acaba Sn. Kamalak, Fetullah Gülen’in ve yakın çevresinin Yüce Dinimizi yozlaştırıp ılımlaştırma ve Türkiye’yi Amerika’nın dominyonu yapma çabalarını ve Erbakan Hoca ve Refah-Yol iktidarına karşı saldırgan tavırlarını bilmiyor ve hatırlamıyor muydu, yoksa Fetullahçılardan hala medet mi umuyordu? ABD hemen ve resmen Koza İpek Holding operasyonuyla ilgili kaygılarını açıklarken Sn. Kamalak’ın Amerikan ağzıyla açıklamalar yapması hangi hikmete dayanıyordu?
MGK’nın Kasım kararları ciddi endişeleri yansıtmaktaydı!
Milli Güvenlik Kurulu (MGK), Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında toplanmıştı. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde toplanan olağan toplantıya Orgeneral Hulusi Akar, ilk kez Genelkurmay Başkanı sıfatıyla katılmıştı. MGK toplantısında, “1 Kasım 2015 tarihinde icra edilecek genel seçimlerin huzur ve güven ortamı içinde gerçekleşmesi ve halkın iradesinin her türlü baskıdan uzak bir şekilde özgürce sandığa yansıması için alınacak tedbirler” hakkında Kurul’a bilgi sunulduğu açıklanmıştı. Bu sözler Doğu ve Güneydoğuda sandık güvenliğinin kolay kolay sağlanamayacağı endişesini taşımaktaydı.
MGK açıklamasında, Irak ve Suriye’de konumlanan DAEŞ ve diğer terör örgütleriyle mücadelenin aynı kararlılıkla yürütüleceği belirtilerek, “Suriye sınırları içerisinde hayata geçirilecek ‘terör örgütlerinden arındırılmış bölge’ uygulamasının Suriye halkının hayat hakkının muhafazasında önemli bir rol oynayacağı ifade edilmiştir” ifadeleri olumlu bir adımdı. Açıklamada, “Bölücü terör örgütünün, vatandaşların ve güvenlik güçlerinin hayatlarına kasteden terör eylemlerinin, yurtiçinde ve yurtdışında, demokrasi bilincine sahip, insan hak ve özgürlüklerine saygılı tüm kesimlerce lanetlenmesi memnuniyetle karşılanmış ve terörle mücadele konusunda uluslararası kamuoyu ile yakın işbirliği yapılması gerektiği mütalaa edilmiştir” denilmesi ise saflık ve şaşkınlıktı. Çünkü zaten PKK’yı o uluslararası güçler kışkırtıp kullanmaktaydı.
Örneğin Almanya İçişleri Bakanlığının, Almanya’da 13 bin PKK’lının bulunduğu bilgisinin de yer aldığı bir raporu Türkiye’ye sundukları basına yansımıştı.
Üstelik IŞİD adına eylem yapmaktan gözaltına alınan ve Diyarbakır’da mahkemeye sevk edilen İngiliz gazeteciler Mohammed İsmael Rasool, Jake Hanrahan ve Philip John Pendlebury tutuklanmamış mıydı? Yani güya IŞİD’e karşı koalisyon ortaklığı yaptığınız ülkeler aslında IŞİD’i kurup kollamaktaydı?
Hollandalı çavuş ‘IŞİD’e katıldığı’ anlaşılınca mecburen açığa alınmıştı!
Hollanda Savunma Bakanlığı, IŞİD’e katılmak amacıyla Suriye’ye gittiğinden şüphelenilen 26 yaşındaki hava kuvvetlerinde görevli bir çavuşun açığa alındığını açıklamıştı. Oysa Hollanda’nın bu çavuşu özel görevlendirdiği ortaya çıkmıştı.
ABD niye Asker ve diplomat ailelerinin Türkiye’den ayrılma kararı almıştı?
Amerikan yönetimi, İncirlik Üssü çevresinde yaşayan ABD askerlerinin ve Adana’daki Amerikan Konsolosluğu’nda görevli diplomatların ailelerinin Türkiye’den ayrılabileceklerini açıklamıştı. Kararın “tedbir amaçlı” olduğu vurgulanmıştı. Yoksa Türkiye geniş kapsamlı derin bir savaş’a mı sokulacaktı?
Özbekistan ve Türkiye aynı anda neden IŞİD’in hedefi yapılmıştı?
M. Seyfettin Erol’un Milli Gazetedeki şu tespitleri oldukça çarpıcıydı!
Çünkü Özbekistan, İslam tarihi içerisinde her türlü yıkıcı, zararlı, radikal oluşumlara karşı panzehiri üretmiş bir merkez konumundaydı. Hoşgörü, diyalog, sevgi, barış ve insanı esas alan medeniyet anlayışının adresi sayılmaktaydı. Başta İmam Buhari ve Maturidi olmak üzere, Sünni İslam’ın önemli temsilcilerinin doğduğu, bu bağlamda Buhara, Semerkant, Termiz gibi İslam dünyasında birer manevi başkent olarak kabul edilen kutsal şehirlere ev sahipliği yapmaktaydı. Dolayısıyla, radikalizme karşı önemli deneyimleri olan ve buna sahip olduğu 3 bin yılın üzerindeki tarihsel deneyimi ile yine cevap verebilecek bir gönül köprüsü durumundaydı. Sahip olduğu jeopolitik ve stratejik konum itibarıyla Orta Asya bölgesinin adeta güvenlik sigortası konumundaydı. 90’lı yıllardan itibaren terörle mücadelede ortaya koyduğu performans, Orta Asya devletleri içerisinde en büyük-güçlü ordusu ve güvenlik yapılanması bu ülkeyi bölge açısından bir umut durumuna taşınmıştı. 30 milyonun üzerinde genç ve dinamik bir nüfus barındıran istikrarlı, insan odaklı, kendi öz kaynaklarına-gücüne dayalı modeliyle de ön plana çıkan Özbekistan’ı hiç bir iktisadi-siyasi kriz sarsamamıştı. “Özbek Modeli” olarak da nitelendirilebilecek bu sürecin en büyük mimarı hiç kuşkusuz Cumhurbaşkanı İslam Kerimov ve O’nun liderliğine canı gönülden bağlı olan Özbek halkıydı.
Son olarak, Mayıs 2005’te Akramiler (Ekremiler) terör örgütü üzerinden bu ülkede darbe yapmaya kalkışan dış güçler ve Siyonist merkezler halen işbaşındaydı. IŞİD ve onun uzantısı ÖİH üzerinden Sünni İslam’ın en önemli kalelerinden biri olan Özbekistan ve Türkiye’nin eş zamanlı olarak hedef alınması bir tesadüf sanılmamalıydı?
Her gün asker, polis ve sivil şehit haberlerinin yürekleri dağladığı, artık polisimizin “kendi emniyetini” bile sağlayamadığı, üstelik yandaş Yeni Şafak’taki yazar bozuntusu hatta istihbarat şefi zırtosu Recep Yeter “boş verin PKK’yı, Paralel avcılığına yoğunlaşın” diyerek bir nevi aziz şehitlerimizi hafife aldığı ve PKK’yı aklamaya çalıştığı bir ortamda, iktidarın, hatta yandaşlarının bu duyarsız ve vicdansız tavrına isyan eden Mardin’deki şehit polisimizin vefatından önceki son mesajı oldukça uyarıcıydı. Mardin’in Dargeçit ilçesinde yola önceden döşenen bombanın, emniyet aracının geçişi sırasında patlatılması sonucu şehit olan 4 polisten Akif Hatunoğlu’nun sosyal medya hesabında ‘şehit polislerle’ ilgili paylaşımlarda bulunduğu ortaya çıkmıştı. Hatunoğlu’nun polislerin uyuz PKK itlerince ve bu denli ucuz şehit edilmesine ilgisiz ve tedbirsiz davranan yetkililere ve gaflet kesimine tepki olarak, siyah zemin üzerine yazılan, “Sessiz olun, polisler şehit oluyor; vicdanı olmayanlar… Huzur içinde uyumaya devam edin, siz bilmezsiniz ama bizler, sizin için şehit olmaya devam ederiz” yazılı bir mesajı paylaşmıştı.
Halâ hükümet krizi aşılamamıştı!
Bağımsız bakanlar yemin etmedikleri takdirde maaş alamayacaklar ve dokunulmazlık zırhına kavuşamayacaklardı. Ancak Erdoğan tarafından kabine onaylandığı için bakanlıkları geçerli sayılacaktı. Neyse ki sonunda yeminlerini(!) yapmışlardı. Koray Aydın bununla ilgili, oylamanın ardından partilerin gurup başvekilleri ile bir araya gelerek, krizi çözmeye çalışırken, CHP Grup Başkanvekili Engin Altay’ın, Reuters’a yaptığı açıklamada, “Bu hükümetin Anayasanın 114 ve 116 maddelerine göre teşekkül etmediği bu oylama ile TBMM Genel Kurulu’nda tescillenmiştir. Cumhurbaşkanı’nın yeni bir Bakanlar Kurulu listesi göndermesi gerekir” iddiaları yeni bir tartışma başlatmıştı.
Kaldı ki Fehmi Koru gibi birçok yazar ve yorumcu, muhalefetin seçim hükümetine girmeyerek büyük bir fırsatı kaçırdığı iddiasındaydı. Koru’ya göre 1 Kasım’da da siyasi tabloda çok fazla bir değişiklik yaşanmayacaktı.
Fehmi Koru, 1 Kasım seçimlerinden sonra mevcut iktidarın Türkiye’yi yeni bir seçime daha götürebileceğini yazmıştı. Kamuoyu yoklamalarının AKP’nin oy oranının da herhangi bir artışın olmadığını gösterdiğini söyleyen Koru, özellikle ekonomide bazı şeylerin ters gitmesi halinde, AKP’nin oy oranında 7 Haziran seçimlerinin de gerisine düşebileceğini vurgulamıştı.
Velhasıl yalaka yandaş Abdulkadir Selvi’nin 30 Ağustos resepsiyonu için: “Askerin Köşkünden Cumhurun Sarayına”gibi güya Atatürk’ten beri süregelen askeri vesayeti yıktıklarını ve Ordu’yu hizaya soktuklarını ima eden kof horozlanmaları; faiz, fuhuş, kumar, Yahudi ve Hıristiyan uşaklığı gibi en temel ahkâmını ve ahlâkını ayaklar altına aldıkları Kur’an’ın lafzını-elbette istismar kasıtlı-okutarak resepsiyonu başlatmaları da AKP’yi kurtaramayacaktı!. Beğenmedikleri Mısır’da bile TV programlarında ve tiyatrolarda sanatçı ve şarkıcıların dekolte kıyafetleri ve erotik şovları yasaklanırken ve 1 yıl içinde ikinci bir Süveyş Kanalı açılıp yıllık 26 Milyar dolarlık bir gelir imkanı sağlanırken, bizimkilerin hala seçim hileleri ve demokrasi dalavereleriyle halkı avutup oyalamaları, görelim başlarına ne işler açacaktı!? Ve işte Rahmetli Erbakan Hoca’nın tabiriyle “Ey SP kurmayları! Freni patlamış, kontrolden çıkmış belirsiz uçuruma doğru hızla yaklaşan bu AKP dolmuşuna atlayacaktınız da ne olacaktı?”
Devlet içine sızmış, bütün kritik ve stratejik kararları ve gizli operasyonları yapılmadan haber veren ve dedikleri aynen zuhur den bir “Cemaat elemanı mı, CIA ajanı mı, yoksa devletin has adamı mı?” olduğunu bile saptayıp saf dışı bırakamayan safdirik kadrolarla nereye varılacağı sanılmaktaydı?
Sonuç:
Bilindiği gibi 7 Haziran Genel Seçimlerine birlikte giren Saadet Partisi ve BBP 932.867 (yüzde 2,06) oy almıştı. 1 Kasım Erken Seçiminde, AKP’nin Saadet Partisi ile ittifak yapması yani yüzde 2’lik Oyun tamamının 85 seçim çevresi bazında AKP’ye aktarılması ve AKP’nin 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde aldığı oyların, yurtdışı ve gümrük kapısı oylarının aynı kalması halinde, bu durum milletvekili sayısına şöyle yansıyacağı hayalleri kurulmaktaydı.
AKP’nin bu ittifak sayesinde oyu 19.800.278’e ulaşırken oy oranı da yüzde 42,9’a çıkacaktı. AKP’nin sandalye sayısı ise 258’den 268’e yükselmiş olacaktır. Bu 10 milletvekilinin 5 tanesi CHP’den, 5 tanesi de MHP’den AKP’ye geçerken, HDP’nin vekil sayısı değişikliğe uğramayacaktı. Daha şimdiden AKP ile SP ittifakının konuşulması, SP’ye ilgiyi de artırmış, bu durum fırsatçıların iştahını kabartmıştı. Başbakan Yardımcısı olduğu dönemde Bekir Bozdağ’ın danışmanlığını yapan, Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’nda Basın Müşavirliği görevine atanan Mehmet Nedim Aslan gibi özde AKP’liler, sözde SP listesinden aday olmak için görevinden ayrılmaya başlamıştı. Oysa bu erken seçim bir siyasi kumardı, kimlerin nasıl bir sonuçla karşılaşacağı karanlıktı.
Yani aslında Saadet Partisi sayesinde AKP kafalılar ve bazı aslı-ayarı karışıklar milletvekili olacak ve AKP tek başına iktidara taşınacaktı. Bu büyük vebali filler bile taşıyamazdı!
Haydi, bu ayetleri dikkatle okuyalım ve herkese hatırlatalım:
Ali İmran Suresi:
141- “(Bu imtihan) Allah’ın (samimiyet ve teslimiyetle) iman edenleri (ve sadakat gösterenleri) ayırıp arındırması ve inkârcı-nankörleri (açığa çıkarıp) mahvu perişan kılması içindir.
142- “Yoksa siz, içinizden Allah için cihat edenleri (ve sonuna kadar sebat ve sadakatle direnenleri) belirtip ayırt etmeden ve (haklı davasında) sabreden (samimiyet ehlini) belli edip (herkesin ayarını) göstermeden (dünyada kendinizi gizleyeceğinizi, ahirette ise) cennete gireceğinizi mi zann ve hesap etmiştiniz?”
[1] Mirashor: Hazır miras yiyiciler

SAADET – AKP HIYANETINE MİLLİ ÇÖZÜM VE AHMET AKGÜL’ÜN YAZILARI ENGEL OLMUŞTUR . TEBRIKLER MUHTETEM BİLGE İNSAN AHMET AKGÜL
Elhamdülillah gorduk ki ve görüyoruz ki Milli Çözüm Milli Görüşün billurlaşmış hali. Şuan hakkı temsil etmede ve onu anlatmada ve hakkı sahıplenmede sadık sadakat sahıbı rol oynayan tek Milli Çözüm kalmıştır. Akp-sp ittifakı yapılamaz yapılmayacaktır dendı ve hamdolsun Milli Çözümün yazıları etkisini gösterdı ve çok şükür boylesi bir hıyanete imza atılamadı attırılmadı. Başta Erbakan hocamızın manevı hımmetleri ve muhterem Bilge İnsan Ahmet Akgül üstadımızın sayesınde bu hıyanete imza attırılmadı. BUNDAN DOLAYI MİLLİ ÇÖZÜMÜ HASDATEN BİLGE İNSAN AHMET AKGÜL’Ü BİRKEZ DAHA TEBRIK EDİYOR KUTLUYOR VE ALLAHIM KENDISINDEN SONSUZ RAZI VE DAHİ MEMNUN OLSUN DIYOR ALLAH YOLUNU GÖNLÜNÜ AÇIK ETSİN DİYORUM
ARZU HALİMİZDİR
Milli Çözüm Hz Nuh misali HAK-BATIL MÜCADELESİNİ
sağdan soldan önden arkadan gizli açık her yolu denedi; Biz takipcileri olarak bu bilgileri En yakınımızdaki dostlarımız SP il ve ilçe başkanları yüksek yöneticilerine duyurduk kimi insafla kabul etti, özellikle “yüksek” yöneticiler bu hakikatleri kabul etmenin ötesinde, ihanetlerini jelatinleyerek malesef camiadanda kendilerine bir kısım destekte buldular! BU YAZIYI AZİZ ERBAKAN HOCAMIZA İTHAF EDERKEN DÜNYADA VE AHİRETTE ŞEHADET BELGESİ OLARAK HAKİMLER HAKİMİNE ARZEDERİM.
Akp’yi Eleştireceğim Diye Ordunun Bu Kahramanlığını Küçültmeye Kimsenin Hakkıda Haddide Yoktur.
Türkiye, PKK ile çok ciddi bir savaş halinde. Önce şunu belirtelim; Hükümetin yanlışlarını zaman zaman söyleriz, tenkit ederiz. Ancak bu bize şu anda ordumuzun PKK’ya karşı amansız bir mücadele ortamında sadece bu hükümeti küçültmek, kötülemek için Ordumuzun yaptığı bu kahramanca operasyonları da küçük düşürmeye hakkımız ve haddimiz de yoktur. Çünkü biz PKK ile değil, herkes bilsin biz PKK’nın arkasındaki Amerika’yla savaşıyoruz, İsrail’le savaşıyoruz, İngiltere’yle savaşıyoruz hatta bütünüyle savaşıyoruz. PKK denen üç beş tane aldatılmış safdirik çocuklarla mı savaştığımızı zannediyorlar. Kürtler bizim kardeşlerimiz, canlarımız, arkadaşlarımız, akrabalarımız. Ben de o bölgenin insanıyım. Benim ana tarafım Zaza, baba tarafımın yarısı Türk yarısı Kürtdür. Bizim öyle bir farklılığımız, ayrıcalığımız, böyle bir inatlaşmamız yoktur zaten olması da mümkün değil. Zaten ve onları da kışkırtan dış güçlerin ülkemizi parçalama, bizi bu bölgeden ebediyen çıkarma, Orta Asya’ya yeniden yollama hevesinde, hesabında olanların planı bunlar.
Şuanda Ordumuz, yapılan Genel Kurmay haklı olarak bir kısım dengeleri korumak zorunda hissederek bazı açıklamaları yapıyor. Bizim edindiğimiz bilgiler şuana kadar 760 Pkk’lı telef edilmiştir. 1300 – 1400 tanesi saf dışı bırakılmış; hasta, yaralı. Şimdi ABD bağırıyor, Almanya Bağırıyor; zaten sivil Pkk olan HDP’nin başındaki adamı apar topar Brüksel’e çağırdı. Bürüksel nedir? Nato’nun merkezi, niye çağırdılar? Ordunun şuanda çok başarılı, hem de caydırıcı, netice alıcı operasyonları içerisinde; sadece kandırılmış Kürtlerden, Ermenilerden insanlar ölmüyor. Aldığımız dış basından edindiğimiz haberler, bilgiler onlarca İsrail, İngiliz, Abd subayları ve ajanları da onlarla birlikte telef olmuştur.
Şimdi toplumda yanlış bir algı var. İran’ı sanki Abd’nin, İsrail’in bölgedeki asıl düşmanı İran’mış zannediyor; hayır. İran’la her an oturulabilir, anlaşılabilir. Asıl hedef Türkiye’dir. Korkuları Türkiye’dir. İran’da, Rahmetli Erbakan Hocanın belki 1400 yıllık İslam Tarihinde ilk defa Şia’nın merkezi, mümessili bir İran’la Ehli Sünneti beraber, aynı hedeflerde yürütecek D-8’ler bünyesine İran’ı kattı. Bu tarihin en büyük başarısıdır. 28 Şubat’ında altındaki asıl dış güçleri korkutan sebep. İran’a tuttular hem nükleer hazırlıkları son aşamadaydı onu iptal ettirdiler ve kendi güdümlerine aldılar hem de İran’a bir kısım ambargoları gevşeterek, bazı konuları ümitlendirerek İran’ı şuanda ABD’nin yanında, safında ve Türkiye karşıtı bir konuma soktular. Geçen Dışişleri Bakanı Türkiye’yi ziyaret edecekti, en ince ayrıntısına da program hazırlanmıştı. Cevat Zait bir anda iptal etti. Hiç bir diplomatik kurala uymadan. Bütün bunlar gösteriyor ki şuanda çok geç de kalsa, Hükümetin de Orduyla birlikte PKK’ya netice alıcı ciddi operasyon başlatmaları haklıdır, yaralıdır, başarılıdır ve arkasında millet olarak durmamız lazım!
Kaynak: Araştırmacı Yazar ve Siyaset Bilimci Ahmet Akgül’ün 18/08/2015 tarihindeki Sun Tv konuşmasından alınmıştır
Zamanı gelmedi mi?
Milli Görüş Davasını,Erbakan Hakikatini bitirdiklerini zanneden ;siyonist şeytanlar,işbirlikçi mahfiller ve Hak Davalara çöreklenmiş hain odakların sevinç ve hayaller kursaklarında kalacak;hiç beklemedikleri bir anda,ummadıkları şekilde ADİL DÜZEN INKILABI ile inş yüzleşeceklerdir!
Milli Görüş bir tabela hareketi değil; bir inanç,şuur ve vizyon harekatıdır! Hak Davanın içine sızmış hiyanet mahfilleri (resmi etikete sahip olsalar dahi)ve onlara alet olan dünya ehli kimseler ,dünya ve ahirette kendilerini ifşa -rezil etmekten başka bir işe yaramayacak bu ,ittifak perdeli iltihak kumpasıyla tabi olarak eleneceklerdir.
Bu süreç Külli Aklın hain ve zalimleri nasıl bir ınkılapla derbeder edip devireceğinin arefesi gibidir!..
Her zor dönemde,dar geçitte sapasağlam kalıp inananlara can,heyecan olan Saygıdeğer Ahmet AKGÜL Hocanın Milli Görüşün ,manevi mirasının gerçek bekçisi ,davasının hakikatli dertlisi olduğu bir kez daha anlayana ayan oldu.
“Sadıklarla beraber olun !..”fermanını doğru anlamanın zamanı hala gelmedi mi?..
Bu size apaçık bir ultimatondur!
Yazıyı, uyarılar ve ikazlarının gerçeği haykıran gür sesi karşısında yutkuna yutkuna okudum…
Makalede yazılanların bir çoğuna muhatap olmadığımın hüsnü zannıyla dahi hazmetmesi ve titremeden okunması nerede ise imkansız bir makale…
Makalenin ortalarında ise bir anda kulaklarımda her ne hikmet ise Tevbe suresinin ayetleri çınladı:
“1- (Bu,) Müşriklerden kendileriyle antlaşma imzaladıklarınıza Allah’tan ve Resûlü’nden kesin bir uyarıdır.”
“2- Bundan böyle yeryüzünde (size tanınmış bir süre olarak) dört ay dolaşın. Ve bilin ki Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Gerçekten Allah, inkâr edenleri hor ve aşağılık kılıcıdır.”
“13- Yeminlerini (ve Hak dine davaya bağlılık sözlerini) bozan, Elçiyi (makamından) sürmeye çalışan ve önce onlar sizinle (yollarını ayırıp inandığınız değerlerle mücadeleye) başlayan (dönek ve hain) bir toplulukla niçin çarpışmıyorsunuz? Yoksa onlardan (ve arkasındaki odaklardan mı) korkuyorsunuz? Eğer inanıyorsanız, kendisinden korkulmaya en layık olan Allah’tır.”
“14- (Allah şunun için zahmet ve sıkıntı günlerini uzatıyor ve zaferi geciktiriyor:) inkârcılarla mücadele edin ve çarpışın ki, sizin ellerinizle onların cezasını versin, onları rezil ve perişan etsin, sizi onlara üstün getirsin ve iman ehlinin göğsüne huzur ve şifa versin.”
“16- Yoksa siz, Allah içinizden cihat edenleri, Allah’tan Resûlünden ve müminlerden başkasını asla dost ve rehber edinmeyen (sadakat ehlini) bilmeden (kahramanlarla korkakları, sadıklarla sahtekârları birbirinden ayırıp seçmeden) bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”
Evet, Kur’an canlıdır ve her daim tap tazedir;
ve Kur’anı tam layıkıyla anlamak için nüzul sebebini kendimiz ve çevremizdeki olaylar, iniş anını ise şimdi , hem de tam şuan bize iniyor şeklinde düşünerek okuyup, anlayacak ve başta kendi nefsimize ders çıkarıp öğüt alarak okumamız lazım gelmektedir…
İşte o zaman hem Kur’andan daha çok fayda sağlar ve etrafımızda olan biteni anlamamızda lazım olan; Hak ile Batılı ayırt etmemizi, Hakkı Hak gibi, Batılı da Batıl gibi bilip ona göre tavır takınmamız ve amel etmemize ön ayak olacak olan İslami Bilinci edinmemize olanak sağlar…