Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün3698
mod_vvisit_counterDün4854
mod_vvisit_counterBu Hafta14094
mod_vvisit_counterGeçen hafta37193
mod_vvisit_counterBu Ay89810
mod_vvisit_counterGeçen Ay163016
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar14767399

IP'niz: 3.234.245.125
Bugün: 19 Şub 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11425104

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
feto2
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 

BUĞRA YAYINCILIK

Tel-Faks:

0212 516 52 62

 

Reklam

BİN LADİN BİLMECESİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

Siyonist Biden kabadayılık satıyordu!

ABD'nin Yahudi asıllı Siyonist Başkan Yardımcısı Joe Biden, El Kaide lideri Usame Bin Ladin'in Amerikan birliklerince öldürüldüğü operasyonu: "inanılmaz ve nefes kesici" olarak niteliyordu. Yahudi Biden, "böyle bir operasyonu Amerikalılardan başka kimsenin yapamayacağını" savunuyordu.

ABD'nin en çok aranan terör(!) adamını öldürebilmesinin dünyaya açık bir mesaj verdiğini kaydeden Biden, "Saklanabileceğiniz hiçbir yer yok. Eğer ABD, Demokrat ya da Cumhuriyetçi, hangi yönetim olursa olsun, bir hedefe ulaşma kararı alırsa, o hedefe ulaşır. Kararlılıkla, hiçbir tereddüde kapılmadan ve durmak bilmeden, verdiği taahhüdün takipçisi olur" diye konuşuyordu.

ABD: “Türkiye, çıkarlarımızı temsil etmeye devam ediyor!” diyordu

Abdullah Gül “Haydut Devlet” Amerika’nın Bin Ladin’i ve ailesini katletmesine sevinedursun, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mark Toner, "Türkiye, ABD'nin Libya'daki diplomatik çıkarlarını temsil ediyor" itirafında bulunuyordu. Bin Ladin’in katledilip denize atılmasına sevinen zevata:

“Terörist başı Abdullah Öçalan’ı niye besledikleri, hatta devlet olarak muhatap alıp nasıl pazarlık ettiklerini ve çömezleri olan BDP’lilere neden saygı gösterdiklerini?” de sormak gerekiyordu.

Toner, Gazze Şeridi'ndeki Hamas hükümetinin Başbakanı İsmail Haniye'nin, El Kaide lideri Usame bin Ladin'in öldürülmesini kınayan açıklamasına dair görüşünün sorulması üzerine, Haniye'nin sözlerini de "çok çirkin" olarak niteliyordu. 

Clınton, Netanyahu ve Feyyad ile görüşüyordu

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın, hem İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, hem de Filistin Başbakanı Selam Feyyad ile El Fetih ve Hamas arasındaki uzlaşı ve ilgili gelişmeler konusunda ayrı ayrı telefon görüşmesi yaptığını bildiren Toner, bu görüşmelerin ayrıntılarına girmeyip, "şu anda mevcut Filistin hükümeti görevine devam ediyor ve bu hükümetle çalışmayı sürdürüyoruz. Eğer yeni bir Filistin hükümeti kurulursa, bu hükümeti yapısına bakarak değerlendireceğiz" şeklinde konuşarak rahatsızlığını açığa vuruyordu.

Usmame Bin Ladin’i, Amerika’daki kendi topraklarını ve halkını, Batılı beyaz işgalci barbarlara karşı savunurken vurulup öldürülen Kızılderili lideri “Geronimo” lakabı takılması da, bu emperyalist eşkıyaların kirli tiyniyetini ortaya koyuyordu. ABD tam bir “haydut devlet” gibi davranıyor, Türkiye’deki kuklaları ve BOP eşbaşkanları da bundan memnuniyet duyuyordu.

Üsame, daha dünyaya gelmeden önce Hıristiyanlıktan İslam'a geçip Müslüman olan ve Malik el Şahbaz adını alan ve eline çakı bıçağı bile almayan Malcolm X’i camide vaaz verirken delik deşik ederek şehit eden de bu Amerikalılardı.

Kendisine güvenen taraftarlarını devamlı silahtan uzaklaştıran Hasan el Benna'yı kurşunlayarak öldürüp Şehitler kervanına katanlar da bunlardı. 

Oysa; “Eşsiz ve rakipsiz Amerika(!), şeriatçı ve emperyalizm karşıtı Bin Ladin’i çoluk çocuğuyla yaşadığı evde vurup ortadan kaldırdı ve cesedini okyanusa bıraktı” diye sevinip bayram etmek, tam bir aşağılık psikolojisi ve uşaklık zihniyetiydi. Ve hele bazı ılımlı İslamcıların ve bir zamanlar koyu şeriatçı takılan, şimdi AKP yalakası demokrasi çığırtkanlarının: “Amerikan Tanrıları, Bin Ladin Süfyanına galip gelmiş ve fitnesine son vermiş!.” havasıyla gururlanıp Amerika’nın üstün yeteneklerine ve yenilmezliğine vurgu yapmaları, erdemsizliğin esfeles-safiliniydi.

Peki, o zaman, bu kadar becerikli ve birikimli ABD, eğer bütün sorun Kaddafi ise, bir operasyonla Onu yakalayıp ülkesinden çıkarmak imkânı varken, ne diye haftalardır Libya halkını birbirine karşı kışkırtıp binlerce masumu mahveden kardeş katliamını körüklemekte ve AKP iktidarı hangi gerekçe ile bu korkunç zulme, aynen Irak’taki gibi, soysuz ve sorumsuz bir tavırla taşeronluk etmekteydi?

Üsame Bin Ladin; işleri, ilişkileri ve çelişkileriyle, evet karmaşık ve karanlık bir insandı. Başta Amerika bütün batılı güçler, İslam coğrafyasına yönelik pek çok saldırı ve katliamında, Bin Ladin’e mal ettikleri bazı icraat ve tahribatları, bahane olarak kullanmıştı.

Irak Dışişleri Bakanı olan Kürt Yahudisi ve Amerika’nın sömürge işgal komiseri Hoşyar Zebari Alman gazetelerine: “Bin Ladin layığını buldu, o kötülüğün sembolüydü” şeklinde bir açıklama yapmış ve Zaman Gazetesi de buna sahip çıkmıştı. Fetullah Gülen’in fotokopisi Hüseyin Gülerce, aynen Amerika ve İsrail ağzıyla ve Hoşyar Zebari yaklaşımıyla:

“Satranç tahtasında Ladin hamlesi...” yazısında şunları kusuyordu:

“ABD, dünyada öylesine güven kaybına uğramış ki, kimi "zaten yaşamıyordu", kimi "öldürülmedi, yüzü değiştirilerek bir tatil beldesine götürüldü", kimi "yeri biliniyordu, zamanı geldi ortadan kaldırıldı" diyor. Bin Ladin'in cesedinin okyanusa atıldığının açıklanması da kafa karışıklığını artıran başka bir husus...

Üsame bin Ladin, karanlık bir adamdı. Afganistan'da Ruslara karşı savaşırken CIA ile irtibatlıydı. "İslami terörizm" yaftasını, Müslümanlığın üzerine asan adamdı. İslam'ın aydınlık yüzünü karartan biriydi. Pak simada bir leke gibiydi.

İslam düşmanları, güzel dinimizi kötülemek için bu tip insanları kullanıyorlar. Bin Ladin'in ölüm haberinin ardından servise konulan görüntülere dikkat ediniz. Sakalı, sarığı, elindeki silahla atış talimi yapması, devamında terör saldırılarının görüntüleri, masum insanların kanlı bedenleri, korkuyla kaçışları; hepsi Müslümanlara karşı nefret uyandırmak dışında neyi amaçlıyor? Obama, "İslam'la savaşmıyoruz" diyor ama Batı'da bazı medya vasıtaları, belli merkezler Müslüman düşmanlığını Avrupa'da yeniden hortlatmış bulunuyor... Cumhurbaşkanı Sayın Gül birkaç gün önce, Viyana yolunda; "AB'nin tedavisi çok zor hastalıkları var. Ayrımcılık, ırkçılık ve bazı dinlere düşmanlık yükseliyor." demedi mi?

Bizim dinimiz, insanî değerleri yükselten, şefkat, merhamet ve affedicilik dinidir. İntihar bombacısı olmak, terör saldırıları ile masum insanların canına kıymak, dinimizin ruhuna aykırıdır. Samimi hiçbir Müslüman, terörü, terörizmi kabullenemiyor. Haklı olarak, "bu işin arkasında ne var?" diye soruyoruz. Müslümanlarla irtibatlandırılmaya çalışılan olayların içindeki figüranlara bakıyorsunuz, çoğu bir şekilde, bir dönemde gizli servislerle irtibatlı olmuş, intihar saldırılarına gitmeden kimi ilaç almış, kimi uyuşturucu kullanmış tipler... Zalimlerin, dünyayı yese doymaz muhterislerin, menfaatperestlerin oyunlarında figüran olarak kullanılan, düşünceleri ve iradeleri zamanla felç edilmiş insanlar...

Bir teröristin dine ne hizmeti olabilir? Tam tersine İslam'ın terörle birlikte anılması, sadece Allah rızası için dünyanın dört bir tarafında fedakârca çalışan müminlerin hizmetlerini zorlaştırıyor. Onlar daha en başta tanıştıkları insanlara, önce Müslüman'ın terörist olamayacağını, İslam'ın yerleştiği bir kalpte, asla kin ve nefretin barınamayacağını anlatıyorlar. "Bir kalpte Allah sevgisi, Allah'ın hatırı varken, kin, nefret ve gayza yer olamaz" diyerek, onları ikna etmeye uğraşıyorlar.”[1]

Hüseyin Gülerce, “Üsame Bin Ladin gibileri kullananların, İSLAM DÜŞMANI olduğunu söylüyordu. Yani Fetullahçı Gülerce Amerika’nın İslam düşmanı olduğunu itiraf ve ilan ediyordu. İyi de FETULLAH GÜLEN’i ve hareketini kanatları altına alan ve kullanan da aynı Amerika olduğuna göre, kendileri hangi konuma düşüyordu?

Kâfirlerin bazılarına şiddetli hücumundan ve İslam adına hedef yapılmalarından dolayı gaflet ve hıyanetlerine rağmen, Enver Paşa gibi İttihatçılara zahiren düşmanlık etmediğini belirten Hz. Üstat Bediüzzaman:

“Bence yol ikidir: Mizanın iki kefesi gibi… Birinin hafifliği diğerinin ağırlığı yerine geçecektir. (Bu yüzden) Ben tokadımı (İngiliz komutanı) Antranik ile beraber Enver’e, (Yunan komutanı) Venizelos ile beraber Said Halim’e vurmam. Nazarımda vuran da sefildir” diyordu. (Sünuhat-Rüyada bir hitabe)

Yani Bediüzzaman Enver Paşa’nın bu ülkeye ve millete yaptığı kötülüklere, Alman Yahudilerinin şeytani hedeflerine alet edilmesine ve yüz binlerce vatan evladının telefine sebebiyet vermesine rağmen, sadece Müslüman adı taşıdığı ve İslam gıcıklığıyla Ona savaş açıldığı için, kâfir düşmanların ağzıyla Ona hakaret edilmeyeceğini vurguluyordu.

Bin Ladin kim oluyordu?

Sovyetler Birliği'nin Afganistan işgalini, Soğuk Savaş'ı sona erdirme amaçlı büyük bir fiyaskoya dönüştürmeyi kafasına koymuş ABD'nin bir projesiydi Üsame bin Ladin... Yemen asıllı kalabalık bir Suudlu ailenin fazla insan içine çıkmayan oğluydu Üsame; ailesinin inşaat işlerinden kazandığı parayla hayatının sonuna kadar refah içerisinde yaşaması amaçlanmıştı.

Suudi Arabistan istihbaratı Kral Faysal'ın Adapazarlı eşinin ağabeyi Kemal Adham'ın elinde bulunmaktaydı, ondan sonra yeğenleri örgütün başına taşınmıştı. Elit istihbaratçıların Safari Kulübü'nün de kurucusuydu Kemal Adham. Bu 'Safari Kulüp' ismini bir yere kaydedin, çünkü Kissinger, İran Şahı, Sedat, Fas Kralı Hasan ve Kont Alexander de Marenches (Fransa) ile Kemal Adham birlikteliği dünyaya hayli sürprizler yaşatmıştı.

Varlığından ilk kez politikacı-gazeteci Muhammed Hasaneyn Haykal'in 'Iran: Untold Story' (İran: Anlatılmamış hikâye) adlı kitabıyla haberdar olmuştuk (s. 112-115). İngiliz gazeteci John K. Cooley de 'Unholy Wars' (Kutsal olmayan savaşlar) adlı kitabında kulüple ilgili daha geniş bilgiler sağlamıştı.

Cooley 11 Eylül'den çok önce çıkan kitabında (s. 122-125) Üsame bin Ladin'i de tanıtmıştı. Dediği şuydu: Safari Kulüp 'Afganistan'daki mücadeleye yardım' kararı aldı. Bu kararın uzantısı olarak 'uluslararası cihad birliği' oluşturulması ve başına uygun birinin geçirilmesi işi Suud istihbaratına bırakıldı. Prens Türki bin Faysal da seçimini Üsame bin Ladin'den yana yaptı. "Birliğin kurulmasını, eğitimini, Afganistan'daki operasyonlarını yakından izleyen Prens Türki'ydi; şimdilerde adı çok duyulan 'el-Kaide' örgütünü kuran Bin Ladin'di, ama kurduran oydu."

11 Eylül uğursuz eylemlerinin hemen ardından meydana gelen bir olay herkesi çok şaşırtmıştı. Washington yönetimi, ABD'de yaşayan ve sayıları bir uçağı dolduracak boyutlara varmış bulunan Bin Ladin Ailesi'nin bütün fertlerini bir noktada toplayıp Amerika’dan Suudi Arabistan'a tahliyelerini sağlamıştı.

Düşünebiliyor musunuz? Ailenin bir ferdi New York ve Washington'a uçaklarla gençleri saldırtmış; ABD yönetimi "Babanız, kardeşiniz bizden ne istiyor?" diye sormak için bilgilerine başvurmadığı gibi, hepsini bir uçağa bindirip selâmetle memleketlerine uğurlamıştı. Amerikan vatandaşına bile merhamet edilmeyen Bush günlerinde, terör eylemlerinden sadece 48 saat sonra bu yaptığı nasıl yorumlanmalıydı?

Bu şefkatin sebebini 11 Eylül'den bir ay sonra BBC açıklamıştı. 'Newsnight' programında ABD ile Üsame bin Ladin, Bush Ailesi ile Bin Ladin Ailesi arasındaki şaşırtıcı işbirliği belgelerle ortaya konulmaktaydı. Programda yer alan pek çok çarpıcı örnekten biri şuydu: 1991 yılında, FBI, bir rapor (WF213589) üzerine Bin Ladin soyadlı birinin üzerine gitmeye kalktığında, o sırada Beyaz Saray'da oturan Baba Bush, "Sakın ha!" ihtarıyla geri durma talimatı vermiş ve Ladin ailesini koruma altına almıştı.

Aynı programdan şunu da öğrenmiştik: Cidde'deki ABD Başkonsolosluğu öğrenci vizesi almak üzere başvuran Suudlulara bile zorluk çıkartırken Üsame bin Ladin tarafından seçilmiş gençlere hemen vize veriyor, o gençler de Afganistan'a doğru yola çıkmadan bir yerlerde CIA tarafından eğitiliyordu... Üsame bin Ladin'in aylardan beri Pakistan'da saklandığını açıkladı Barack Obama; operasyona geçen ağustos ayından beri hazırlanıyorlarmış... Kaldığı evin tıpatıp aynısını inşa edip saldırının defalarca provası yapılmıştı.

"Vay be" gerçekten...

Pakistan’ın Abbotabad kenti Harp Akademisi bulunduğu için askerle kaynamaktaydı. Pakistan askerlerini eğiten bazı ABD subayları da oradaydı; ajanslar "Kentte bir Amerikan üssü bulunduğunu” yazmıştı.

İngiliz gazeteci Robert Fisk televizyonlara, "Kendi çağrısıyla tam üç kez Bin Ladin'le görüştüm" deyip görüşmelerin nasıl yapıldığını anlatmıştı. Hamid Mir adlı Pakistanlı gazeteci de, ABD ordusu Üsame bin Ladin'i fellik fellik ararken görüntülü bir mülâkat yapmayı başarmıştı.

Herkesle konuşabilen, isteyen herkesin ulaşabildiği Bin Ladin, nasıl olmuşsa Amerikalılardan saklanmayı başarmış, ama sonunda yakalanmıştı!?”

diyen Zaman Yazarı Taha Kıvanç, Aynı ABD’nin Fetullah Gülen’e ve AKP hükümetine olan ilgisinin ve sevgisinin nedenini bir türlü gündeme getirmiyordu.

Usame Bin Ladin'in ölümüyle ilgili olarak en önemli ipucu Le Monde gazetesi veriyordu:

"Kaderin bir cilvesi, uluslararası İslami cihadı temsil eden kişi tam da bu totaliter hayale büyük bir darbe vuran Arap Baharı sırasında vuruluyordu. Arap halkları Şeriat düzenine veya El Kaide'nin istediği halifeliğe geri dönüş yerine demokrasi için isyan ettiği andan itibaren Usame Bin Ladin zaten siyasi sahnede can çekişiyordu."

Yani farkında olsun veya olmasın, Onun icraatlarını ve Onun adına tezgâhlanan saldırıları kendi hesabına kullanan Amerika; katı şeriatçılıkla ürküttüğü kalabalıkları ılımlı İslam’a razı edince, artık Bin Ladin’e ihtiyaç duymuyor ve gözden çıkarıyordu.

Ladin'in cesedi neden okyanusa atılıyordu?

Kimileri, lanet okuyup ölümüne seviniyordu.

Taliban ve El Kaide ise, Ladin’i ‘bir numaralı şehit’ olarak görüyordu.

Birçokları içinse o ‘katı din anlayışıyla’ İslam’a büyük zarar veriyordu.

İslam felsefesi, din siyaset ilişkisi, cihat ve terör çizgisi konusu çokça tartışılıyordu.

İslam’da ölünün arkasından kötü konuşmak pek tasvip edilmez ama şu anda tüm dünya kaçınılmaz bir biçimde Ladin’in aleyhine konuşuyordu.

Neden okyanusa attınız sorusuna ABD şu yanıtı veriyordu:

“Hiçbir ülke Ladin’in cesedini almak istemedi, biz de bu yüzden dini gerekliliklerini yerine getirerek okyanusa attık.”

Açıkça ‘dirisi kadar ölüsünden de korktuk’ deniyordu.

Yani belli bir mekâna gömülürse oranın ziyaretçi akınına uğramasından ve Ladin efsanesinin daha da büyümesinden ürktükleri gizlenmiyordu.

Yoksa zaten güdümlerinde ve kontrollerinde olan “Bin Ladin’i ABD öldürdü” haberlerinin doğuracağı nefreti ve intikam hissini istismar ederek, başta Pakistan ve Afganistan olmak üzerine, İslam ülkelerinde ve dünya’nın her yerinde Amerika’nın tertipleceği kanlı eylemlere bahane ve zemin hazırlamak mı isteniyordu?!

El Kaide dönüşüme mi hazırlanıyordu?

Usame bin Ladin’in öldürülmesiyle birlikte El Kaide’yi nasıl bir geleceğin beklediği sorusu iyice öne çıkıyordu. Şu ana kadarki tartışmalar, aslında El Kaide hakkında çok da fazla bir şey bilmediğimizi gözler önüne seriyordu. Ne El Kaide’nin nasıl bir şebeke olduğunu; kollarının nereye uzanıp nereye uzanamadığını; ne Bin Ladin’in El Kaide içindeki gerçek konumunu; ne de onun ölümünün ardından El Kaide’de nasıl bir liderlik yapılanmasına gidileceğini kimse bilmiyordu.

Çünkü 11 Eylül’ün ardından Madrid, Londra, Bali, İstanbul gibi yerlerde çok sansasyonel eylemlere imza atmış olan (ki bu eylemlerden bazılarının El Kaide ile doğrudan ilişki içinde olmayan kişi ve gruplar tarafından yapıldığı ileri sürülüyordu) bu uluslarötesi şebeke uzun zamandır bir suskunluğa gömülmüştü. Aslına bakılırsa bu “suskunluk” köklü bir “strateji değişikliği”ni gösteriyordu. “Küresel”den, tekrar “ulusal”, “bölgesel” ve “yerel” cihada dönüş hazırlığı ve PKK gibi siyasallaştırılıp uysallaştırma pazarlığı yapılıyordu.

Benzer bir gelişme Afganistan’da ve daha çarpıcı bir biçimde Pakistan’da yaşanıyordu. Pakistan’da yaşanan her türlü kutuplaşmanın kendilerine yaradığını düşünen ve mevcut istikrarsızlığı daha da tırmandırmaları halinde bu ülkenin en azından bazı bölgelerinde iktidara gelebileceklerini (veya kendilerine yakın bazı İslamcı grupları iktidara taşıyabileceklerini) düşünen El Kaideciler dönüşüme yeşil ışık yakıyordu.

“Şu noktanın altını çizmek isterim: El Kaide kolay kolay ortadan kaybolacak bir örgütlenme değildir. En önemlisi, yaşadıklarından ders çıkarmayı bilen son derece iyi yetişmiş çok sayıda kadroya sahiptir. İşte bu ekip eğer yeniden “küresel cihad” anlayışına dönüş yaparsa o zaman tüm dünya yeniden El Kaide’yi dert edinebilir” diyen Ruşen Çakır gizemli bir gerçeğe dikkat çekiyordu.

Peki, ne değişiyordu?

Zavallı Amerikalılar, Bin Ladin’in katlini bayram havasında kutluyordu. Neredeyse tamamı beyaz ve alt-orta sınıfa ait olan yüzlerce insan bayraklarını kaptığı gibi eşzamanlı Times Meydanı'nda yıkılan, İkiz Kuleler'in bulunduğu 'Sıfır Noktası'nda ve Washington DC'de Beyaz Saray'ın önünde toplanıp tepiniyordu.

Oysa, terör tehdidi son 10 sene içinde Amerika'da çok farklı kesimlerin özellikle Siyonist küresel sermayenin rant sağlamasına neden oluyordu. Bush hükümeti 'Savaş dönemi Başkanı' olmanın ihtişamıyla ülkeyi yönetirken, sadece Bin Ladin'in yeni bir saldırı düzenleyebilme ihtimali ekonomide yeni sektörlerin oluşmasına yol açıyordu. Havaalanı güvenliği yepyeni bir iş sahasına dönüşüyordu. Irak'taki savaş Blackwater gibi özel güvenlik şirketlerini yaratıyor ve ilk defa bir savaşın devlet tarafından özelleştirildiğine tanık olunuyordu.

Milyarlarca dolarlık bir endüstri sadece Bin Ladin'in saldırı olma ihtimali üzerine inşa ediliyordu.

Ama artık Bin Ladin yoktu. 'Gerçekten öldü mü, cesedi nerede' gibi spekülasyonları bir yana bırakırsak 2000'li yılların ikinci 10 yıllık diliminde dünya yeni bir eksene doğru ilerliyordu!

Barack Obama, başkanlığının en zor günlerini yaşıyordu. Onay oranları düşmüş, halk bir sonraki seçimde belki de onu koltuğundan düşürmeye hazırlanıyordu. Tam bu sırada, aynı Obama'nın Amerika'da doğmadığına dair tartışmalar da gündeme geliyordu. Amerikan toprakları dışında doğan Amerikalılar kanunen başkan seçilemiyordu. Arnold'un da en büyük derdi buydu! Ve sonunda Barack Obama önce doğum belgesini yayınlıyor, kendisine bu konuda yüklenenlerle dalga geçiyordu. Yetmez, ardından Bin Ladin'in öldürüldüğünü açıklama kahramanlığını üstleniyordu.

“Her şey gerçek olmak için fazla suni” gözükmüyor mu?

Bütün bu sürecin biraz fazla mükemmel işlediği sırıtmıyor mu?” diye soranlar haklıydı.

İkiz Kuleleri silah tröstleri vuruyordu!

Oysa, Dünya Ticaret Merkezi ile Pentagon’un terör tarafından vurulması, en çok silah tüccarı Yahudi patronların işine gelen bir çılgınlık olarak gözüküyordu. Nitekim teröre karşı NATO’nun harekete geçmesi, terörün ortak düşman ilan edilmesi de bunu doğruluyordu. Küreselleşmenin ivmesi arttıkça, dünyadan yükselen çığlıklar da çoğalıyordu. Feodal Dönem’den Sanayi Dönemi’ne geçerken de insanlık büyük acılar yaşanıyordu. Sanayi Devrimi’nin insanlığa kazandırdığı refah ve özgürlük kan ve gözyaşı ile büyüyordu. Bugün ise muhakkak ki Sanayi Devrimi’nden çok daha derin, kalıcı ve büyük bir dönüşüm yaşanıyordu. Eskinin kalıpları tuz buz oldukça, buna uyum göstermekte zorlananların da yaşam çileleri artıyordu.

Teknolojinin gelişmesi sayesinde artık kendisine ihtiyaç duyulmayan yığınların çaresizliği arttıkça, küreselleşme süreci kollektif bir cinneti de tetikliyordu.

Küreselleşmenin simgesi olan Amerika Birleşik Devletleri psikolojik izlerini kolayca silemeyeceği çok ağır bir tepki yumruğu yiyordu. Bu olayın planlayıcıları, figüranları ve bundan medet umanları daha önceki olaylarda olduğu gibi anında deşifre ediliyordu. Ancak, bu girişim, çağ değişiminin tüm sıkıntılarını yaşayan yeryüzünün bu değişime uygun zeminini daha sağlıklı bir hale getiremiyordu. Terör ile mücadelenin daha kalıcı ve etkili olması küreselleşmenin nimetlerinin yanında külfetlerine de çok daha fazla dikkat etmeyi gerektiriyordu. Galiba bundan sonra ‘umutsuzluğun kamikazeleri’nin, onları üreten ortamı ve onların sorunlarını çok daha fazla dikkate alması gerekiyordu.

Kaynaklarını akıllıca kullanan, toplumsal sorunlarını demokratik kanallara aktararak en maliyetsiz biçimde çözüp huzurunu sağlayan, insan haklarına saygılı davranarak bireylerin gelişimini hızlandıran bir yapılanma, dünyanın en nitelikli teknolojilerine de büyük bir talep yaratacak diye düşünülüyordu. Ne var ki bu gelişme, teknolojik gelişmenin hızına uyum sağlayamayan toplumsal değişme nedeniyle sıkıntı geçiriyordu. Boşluğu ise silah sektörü doldurmaya çalışıyordu. Bush da bu kesimlere çok daha yakın duruyordu. Dünya Ticaret Merkezi ile Pentagon’un terör tarafından hedeflenmesi, soğukkanlı bir şekilde bakınca, en çok silahçıların işine gelen bir çılgınlık olarak gözüküyordu.”

diyen Mehmet Altan, 11 Eylül 2001 saldırılarını El-Kaide’nin değil, Siyonist silah üreticilerinin ve savaş tetikleyicilerinin tezgâhladığını ima ediyor; ama aynı odakların Irak, Libya ve yaklaşan Suriye saldırılarında AKP’yi taşeron olarak kullandıklarına hiç değinmiyordu.

 



[1] 04.05.2011 / Hüseyin Gülerce / Zaman

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

AYIN AYNASI
  İŞİN UZMANLARINA GÖRE DEVALÜASYON GELİYOR !! Yakında büyük bir devalüasyon...
Devami
DERSİM ÜZERİNDEN DEVLETİN DİNAMİTLENMESİ
  1964-1967 yılları arası üç yılı Tunceli’de geçen Hocamız anlatmıştı. Komşu...
Devami
PKK’NIN MARKALAŞMASI, TSK’NIN MARKAJA ALINMASI!
  Siyonist Yahudi Lobilerinin ve onların güdümündeki emperyalist güçlerin, PKK gibi...
Devami
TSK’NIN YIPRATILMASI VE DAĞLICA’NIN PERDE ARKASI
Irak’tan sızan 250 kadar teröristin, Yüksekova Çukurca bölgesindeki 8 ayrı...
Devami
FETULLAH GÜLEN; ERBAKAN HOCA VE AHMET AKGÜL DIŞINDA HERKESİ KANDIRMIŞTI!
  Fetullah kimleri kandırdı? “Öyle sinsiler, öyle yalancılar, öyle desiseciler ki… Kandırmadıkları kimse...
Devami
ATATÜRK’ÜN “DİN DERSİ” DUYARLILIĞI ve Ulusalcıların Ayarsızlığı
İslam’ın inanç esaslarının tamamına, yani 1- Allah’ın varlığına ve hükümranlığına,...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1643

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR