ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün5628
mod_vvisit_counterDün3688
mod_vvisit_counterBu Hafta30511
mod_vvisit_counterGeçen hafta54342
mod_vvisit_counterBu Ay171269
mod_vvisit_counterGeçen Ay208459
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17303868

IP'niz: 3.238.7.202
Bugün: 24 Şub 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12384391

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

Korkunç Tezgâh: ORDU-POLİS REKABETİ VE FETULLAHÇILIK HIYANETİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

İngiliz Jane's dergisinden çarpıcı "Gülen analizi" DÜŞÜNDÜRÜYOR.

Uluslararası savunma dergisi Jane's'e göre: Fetullah Gülen hareketi Türkiye'de AKP ve ordunun yanı sıra üçüncü bir güç haline geldiği" şeklinde algılanmalıydı. Jane's Defence Weekly dergisinin çatı kuruluşu "Jane's Information Group" sitesinde yayımlanan "Gülen hareketi: Türkiye'nin üçüncü gücü" başlıklı analizde, "Fetullahçıların, Ergenekon davasıyla ilişkilendirilip suçladığı Türk ordusuna sızana kadar saldırılarını sürdüreceği" değerlendirilmesi yapıldı.


Gülen hareketinin kurduğu örgütler ve ağlar sayesinde milyonlarca doları kontrol ettiğine işaret edilen değerlendirmede, hareketin televizyon kanalları ve gazeteleri gibi modern iletişim araçlarıyla küresel alanda nüfuzunu kullandığı hatırlatıldı.

Yazıda başa geldiği tarihten bu yana AKP'yi desteklemiş olan Gülen hareketinin AKP ile özdeşleştirildiği, oysa iki siyasi güç arasında ideolojik bir yarış süregeldiği" iddia edilerek: "Hem AKP hem de Gülen cemaatinin muhafazakâr değerleri ve İslam'la politikanın birleştirilmesini savunmasına karşın, bunlar yarış eden siyasi örgütler." Olarak algılanmalıydı.

Gülen cemaati polis teşkilatına sızıyor!

Türkiye'de iktidarda kalma hedefinin AKP ile Gülen cemaatini "kazançlı bir ittifak" içinde tuttuğu ifade edilen analizde," AKP'nin Fetullahçı kadroları kilit bürokratik görevlere getirdiği ve cemaatin örgütlerini koruduğu" yazılmıştı.

Cemaat üyelerinin, bakanlıklar da dahil olmak üzere, hükümet içinde önemli görevlere geldiğine dikkat çekilerek "Gülen hareketinin özellikle Türk polis teşkilatı ve istihbarat kanadında çok etkin bir konuma sahip olduğu" açıklandı.

Gülen hareketinin polis gücü ve bürokrasi içindeki varlığına karşılık, hala Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içinde yer edinemediğine işaret edilerek; "TSK'nin bu tutumu nedeniyle Gülen hareketinin, kontrolündeki medya yoluyla orduya saldırmaya başladığı" yorumu yapılmıştı.

Gülen medyasının emniyetten sızdırılan bilgilerle orduyu Ergenekon davasıyla ilişkilendirerek TSK'ye yönelik suçlamaları "göze çarpan bir biçimde" yayımladığı belirtilerek: "Öyle görünüyor ki Gülen cemaati Türkiye'de daha fazla paya sahip olmak istiyor. Hareket kendi üyelerini ve yandaşlarını orduya sokana kadar TSK'ye güçlü bir biçimde karşı koymayı sürdürecek" iddiaları yer almıştı.

Gülen hareketinin güçlü bir siyasi partiyle ilişkilerin yararlarını düşünerek AKP'yi desteklemeyi sürdüreceği söylenen yazıda: Türkiye'nin "İslamcı blok" ve "laik blok" olarak iki kutba ayrıldığı görüşüne karşın; aslında bu ülkede AKP, TSK ve Gülen hareketiyle üç kutbun yer aldığı vurgulanmıştı.

Gülen hareketine yönelik "Türkiye'de en iyi örgütlenmiş taban hareketi" nitelemesinin yapıldığı analiz yorumlar; "Gülen hareketi Türk siyasetinin etkin bir üçüncü gücüdür ve önümüzdeki yıllarda dünya bunu çok duyacak" denilerek14[1] Fetullahçılığın, küresel siyonizmin bir kolu ve emperyalizmin İslamcı ekolü olduğu gerçeğini de dolaylı biçimde açığa çıkarmaktaydı.

Ve zaten Emekli Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in  "DERİN DEVLET ASKERDİR; Ne zaman, 'ülke uçurumun kenarına geldi, iç savaşa gidiyoruz yahut Türkiye çöküyor' iddialarını askerler bayrak yaparsa, onun sonucu darbeye varır. Türkiye, bunu birkaç defa yaşadı. Buna bir ad bulmak isterseniz, o zaman; asker, devlettir. Derindeki devlettir. Yahut derin devlettir." Suçlaması da orduyu karalama komplosunun bir parçasıydı. İngiltere'deki Yahudilerin kontrolündeki Uluslararası Savunma Dergisinin bu analizlerinin bir amacı da: Fetullahçıları olduğundan daha güçlü göstermek, rakiplerini ürkütmek ve beynelmilel siyonizmin kontrolünde bulunduğunu göstermek" olduğu da sırıtmaktaydı.

Geçmişte NATO-Gladyo bağlantısı kurulan ve Ergenekon'un temelini oluşturan yapılanma yüzünden TSK ile Emniyet arasındaki ilişkiler müthiş biçimde gerilmiş ve TSK'nın üst düzey komutanları Emniyet'e yönelik peş peşe sert açıklamalar yapmıştı. Bu sürecin sonunda Emniyet'in elindeki ağır silahların tamamı alınmış ve PKK'yla mücadelede etkin rol oynayan Emniyet Özel Harekât timleri dağıtılmıştı.

O dönemdeki bir kritik MGK toplantısından önce basına "ismini saklı tutmak koşuluyla" bilgi veren bir polis şefi, askerin darbe yapma olasılığına karşı çok ilginç bir yorum yapmıştı: Askerin darbe yapabilmesi için 167.000 kişilik polis gücünün desteğinin de alınması gerektiğini vurgulamıştı. Çok özel eğitim gören, gerilla taktiğiyle savaşan yedi bine yakın özel tim görevlisinin mevcudiyetini polisin desteği alınmazsa iç savaşa bile gidilebileceğini" açıklamıştı.

Şimdi, Ergenekon kampanyasına son günlerde, askerin yanında; polis ve jandarma ile ilgili söylentiler de katılıyor. Çeşitli kaynaklardan, hırpalanmak istenen asker karşısında, polisin yeni eğitim ve teknik yetenek ile çağın en ileri olanaklarına, istihbarat ve operasyon gücüne kavuşturulacağı öne sürülüyor. Halen kırsal dışında da etkisi hissedilen jandarmanın yeni bir yapılanmayla değişikliklere uğrayacağı ve etkinliğinin kırılacağı ayrıntılı yabancı incelemelerine konu oluyor.

Bunlar bize 1960'lı yıllarda Ankara'da yayılmış olan bir söylentiyi hatırlatıyor. Adalet Partisinin Mason İçişleri bakanı Faruk Sükan gelecekteki olası asker müdahalesini önlemek için, onları durdurmaya yetecek kadar geniş bir polis ordusu düşünüyormuş. Ama bu, çok tehlikeli projeye Süleyman Demirel korkup onay vermediğinden o dönem rafa konulmuş.

Bugün de, rahatlıkla gözlenir bir şekilde, fırsat bulunduğunda, asker çeşitli yönlerden eleştirilmeye, toplum nezdindeki itibarı azaltılmaya çalışılıyor. Bunun için de, etkisi maalesef, kurallara uygunluğu son derece tartışmalı olan kimi gözaltılar ve tutuklanmalar kullanılıyor.

Böyle olunca, dayanaksız ve haksız eleştirilere maruz kalan her kurum gibi TSK'da, kendini etkili şekilde savunma olanaklarına kavuşturmak istiyor. Türkiye'de, maalesef Batı'nın kimi ülkesinde olduğu gibi, toplum karşısında tam saygınlık kazanmış, yazdıkları genelde ‘doğru' kabul edilen, ciddi ve milli yayın organı pek bulunmuyor olmasından ileri gelmektedir.

Asker bugün, demokratik sivil zeminde, eskiden karşılaşmadığı hasımlarla ve onların hiç alışık olmadığı yöntemleriyle karşılaşıyor. Bu yöntemlerin askeri yıpratmaya ve yalnız bırakmaya yönelik olduğu ise sırıtıyor.

Evet, polisimizi askerimize karşı kışkırtmak, güvenliğimizin bu iki önemli kurumu olan ordu ile emniyet teşkilatımızı birbirine rakip olarak hazırlamak, AB ve ABD'nin talimatıyla yapılıyor ve hain ellerce tezgâhlanıyor ve Fetullahçılık tam bir fesatlığa dönüşüyor..

"Yakınlaşma" adı altında kukla devleti resmileştirme hazırlığı yapılıyor.

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından hazırlandığı ve onursal başkanlığını Fetullah Gülenin yaptığı bilinen Abant Platformu, 15-16 Şubat'taki toplantısını kukla devletin sözde başkenti Erbil'de gerçekleşiyor.

Türkiye ile Kürdistan Bölge Yönetimi İlişkileri Ortadoğu'nun Geleceği" başlıklı konferansın açış konuşmasını kukla devletin sözde başbakanı Neçirvan Barzani, Abant Platformu'ndan Mümtazer Türköne ve Erbil Üniversitesi Rektörü Muhammed Sadık yapıyordu. Konferansa Türkiye'den Mete Tuncay, Mehmet Akan, Cengiz Çandar ve Eser Karakaş başta olmak üzere yüze yakın gazeteci ve akademisyen çağrılıyordu. Celal Talabani ve Mesut Barzani de konferansın davetlileri arasında. Konferansın düzenleme kurulunda Ali Bulaç, Mümtazer Türköne, Altan Tan, Ferhat Kentel ve Salih Yaylacı yer alıyordu.

ABD'ye tam destek: Kölelik ve teslimiyet gösteriliyor

Konferansın düzenleyicileri arasında yer alan Mümtazer Türköne, "toplantının hedefinin kukla devlet yönetimi ile Türkiye arasındaki yakınlaşmaya katkıda bulunmak" olduğunu belirtiyordu. Söz konusu yakınlaşma "açılım" adı altında AKP hükümeti ve Abdullah Gül tarafından hararetle yürütülüyordu. Hükümetle birlikte hareket eden Fetullah Gülen tarikatı ise, kukla devletin resmileştirilmesi yolunda ABD'ye tam destek veriyordu. Halen ABD'de yaşayan Fetullah Gülen, geçen yıl Erbil'de Işık Üniversitesi'ni kurdurmuştu. Gülen'in bölgede ilk ve ortaöğretim düzeyinde 11 okulu daha bulunuyordu.

Abant platformu benzer bir toplantıyı geçen yaz Diyarbakır'da yapacağını duyurmuştu. "Kürt sorunu: Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak" adıyla 4-6 Temmuz 2008 tarihleri arasında düzenlenmesi planlanan toplantı PKK'nın karşı çıkması üzerine iptal edilmişti. 13 Eylül 2008 tarihinde de söz konusu toplantının sonuç bildirgesini Dicle Üniversitesi'nde açıklayacağını duyuran Abant Platformu, PKK'nın yan kuruluşlarından biri olan "Amed Demokratik Halk İnisiyatifi"nin uyarısı üzerine bu toplantıyı da yapamamıştı.

ABD tarafından yürütülen kukla devletin resmileştirilmesi sürecinde, sözde başkent Erbil'e yüklenen görev dikkat çekiyor. 23 Ocak tarihinde Türkiye'ye gelen Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, Türkiye, Irak ve ABD arasında kurulan üçlü mekanizmanın komuta merkezinin Erbil'de kurulacağını açıklamıştı. Yakın bir tarihte Irak'ı ziyaret etmesi beklenen Abdullah Gül'ün de, bu ziyaretinde Erbil'e gitmesi bekleniyordu. AKP hükümeti ve Abdullah Gül'ün, Irak ve kukla devletle ilişkilerini, Ergenekon tertibinin gölgesinde yürütmesi dikkatlerden kaçmıyor. ABD'nin kukla devleti meşrulaştırmak amacıyla hem Abdullah Gül ve AKP hükümeti hem de Fetullah Gülen aracılığıyla faaliyetlerini yoğunlaştırdığı belirtilirken; hükümetin önümüzdeki dönemde hem PKK hem de kukla devlet konusunda kritik adımlar atılması bekleniyordu. Türkiye-Irak ve ABD arasındaki üçlü mekanizmanın komuta merkezinin, kukla devletin sözde başkenti Erbil'de kurulacak olması da kukla devletin tanınması yolunda atılmış ciddi bir adım olarak görülüyordu.

Fehmi Koru, Fetullahçı Gladyo adına tehdit ediyor

Fetullahçı Gladyo adına konuşuyor havası veren Fehmi Koru yüksek perdeden uyarıyordu: Fetullahçılara karşı konuşuyorsanız başınıza "her şey" gelebilir. Sadece ifade özgürlüğünüz değil, haberleşme, özel hayatınızın gizliliği ve dokunulmazlığı, eleştiri hakkınız gibi anayasa ile teminat altına alınan hak ve özgürlükleriniz "pamuk ipliğine" bağlıdır.

Bunun son kanıtlarından biri Fehmi Koru'nun 24 Ocak 2009 tarihli Yeni Şafak'taki yazısıydı. Hazret hiç çekinmeden, Fetullahçı Gladyo adına Ergenekon Davası'na bakan mahkemeyi, Türkiye'yi savunan aydın kesimini, Gladyo katliamlarını protesto eden geniş halk kitlelerini, velhasıl Gladyo'ya boyun eğmeyen herkesi tehdit ediyor. İşte Emcet Olcaytu'nun tespitleri:

Ergenekon davası başarısız olursa katliamlar başlayacakmış!?

Fetullahçı Gladyo adına Fehmi Koru şunları söylüyor: "Türkiye Ergenekon süreci başladığından bu yana kitlesel alt-üst oluşlar ve siyasi suikastler yaşamıyor. (...) Ben dâhil, belli bir mücadele veren herkes kendisini daha rahat hissediyor."

Ancak Fehmi Koru'nun bir öngörüsü var. Ergenekon süreci başarısız olursa, Prof. Muammer Aksoy'un öldürülmesiyle 1990 yılında başlayan ve Bahriye Üçok, Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı'nın öldürülmesi, Sivas-Madımak katliamı ile süren "karanlık dönem" yeniden başlayacakmış. "Ergenekon süreci başarıyla (!) tamamlandığı takdirde milletçe huzur ve istikrarlı bir hayata kavuşacakmışız...

Anlamayanlar için

Tehdidini anlamayan kalmasın diye F. Koru, tekrar tekrar vurguluyor: "Ergenekon süreciyle birlikte başlayan siyasi suikastsiz ve toplumsal alt-üst yaşanmayan yeni dönemin getirdiği ferahlama, 'karanlık' günleri geride bıraktığımızın müjdesi" imiş ve "içinden geçtiğimiz dönemin kıymetini her halükarda bilmek, elimizden kaçırmamak çabası" göstermemiz lazımmış!..

F. Koru, "1990 yılından 2007'nin ilk aylarına kadar hayatını, siyasi suikastlerde kaybedenlerin haddi hesabı yok. Çok değerli aydınları, gazetecileri, öğretim üyelerini, askerleri 'yapay' bir ortamda kaybettik" sözleri ile Fetullahçı Gladyo'nun cinayetlerini hatırlatarak, "Cumhuriyetçi düşünürlere, Atatürk milliyetçilerine, gazetecilere, öğretim üyelerine, askerlere" ölüm tehdidinde bulunuyor. Cürete bakın!

Ya Fehmi Koru'nun "kırk katırı" ya Fetullahçı Gladyo'nun "kırk satırı"...

Bu durumda, vatanseverlerimiz, siyonizme ve emperyalizme hayır diyenlerimiz ve AKP tahribatına direnenlerimiz ve askerlerimiz ne yapacak? F. Koru, bunu da yazmış: "Bu günlerde ağzından 'karanlık' sözcüğünü çok fazla çıkaranlar, o sözcüğün yerine 'aydınlık' sözcüğünü, 'karanlıklar imparatorluğu' sözcüğünün yerine ise 'demokratik Türkiye' kavramını kullanırlarsa daha isabetli olacak"mış.

Böyle yapmazsak ne olacak? Bunun cevabını yazının başına yerleştirmişti ya! "Ergenekon süreci başarısız olursa, aydınların, gazetecilerin, öğretim üyelerinin siyasi suikastlere uğradığı, Madımak katliamı gibi toplumsal alt-üst oluşların yaşandığı 'karanlık dönem' yeniden başlar"mış!..

Görüyor musunuz? Fetullahçı Gladyo, F. Koru'nun ağzından "fışkırttığı sıvı" ile kaç kuşu birden avlıyor? Vurulması öngörülen hedefler arasında davaya bakan mahkeme de bulunuyor. Davaya bakan mahkeme, Fetullahçı Gladyo'nun yürüttüğü operasyon ile hazırlanan "tezgâhı" bozarsa, mahkemeden tahliye ve beraat kararları çıkarsa, "karanlık dönem yeniden başlayacak"mış. "Ergenekon sürecinin başarısız olması halinde "suikastler ve katliamlar başlayacak" öngörüsü neye dayanıyor? Fetullahçı Gladyo dışında bu suikastleri ve katliamları kim yapacak?

40 yıldır suikastleri, katliamları yapan güç Amerika ve NATO'nun emrindeki kontrgerilla değil miydi? Bugün Fetullahçıların oluşturduğu Gladyo'nun katillerini geçmişte koruyanlar, F. Koru'nun "ağababaları" değil miydi? "Kahrolsun komünistler" naraları ile halka ve gençliğe saldıranlar, Amerika'nın 6. filosunu "kıble yaparak" namaz kılanlar F. Korular'ın, BOP Eşbaşkanlarının yandaşları hatta bizzat kendileri değil miydi?

Fetullahçı Gladyo neyin korkusunu taşıyor?

"Ergenekon süreci başarılı olmazsa suikastlar, katliamlar yeniden başlayacak" öngörüsü, aynı zamanda "AKP iktidarının "başarısızlığı" olacak anlamını taşıyordu.

F. Koru, Fetullahçı Gladyo adına tehditler savururken BOP Eşbaşkanını da "harcamış" olmuyor mu? Görünüşte "evet"! Ama bu öngörü, AKP'nin kaçınılmaz yıkılışını, başka bir deyişle "deliğe süpürülmesini" yakın gören F. Koru'nun konumunu da gösteriyordu. F. Koru Türkiye'ye ABD'den bakıyordu. Ergenekon tertibi bozulunca BOP Eşbaşkanlarının da "bozulacağını" düşünüyor ve görüyordu. O zaman "gelsin yeni senaryolar!"

Ergenekon tertibi başarılı olmazsa Türkiye; ABD ve NATO kenesinden kurtulacaktı!..

Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal Atatürk'ün işaret ettiği gibi; tam bağımsız olacaktı!

İşte o zaman "uydurma" Ergenekon belgeleri ve tüzüğünün yerine kontrgerillanın, Süper NATO'nun Fetullahçı Gladyo'nun gerçek belgelerinden okuyacağız. Milletimizin sağ-sol diye nasıl birbirine kırdırıldığının, halkımızın Kahramanmaraş'ta, Çorum'da, Sivas'ta nasıl katliama uğratıldığını, Türkiye'de "Küçük Amerika" sürecinde hükümetlerin nasıl kurulup, nasıl yıkıldığını o zaman bütün çıplaklığıyla görüp anlayacağız.

Mustafa Kemal Atatürk, "Gençliğe hitabe"sinde "Memleket dâhilinde iktidarda bulunanlar emellerini, istilacıların emelleriyle birleştirmiş olabilirler" derken bu günleri kastetmişti. Atatürk'ten sonra, Amerikan mandacısı İsmet İnönü'yle başlayan, Celal Bayar'la zirveye ulaşan "Küçük Amerika" sürecinde iktidarlar, ABD'nin ve NATO'nun suç ortağı oldular. Bu süreç devam ediyor. ABD ve NATO'nun ülkemizdeki suç ortakları sürecin sonuna yaklaştıklarını elbette görüyorlar.

Bu yüzden, bu güne kadar ortak oldukları suçları "yükleyecek" fail yaratmaya çalışıyorlar."

Ama çırpındıkça batıyorlar ve bitiyorlar!.


Fetullahçıların Erbakan'a garezinin perde arkasında ne gizleniyor?

Gülen Hareketi'nin Ergenekon bahanesiyle Erbakan'ı gereğinden fazla zikredip Susurluk olayının sorumluluğunu onun boynuna yıkması tam bir Siyonist uşaklığıdır. Çünkü bu konuda çifte standart uygulanmakta, haksız ve insafsız davranılmaktadır. Bu tavır Fetullahçıların Erbakan'a muamelesinin "garez" olduğu kanaatini doğurmaktadır.

Şimdi neden çifte standart uyguladıklarını ve nerede insafsızlık yaptıklarını açıklayalım.

Gülen Hareketi'nin yayınlarında ısrarla "Erbakan'ın 1996'da Susurluk'taki kazada ortaya çıkan ilişkilerin üzerine gitmediği" yazılıp çiziliyor. Bu hareketin yazar-çizer takımı, "eğer Erbakan o günlerde Susurluk meselesinin "fasa fiso" olduğunu söylemeyip olayı soruştursaydı belki 28 Şubat da olmayacaktı, bugün Ergenekon olarak bilinen örgüt de daha o gün ortaya çıkarılıp dağıtılacaktı" İddialarını sıkça tekrarlamaktaydı.

Ayrıca bunlara göre, Erbakan Susurluk'u ciddiye almayıp üzerine gitmediği için iktidarından oldu. Onların tabiriyle "fasa fiso mu, ciddi bir iş mi gördü!"

Önce bu takımın Erbakan'ı her defasında böyle saygısızca anmalarındaki edepsizliğine dikkat çekip sözde "hoşgörü sahtekârlıklarının" nasıl maskenin altından sırıttığını belirtelim.

İkincisi, 28 Şubat'ın hararetli günlerinde bir kez olsun müdahaleye karşı çıkmamış, hatta kışkırtmış ve hiç sıkılmadan gidip 28 Şubat medyasında Erbakan'ı kötülemeye çalışmış Fetullah Gülen'in ekibinin şimdi kalkıp Erbakan'ın müdahaleye direnmediğinden söz etmesi ikiyüzlülük, yani münafıklıktır.

Gülen Hareketi'ne mensup bazı insanlar, "Fetullah Gülen eğer 28 Şubat medyasına çıkıp Erbakan'ı kötülemese ve müdahaleye destek vermeseydi, Müslümanların üzerine büyük bir felaket geleceğinden" dem vurmaya devam ediyorlar. Onlara göre Fetullah Gülen, Erbakan'ı kötüleyerek sözde Müslümanları kurtardı! Sanki dönemin darbeci generaline ağlak mektup yazarak eman dileyen Erbakan'dı!

Bütün bunlar sahtekârlığın ve Siyonist hizmetkârlığının bir parçasıydı.

Biz, Hz. Peygamber'den böyle mi öğrendik? "Git din düşmanlarının arasında bir mümin kardeşini kötüle, böylece de başka dindarları kurtar!" mı buyurmuşlardı.

Gülen Hareketi 28 Şubat döneminden kesinlikle sabıkalıydı ve şu ana kadar da bu konuda bir tek özeleştiri yapıp tövbe etmiş görünmüyorlardı.

Yapmaları gereken, Erbakan'a hakaret ve İslam davasına hıyanet etmeyi artık kesip o günlerde büyük bir hata yaptıklarını ve din düşmanlarının arasına karışıp müminlerin iktidarını yıkmak için gösterilen çabalara destek çıktıklarını itiraf edip pişmanlık duymalarıydı.

Bunlar işin haksızlık ve insafsızlık yanıdır.

Diğer yanında ise tam bir çifte standart vardır:

Çünkü bugün Ergenekon örgütü adı altında kovuşturmaya konu olan mesele, aslında 2002 yılında Başbakan Erdoğan'ın önüne geldiği halde Erdoğan bugüne kadar bu konuda bir tek adım atmamıştır.

Bunu nereden anlıyoruz?

Şuradan:

Ergenekon iddianamesi oluşturulurken savcılık Genelkurmay'a ve MİT'i Ergenekon isminde bir örgütü bilip bilmediklerini soruyor. Genelkurmay, kendi bünyelerinde böyle bir örgüt olmadığını bildiriyor.

Radikal gazetesi yayın yönetmeni İsmet Berkan'ın verdiği bilgiye göre MİT kendi bünyesinde böyle bir örgüt olmadığını söyledikten sonra, 2002 yılında isimsiz bir zarfla kendilerine Ergenekon denen örgütle ilgili bazı temel dokümanların gönderildiğini, kendilerinin de bazı araştırmalar yaptıktan sonra konuyu Genelkurmay Başkanlığı'na ve Kasım 2003'te de Başbakanlığa bildirdiklerini, daha sonra başka bir fırsatta aynı bilgileri bir kitapçık haline getirerek Başbakan'a bir kez daha sunduklarını söylüyor.

Bu bilgiye göre MİT'in Ergenekon'u 2002 yılında öğrendiğini anlıyoruz. Kurum daha sonra bilgisini genişletip 2003'te bilgi vermesi gereken yerlere sunmuştu.

Demek ki Başbakan Erdoğan, Ergenekon'u 2003 Kasım'ında biliyordu.

Yani Kasım 2005'teki Şemdinli olayından ve Mayıs 2006'daki Danıştay saldırısından çok önce bu konudan haberdardı.

Ve Başbakanlık, ellerindeki bu bilgiye rağmen hiçbir şey yapmamıştı.

Erdoğan 2003'te harekete geçebilir ve bugünkü soruşturma o tarihte yapılabilirdi, bu gerekliydi, ama kasıtlı olarak savsaklamıştı....

Fakat Erdoğan 2005 Kasım'ındaki Şemdinli olayında da harekete geçmedi. Hatta bu olaydan tamamen uzak durdu.

Mayıs 2006'da Danıştay'a saldırı oldu, o zaman da harekete geçmedi Erdoğan. Aradan tam iki yıl geçti, Haziran 2008'de Ümraniye'de bazı mühimmatın bulunmasından sonra Ergenekon soruşturmasının düğmesine basıldı.

Gülen Hareketi'nin bu süre boyunca Erdoğan'a bir kez olsun eleştiri yönelttiğine tanık olunmamıştı. Çünkü suç ortaklarıydı ve münafıklık huylarıydı.

Oysa Erbakan'ı Kasım 1996'da patlak veren Susurluk'a müdahale etmemekle suçluyorlardı. Hem bugün Erdoğan'a verdiği medya desteğini vermeyip, aksine köstek oldukları halde bu suçlamayı yöneltiyor, hem de Erbakan, Susurluk olayından 3 ay sonra koalisyon ortağının çözülmesi nedeniyle iktidarda kalamadığı halde ondan bu kadar kısa sürede bir şey yapmasını bekliyorlardı!? Halbuki 28 Şubat'ın arkasında İsrail vardı, kendileri de onların yanındaydı.

Şimdi Recep T. Erdoğan 2003'ten 2008'e kadar tam 5 yıl hiçbir şey yapmadığı halde bir tek eleştiri bile yöneltmiyorlardı.

Bu tabloya bakınca sormak gerekmiyor mu, Gülen Hareketi'nin Erbakan'a garezinin sebebi gerçekten Susurluk olayına ilişkin "fasa fiso" açıklaması mıydı, yoksa İsrail'in uykularını kaçıran D-8 planı mıydı?

Erbakan, Susurluk meselesinin hükümete yönelik bir komplo olduğunu fark ettiği için o günkü şartlarda zaman kazanmak ve dış bağlantılarını bulup ortaya çıkarmak için "fasa fiso" demiş olmalıydı. Buradan geriye bakınca keşke öyle yapmasaydı ve ilk günden itibaren üzerine gitseydi diyebiliriz. Ama bunu mesela biz diyebiliriz de Gülen Hareketi asla ve kata diyemez! Çünkü o gün 28 Şubat'ın safına geçmiş, Erbakan'a savaş açmışlardı.

Erdoğan 2003'ten beri dokunmuyor Ergenekon'a. Peki o zaman neden Erbakan kötü insan oluyor da Erdoğan hiçbir şey olmuyor? Bu ne çarpık mantıktı..

Gülen Hareketi'nin asıl derdi Susurluk falan değil de, Erbakan döneminde iktidar alanında ellerini kollarını sallayarak cirit atamadıkları olmasın sakın?

Ya da Erbakan aleyhinde gösterdikleri çabalarla katkıda bulundukları 28 Şubat sürecinden aklanmak için Erbakan'ı Susurluk'un üzerine gitmemekle suçlayıp suyun üstüne çıkan yağ mı olmak istiyorlardı?

Sebebi ne olursa olsun, Gülen Hareketi 28 Şubat'taki kabahatinden kurtulabilmek için Erbakan'ı kötülemeyi sürdürmek yerine ondan özür dileklerini açıklamalı, ciddi bir özeleştiri yapmalı ve o günlerde müdahaleye direnmek bir yana, adeta destek vererek iktidarın yerle yeksan edilmesine katkı sundukları için halkımız ve özellikle dindarların bedduasından kurtulmaya çalışmalıdır.15[2]

Ha, bu arada, Ali Kırca'nın 18 Haziran 1999 akşamı ATV'de yayınlandığı ve zaman zaman başka marazlı medyanın da tekrarladığı; "Fetullah Gülen'in Devleti ele geçirme ve şeriat düzenini  yerleştirme" iddialı eski kasetlerinin amacı ise; Fetullah'ı kötülemek ve kösteklemek değil, dindar halkımıza ve kendi taraftarlarına: "Hoca Efendi hazretlerinin, bugün emperyalist Amerika'da ve Yahudi lobilerinin kucağında olmasına bakmayın.. Bunlar, düşmanları oyalamak ve İslam'ı hakîm kılmak için yapılmaktadır. Yoksa işte Onun asıl niyeti ve samimiyeti, bu yürekleri dağlayan ve gözyaşları çağlayan kasetlerden anlaşılmaktadır" mesajını kafalara kazımaktır.

Mehmet Kamış Zaman'daki 11.02.2009 tarihli yazısında "29 Mart yerel seçim olmaktan çıktı" başlığıyla

"Seçimler yaklaştıkça yolsuzluk dosyaları havada uçuşmaya başladı. Bazen incir çekirdeğini doldurmayan haberler, 'büyük yolsuzluk' diye veriliyor ve seçim yaklaştıkça muhalefetin en önemli kozu oluyor.

Bu haberlerin detaylarına indiğinizde, büyük çoğunluğu için 'iyi de ne var bunda?' demekten kendinizi alamıyorsunuz. Bu bilgilerin bazılarının bürokrasideki küskünlerden sızdırıldığını tahmin etmek zor değil. Seçim sürecinde beklentilerini bulamayanlar öfkesini, elinde tuttuğu ve kendince yolsuzluk olarak düşündüğü işleri diğer partililere vererek dışa vuruyor. Kendi değerinin farkına varmayan partisini cezalandırmayı deniyor" diyerek AKP içindeki yolsuzlukları ve menfaat kavgalarını bir nevi itiraf ediyordu.

"Seçim sürecinde kilit partilerden birisi Saadet Partisi olacak. AK Parti ile kavgası olanların, can simidi diye sarıldıkları partilerin başında geliyor. AK Parti'den aday gösterilmeyenlerin B planı olarak tercih ettikleri parti olarak göze çarpıyor. Medya da ona büyük önem veriyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkan adaylarını Star TV ekranlarından canlı olarak açıklamaları oldukça ilginçti. Haberin başlangıcında ise; Saadet Partisi'nin bu seçimlerde ne kadar başarılı olacağı uzun uzun anlatıldı. Söz konusu haber kanalının muhtemel hesabı Saadet Partisi'nin mümkün olduğu kadar çok oy tırpanlaması üzerine kurulu. 28 Şubat sürecinde ağza alınmadık iftiralarla karaladıkları parti konusunda bugün farklı bir strateji yürütüyorlar.

Saadet Partisi'nin, küskünlerin gittiği bir parti olması kadar, bazı medya gruplarının büyük oyununda rol alması da çok yanlış. Bu anlamda Türkiye'de oynanan bütün oyunların farkında olacak birikime sahip Numan Kurtulmuş yönetiminin, bu medya gruplarının oyununa gelmeyeceğini bilmek güzel" sözleriyle ise, Numan Kurtulmuş'a akıl veriyordu.

Şimdi soralım:

1- Numan Bey bu konuda size bir garanti mi verdi ki, bu kadar emin ve kesin konuşuyorsunuz? Daha önce Refah Partisine karşı sağcı ve solcu Masonları desteklediğinizi nasıl unutuyorsunuz ve hala utanmıyorsunuz?

2- S. Numan Kurtulmuş SP'nin Genel Başkanı değil de AKP'nin yedek lastiği olacak diye mi destek oldunuz ve alkış tutunuz?

İşte Fetullah'ın cahil fetvacılarından ve Zaman yazarlarından Ahmet Şahin'in; ülkemizin, bölgemizin, İslam ve insanlık âleminin bin türlü sorunları varken, o: "Namazda çalan telefonu nasıl kapatmak lazım?" diye başlık atıyor şu hikmetli çözümü yumurtluyordu:

"Bazı telefon zilleri gerçekten de cami içinde ibadet edenleri tedirgin edecek oyun havaları çalmakta, namaz içindeki huzuru gerçekten de bozmakta, böylece camiye namaza gelenin kazandığı sevap mı, yoksa oyun havaları dinleterek sebep olduğu günah mı daha fazla sorusunu akla getirmektedir. Bu sebeple telefona müzik sesi değil de kuş sesleri gibi tabii hafif sesler koydurmak suretiyle rahatsızlığı asgariye indirmeye gayret etmelidir."

İşte Zaman'ın saman çuvalı Hocasına bir soru daha biz soralım:

Cep telefonlarındaki kuş sesleri gibi; bir kişi kafeste gezdirdiği keklik, kanarya, kedi veya finosunu, Ezanın sesini duyunca camiye getirip pencereye koysa ve namaz esnasında bunların ötmesi veya miyavlaması tutsa, bu sesler cemaatin huzuruna ve namazın ruhuna zarar verir mi vermez mi?. Filistin'in feryadını duymayan ve bir tek kelime ile İsrail'i kınayamayan Fetullah fetvacıları, bakın nelerle uğraşıyor!







[1] Vatan, 2 Şubat

[2] Bak: Serdar Özmen / Fikritakip

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

ORDUNUN ONURU VE SOYSUZLARIN SORUNU
“Kimse bana etmedi, kendime ettiğimi Mecburen çekiyorum, yıllarca ektiğimi Ben varlık kaynağımı,...
Devami
“Kürtçü”lerin de, “Türkçü”lerin de ELEBAŞLARI YAHUDİ ASILLIDIR VE TÜRKİYE BÖLÜNME AŞAMASINDADIR
  PKK yandaşlarının ve BDP’li küstahların “Biz barış ve özgürlük istiyoruz”...
Devami
AYIN AYNASI
  VURAL SAVAŞ BEYİN YENİ KİTABI Vural Savaş Bey'in lütfedip Milli...
Devami
Korkut Özal’ın Garip İlahili Duası ve BAZILARININ TÜRBAN GICIKLIĞI PAKRADUN KAYNAKLI MIYDI?
“Annemgil, başka deyişle Firuze-İbrahim Olcaytu ailesi, 1930’lu yıllarda, Malatya’da Özal...
Devami
KIBRIS DOSYASI VE AKP İKTİDARININ FOYASI
 Yandaş yazar ve yorumcu takımı Sn. Erdoğan’ın AB’ye karşı kurusıkı...
Devami
BAŞKANLIK HESAPLARI VE 3. DÜNYA SAVAŞI HAZIRLIKLARI
  İlham Aliyev’in karısı Mehriban’ı yardımcısı ataması şaşkınlığa yol açmıştı! Azerbaycan Cumhurbaşkanı...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1628

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR