YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
661b09919de8d
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 7 6 1 9
Bugün : 1662
Dün : 26764
Bu ay : 300248
Geçen ay : 453014
Toplam : 23079212
IP'niz : 3.238.235.248

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

Tam 13 Mehmetçiğin şehit edildiği, tabur komutanı dahil 7 askerimizin ağır yaralanıp hastaneye gönderildiği kahpe pusuyla ilgili olarak BDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın söyledikleri paslı bir hançer gibi ciğerlerimize saplanmıştı. PKK’nın sivil militanı Demirtaş, büyük bir zafer kazanmış edası ve gururuyla, sahteliği sırıtan üzüntülerini belirtirken, PKK leşlerini de içine katarak: “Bu ülkenin yetiştirdiği değerler olan gençlerimizin yitirilmesinin üzüntüsünü paylaşıyoruz” sözleriyle aslında Türkiye Cumhuriyetine meydan okumaktaydı. Ve zaten aynı gün “ÖZERK KÜRDİSTANI İLAN ETTİKLERİNİ” duyurmaları da, oldukça anlamlıydı.
Evet, BDP 14 Temmuz 2011′de, hem de 13 vatan evladının Silvan’da kahpece şehit edildiği günde ÖZERK KÜRDİSTANI İLAN ETTİKLERİNİ açıklamıştı.
Hatırlayınız, 91 yıl önce SEVR anlaşması imzalanmıştı. Biz yıllardır Milli Çözüm olarak ertelenen Sevr projesini gündeme taşıdığımızda, bunlara komplo senaryoları diyenler şimdi hangi deliğe saklanacaktı?
Banu Avar’ın dediği gibi Sevr, iki aşamada uygulanacaktı. Önce ‘yerel özerklik’ sağlanacak; Suriye, Irak ve Türkiye sınırındaki bölge özerk olacaktı. Sonra, Bağımsız Büyük Kürdistan kurulacaktı. Milletler Cemiyeti özerklik isteyenlerin arkasında duracaktı! Türkiye, bu bölgeler üzerindeki bütün hak ve sıfatlarından vazgeçmek zorunda kalacaktı. Plan 1920 de böyle kurgulanmıştı. Ama şanlı Kurtuluş Savaşı sonunda, mecburen ertelenmek zorunda kalınmıştı.
Öcalan’ın avukatı Ahmet Zeki Okçuoğlu Yahudi Stratejist David Philips’in Kürt raporunun ardından 2010 Kasım ayında yazmıştı:
Özerkliğe giden yolda şunlar yapılmalıydı:
“Toplumsal, ekonomik ve siyasal istikrarsızlaştırmalar hızlandırılmalı,
İç savaşlar ve bölgesel karışıklıklar, ekonomik yaptırımlar tırmandırılmalı,
Uzun vadeli ve karmaşık stratejilerle değişimin zamana yayılması sağlanmalı”
Böylece ÖZERK KÜRDİSTANIN İLANI’na zemin hazırlanmalı…
İşte birkaç yıldır bunlar yapılmaktaydı. İlk aşama tamamlandı. BDP/PKK demokratik özerklik ilan ettiğini açıkladı. ‘Zamanlama’nın referandum öncesi AKP ile karara bağlandığını ise birkaç gün önce duyurmuşlardı.
İkinci aşamada ‘BM Koruma Yasası’ çerçevesinde, Türkiye Güneydoğu’daki tüm ‘hak ve sıfatlarını’ kaybetmiş olacaktı. BDP uluslararası camiaya başvurusunu bile yapmıştı.
Kürdistan’dan sonra sırada, Karadeniz Pontus ve Marmara Bizans özerk devletçiklerinin ilanı vardı.. Böylece Sevr adım adım tamamlanacaktı!
“Sahipsiz devletin, çökmesi haktır
Sahip çıksan vatan, batmayacaktır”
Ve asla unutmayalım ki, BDP-PKK bu hıyanetin küçük ortağıydı; asıl suçlu ve sorumlu olan AKP iktidarıydı.
İlker Başbuğ’un kitabı ve PKK’nın figüranları
Normalde, talebelik dahil neredeyse ömrünün yarım asrını TSK içinde harcamış, Ordunun her kademesinde hizmete katılmış ve önemli görevlere imza atmış ve sonunda Genelkurmay başkanlığına ulaşmış İlker Başbuğ gibi bir şahsiyetin hem de Türkiye’nin en öncelikli sorunu olan terör konusunda yazdığı bir kitabın kapışılması, basın-yayınla ilgili tanıtım programlarında gündemin birinci sırasına oturması, yaptığı tespit ve tavsiyeler üzerine yazılar yazılması ve yorumlar yapılması gerekirken, tam tersine sanki de yok sayılması ve unutturulmaya çalışılması oldukça anlamlıydı ve yandaş medyanın nasıl tek kutuplu bir hakimiyet sağladığının ispatıydı. Bu tavır, aynı zamanda, Sn. Başbuğ’un “Terör Örgütlerinin Sonu” kitabının, malum odaklarda ne denli rahatsızlığa yol açtığının ve “suçüstü tutulmuşluk ve deşifre olmuşluk” paniği yaşattığının da bir göstergesi sayılmalıydı.
Terörle mücadele ve sorunların üstesinden gelme konusunda, hiçte konuyla ilgisi ve bilgisi bulunmayan ve Siyonist spekülatör Soros’la bağlantılı kişi ve çevrelerden sık sık raporlar ve yol haritaları isteyen iktidarların böylesine yetkin ve yetişmiş bir şahsiyetin deneyim ve birikimlerine itibar etmemesi ise şaşırtıcıydı. “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve Devleti bu seçimlerde Kürtlere yenilmiştir.” “Özerk Kürdistan’ı kurmak ve Kürtçeyi resmi eğitim dili yapmak, asla taviz vermeyeceğimiz hedefimizdir” diyen ve her gün üç-beş Mehmetçiği şehit edip ailesine gönderen PKK teröristlerini, “özgürlük gerillaları” diye öven BDP’li seçilmiş militanlara;
İlle de Meclise gelip:
“Devletin bağımsızlığını, vatanın ve milletin bütünlüğünü koruyacağıma… Büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim…”!? diye yemin ettirme tiyatrosunda, Türkiye’miz dahil 27 İslam ülkesinin (resmen değil ama fiilen) parçalanma planı olan BOP’un figüranlığını oynayanların böylesi yayınlar karşısında elbette canları sıkılacak, keyifleri kaçacaktı.
Sn. İker Başbuğ’un kitabında
“Osmanlılarda Etnisite” başlığı altında (sh. 32-33) “Osmanlılar, tarih boyunca toplumsal bütünlüğü sağlamak için çaba harcadı. Ancak, bunun için de fethettikleri ülkelerin halklarını zor kullanarak asimile etmeye de çalışmadı.
Buyrukları altına aldıkları toplulukları ve devletleri ortadan kaldırmak yerine, kendi yönetimleri altına almayı düşündü. Osmanlı devleti zapt ettiği ülkelerin kültürlerini de değiştirmeye çalışmadı. Ele geçirdikleri topraklarda, geniş bir kültürel, dini özerklik vererek ve yerel yönetim hakkı tanıyarak halkı sisteme entegre etmeye çalıştı.
Osmanlılar ülkeyi tek bir etnik ya da dini grubun yararına ve egemen dini inanç doğrultusunda değil, yönetici sınıfın yararına ve hepsinden önemlisi “Osmanlı hanedanının egemenliğinin hem Doğu’da, hem de Batı’da sürdürülmesi” ilkesine göre yönetti.
Bu yönetim şekli, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında yüzyıllarca etnik özelliklerin, dini inançların ve kültürlerin birbirleriyle karışmasına ve karma bir toplumun ortaya çıkmasına neden oldu.
Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında, bir kesimin Osmanlı olarak görülüp görülmeyeceğini dinsel kimliği belirlemezdi. Hıristiyanlara hem asker hem de sivil bürokraside görev verilirdi. En çok önem verilen yetenekti.
Bu düşünce, Osmanlı’da uzun süre hâkim oldu. II. Abdülhamid’in bu konuya ilişkin şu sözleri ilginçtir:
“Görüyorsunuz asalete ya da servete özel bir önem vermiyorum. Hep akıllı olanı tercih ederim, Saray nazırlarını okulların en iyi öğrencileri arasından ya da başarıları gözüme çarpan gençler arasından seçerim.” gibi önyargısız ve tutarlı saptamalar yapmak yanında, “Türk milletinin oluşumundaki doğal ve tarihi olguları” sayarken (Bak: sh. 42 ve devamı) İslam gerçeğini ve din etkenini katmamak için kendisini zorlaması.
Ve yine terör örgütü PKK’nın dış desteklerini sıralarken (sh. 112-117) en çok bilinen ve en tehlikeli görülen ABD ve İsrail’in PKK ilişkilerini her nedense yazmaması gibi sırıtan ve insanı şaşırtan noktalar bulunmasına rağmen, çarpıcı ve ufuk açıcı bilgiler ve önerileri de barındırmaktadır. (Terör Örgütlerinin Sonu. İlker Başbuğ. Remzi Kitabevi 2. basım)
Demokratikleşme dalavereleri ve Küreselleşme jelatiniyle, Türkiye federasyon kılıflı parçalanmaya sürüklenirken işte tam bu “cinnet” ortamının arasında, ömrüm kadar yılı TSK’da geçmiş emekli Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un “Terör Örgütlerinin Sonu” isimli kitabı çıktı. Bir iki ufak tefek haber dışında nedense hiç ilgi bulmadı. Okuyunca nedeni anlaşıldı. Vallahi bu kitap Başbuğ’u Silivri’ye götürmezse iyidir” diyen Müyesser Yıldız, haklıydı.
Çünkü: söyledikleri AB ve ABD güdümlü AKP politikalarına taban tabana aykırıydı. Sadece Türkiye’yi yıkma koalisyonuna değil, adeta Başbakan Erdoğan’a satır satır cevap niteliği taşımaktaydı.
Buyurun okuyalım:
– “Türk kelimesinin, Türk etnik grubuna işaret ettiğini ileri sürmek tamamen bir saptırmadır…(Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir) şeklinde tanımı yapılan, ırkçılığı ve dini etkileri reddeden bu tanımdaki (Türk) sözcüğünü bir sıfat olarak değil, herkese verilen ortak bir isim olarak kabul eden Türk Ulusu tanımına neden karşı çıkılmaktadır? Bütün bu gerçeklere karşın bugün (Türk) sözcüğüne itiraz edenlerin, yarın (Türkiye Cumhuriyeti)’ndeki (Türkiye) sözcüğüne de aynı nedenlerle karşı çıkacakları niçin görülmemektedir?”
-“Kürt sorunu vardır iddiası, ancak uluslararası politikalar veya iç yapıda yer alan bazı politik çevreler için geçerli olabilir. Sosyolojik anlamda ise böyle bir sorunu tanımlamak, bilimsel prensipler dahilinde mümkün değildir… Türkiye’de (etnik sorun), diğer deyişle (Kürt Sorunu) yoktur. Ancak böyle bir sorunun olmasını isteyenlerin var olduğu da unutulmamalıdır. Etnik farklılıkların, etnik sorun haline dönüşmesi, elbette bir ülkenin geleceği için büyük bir tehdittir.”
-Etnik konular üzerinde konuşulurken, kavramların doğru kullanılması önemlidir. Kürt kimliğinin kabul edilip tanınmasıyla, Kürt realitesinin kabul edilmesi aynı anlamda değildir. Kürt gerçeğinin kabul edilmesi, Kürtlerin ayrı bir etnik kökenden geldiklerinin kabul edilmesidir. Bunda bir yanlışlık yoktur. Kendisinin Kürt etnik kökenden geldiğini kabul eden birisine (hayır) denilemez. Kürt kimliğinin kabul edilmesi ise etnisitenin siyasallaştırılmasıdır. Liberal demokrasilerde devletlerin etnik farklılıkları tanıması söz konusu değildir.”
-“Etnik farklılıkların derinleşmesine engel olmanın diğer bir yanı, ortak değerlerin ve ideallerin daha çok öne çıkarılmasıdır. Bu konuda da siyaset adamlarına büyük sorumluluk düşmektedir. Yapılan konuşmalarda farklılıkların üzerinde sık sık durulmasından ziyade, ortak değerlerin üzerinde durulmalıdır.”
-“Özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında meydana gelen isyanlar nedeniyle, devlet elbette bazı tedbirler almıştır. Alınan bu tedbirler asimilasyon politikası olarak değerlendirilemez. Gerek Osmanlı İmparatorluğu, gerekse Cumhuriyet döneminde devlet tarafından sistematik bir asimilasyon politikası uygulanmamıştır. Asimilasyon olmadığına göre, ne olmuştur? Entegrasyon ve bütünleşme gerçekleşmiştir.”
Başbuğ’un tespit ve görüşlerine göre Kürt İsyanlarının amacı:
-“İngiltere için Kürtler, Türkiye’yi ve Türklerin özellikle Musul sorunundaki durumunu zayıflatmak için kullanacağı bir unsurdu. Bugün de yaşanan bazı olaylara bakılınca, ortada benzer durumların olduğu gözükmüyor mu? İç politika uğruna dinin alet edilmesinin, Musul gibi hayati bölgenin kaybedilmesinde hiç rolü olmamış mıdır? Şeyh Sait ayaklanması gerçekleşmeseydi, acaba Türkiye yine Musul’u kaybeder miydi? Tarih tarihten ders çıkarmayanlar için acı derslerle doludur.”
Hedef Bütük Kürdistan
-“PKK’nın kuruluş amacı, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgelerini, Irak, İran ve Suriye’nin de belirli bölgelerini kapsayacak şekilde (Birleşik Büyük Kürdistan Devleti) kurmaktır. Bu hedefe aşamalı olarak ulaşılması düşünüldü. 1. Aşamada, bulundukları ülkelerde Kürt kimliğinin kabul ettirilmesi, 2. aşamada özerk idare kurulması, 3. aşamada bulunulan ülkelerde bağımsız Kürt devleti kurulması,4. Aşamada ise Birleşik Büyük Kürdistan Devletinin kurulması hedeflendi. Şimdi Türkiye’de sık sık ifade edilen bir düşünce var; Kimsenin bağımsız Kürdistan devletinin kurulması gibi düşüncesi ve hedefi yoktur.Peki şu anda ileri sürülen, istenen hususlar nelerdir?..”
Kürtçe Eğitim bir çözülme aşamasıdır!
-“Liberal demokraside, devletin bütün farklılıklara karşı tarafsız kalması, aynı zamanda devletin farklı gruplara karşı, o özelliklerinden doğan yükümlülükler, sorumluluklar yüklenmesine de engeldir. Resmi dilin dışındaki etnik grupların ana dillerinin devlet okullarında öğretilmesi sorumluluğu, devlete ait sorumluluk değildir… Bir etnik grubun, diğer etnik gruplardan ayrılarak, özel muameleye tabi tutulması, en fazla müsaadeye mazhar kılınması, ilk önce demokrasinin eşitlik ve etik kurallarına aykırı bir uygulama olur…”
-“Özerk idarelerin kurulması ise üniter devlet yapısının sorgulanması demektir. Kürt kimliğinin tanınması ve özerk idarelerin kurulması düşüncelerinin, bağımsız Kürdistan devleti hedefine ulaşmada ilk iki aşamayı oluşturduğu da gözden kaçmamalıdır.”
İlker Başbuğ’un İmralı’yla görüşme ve PKK’ya af konusundaki tespitleri de anlamlı ve çarpıcıdır:
-“Terör örgütü liderinin yakalanması, terörle mücadele sürecinde etkili unsurlardan birisidir. Burada önemli olan iki husus vardır; Yakalanan ve hapse konan terör örgütü liderinin, örgütle olan iletişiminin tamamen kesilmesi ve örgüt içinde liderin gözden düşmesidir. Yakalanan liderin hapse konulması, hukukun üstünlüğü, liderin bir suçlu olarak kabul edilmesi, adaletin hâkim olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Bu süreçte terörün bir suç olduğunun, terör örgütünün ise bir suç örgütü olduğunun ortaya konması gerekir. Aynı zamanda bu süreçte liderden, örgüte ilişkin istihbarat elde edilmesi de mümkündür.”
-“Abdullah Öcalan’ın yargılanmasının sona ermesinden sonra da avukatları ile olan görüşmeleri devam etti. Peru’nun Guzman’a yaptığı muameleyi Türkiye, Abdullah Öcalan’a yapamadı veya yapmadı… Yakalanan liderin başta halk önünde teşhir edilmesi, ancak sonraki süreçte hapishaneden, örgütle olan iletişimine devam etmesi daha kötü sonuçlar doğurabilir. Onun için yakalanan liderin şiddeti teşvik edecek tarzda iletişimlerde bulunması mutlaka önlenmelidir.”
-“Dünyada yaşanan diğer örnekler, koşulsuz silah bırakılmasından ve örgütün tasfiye edilmesinden önce devletlerin herhangi bir adım atmadığını göstermektedir… PKK’nın koşulsuz olarak silah bırakması ve kendini tasfiye etmesiyle örgüte en sağlıklı şekilde son verilebilir. Bundan sonra elbette devlete düşen görev de örgüt mensuplarına bir entegrasyon planının uygulanmasıdır.”
“Barışçıl Yollar” PKK’ya ve Amerika’ya kolaylık anlamı taşımaktadır!
Bütün gücünü “silahlı gücünden” alan PKK’nın ancak sağlanacak uluslararası baskının yardımıyla silah bırakmaya zorlanıp, tasfiye edilebileceğine inanan eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ, terör örgütünün en azından marjinalize edilmesi için yapılması gerekenleri anlatırken, şu gerçeğe dikkat çekiyor:
“Türkiye, Irak’ın kuzeyindeki PKK açısından güvenli bölgelere bir şekilde son vermelidir. Bu amaçla, Türkiye, ABD, merkezi Irak hükümeti ve Kürt bölgesel yönetiminin aynı noktada olduğu söylenebilir. Ancak bu amacın nasıl sağlanacağı konusunda farklılıklar vardır. Türkiye dışında kalanlar, sorunun barışçıl yollarla çözümünü düşünmektedir. Barışçıl yollar ile kastedilen, Türkiye’nin üniter devlet ve ulus devlet yapısında ciddi sapmaların gerçekleştirilmesi ise Türkiye ve Türk ulusunun bunu kabul etmesinin mümkün olamayacağı ortadadır…”
“Düşünce ve konuşma özgürlüğü bizlerin en temel değerleri arasındadır. Ancak bizler radikal ve şiddet yanlısı yaklaşımlara sessiz kalamayız. Bu nedenle ortak değerlerimiz adına, şiddet yanlısı aşırı yaklaşımlara meydanı bırakamayız. Bize düşen görev, sahip olduğumuz hakları reddeden, parlamenter demokrasimizi ve kurumlarımızı küçümseyen, hukuku yok sayan etnik ve dini ayrımları olumsuz yönde kullanarak, istismar edenlerle mücadele etmektir.”
Görüldüğü gibi, ele veriyorlar talkını, kendileri yutuyor salkımı!.. O halde bize düşen de emperyalistlerin dediğini değil, yaptığını yapmaktır!..”[1]
‘Kürtler, Arap baharı’nın Türkiye bölge rolünü mü oynayacaktı?
Bloomberg köşe yazarı, Harvard öğretim üyesi, Meghan L. O’Sullivan’ın yazısı 16 Haziran’da kendi köşesinde, daha sonra da CFR Dış İlişkiler Konseyi sitesi www.cfr.org da yayınlanıyordu. Başlığı ‘Kürtler Arap baharına giden yolu döşeyecektir!’
Yazı, seçimlerin hemen ardından, Cengiz Çandar’ın ‘Kürt Raporu’ ve Hasan Cemal’in Karayılan röportajının ortalığa döküldüğü, BDP’nin ‘Amed’e meclis kurduğu’ zaman aralığında yayınlanıyordu.
Bugüne kadar benzer çok yazı yayınlanmıştı ama bu kadar net ifadeler belki de ilk kez bu yazıda yer alıyordu.
Harvard’lı profesör yazısında “Batı yanlısı Kürtlerin bölgede güç kazanması için elden gelen yapılmalı ama olası karşıt gelişmeler de provoke edilmemeli!” diyor ve “ılık suya atılan kurbağanın az ateşte kaynama noktasına gelmesinin önemine” dikkat çekiyordu. “ABD ve AB güç odaklarının herhangi bir acemiliğe karşı, Kürt bölücülere net bir yol haritası çizmesi gereğinden” bahsediyordu. Kürtlerin onlarca yıldır ilk kez tarihin en umut verici anını yaşadıklarını belirten yazı, “ufukta görünen yeni anayasa sayesinde istediklerine kavuşabileceklerinin” altını çiziyordu.
Ve “Ortadoğu’da Kürtlerin değişim dalgasından yararlanarak yeni bir devlet için harekete geçebileceklerini” yazıyordu. O’Sullivan yazısında ‘Kürtlerin ‘yaygara koparmadan’ küresel strateji çerçevesinde hareket etmeleri halinde başarının yakın olduğuna dikkat çekiyordu.
BDP’liler kan ve intikam kokan ağızlarıyla, durmadan barış çağrıları yaparken, PKK her gün asker, subay, polis ve memur katlediyor, kaçırıyor ve dağa kaldırıyordu. Ya bu Öcalan denilen terörist başının artık PKK’ya sözü geçmiyor, kimse onu adam yerine koyup takmıyordu; veya devlet temsilcileriyle müzakereler yürütüp, hükümetle birlikte barışa doğru yol haritası hazırlarken sahtekarlık yapıyor, yani devleti ve hükümeti kandırıyordu!?..
Bu talihsiz gelişmeler ‘Küresel Strateji’nin bir parçasıydı!
Bir Kürdistan Devletinin oluşumuna gidilirken: “Küreselleşme çağında ulus devletlerin sınırlarının önemsizliğinin sıkça vurgulanması, ülkeler arası kültürel ve ekonomik ilişkilerin artması, bölge ülkelerindeki çeşitli kurum ve siyasi yapılarda ortak çalışmalara odaklanılması” gerekiyordu.
‘Bu şekilde, dönüşen Ortadoğu’nun Kürtleri, bölge güçlerinin öfkesini çekmeden birçok hayallerini gerçekleştirebileceklerdir’ şeklinde teşvik ve tahrik ediliyordu.
Ve O’Sullivan devam ediyor: ‘ABD ve müttefikleri, bu yol haritasını sadece Kürtlerin iyiliği için değil, kendi çıkarları için de çizmektedirler’ diyor ve “Kürtlerin, Irak’ın, Türkiye’nin ve Suriye’nin politikalarında oynadıkları rol ve bulundukları bölgenin ekonomik ağırlığı göz önüne alındığında, Amerikan çıkarları için vazgeçilmez önemde olduklarını” özellikle vurguluyordu.
Ve tüm açıklığıyla “Irak, Türkiye, Suriye’nin Kürtlerinin İran’daki Kürtleri de rejime karşı ayaklandırabilecekleri gerçeği” dile getiriliyor… O’Sullivan, yazısında, ‘ABD, Türkiye’deki yeni hükümeti (AKP’yi) Kürt azınlığa cömert davranma konusunda cesaretlendirmelidir’ tavsiyesinde bulunuyordu.
‘Türkiye başbakanı Recep Tayip Erdoğan’ın, geçmişte Kürt sorununu dile getirme ihtiyacını duyduğunu, ABD’nin, Türkiye’nin Kürt bölgesinde özerklik, ana dilde eğitim ve Kürt militanların affı için kabul edilebilir bir yol bulunmasını desteklemesi lüzumunu’ belirtiyordu.
Şimdi Türkiye’nin bölünmesiyle sonuçlanacak olan bu ‘Kabul edilebilir yol’un ilk adımı yeni Anayasa’nın yapılmasıdır. Şayet MHP ve CHP kendilerinden beklenen ‘ipi’ bir kez daha iktidara uzattıkları takdirde olası gelişmelerin vebali omuzlarında kalacaktır. Ilık suyun rehavetinde yüzerken ansızın haşlanmak da olasıdır!
Çünkü; kurbağa ılık suda gevrerken, sonunda pişmeye başladığını anlamış, ama tencereden dışarı sıçrayacak gücü kendinde bulamamıştır.”[2]
AKP-BDP gerginliği kontrollü bir horoz kavgasıydı
Emekli Tuğgeneral Haldun Solmaztürk, AKP-BDP gerginliğinin belli merkezlerden koordine edildiğini ve kontrol altında yürütüldüğünü belirterek, “Bu gerginlik yakında sona erer” ifadesini kullanmıştı.
Solmaztürk, AKP ile BDP arasında yaşanan gerginliğin seçimlerden kaynaklanan ve halkın uyutulup avutulmasını amaçlayan bir gerginlik olduğunu dile getirerek, “suni bir senaryo” değerlendirmesini yapmıştı. Tuğgeneral Haldun Solmzatürk, “Muhalefete ve orduya saldırmak için kullanılan bir tezgâhtı. AKP’ye oy kazanmaya yönelik oyunun bir parçasıydı. Bu oyundan iki taraf ta yararlandı. Yaşanan suni AKP-BDP gerginliği yakın da sulha dönerse şaşırmamalıydı.
Asıl hesap Abdullah Öcalan’a af çıkarmaktı. Yaşanan polemikler kesinlikle hesaplıydı. Türkiye üzerine kurulan tezgâhlara direnenler ringdeki boksör misali yıpratıla yıpratıla yenilmeye çalışılmaktaydı. Direnenler bertaraf edilmeye uğraşılmaktaydı.
TESEV’in Kürt Raporu ve hatırlattıkları
Haftalar boyu Silivri’den milletvekilliğine seçilenlerin serbest bırakılıp bırakılmayacağı, Hatip Dicle’nin durumunun ne olacağı tartışılırken, Yahudi Soros’un çocukları sessiz sedasız bir Kürt raporu açıklamıştı.
Gazetelerde, Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) tarafından gazeteci Cengiz Çandar‘a “PKK Nasıl Silah Bırakır?” başlıklı bir Kürt raporu hazırlattığı; bu raporun “Geçiş Sürecinde Türkiye; Toplum, Siyaset, Yargı ve Medya” başlıklı konferansta açıklandığı haberi yer almıştı.
Raporda terörist başının talepleri galip bir ordunun komutanı edasıyla dayatılmaktaydı.
Raporda “PKK terör örgütünün eylemlerinin bir terör faaliyeti olmayıp bir Kürt isyanı olarak değerlendirilmesinin” çözüm için ilk ve önemli bir adım olacağı vurgulanmıştı.
Bir ülkenin vatandaşları mensubu oldukları ülkeye karşı silahlı kalkışma içinde bulunurlarsa ve hedefleri ülkenin üniter yapısını yıkmak olursa, bunun adı nasıl “terör” değil “isyan” koyulacaktı? Arzu edilen ve dış güçlerce desteklenen bir sonucu elde etmek için yapılan yasa dışı silahlı eylem “terör eylemi” sayılmaz mıydı?
Tamamıyla üniter devlet anlayışı terk edilerek federatif bir yapı demek olan “demokratik özerklik” taleplerine yer verildikten sonra, Karayılan’ın büyük bir lütufta bulunarak (!) Türk ordusunun “Kürdistan’da üslenmesine karşı olmadıkları” hatırlatılmıştı. Ayrıca KCK davalarının düşürülmesi, TCK ve terörle mücadele yasalarında değişiklik yapılması gerektiği, Abdullah Öcalan ile diyalogun müzakereye dönüşmesi gerektiği hatırlatılmıştı.
Müzakere meşru olanlar arasında yapılırdı. Bir terör örgütü elebaşısı ile müzakere eden devlet, devlet olmaktan çıkmaz mıydı?
Ayrıca Abdullah Öcalan’ın tutukluluk şartlarında bir değişiklik yapılmasının barış (!) için şart olduğu açıklanmıştı. 40 bin kişinin ölümüne neden olan bir elebaşının ev hapsi “barış” için bir ön şart olarak sunulmaktaydı.
Bu konferans sırasında, konuşmacı olarak katılan CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu da Kürt sorununun çözümü için Abdullah Öcalan’ın talepleri doğrultusunda “akil adamlar komisyonu”nun Meclis tatile girmeden kurulması gerektiğini buyurmuşlardı. Yani, Yeni CHP, AKP’nin suç ortağıydı.
Bu arada bu çalışmanın nemenem bir çalışma olduğunu anlamak için önce TESEV’i de yakından tanımak lazımdı.
Bu vakıf, Avrupa Birliği tarafından ve ayrıca Kırgızistan, Ukrayna gibi eski Sovyet Rusya’nın peyklerinde Amerikancı sivil darbelerin organizatörü olan George Soros‘un finanse ettiği, bu örgütlerden aldığı paralarla Türk halkına demokrasi derleri veren kirli ve karanlık bir yapılanmaydı.[3]


[1] 24 Haziran 2011. Savunma Notlarından

[2] Banu Avar, 4 Temmuz 2011

[3] Şahin Mengü. Aydınlık

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Ahmet AKGÜL

Ahmet AKGÜL

Yorumu Takip Et
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments

ÖZEL YAZILAR

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Yorumunuzu okumaktan memnuniyet duyarızx