ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün5704
mod_vvisit_counterDün3688
mod_vvisit_counterBu Hafta30587
mod_vvisit_counterGeçen hafta54342
mod_vvisit_counterBu Ay171345
mod_vvisit_counterGeçen Ay208459
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17303944

IP'niz: 3.238.7.202
Bugün: 24 Şub 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12384434

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

DAVOS TUZAĞI VE TOSUNLAŞAN BUZAĞI VE PAZARLIKLARIN PERDE ARKASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

Davos tartışmalarıyla ilgili Milli Çözüm Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Akgül'le yapılan ilginç ve önemli röportaj

 

  • Hocam, genel hatlarıyla Davos olaylarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şimdi, bize göre bu olayın 6 (altı) yönü bulunmaktadır. İlk üç yönünde "geçici yararlar ve gurur okşayıcı tavırlar" diğer üç yönünde ise "kalıcı zararlar ve kafa karıştırıcı sorular" yer almaktadır

1- Psikolojik yönü: Yıllardır hakarete uğrayan ve kırılan gururumuzu heyecanlandırması ve Milli onurumuzu okşaması... Türkiye'nin İslam ülkelerinde takdir toplaması elbette özlenen bir olaydır. Ve bundan sevinç duyulması doğaldır. Yani; "Siyonist patronlara karşı gelinmez ve İsrail Cumhurbaşkanına laf söylenmez" şeklindeki korku tabusunu yıkması; mazlumlara cesaret ve metanet kazandırması açısından talihli, hatta tarihi bir gelişmedir. Burada dikkate alınması ve üzerinde durulması gereken nokta, Recep Beyin cesareti değil, Siyonist şebekenin böyle bir "tertip ve tavize" mecburiyet hissetmesidir. Çünkü İsrail, çok aciz ve çaresiz konumda olmadıkça, böylesi rezaletlere icazet vermezdi.

Biz de Erdoğan bizimle yollarını ayırdığı günden beri yanlış bulduklarımızı tenkit ediyoruz. Ama ortada haklı bir tepki ve restleşme varsa "neden böyle sert davranıyor" diye O'nu eleştirmiyoruz.

Ne var ki Siyonizm'in Türkiye'deki uzantıları yıllardır efendileri(!) karşısında hep sus-pus oldukları için, onlara gözünüzün üstünde kaşınız var bile diyemedikleri için böyle bir çıkışı anlamakta zorlandılar!

Taa ki, Peres'in özür dilediği haberi gelinceye kadar!

Ne zaman ekranlardan "Peres telefon ederek özür diledi" alt yazısı geçmeye başladı, bizim Siyonizm sempatizanları da çark ederek durumu kurtarmaya çalıştılar!

Koca koca Büyükelçiler, koca koca köşe yazarları, koca koca siyasiler; Peres'ten böyle bir işaret gelince şaşırdılar.

Sonra da Peres özür dileyince, tabir caizse kıçüstü oturdular ve ne yapacaklarını şaşırıp eveleyip gevelemeye başladılar!

CHP'li Şükrü Elekdağ diyor ki, "Hamas, AB'nin terörist örgüt listesinde yer almaktadır. O terörist örgütü savunamazsanız!"

Değer olarak gösterdiği ülkelere bakın!

PKK'ya en büyük siyasi, askeri ve lojistik desteği veren ülkeler. Yani; Avrupa.

Başka ne diyor?

"Bütün Arap ülkeleri Hamas'a tepki gösteriyor. İsrail'in insanlık dışı saldırıları ayrı bir iştir. Ama gidip terörist Hamas'ı savunursanız, Türkiye'yi dünyada 5 paralık edersiniz."

Ne oldu da Arap ülkelerini bu kadar da sahipleniyor, onların görüşlerine bu kadar önem veriyorsunuz?

Düne kadar hain olarak nitelendirdiklerinizin görüşlerini bu kadar önemsiyorsunuz?

Dinleyin ey zavallılar güruhu!

Öncelikli olarak bilmelisiniz ki bir kaç satılmış, işbirlikçi ülkenin yöneticileri ile tüm Arap dünyasını bir tutamazsınız. Bu bir...

İkincisi, işbirlikçi rejimler ile Arap halklarını da bir tutamazsınız bu iki...

Üçüncüsü, Hamas'a terörist diyerek, Kurtuluş Savaşı'nda ülkemizi işgal eden muhibbi olduğunuz güçlere karşı kanıyla, canıyla, malıyla mücadele eden Kuvay-ı Milliye'ye de terörist diyorsunuz. Siz, benim dedelerime terörist diyemezsiniz. Zira nasıl atalarım Batılı işgalcilere karşı bu vatanı savunmak için her şeylerini ortaya koyduysa Hamas da aynı şekilde işgalci Siyonist İsrail güçlerine karşı koymaktadır.9[1]

Mustafa Özcan'ın değerli tespitleriyle:

Hüseyin Bağcı gibi akademisyenler, Yahudi Lobisini kastederek, "Ermeni tezleri karşısına elimizi zayıflattığımızdan yakınmışlardır. Moderatörün atalarının Türkiye'den göç etmiş Ermeni olması da kaderin bir cilvesi sayılmalıdır. Tepkiler tam da Pro-Semitizm veya Pro-Siyonizm bağlamında yaygınlaşmaktadır. Henry Ford'un kavramlaştırdığı bir gerçek vardır: Beynelmilel Yahudi. Belki Beynelmilel Yahudi ifadesinden de öte günümüzde Pro-Siyonizm egemenliği yaşanmaktadır. Siyonistler Türkiye'de Yahudi aleyhtarlığından olduğundan dem vurmaktadır. Anti Semitizm dedikleri bu tepki aslında Yahudilere yönelik bir öfke olmayıp, belki yüzyıllardır billurlaşmış ve kalıplaşmış Yahudi karakterine karşıdır. Bu karakter son olarak Gazze saldırılarında tekrar ortaya çıkmıştır. Beynelmilel Yahudi dayanışması yanında bir de Yahudi olmadıkları halde Yahudiliği üstün tutan ve onunla dayanışan Pro-Semitler ve Siyonistler vardır. Pro-Semitizm Yahudi taraftarlığıdır. Bunun kurumsal boyutu Masonlar veya benzeri teşkilatlardır. Lakin bir de yaygın olan medyaya sinmiş psikolojik bir boyutu vardır. Son olayla birlikte bu boyut tekrar nüksetmiş ve Hüseyin Bağcı veya Kadri Gürsel gibilerin 'Türkiye tarafsızlığını kaybetti ve Arap ligine düştü' ifadelerine yol açmıştır.  Türkiye'nin eksen kaymasına uğradığı ve Arap ligine düştüğü yolundaki söylemler tam bir hezeyandır.

Bu tepkilerin siyasi yansımalarına CHP'de rastlanmaktadır. Bütün karşı iddialarına rağmen CHP İsrail çıkarlarına yabancı olmayan ve onu gözeten bir parti konumundadır. Şimdi bu rolünü 1960'lı yıllarda başbakan olduktan sonra İnönü, Ortadoğu siyasetini İsrail'in tavsiyeleri doğrultusunda tayin ve tanzim ettiğini itiraf etmiştir. İnönü'nün günümüzdeki temsilcilerinden birisi Önder Sav'dır. Son olayla birlikte başını gömdüğü siperden çıkarmıştır. Ahmet Türk'ün tam da bu hengâmede 'Kürtlerin durumu Filistinlilerden daha kötüdür' demesi Filistinlilerle bir dayanışmadan ziyade İsrail'e pas atmaktır ve AKP'ye dolaylı destek sağlamaktadır.10[2]

2- Diplomatik yönü: Başbakanın, İsrail'in sicili bozuk Cumhurbaşkanına karşı bu çıkışları, İslam coğrafyasında ve mazlumlar dünyasında, Türkiye'ye bir ağırlık ve saygınlık ta kazandırmıştır.

Ebubekir Sifil'in güzel değerlendirmesiyle:

"Başbakan'ın bu tutumunun hem doğuda hem batıda -ama özellikle doğuda- zihinlerde hemen "Osmanlı" çağrışımı yaptığı gerçeği üzerinde iyi düşünmek zorundayız. Osmanlı belki somut varlık olarak çekildi dünyamızdan; ama onun ruhu hala İslam coğrafyasında dolaşıyor (ve Siyonistler bu hasret ve hayranlığı şimdi istismar etmek ve AKP'nin taşeronluğuna Osmanlı kılıfı geçirmek istiyor).

Başbakan'ın herkesin içine su serpen tavrının "sonuç getirici" olarak görülemeyeceğinin en önemli işareti hala vazgeçmediği ilişkiler, bağlantılar ve angajmanlardır. İsrail'le TSK'nın modernizasyonu çerçevesinde ve daha başka alanlarda yürütülen ilişkiler, bu ülkeyle aramızdakinin salt ekonomik veçheli bir ilişki olmadığını, bunun çok daha ötesinde "stratejik" bir birlikteliğin söz konusu olduğunu haykırıyor. Elbette işin bir de ABD boyutu var. Türkiye'nin bu ülkeyle olan "platonik" ilişkisi, Davos'ta gösterilen türden tavırları "arızî" ve "anlık" tepkiye dönüştürebilecek, kısa bir süre sonra da vakumlayıp yok edebilecek derinliğe sahip bulunuyor. Ve AKP'nin bu derinliği sorgulamaya yönelik iradesi yok."11[3]

Üstelik işbirlikçiliği resmi madalyalarla tescil edilmiş siyasetçilerin, İsrail'e yönelik böylesine sivri ve rijit çıkışların arkasından oluşan bayram-seyran arasında, o ülkeye hangi çok önemli ve gizli tavizleri vereceklerini" beklemek, bu işleri bilen akil kişilerin merak edip beklediği konulardır.

3- Politik olarak: Recep T. Erdoğan'ın Davos'taki "Kasımpaşalı imajı"nın, siyasi pirim yaptığı ve AKP'ye puan kazandırdığı da inkâr edilmez bir vakıadır.

İşte bunlar "geçici yararlar ve su üstüne nakşedilen yazılar"dır.

4- Pratik yönü: Davos kabadayılığı, ne Filistin halkına ve ne de İsrail'in Gazze kuşatmasına, moral desteği ve sahip çıkılma düşüncesi dışında, pratik hiçbir yarar sağlamamıştır ve zaten böyle bir amaçla da yapılmamıştır. Bu olaydan sonra, ne ambargo ve abluka kalkmıştır, ne İsrail artık saldırmayacağını açıklamış, ne de Gazze'nin kanayan yaraları sarılmıştır.

5- Ekonomik yönden: Davos horozlanmasının, ne kendi halkımıza ve de Filistin toplumuna, hiçbir getirisi olmadığı gibi, tam aksine önemli kayıplara neden olabileceği uzmanlarca yazılıp konuşulmaktadır.

6- Stratejik yönden: Türkiye bu olayla, Başbakanın boş bulunması nedeniyle tam bir tuzakla karşı karşıyadır.

Davos toplantısından bir iki hafta önce, Amerika Teksas'ta "gizli ve gölge CIA" olarak bilinen "Stratfor" adlı düşünce kuruluşu yayınladığı özel bir analiz raporunda:

"ABD ve İsrail'in, Ortadoğu ve Afrika'ya yönelik yeni bir projesinde AKP yönetimindeki Türkiye'yi "bölgesel aktör", yani taşeron işbirlikçi yapmayı planladığı yazılmış; hem ABD hem de AKP'ye yakın duran Prof. Mahir Kaynak da Akşam Gazetesindeki röportajında buna benzer yorumlar yapmıştır. İşte bu maksatla Recep T. Erdoğan'ın rahat pazarlanması için, önce parlatılması amaçlanmıştır.

ABD ve İsrail'in ortak hesabının:

•a) Erdoğan ve Türkiye eliyle Hamas'ı ehlileştirmek, ılımlı ve uyumlu hale getirmek

•b) Ahmed'i Nejad'ın "İsrail'e karşı cesur tarzını ve kahramanlık karizmasını, Recep T. Erdoğan'a giydirmek

•c) "Bölgesel aktör" kılıfı ve İslam dünyasının kurtarıcısı rolüyle ve AKP hükümeti eliyle Türkiye'yi milli ve tarihi hedeflerinden koparıp, kendi emellerine hizmet ettirmek olduğu açıktır.

İsrail'in etkin gazetelerinden Jerusalem Post, Başbakan Erdoğan'ın İsrail-Suriye arasında arabuluculuk çabalarıyla ilgili ilginç bir analize yer verdi. Buna göre Başbakan Erdoğan'ın "yurt içindeki eleştirileri bertaraf etmek ve meşruluk kazanmak amacıyla yüksek profilli bir diplomatik başarıya ihtiyacının bulunduğunu" yazması da bu kanımıza güç katmaktadır. (27 Ocak 2009 / Hürriyet)

  • Yani siz, Davos kapışmasının, kendiliğinden ve istenmeden oluşan bir olay olmadığını, bilinçli hazırlanmış bir senaryonun yaşandığını mı düşünüyorsunuz?

Maalesef evet!.. Çünkü Davos toplantılarını tezgâhlayan Siyonist merkezlerin, hiçbir gelişmeyi ve hele Gazze ile ilgili bir zirveyi, öyle tesadüflere bırakmayacağını biliyoruz. Ve zaten, Davosta bulunan eski TÜSİAD Başkanı İlhan Özilhan'dan eski AKP'li sabataist danışman Cüneyt Zapsu'ya, İsrailli diplomatlardan, Masonik medya yorumcularına ve bizzat AKP kurmaylarına kadar herkesin sözbirliği etmişçesine: "bu tartışmanın Türkiye İsrail ilişkilerini asla etkilemeyeceğini" söyleyip durmalarını hayretle dinliyoruz ve elbette bunun altında bir bit yeniği arıyoruz.

Recep Bey'in, toplantıyı terk etmesinin ardından, Şimon Peres'in "çok üzgünüm" şeklindeki telefonuna yanıt verirken:

"Dostlar arasında böyle tartışmalar olur. Ama kameralar önünde, bir kabile reisiyle değil, T.C. Başbakanıyla konuşulduğu hesaba katılmalıdır" cümlelerindeki "Dostlar arası" kavramına dikkat çekiyoruz.

Üstelik bu olaydan sonra yapılan basın açıklamasında, sn. Erdoğan'ın:

"Tepkilerinin sn. Şimon Peres'e değil, Moderatör'e karşı olduğunu" özellikle vurgulamasını ise, bir çark etme ve dolaylı özür dileme" şeklinde okuyoruz.

Erdoğan'ın "sert konuşmalarının" en sert kısımları İngilizceye niçin tercüme dilmedi?

Mesela Erdoğan Peres'e, "Sesin yüksek çıkıyor. Sesinin çok yüksek çıkması bir suçluluk psikolojisiyledir" diyor. Çeviri ise şöyle yapılıyor:

"Çok güçlü bir sesiniz var. Belki de kendinizi biraz suçlu hissettiğinizden sesiniz güçlü çıkıyor."

Bay Erdoğan'ın "Siz insan öldürmeyi iyi bilirsiniz" sözü ise İngilizceye hiç tercüme edilmemiş.

"Benim için Davos bitmiştir" sözü de tercümeye girmemiş.

Dolayısıyla, Peres ve Türkçe bilmeyen dünya, Erdoğan'ın diklenişini bizimle aynı dozda hissetmemiş.

Bütün bunlar, bir senaryoya işaret ediyor.

Moderator David Ignatius'un tuzağı

Washington Post gazetesinin editör kadrosunda yer alan ve köşe yazarlığını da yapan Ignatius, baba tarafından, 20'nci yüzyılın başlarında Elazığ-Harpu'tan 'Amerika'ya göç etmiş Ermeni (Yahudi Pakraduni) bir ailenin' torunu. Babası, Başkan Lyndon Johnson döneminde, 1967-69 arasında Savunma Bakan Yardımcılığı görevinde bulunmuş, esas olarak Washington Post'un başkanlığını yapmasıyla tanınmış Paul Robert Ignatius. David Ignatius, geçtiğimiz aralık ayında, 'Yalanlar Üzerine/Body of Lies' kitabının sinema uyarlaması nedeniyle (başrollerini Leonardo DiCaprio ileRussel Crowe'un paylaştığı Ortadoğu'da geçen bir casusluk filmi, İncirlik üssündeki bombalama sahneleriyle tartışılmıştı) İstanbul'a gelmiş, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu ile İstanbul'da yediği yemek sonrasında 'Türkiye'nin domino teorisine dikkat' başlıklı yazısıyla dikkat çekmişti. Ignatius, son olarak, 4 Ocak'ta yazdığı 'Çevrilmesi Zor Bir Sayfa' başlıklı yazıyla da, Ortadoğu'da yapılacak bir dizi seçim sonucunda tüm ülkelerde 'radikal' unsurların iktidara yürüme riskinin arttığını belirterek Obama yönetiminin Türkiye'nin görüşlerine dikkat etmesi gerektiğini vurgulamıştı.

David Ignatius gibi, Türkiye'yi ve Ortadoğu'yu çok iyi bilen yetkin bir gazetecinin Davos'ta sergilediği tablo, gerçekten önemli soru işaretlerine sahip. Kanımız, bu kariyerde bir gazetecinin bu hatayı yapmasının çok zor olduğu, Davos panelinin biraz, İsrail'i aklama üzerine kurgulandığı yönünde."12[4]

"Pakraduni"ler, Anadolu'nun İslamlaşması ve Türklere vatan yapılması üzerine, özellikle Ermenilerin rağbet gördüğü Selçuklu ve Osmanlı döneminde, Musevilikten Ermeniliğe geçen, 1915 olayları sonrası ve Cumhuriyet sürecinde ise Müslümanlığı seçen, ama Yahudi zihniyetini nesilden nesile gizlice sürdüren bir topluluk olmaktadır. Fanatik Ermeni karşıtlığıyla Türk ırkçılığını (Turancılığı) savunmak, her fırsatta İslam'a saldırarak, sosyalist ve Kemalist bir tavır takınmak bunların alâmetifarikasıdır. Ama sadece solcu değil, sağcı partilere; hatta Milli Görüş'e de sızanlar vardır. Örneğin, "Durmuş Durduyan" iken Oğuzhan'a, Doğan'a dönüşen Pakradunilere rastlanmaktadır.

Asırlarca Ermeni toplumunu yöneten Yahudi asıllı ‘Pakraduniler'in hikâyesi yeni yeni günışığına çıkmaktadır.

Selanikli Sabetaycılar, İspanyol Maranolar ve İranlı Meşhedilerden sonra Ermeniler içinde de Yahudi orijinli bir unsurun 2 bin 700 yıldır varlığını sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Pakraduniler (Bagratuni/Bagratids) adı verilen ve asırlarca Ermeni toplumunu yöneten cemaatin hikâyesi M.Ö 730 yılında başlayıp günümüze kadar uzanmaktadır.  Bu iddianın sahiplerinden birisi de araştırmacı-yazar Levon Panos Dabağyan'dır. Yahudi asıllı Pakradunilerin M.S. 1045 yılına kadar Ermenileri "acımasızca" yönettiğini ifade ederek, iddialarına dayanak olarak dünyaca ünlü Yahudi tarihçilerinden Prof. Dr. Abraham Galante'yi gösteriyor. Galante, "Pakraduniler veya Bir Ermeni-Yahudi Tarikatı" adlı kitabında, "Pakraduniler, varlıklarını Juda İmparatorluğu'nun sonlarından (M.Ö. 7. yüzyıl), 20'nci yüzyıla dek sürdürmüş olan Ermeni-Yahudi karışımı bir kavimdir" saptaması yapmaktadır.

Davos ağırlıklı olarak ekonomik konuların gündemde olduğu ve konuşulduğu bir kasaba, her yıl düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu'na 1971'den beri ev sahipliği yapan İsviçre'nin doğusundaki sağlık ve kış sporları merkezi. Basel şehri de İsviçre'de ve I. Yahudi Kongresi de 1897'de bu ülkenin bu şehrinde yapıldı. Aradan yüz yıldan fazla zaman geçti. Yine bu ülkenin başka bir şehrinden yeni bir başlangıç söz konusu gibidir.

Dünya siyasetinde hiçbir şey kendiliğinden olmaz. Her olayın bir beşeri planlayıcıları, bir de kader planlayıcıları vardır. Bu son olay veya oyun da, mukadderat genel plan ve projesi çerçevesinde, beşer olarak rollerini oynayanların sahneye koyduğu bir oyun gibidir. Zaman, plan yapan taraflardan hangisinin galip geleceğini gösterecektir.

Davos Moderatörü Washington Post gazetesi yazarı David Ignatius, Ermeni asıllı, eşi Yahudi. 'İsrail yanlısı tavırlarıyla tanınan Ignatius, oturumu yönetirken özellikle mi gerilim oluşturdu?' diye soruluyor. Ona ne şüphe! Bir tarafta Türkiye Başbakanı, diğer tarafta İsrail Cumhurbaşkanı. BM ile Arap Birliği genel sekreterleri de sahnede.

Ve Davos'ta provake bir olay oluyor...

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın hangi etkiye hangi tepkiyi göstereceği artık herkes tarafından biliniyor. Ama aynı zamanda yüz kusur yıl önce ilk Yahudi Kongresi'nin yapıldığı ülkede gerçekleşti. Yukarıda araştırma yapanlarla ilgili anlattığım iki ayrıntıyı hatırlayın ve olayın provokasyon olup olmadığını siz de benim gibi düşünün. Ama başta da ifade ettiğim üzere; onlar bir plan/provokasyon yapar, Allah da bir plan yapar ve O plan yapanların en hayırlısıdır...13[5]

  • Erbakan Hoca'nın Başbakanlığı döneminde Libya ziyareti sırasında Kaddafi'nin bazı tutarsız ve asılsız sözlerine karşı tavrıyla, şimdi Erdoğan'ın Peres'e yönelik tarzını karşılaştırmaları nasıl yorumluyorsunuz?

Tam bir çarpıtma ve çamur atma mantığıdır. Önce 54. T.C. Refah-Yol Hükümeti Başbakanı sn. Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca'nın Libya ve İran ziyaretleri zaten tutarlı ve emperyalizme karşı bir tavırdır. Çünkü Libya Filistin halkına sahip çıktığı için terörist ilan edilip, hem ABD emperyalizmi, hem İsrail siyonizmi, hem de Haçlı Avrupa Birliği tarafından ambargoya uğramıştı. Erbakan Hoca'nın Kıbrıs Harekâtımızda en büyük destekçimiz olan kardeş Libya'yı ziyareti, Erdoğan'ın Siyonist karargâhı olan Davos'a gitmesinden bin kere onurlu ve şuurlu bir davranıştı. Kaldı ki, psikolojik yapısı bilinen Kaddafi'nin dönemin Türkiye Trablus büyükelçiliğindeki mason ve sabataist kafalarca, kasıtlı olarak karıştırılıp yanıltıldığı ortaya çıkmıştı.

Üstelik Erbakan Hoca bir sokak kabadayısı havasıyla değil, ama olayın hemen ardından Kaddafiyi ve ekibini uyarmış ve anlaşma metninden PKK'yla ilgili yanlış ve yakışıksız ifadeler çıkarılmış ve yıllardır sorun olan, müteahhitlerimizin alacakları ve Türkiye'nin çıkarları konusunda önemli başarılar sağlamıştı.

Zaten işte bu yüzdendir ki, Recep T. Erdoğan'ın kuru sıkı çıkışlarına rağmen, AKP'yi iktidara taşıyan ve hala arka çıkan Siyonist merkezler Erbakan'a bir yıl bile dayanamayıp, 28 Şubat olayını hazırlamışlardı. Ama maalesef, masonik odakların ve kiralık yazar-yorumcular takımının, Erbakan Hocayı karalamak için uydurup kustuklarını, buzdolabında saklayıp yeri geldikçe koklamak ve karıştırmak İslamcı münafıkların ve İsrail uşaklarının ruh hastalığıydı.

"Davos'taki moderatörü yakından tanıyorum. Böyle pek çok uluslar arası üst düzey toplantıları yönettiğini biliyorum. Aslında kendisi, AKP'nin politikalarını ve sn. Tayip Erdoğan'ı destekleyen birisidir. Başbakan'ın omzuna dokunması, kolunu tutması ise, samimiyet ifadesidir.

Başbakanın Davos zirvesinden, kızıp kalkmak şeklindeki davranışı, Batı anlayışında, yadırganacak bir tepkidir, hamlık ve hazımsızlık gibi değerlendirilir. Ama Ortadoğu toplumlarında kahramanlık gösterisidir.

Başbakanın bu çıkışları, İsrail-Türkiye ilişkilerinde bir kırılganlık yaratabilir. Böyle tavırlar sadece komünist Rus yöneticilerinde görülen şeylerdir.

Sn. Erdoğan'ın "durumu düzeltme ve ilişkileri sürdürme niyet ve gayretleri gözlenmektedir" diyen Amerika'daki Siyonist "Hudson Akademi" düşünce kuruluşunun elemanı ve Türk vatandaşı Zeyno Baran Yahudisi, bir gün önceki Star TV programında ise: "28 Şubat Postmodern darbesinin asıl sebebi, Erbakan'ın D-8 projesidir" sözleriyle Recep T. Erdoğan'a:

"Sana izin verilen, ucuz kahramanlık rolün dışına çıkmaya, İsrail'e gerçekten zarar verecek girişimler başlatmaya kalkışırsan, senin de akıbetin Erbakan gibi olur" anlamındaki tehdit mesajlarını göndermesi de İsrail'in ve Yahudi Lobilerinin Erbakan korkularının ve Recep Erdoğan'ı, Milli Görüş hıyanetini sürdürdüğü ölçüde koruyacaklarının bir nevi itirafı gibiydi.

Bazıları: "Şimon Perez'e verdiği yanıtı ve moderatörü protesto edip kalkıp gitmesini alkışlamak lazım!" diyebilir.

Ama bunların hepsi sözlü tarihe süslü harflerle yazılan iç ferahlatıcı gelişmelerdir. Seçim sahtı mahalline girmiş bir ülkede seçmen düzeyinde prim yapıcı özelliğe sahiptir.

Bir de inkârı mümkün olmayan "gerçekler" vardır.

2008 yılı itibariyle Türkiye-İsrail arasındaki askeri işbirliği 1.8 milyar dolardır.

İşbirliği denildiğine pek bakmayın, parayı Türkiye veriyor silahları İsrail!

Bu bir Müslümanın cebine sığacak "sözleşme" midir?

Bay Recep Başbakan buna benzer çıkışlarını daha önceden de hatırlıyoruz.

-Bu terör karşısında Türkiye İsrail ile imzaladığı M-60 tankları modernizasyonu anlaşmasını askıya almalıdır! (5 Nisan 2002 Yeni Şafak)

Bununla kalmıyor TBMM'de yapılan parti grup toplantısında çıkıyor, esiyor, gürlüyor:

-Eğer mevcut hükümet Türkiye'nin gücünün farkında değilse yazıklar olsun, 700 yıllık Türkiye, tankları yenilemek için 50 yıllık İsrail'e muhtaç oluyorsa kara kara düşünülmesi gereken bir durumdur! (11 Nisan 2002)

Günümüze geliyoruz, Ocak ayının ilk haftasında gazeteciler soruyor "Gazze'deki zulüm için İsrail ile askeri anlaşmaları askıya alacak mısınız?" diye, Erdoğan Hükümeti Sözcüsü Cemil Çicek "gerçek" yanıtı veriyor:

-İsrail ile askeri işbirliği, Türkiye'nin çıkarlarına hizmet etmektedir!

Acaba, Peres'in, Davos panelinden sonra telefonla aramasının altında, Türkiye'nin İsrail'e ödeyeceği 1.8 milyar dolar yatmasın?

Erdoğan, bir de Hamas'ın sandıktan çıkmış olmasına karşı saygı göstermesini istedi İsrail'in... Sandıktan çıkmayı bu kadar saygı değer gösteren Recep T. Erdoğan, PKK temsilcisi DTP'ye sahip çıkmasını meşrulaştırmak olmasın?

Söz buraya gelmişken şu can alıcı soruyu soralım: Bay Recep T. Erdoğan "Gazze'de plajda gezinen çocukları öldürdüklerini yüzüne karşı söylediği Şimon Peres'i Türkiye'ye davet edip Büyük Millet meclisinde konuşturup alkışlatan kişi değil miydi? Şimon Peres 85 yaşından sonra mı anarşistleşmişti?

  • Gazze'nin konumunu, Hamas ve El Fetih'in kopuşunu, Mısır ve Ürdün'ün tutumunu nasıl görüyorsunuz?.

Gazze, bu savaşın öncesinde ve savaş sürecinde tam bir İsrail kuşatması altında bulunmaktadır. Gazze havadan, karadan ve denizden tam bir İsrail kuşatması altında bu mücadeleyi yapmıştır.

Arap topraklarına açılan tek kapısı, Mısır hududundaki Refah kapısı olup Mısır'ın 2005 yılında İsrail'le yaptığı bir anlaşma gereği "sımsıkı kapalı tutulmuştur." Mısır haklı olduğunu tüm platformlarda savunmaktadır ama kendisine inanan pek bulamamaktadır.

Mısır bu kapıyı kapalı tutarken günde sadece birkaç saat geçişe izin vermiş ve dünyanın çeşitli devletleri tarafından gönderilen "acil insani yardımın" çok uzun beklemelerden sonra, "acilen bekleyenlere" ulaşmasını sağlamıştır. Beklerken kan kaybından veya ilaç eksikliğinden ölenlerin sayısı büyük olmuştur.

Mısır bu kadarla kalmamış, Mısır halkının galeyana gelmemesi için 65 bin kişilik asker ve polisi sokaklarda görevlendirmiştir. Cuma günleri de şehirlerde büyük camileri Cuma namazına kapatarak kalabalıkların toplanmasını engellemiştir.

Diğer Arap ülkelerinin birçoğu da Hamas'ın yenilmesini zımnen kabul eden ve isteyen tavırlar sergilemiştir. Zira bunların en büyük korkusu rejimlerinin sarsılması ve halk kitlelerinin, bir "halk direnişi" içine girmesidir.

Bu korkular sebebi ile Hamas yalnız bırakılmaya çalışılmaktadır.

Hamas tamamen Sünni Müslüman bir örgüttür. Mısır'daki "Müslüman Kardeşler" teşkilatından etkilenerek, Gazze ve Batı Şeria'daki Filistinliler arasında bir "dayanışma ve kurtuluş örgütü" olarak doğmuştur. Kuruluş ve gelişme aşamasında: "kendi saldırı ve katliamlarına ve adım adım Filistin'i işgale kalkışmalarına bir gerekçe oluşturmak üzere, İsrail tarafından dolaylı kullanılıp kışkırtılması!" kuşkuları olmuştur.

El Fetih ise yıllar önce bütün Filistin halkını temsil etmek ve dünya kamuoyunda haklı görülmek üzere farklı gruplar tarafından kurulmuştur. Bu örgüt büyük çoğunlukla laik, ateist, komünist ve Hıristiyan Filistinlileri de içine almıştır. Bu iki kuruluş arasındaki buzların eritilmesi ve suni kavgaların giderilmesi şarttır.

El-Fetih son 7-8 yıldır daha çok bürokratik işlerle uğraşan, adı rüşvete, yolsuzluklara, para skandallarına karışan bir örgüt haline gelmiş ve hem halktan ve hem de hedeflerinden uzaklaşmıştır. İsrail ile son derece uyumlu daha doğrusu onların uydusu gibi bir hayat sürmektedirler. Başlarında bulunan Mahmut Abbas da tayinle gelmiş olup 2008 sonunda görevi sona ermiştir ama ne seçime gitmektedir, ne de çekilmektedir. Şu anda olmaması icap eden bir makamda haksız olarak durmaktadır. Bazı ülkelerce toplantılara "Filistinliler adına" davet edilmektedir.

Gazze konusunda Türk milletinin tavrı kesinlikle çaresiz kalan mazlumların hakkını savunmaktır.

İsrail içinde barış yanlısı insanlar da bulunmakla beraber, tüm çabalarına rağmen seslerinin pek duyuramamaktadır. Bunlar hemen savaşın durmasını ve Filistinlilerin haklarının verilmesini istemekte ve daha adil bir İsrail yönetimi talep edip durmaktadır.

Eski başkanlardan Carter ise Ortadoğu barışı üstüne yazdığı kitapta ve son bir hafta içinde yaptığı açıklamada, "Barışın gerçekleşmesi için mutlaka Hamas'ın da masada olması ve onunla da konuşulması" gerektiğini vurgulamıştır. Bu tavrın, Haması evcilleştirme ve hizaya getirme operasyonlarının bir parçası olduğu da hesaba katılmalıdır.

Bugün Hamas'tan kurtulma politikası güden İsrail'in, aslında Hamas'ın kuruluşunda onların da katkısı olduğu unutulmamalıdır.

Hamas ya da uzun adıyla Harakat al-Muqawama al-Islamiya, (İslami Direniş Hareketi), Filistinli Sünni paramiliter bir örgüt. 1987'de Şeyh Ahmed Yasin, Abdülaziz el Rantisi ve Muhammed Taha tarafından ilk intifadanın başlangıcında Mısır'daki "Müslüman Kardeşler" örgütünün Filistin kanadı olarak kuruldu. Kuruluşunda İsrail askeri otoritesi tarafından desteklendiği iddiaları yazılıp konuşuldu. Buna göre MOSSAD İslamcıların işgal altındaki bölgelerde varlıklarını güçlendirmelerine izin veriyordu. Bu sayede, El Fetih ve Filistin cephesi en acımasız biçimde bastırıldı. Knesset'de konuşan İsrail Başbakanı Ehud Olmert şunları söylüyordu: "Hamas'ı Netanyahu kurdu, hayat verdi, Ahmed Yasin'i serbest bıraktı ve ona gelişme şansı verdi."

Ama daha sonra Hamas, Milli ve haysiyetli bir çizgiye kaymış ve İsrail'i zorlamaya başlamıştır.

Her şeye rağmen bu "sahne"den de Türkiye kârlı çıkmıştır ve çıkacaktır. Daha önce, "Erbakan'dan kurtulmak için Recep T. Erdoğan'ı Milli Görüşe hıyaneti karşılığı iktidara taşımak" tavizini vermeye mahkûm kalan Siyonist odakların bu sefer, "Şimon Peres'i perişan etmek pahasına Recep T. Erdoğan'ı kahramanlaştırma kumpasına" mecbur bırakılması bile, İsrail merkezli şeytan şebekesinin çaresizliğini ve artık sonunun geldiğini göstermektedir. Gazze'de ve diğer İslam ülkelerinde Müslüman halkların Başbakanın şahsında, Türkiye'ye bağlılık ve saygınlık gösterilerinin çığ gibi büyümesi bile, Siyonist tezgâhının geri teptiğinin işaretiydi.

Yoksa Recep T. Erdoğan'ın çıkışı, sevgili Osman Eraydın'ın mükemmel teşbihiyle: Bülent Ersoy'un Davos Havrasında ezan okumasına benzemekteydi"!

  • Başbakanın sık sık: "Biz Yahudi halkının değil, İsrail'in misket bombalarının karşısındayız. Antisemitizme asla fırsat tanımayız" şeklindeki açıklamalarını nasıl buluyorsunuz?.

Star TV'ye konuk olan İsrail İstanbul Başkonsolosu Mordehay Amiyah aynen şunları söylüyordu:

"Gazze, İsrail için ayakta kalma meselesidir. Oraya girmemiz ve Hamas'ı etkisiz hale getirmemiz, medeni dünyanın (Amerika'yı kastediyor) desteğiyle gerçekleşmiştir.

Çocukların ve kadınların öldürülmesinin suçu bize değil, Hamas'a aittir. Hamas da bizim sivil halkımızın üzerine füzeler göndermektedir.

Amerikan Yahudi kongresinin, Başbakanının İsrail Cumhurbaşkanına karşı tavrını "kepazelik" olarak değerlendirmesini doğal buluyoruz ve dayanışma içindeyiz" gibi küstahlıkların ardından hiç çekinmeden bütün Türk halkını da şu sözlerle tehdit etmişti:

"Türkiye'deki İsrail ve Yahudi aleyhtarlığı, bütün Türk'lere zarar verebilir!?"

Oysa Türkiye'deki Yahudi cemaatinden bir kişi çıkıp ta, İsrail'in canavarları bile ürküten vahşetlerini kınayan tek bir söz bile etmemiştir. Hatta Türkiye Yahudi Cemaati Lideri, Haber Türk'te "Teke Tek" programında "İsrail'in dünyadaki tüm Yahudilere cesaret ve öz güven kazandırdığını" söylemişti.

Elbette Siyonist amaçlar taşımayan ve ülkemiz aleyhinde fesatlıklara kalkışmayan hiçbir Yahudi ve Hıristiyana karşı ön yargımız veya düşmanlığımız söz konusu değildi. Ama İsrail'in bu korkunç cinayetlerine sessiz ve tepkisiz kalarak, dolaylı destek veren Yahudilere nasıl güvenilecekti?.

  • Son olarak, Hocam size göre bu olaylar hangi sonuçlar doğururdu?. Gelecekle ilgili neler düşünüyorsunuz?.

Ben özellikle şu soruları hatırlatmak ve okurlarımızın yanıtlamak üzere düşünmelerine ve değerlendirme yapmalarına yardımcı olmak istiyorum.

1- GKB İletişim daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürok'un, bir soru üzerine:

"Türkiye'nin İsrail dahil, tüm ülkelerle yürüttüğü ilişkilerde sadece milli çıkarlarını gözetmesi temel prensibimizdir. İleride Gazze için bir barış gücü oluşturulması gündeme gelse ve Türkiye'nin katılımı istense, bundan çekinilmeyecektir" şeklindeki onurlu ve milli şuurlu açıklamalarına karşın, Recep T. Erdoğan'ın Washington Post muhabirinin "Türk askerinin Gazze'de barış gücünün bir parçası olma" konusundaki sorusuna:

"Bu tamamen imkânsızdır. Belki sadece gözlemci olarak... Yoksa güvenlik gücü göndermemiz büyük hata olacaktır. Herkes bizi Yahudi düşmanlığıyla suçlayacaktır" yanıtındaki pısırıklıkla, Davos'taki parlaması tam bir çelişki değil midir? Gerçek Recep hangisidir?

(Bak: Cihan Haber Ajansı 31.01.2009 - Yahudilere karşı bir şey yapmak isteyen karşısında beni bulur..")

2- Davos'taki "danışıklı dövüş" sahneleriyle kahramanlaştırılıp kamuoyunda parlatılmasında; Ergenekon operasyonları üzerinden yıpratılmaya çalışılan TSK'ya karşı, sn. Başbakanın elinin güçlendirilmesi de hesap edilmiş miydi? Ergenekon soruşturması kapsamında içeri alınıp boş yere 11 ay cezaevinde kalan, Gazeteci Vedat Yenerer'in Show TV Haber Özel'de anlattığı:

"Tutuklu generallerimizin kaldığı odalara yakın koğuşlarda yatan, devlete ve millete kurşun sıkan PKK teröristlerinin, herkesin duyacağı yüksek bir sesle ve en ağır sözlerle, sürekli küfür ve hakaretler yağdırdıklarını ve cezaevi yönetiminin bunlara karşı hiçbir şey yapmadığını" itirafları da, yine "orduyu hizaya sokma ve intikam alma" hesaplarını hatıra getirmekteydi.

3- İsrail'de 10 Şubat 2009'da yapılan seçimlerde, Şimon Peres'in ve desteklediği partilerin gözden düşürülerek en sinsi ve tehlikeli Siyonist, Likud Partisi Lideri Benyamin Netanyahu'nun şişirilmesi de, bu senaryonun bir parçası olabilir miydi? (Not) Bu tespitimizden 10 gün sonra, Recep T. Erdoğan, Kastamonu mitinginde ve "şecaat arz ederken sirkatin söyleyen kıpti" (cesaret ve kahramanlık satarken hırsızlık ve hıyanetini açığa vuran çingene) havasıyla bunu şöyle itiraf etmişti:

"Bakınız Davos yerini buldu. İsrail'deki seçim sonuçları bunun neticesidir."

4- Tekrar sormakta fayda var:

Daha önce kendileri davet ettikleri halde, ABD ve İsrail'in kulaklarını çekmesiyle, Hamas yetkililerini resmen kabul etmeyen Recep Bey, ardından şimdi kokozlandığı Şimon Peres'i TBMM'sinde ağırlayıp alkışlatırken, bu Peres denen Siyonist teresin ve İsrail'in, Filistin'e yönelik işgal ve cinayetlerini bilmez miydi? Davos'ta ne değişmişti?

5- Ve yine 2005 senesinde Şeyh Ahmet Yasin'in katledilmesini "devlet terörü" olarak niteleyen bay Başbakan, gözü yaşlı hanımını da yanına alarak İsrail'in ayağına gitmesi, acaba "özür dilemek ve biat tazelemek" için miydi?

6- ABD Ankara Büyükelçiliğinin: tam bir "sömürge valisi" edasıyla; "Davos tartışmaları bir talihsizlikti ve oldukça seviyesizdi" açıklamaları.

Ve yine Amerikan Yahudi Komitesinin: "Başbakan Erdoğan'ın sn. Şimon Peres'in şahsında İsrail'e ve Yahudilere yönelik tehditleri artırıcı sözleri tam bir kepazeliktir" şeklindeki küstahlıkları karşısında, zerre kadar milli sorumluluğu ve insani onuru olan herkesin yapması beklendiği gibi, sn. Recep T. Erdoğan da; aynı komitenin boynuna taktığı üstün cesaret madalyasını geri vermeyi düşünmekte miydi?


Sonuç:

Dünya metaına ve menfaatine tapınmak, altını ve parayı, buzağı şekline sokup tanrılaştırmak (Bak: Kur’an-ı Kerim Bakara: 51. ayet), şeytani amaçları ve Siyonist planları için her türlü aşağılık ve bayağılığı meşrulaştırmak Beni İsrail’in sapkın takımının bilinen huylarıydı. Hatta, “çevresine hava atmak ve kabadayılık taslamak isteyen bir adamın, kasaba meydanında ve para karşılığında anlaştığı bir Yahudiye olmaz küfür ve hakaretleri yağdırdığı ve bunun tekrarlanması ve kendisine kazanç sağlanması için bu Yahudinin, ara sıra kabadayının kapısına gidip yalvardığı” şeklindeki hikâye, Davos’taki davul tozlarının perde arkasını anlamamıza yarayacak bir fıkraydı.

Ancak, unutulmaması gereken bir nokta vardı: Yahudi böylesi senaryoları yazar, sahneyi hazırlar, sahte kahramanlara kendisine hakaretler yağdırtır; ama ondan bile, sonunda intikam alırdı.

Siyonist İsrail’in anarşist Başbakanı Olmert’in, Gazze’ye saldırı planlarını gizlemekle ilgili, Bush ve Sarkozy’den “dostum”, Recep Beyden ise “herhangi bir Başbakan” şeklide söz etmesi herhalde bunun ilk adımıydı.




[1] Hüseyin Altınalan

[2] 31.01.2009 / Milli Gazete

[3] 31.01.2009 / Milli Gazete


[4] Ardan Zentürk / Star


[5] Reşat Nuri Erol / Milli Gazete


Bu yazarin diger makaleleri

ÖCALAN CUMHURBAŞKANI, FETULLAH DİYANET VE DİYALOG BAKANI!
Avni Özgürel, radikal gazetesi yazarı Neşe Düzel'le yaptığı röportajda:...
Devami
ENTEL GEÇİNEN İSLAMCI YETMELER!
  9 Kasım 2005 Milli Gazetedeki Yazısında İbrahim Tenekecinin "Kuşakların...
Devami
ÇAĞIMIZDA MASONLUK TARİKATI
  Hz. Musa'ya gelen kitabın, aslından ve amacından saptırılmış ve yozlaştırılmış...
Devami
FURKAN VE FERASET
  Furkan, Hak ile batıl fark etme ferasetidir. HAK, sözlük...
Devami
KRİZ DERİNLEŞİYOR
  ABD, AKP Modelini İran'a İhraç mı Ediyor? "Her kış...
Devami
AVRUPA BİRLİĞİ ANAYASASININ ÇOK ÖNEMLİ MADDELERİ
Vatikan Hz. İsa'nın Değil; Siyonist ve Emperyalist Odakların Karargâhıydı!...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1790

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR