ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün522
mod_vvisit_counterDün4134
mod_vvisit_counterBu Hafta18273
mod_vvisit_counterGeçen hafta54641
mod_vvisit_counterBu Ay18273
mod_vvisit_counterGeçen Ay195399
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17346271

IP'niz: 3.235.11.178
Bugün: 05 Mar 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12401122

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

Sn. Deniz Bey, sakın boyun eğme, Bay kal!. İSLAM'A YAN BAKAN, HALKIMIZDAN YÜZ BULAMAZ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

Berlin Anısı Ve Bazı Ulusalcıların Ezan Saygısızlığı

Ezandan gıcık alanların, millici ve Atatürkçü geçinmesi, halkımızı kandırmaya yetmiyordu.

Talat Paşa komitesinin "Ermeni soykırım yalanlarına hayır!" konferansı kapsamında davetli olarak katıldığımız Berlin ziyareti sırasında, bizim otobüsümüze rehberlik için görevlendirilen, Almanya'da yaşayan bir Türk genci, Krausberg semtinden geçerken konuklara:

 

"Bu semte küçük İstanbul da denir. Yaklaşık 200 bin Türk'ün burada yaşadığı tahmin edilir. İşte şurası ülkücülerin uğrağı, burası Nurcuların binası, karşıdaki PKK'lıların karargâhıdır... Şu yapıda Milli Görüşçülerin Camisi ve teşkilatıdır... Buralara her gün kaç sefer yüzlercesi toplanır amma maalesef bu mitingimize hiçbirisi katılmamıştır." Diye yol boyunca çevreyi tanıtmaya çalışırken, aramızdan birisi:

"Bu camilerde açıkça Ezan da okunabiliyor mu?" diye sorması üzerine, o genç; "Hayır, Alman yetkililer buna izin vermiyor, Hıristiyan halktan büyük tepki çekeceğinden korkuluyor. Hem zaten iyi ki böyle bir şey yapılmıyor. Çünkü geçen yaz İsveç asıllı eşim ve çocuklarımla Türkiye'ye tatile gitmiştik. O gece geç saatlere kadar eğlenmiştik. Sıcak olduğu için de yataklarımızı babamların balkonuna serdirmiştik. Henüz daha yeni uykuya dalmıştık ki;

"Hayyaa, Huyyaa!" diye hoyrat bir bağırtıyla uyanıvermiştik. Hele hanım ve çocuklar ilk defa duydukları bu sesle korkup titremişlerdi... Büyük bir felaket olduğunu zannetmişlerdi... Onlara bunun bir ibadet çağrısı olduğunu anlatmak imkânsız bir şeydi..."

Gibi Müslümanlara ve Ezan'a hakaret dolu sataşmalara girişmişti. Hayret çoğu aydın, yazar, emekli bürokrat ve diplomat ve eski devlet erkânı olan arabadaki ulusalcı kişilerden, bu edepsiz ve erdemsiz sözlere tek bir tepki bile gelmemişti. Bunun üzerine o gence dönerek:

"Biraz önce, Müslüman kesimlerin ve Milli Görüşçülerin, davet edildikleri halde bu toplantılarınıza katılmadığından dert yanmıştınız. Oysa 1,5 milyar Müslüman'ın ve aziz halkımızın kutsal değerlerine böylesine dil uzattığınız ve onlara hor baktığınız için, haklı olarak sizden uzak durduklarını artık anlamış olmalısınız...

Herkesin hafta tatilinde ve dinlenme vaktinde, sabah erkenden başlayarak saatlerce süren çan seslerine saygıyla katlanıp, Ezan'a böylesine saldırdığınız için: "O Ezanlar ki, şahadetleri Dinin temeli" diyen İstiklal marşımızdan da mı utanmazsınız!? Bu satırları içeren şiiri Milli Marş seçtiren Mustafa Kemal'den de mi ibret almazsınız? Siz bu kafayla mı halkımızı kucaklayacak ve Milli hedeflere koşturacaksınız?" diye uyardığımız da ise, kırk kişilik arabadan yine bir tek destek tavrı çıkmadığı gibi, üstelik herkes ters ters bize bakmış, ama verecek bir yanıt ve cesaret de bulamamışlardı...

Bizi en çok üzen ve ürküten ise; güya ulusalcı, solcu ve Kemalist geçinen bu taifenin; namaz, ezan, başörtüsü gibi halkın kutsallarına karşı, takındıkları ve içlerinde sakladıkları bu derin nefret ve kin duygularıydı.

Bu çıkışımız üzerine, bize mihmandarlıkla görevlendirilen o genç hemen özür dilemek zorunda kalmış, bunları duyan organize görevlisi hanımefendi kendisi koşup gönlümüzü almaya çalışmış, hatta durumdan haberdar olan Sn. Doğu Perinçek, bizzat gelerek: "O gencin cehaletine bağışlanmasını, bir daha böyle yakışıksız şeylerin tekrarlanmaması için talimat verdiğini" açıklamıştı.

O zaman kendilerine de söylemiştik: " önemli olan benim kızmam veya kırılmam değil, Müslüman milletimizin manevi değerlerine yönelik bu hazımsızlık ve hırçınlıktan vazgeçilmesi ve İslam'la barışmadan hiçbir hayırlı ve başarılı neticeye ulaşılamayacağının anlaşılması idi"

Doğu Perinçek, Kahraman Ordumuzun şanlı zaferlerini "Allah'ın inayeti ve manevi desteği ile kazanıldığının" söylenmesine bile tahammül edemiyor ve hatta bunu "Laikliğe aykırı" buluyordu. Sanki bu yaklaşımda, Aziz Milletimizin inanç sistemine ve manevi moral değerlerine duyulan gizli bir hınç sırıtıyordu. İşte aşağıdaki sözleri de bunu yansıtıyordu:

"İlahi Gücün Yardımıyla Savaş Kazanmak!

"Org. Özkök, laiklik vurgularına rağmen, Kemalist Devrim'in Altı Okunu bir bütün olarak savunmadığı için, laikliği savunmada da zorlanacağı bir stratejik konumdadır. Nitekim laikliğin altını o kadar çizmesine rağmen, Atatürk'ten aktardığı tanıma bağlı kalmıyor. "Din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması" gerektiğini söyleyen Özkök, kendi mesleğiyle ilgili en temel konuda, bu ayrımı gözetmiyor. Emperyalizme karşı direnme bilincimizi köreltmek, hümanizm adına emperyalizmin askeri ile Mehmetçiği yüreğimizin aynı köşesine yerleştirmek için çevrilen Gallipoli filminin galasında Org, Özkök, Deniz Savaşının kazanılmasını, "İlahi bir gücün Türk askerine yardımcı olmasıyla" açıklamaktadır.

Savaş, Eski Yunan mitolojisinde veya Ortaçağın hurafelere dayanan inançlarında, ilahların gücüyle kazanılıyordu. Oysa savaşı insan kazanır, Türk subayının komuta yeteneğinin ve Mehmetçiğin azim ve kahramanlığının yerine, "ilahi güçlerin yardımının" konması, savaşları kazandırmaz, fakat kaybettirir. Mareşal Moltke, Türkiye mektuplarında, Osmanlı ordusunun ilahi güçlere bel bağlamak yüzünden kaybettiği savaşları anlatır.

Zaferlere ilahi güçlerin yardımıyla ulaşılsaydı, komutanlara ihtiyaç kalmazdı. Bu konuda, bugün Türkiye'de çok önemli bir psikolojik savaş kampanyası yürütülüyor. Birtakım tarikatlar, Çanakkale Savaşı'nın ilahi yardımlarla kazanıldığı propagandası yapmakta ve Çanakkale'ye "inanç turizmi" gezileri düzenlemektedirler."21[1]

Şimdi:

İslam inancını ve milletimizin manevi dayanaklarını safsata olan Yunan Mitolojisine benzetmek ve hele "Ortaçağ hurafeleri" şeklinde küfredip küçümsemek, hatta hızını alamayıp "ilahi güçlerin yardımının" savaşları kaybettireceğini söylemekle; imansızlıktan çok öte, İslam'a, Müslüman halkımıza ve maneviyatçı ecdadımıza duyulan, ama mertçe açığa vurulamayan, derin bir kin ve nefret kusuluyordu.

Lozan'da bizim de katıldığımız bir toplantıda Rauf Denktaş: "Kıbrıs Barış Harekâtında karşılaşılan manevi destekleri, bizzat önemli komutanların ağzından naklederken" buna ses çıkarmayan "Din ve maneviyat karşıtları" yine Kıbrıs'ta düzenlenen bir konferansta bu sefer bizlerin: "Şanlı Kıbrıs zaferinin kazanılmasında maneviyatın etkisini" hatırlatmamız nedense birçoklarına batmış ve karşı çıkmışlardı. Herhalde Rauf Denktaş'ın istismar niyetiyle, bizim ise manevi dinamiklerimize sahip çıkmak gayretiyle konuştuğumuzun farkındalardı.

Mehmet Akif istismarı

Peki, aynı kesimin, bütün sözlerini ve tavsiyelerini Kur'an ayetlerine ve Hz. Peygamberin Hadisi şeriflerine dayandıran, bizi millet yapan ve ayakta tutan temel unsurun İslam inancı ve maneviyat bağı olduğunu ısrarla vurgulayan, İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy'a sahip çıkılması da, acaba sadece istismar amaçlı mıydı?

Mehmet Akif'in ölüm yıldönümü olan 27 Aralıkta Edirnekapı mezarlığında İşçi Partisi gençlerin yoğun ilgi gösterdiği bir anma yaptı. Sözü, İşçi Partisi Genel Başkan yardımcısı Erkan Önsel'in açılış konuşmasının ardından Şair Hüseyin Haydar devraldı.

İşçi Patisi Merkez Karar Kurulu üyesi Hüseyin Haydar, Milli Mücadele'ye manevi destek sağlayan Akif'in, zafere giden yolda top ve silah bulunması kadar önemli bir rolü bulunduğunu belirterek şunları açıklamıştı:

Milli Mücadele Şairimiz Mustafa kemal'le yan yana Milli Mücadele'ye katılmıştır. Burada insanımızın Milli Mücadele'ye katılması için gerekli olan manevi donanımı sağlamıştır. Sevr Anlaşmasının yıkılacağını Anadolu'nun köylerini gezerek camilerde verdiği vaazlarla anlatmıştır."22[2] Peki, hani kurtuluş Savaşımızın manevi yanı yoktu?

Ve hele "Eski olmasa, yeni de olmayacaktı. Tıpkı İttihat Terakki, yani Talat Paşa'lar olmasa, Mustafa kemal'in olmayacağı gibi. Ve Mustafa Kemal olmazsa bizim olmayacağımız gibi. Mustafa Kemal, İttihat Terakki'nin eskimeyen birikimidir." (4 Ocak 2009 Aydınlık) diyen Sn. Doğu Perinçek'e sormak lazımdı: Bu İttihat Terakkiciler, Selçuklunun ve Osmanlının, yani feyzini ve felsefesini İslam'dan alanların; Yavuz Selimlerin, Fatih Mehmetlerin... Kısaca bizim milletimizin ve tarihimizin bir devamı ve parçası mıydı? Yoksa farklı kökenlerden ve aykırı kültürlerden devşirilmiş karışık ve karanlık insanlar mıydı?

Eğer, kendi milletimizin ve tarihimizin bir devamı kabul ediyorsa, o takdirde Mustafa kemal'de Osmanlının ve tabi İslam'ın meyvesi sayılmaz mıydı?

Kaldı ki Mustafa kemal, belki bir dönem İttihatçılar içinde kalmıştı, bir kısmıyla çalışmıştı. Ama O hiçbir şekilde Mason ve Siyonist şebekenin güdümündeki İttihatçıların ve sabataist (gizli Yahudi çıfıtı) Talat Paşaların devamı asla olmamıştı, onların Milli Mücadeleye katılmalarına bile fırsat tanımamıştı ve bu hain kafaların artıklarını temizlemekle uğraşmış, Türkiye'den uzaklaştırmıştı.

Ama bu çarpık zihniyete göre, İttihatçıların gaflet ve hıyaneti sonucu savaşa sokulup yıktırılan ülkeyi Vahdettin zavallısı terk edip çıkınca HAİN'likle damgalanır, ama asıl suçlu ve sorumlu olan Talat Paşa çıfıtı, ülkeyi bırakıp kaçarsa KAHRAMAN yapılırdı!?

Deniz Baykal doğru yöne dönünce, toplumun tersine gidenler Onu suçlamaya başladı!

Önce şu satırları birlikte okuyalım: "Kur'an öğretilsin demek hiç din istismarı sayılır mı? Hiç böyle şey olur mu? Bu çok tehlikeli bir laiklik anlayışı! Hangi sapık zihniyet böyle anlar? Böyle anlayanı tedavi etmek lazım! Batı medeniyetini iyi anlamak lazım! İnsan haklarının temellerinden biri de inanç özgürlüğü ve inancını öğrenme özgürlüğüdür. Dinini öğrenmek her vatandaşın hakkıdır!

Belediyelerde bilgisayar lisan kursu veriyoruz. Talep olursa Kur'an kursu da verilebilir. Kur'an öğreteceğiz diyene "Devlet elden gider, laiklik elden gider" denebilir mi?"

Bu sözlerin sahibi yıllardır böyle bir öğretime karşı çıkan, böyle bir eğitimi çağdışı sayan bir partinin genel başkanıydı!

Evet, bu sözlerin sahibi CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'dı! Ama cesaretli bir tavırla, halkın inancından kopuk Halk Partisini halkla barıştırmaya başlamıştı.

Deniz Baykal ve ekibi yeni açılımları başlatınca, bizlerin yıllardır muhatap olduğumuz saldırıların hedef tahtası yapılmıştı. Oysa din istismarı ne denli yanlış ve yobazlıksa "Dini özgürlüklerin kısıtlanması ve hele laikliğin din düşmanlığı şeklinde uygulanması" da o denli zararlı ve azdırıcıydı. Recep Tayyibin ekmeğine yağ süren, toplumu ürkütüp AKP'ye yönlendiren de bunlardı.

Sanırım şimdi bizim neler çektiğimizi daha iyi anlıyorlardı!

Çarşaflı hanımları partiye üye yaptıkları için, başörtülü hanımlara CHP'nin kapısını açtıkları için ve son olarak her mahalleye bir Kur'an Kursu arzuladıkları için hemen "Din istismarı" yapmakla suçlanmışlardı.

CHP Genel Başkanı Baykal böyle bir suçlama karşısında doğal olarak isyan ediyor ve soruyor: Hangi sapık zihniyet böyle anlar?

Sayın Baykal üzülerek ifade etmek durumundayız ki, bu tür sapık zihniyet sahipleri partinizde bolca bulunmaktadır!

Sizin bu girişimlerinize en sert tepkiler yine kendi partinizden ve çevrenizden geliyor!

Görüyorsunuz ki partinizde ve laikliği dinsizlik şekline yorumlayanlar içerisinde sizin "Bu çok tehlikeli bir laiklik anlayışı" diye altını çizdiğiniz anlayışa sahip pek çok kişi bulunuyor.

Biz böyle düşünenleri "Trafik canavarı olmayın" sloganından esinlenerek "Laiklik canavarı olmayın" diye boşuna uyarıp durmadık!

Şimdi sevinçle görüyoruz ki siz ve arkadaşlarınız durumun vehametini kavramış ve gereğini yapmakla meşgulsünüz! Ancak yakın mesai arkadaşlarınız da dahil pek çok kişi sizi anlamakta zorlanıyorlar..

Daha doğrusu sizi anlamak istemiyorlar!

Onlar yıllardır izledikleri ve kamuoyunda "Din düşmanı" izlenimi uyandıran politikalara devam edilmesinde ısrar ediyorlar!

Yükselen manevi değerlerin hiç farkında değiller gibi davranıyorlar..

Ama Siz ve arkadaşlarınız yararlı ve hayırlı yoldasınız, bu yoldan, bu politikadan asla taviz vermeden yolunuza devam ederseniz, kazanacaksınız.23[3]

R. Nuri Erol'un dediği gibi Türkiye tabii mecrasına dönüyordu

1500'lerde Osmanlıların beklentileri ve hedefleri: Avrupa'yı ve Asya'yı fethetmek, buralara medeniyet ve adalet götürmekti. 1600'lerde Asya sorunundan çok Avrupa'yı fethetme çabaları güdülmekteydi. 1700'lerde Avrupa'da tutunma, 1800'lerde ise Avrupalılaşma çabaları başgöstermişti. 1900'lerde dağılan imparatorluğun küllerinden yeni Türkiye Cumhuriyeti dirilmişti. 20'nci yüzyılda Türkiye için birinci sorun, bir taraftan Osmanlı döneminden kalan borçları tasfiye etmek, diğer taraftan yeni ülkenin kendi ayakları üzerinde kalabilmesini sağlayabilmekti. Batılılar bu dönemde Türkiye'yi sömürgeleştirmek ve dinsizleştirmek, ekonomik olarak kendilerine muhtaç bir üçüncü dünya ülkesi ve Sovyetler gibi ateist bir rejim hâline getirmek istemişlerdir. Siyonist sömürü sermayesinin ana mihveri olan bu siyaset yalnız Türkiye'de değil tüm dünyada uygulana gelmiştir.

Türkiye'yi geri bırakma ve dinsizleştirme isteği Batı'dan geliyordu ve uygulamasını malum masonik güçler yapıyordu. 1920'lerde Türkiye'de İslâmiyet bakımından çok çelişkili iki olay oldu: Bir taraftan mübadele ve muhaceretle Türkiye tam olarak saf Müslüman halktan oluştu, bu gelişme bin yıllık mücadelenin sonucuydu; diğer taraftan ise bazılarınca dinsizleştirme inkılâpları olarak algılanan ama aslında köhnemiş kurumlardan arınmayı amaçlayan bir değişim süreci de, yine bu dönemde yaşanıyordu. 1930'larda bu inkılâplar durdu, Mustafa Kemal yeni bir kalkınma startı verdi ve 'muasır medeniyetin fevkine çıkma' hedefini gösterdi. Müspet ilim bu yolda meşale olacaktı. KİT'ler kurularak ülkenin sanayileşmesi ve ekonomik kalkınmanın gerçekleştirilmesi için ilk adımlar atıldı. 1940'larda ülkenin dış borçları bitti, bu arada yeniden İlâhiyat Fakültesi ve İmam Hatip Okulları açıldı.

1950'lerde çok partili dönem başladı. Türkiye'de çağın eğitimini almamış ama çağdaşlaşma aşığı cumhurbaşkanı, Celal Bayar'dı. Kendisi Batı'nın sadık bir bendesi gibi davrandı. Türkiye'de 1960'larda ilk asker müdahalesi yaşandı. Başbakan Adnan Menderes Türkiye'yi sanayileştiriyor ve ekonomik yönden kalkındırıyor diye mi, yoksa İsrail'e gizli hizmetleri ve ılımlı İslam hıyanetine hazırlık girişimleri için midir, bilinmez, asıldı. Bu arada çok partili sistem pekişti, hürriyetler geldi ama Batı kalkınmakta olan bu Türkiye'den rahatsız oldu ve askerleri müdahaleye zorladı. 1970'lerde faaliyete geçen Millî Görüş Hareketi adım adım ilerlemeye başladı, MSP koalisyon ortağı oldu, sanayileşme, kalkınma ve gelişme hamleleri başladı. Yine müdahale yapıldı, ama Turgut Özal sonra ANAP'ı kurarak tek başına iktidar oldu, 1980'ler böyle geçti...

1990'larda Millî Görüş Hareketi'nin Refah Partisi birinci parti, Genel Başkanı Necmettin Erbakan başbakan oldu. 28 Şubat 1997 müdahalesiyle Türkiye'deki bu yeni gelişme ve kalkınma hamlesine kesin darbe vurulmak istendi. Beş sene halk inim inim inletildi, krizler oldu, ülke ekonomisi çökertildi... ve sonunda işbirlikçi AKP iktidara getirildi.

Her şeye rağmen, Türkiye'nin ekonomik ve sosyal çok yönlü gelişip güçlenmesi devam etmektedir. Türkiye'yi güçsüzleştirmek ve dinsizleştirmek isteyen dış güçler ve yerli Masonik çevreler etkisini yitirmekteydi. Hedef neydi? Sömürü sermayesi dünyayı ve Türkiye'yi geri bırakıp dinsizleştirecek, koyun sürüsü gibi sermayesi ile insanları köle gibi idare edecekti. Bu gidişi tersine çeviren ve milli hedeflere yönelten Prof. Dr. Necmettin Erbakan bir makine profesörü olarak, 'din ile ilim arasında çatışma yoktur, dayanışma vardır' dedi ve yola çıktı. MSP girdiği ilk seçim sonrasında CHP ile koalisyon yaptı ve sömürü sermayesinin tezgâhını dağıttı. Bugün artık sömürü sermayesi de anlamıştır ki dünyayı dinsizleştiremeyecek, Türkiye'yi geri bırakamayacaktı. Dolayısıyla Türkiye'nin dinsizleşmesini bazı ömrünü doldurmuş ve mezara yaklaşmış eski dar kafalılardan başka savunan veya ümit eden kalmamıştı. Türkiye, engelleyici iç ve dış güçlere rağmen muasır medeniyetin fevkine çıkacaktır. Bu mücadelede güç ve kaynağımız milli ve manevi değerlerimiz, aklî ve naklî delillerdir.

Atatürk, milli ve büyük hedeflerin sahibi, manevi değer ve dinamiklerin takipçisidir!

Mustafa Kemal Atatürk: "Türk Birliği'nin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk Birliği'ne inanıyorum, onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk Birliği'yle açacaktır. Dünya sükûnunu bu fasıllar içinde bulacaktır.

Türk'ün varlığı bu köhne âleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek."

Bilindiği gibi Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı, "hars milliyetçiliği" kavramına dayanmaktadır. Buna göre; bu topraklar yüce Türk Milleti'nin topraklarıdır ve bu milleti yaşatan temel ise hars; yani kültürel ve manevi unsurlardır. Dolayısıyla Türk Milleti'nin bir parçası olmak için, etnik olarak Türk olmak şart koşulmamıştır. Türk harsını benimseyen ve kendisini Türk addeden herkes bu milletin bir parçasıdır.

Atatürk milliyetçiliği, Anadolu toprağını vatan belleyen ve "Türküm" diyen her ferdi, hangi ırk veya etnik kökenden olursa olsun bir çatı altında toplayıp kaynaştırmıştır. Milliyetçilik, temelde, birlik ve beraberlik ortamının tam manasıyla sağlanmasını amaçlayan kilit bir Atatürkçülük ilkesi konumundadır. Atatürk milliyetçiliği, Türk Milleti'ne mensup olmakla övünmeyi, Türk Milleti'ne inanmayı ve güvenmeyi esas alır.

Burada Atatürk'ün Türk milliyetçiliğinin, Türkiye sınırlarını da aşan bir Türklük bilincine dayandığını hatırlatmamız lazımdı. Mustafa Kemal Türkiye sınırları dışında yaşayan Türklere her zaman önem vermiş ve açık biçimde gelecekte Türk Birliği'nin kurulacağına yönelik inancını şöyle açıklamıştır:

"Ben her şeyden önce bir Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum. Böyle öleceğim. Türk Birliği'nin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk Birliğine inanıyorum, onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk Birliğiyle açacaktır. Dünya sükûnunu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türk'ün varlığı bu köhne aleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek." (Atatürk'ün Sofrası, İsmet Bozdağ, Kervan Yayınları, 1975, s. 138-143)

Atatürk, bu birliğin sağlanması için çok stratejik ve akılcı bir metot İzlenmesi gerektiğini, alt yapı hazırlanırken, başka devletlerin bunu kendileri için tehdit olarak algılamamaları için de çaba harcanmasının önemli olduğunu vurgulamıştır. Atatürk kendi döneminde Türkiye'yi bu birlikteliğe götürecek önemli hamleler yapmıştır:

"Bugün ölümsüz gibi görünen nice güçlerden, ileride belki pek, az bir şey kalacaktır. Devletler ve Milletler, bu idrakin içinde olmalıdırlar. Bu gün (Sovyetlerin) elinde sımsıkı tuttuğu Milletler, avuçlarından sıyrılabilip dağılır. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte O zaman Türkiye, ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostunuzun (Sovyetlerin) yönetiminde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız. "Hazır olmak" yalnız o günü susup beklemek değildir "hazırlanmak lazımdır". Milletler, buna nasıl hazırlanırlar? Manevi köprülerini sağlam tutarak... Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür. Tarih bağı kurmamız lazım. Folklor bağı kurmamız lazım. Dil bağı kurmamız lazım. Ortak bir dil amaçladığımız gibi, ortak bir tarih öğretimiz olması gerekli.  Ortak bir mazimiz var, bu maziyi bilincimize taşımamız lazım. Bu sebepte okullarda okuttuğumuz tarihi Orta Asya'dan başlattık? Bizim çocuklarımız, orada yaşayanları bilmelidirler, Orada yaşayanlar da bizi bilmeli, işte bunu sağlamak için de "Türkiyat Enstitüsü"nü kurduk.  Kültürlerimizi, bütünleştirmeye çalışıyoruz! Ben bugün çağdaş bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, yarının Türkiye'sinin temellerini de atmaya o kadar dikkat ediyorum. Durmadan değişen dünyada, yarının muhtemel dengeleri İçin hazır olacağız." (Atatürk'ün Avrasya Devleti, İsmet Bozdağ, İstanbul 1998)

Atatürk'ün görüşleri Türk-İslam Birliği için önemli bir mesaj içermektedir

Mustafa Kemal Atatürk'ün, Türk-İslam dünyasının nasıl bir yapı içinde birlik ve beraberliğini sağlayabileceği yönünde de önemli değerlendirmeleri vardır. Bir devletin en önemli unsurlarından birinin "milli sınırlar içinde var olma hakkı" olduğunu ifade eden Atatürk'ün tespitlerinin doğruluğu, geçen zaman içerisinde ispatlanmıştır.

Bilindiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılış sürecinde, Osmanlı topraklarında yaşayan halkların bir kısmı Siyonist-sabataist odakların ve Masonların yanlış yönlendirmelere kapılarak Osmanlı'nın yanında yer almak yerine, dış güçlerle işbirliği yapmışlardır. Ancak çeşitli imtiyazlar kazanacaklarını umarak bu yolu seçenler, sonunda iş birliği yaptıkları ülkelerin hegemonyası altına girmişler ve sömürge olmuşlardır. Bu halklardan bazıları, Cumhuriyetin ilk yıllarında Mustafa Kemal'e temsilciler göndererek, kendilerini sömürge durumuna düşüren liderlerinin basiretsizliğinden şikâyet etmiş ve hatta bazıları Türkiye Cumhuriyeti ile birleşme taleplerini dile getirmişlerdir. Atatürk'ün bu tekliflere verdiği karşılık, Türk-İslam Birliği'nin temelinin nasıl olması gerektiğini gösteren önemli bir cevaptır:

"Bütün İslam âleminin, manen olduğu kadar maddeten de birlik içinde ve müttefik hale gelmesinden sadece sevinç duyarız. Bunun için de bizim kendi hudutlarımız içerisinde bağımsız olduğumuz gibi, önce Suriyelilerin ve Iraklıların da milli hâkimiyete dayalı bağımsız bir güç olarak ortaya çıkmaları lazımdır." (Mustafa Kemal, 24 Nisan 1920, 4. (gizli) oturum)

Görüldüğü gibi Atatürk'ün belirlediği öncelik, bu ülkelerin de bağımsızlıklarını kazanmalarıdır. Türk-İslam Birliği'nin öneminin bilincinde olan Atatürk, bu birliğin kendisinden beklenen etkiye sahip olabilmesi için, üyelerinin milli sınırları içinde bağımsızlığını kazanmış, milli iradeye dayanan ve kendi ayakları üzerinde durabilen devletler olmaları gerektiğini vurgulamıştır. Dolayısıyla, bugün de, kurulacak bu birlikteliğin üyelerinin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlıklarını koruması son derece önemli bulunmaktadır.

Türkiye'nin tarihsel kimliği, Osmanlı kimliğidir. Atatürk de bu gerçeği görmüş ve dönemin şartlarının izin verdiği ölçüde Osmanlı mirasına sahip çıkmıştır. Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanlı borçlarını son kuruşuna kadar ödemeyi kabul etmesi ve tüm ekonomik sıkıntılara rağmen bu borçların ödemelerine sadık kalması, bunun en somut ispatıdır. Atatürk'ün bu politikasının nedeni, henüz o dönemde Osmanlı mirasının Türkiye'nin dış politikası açısından büyük bir stratejik avantaj olduğunu görmüş olmasıdır. Atatürk, öte yandan, Balkan Antantı ve Sadabad Paktı gibi oluşumlarla, eski Osmanlı coğrafyalarında Türkiye'nin nüfuzunu korumaya çalışmıştır. Balkan Antantı, bazı Balkan ülkelerini, Sadabad Paktı ise bazı Ortadoğu ülkelerini Türkiye'nin liderliği altında stratejik işbirliğine ulaştırma amacını taşımıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Türk-İslam Dünyasına Örnek Olacaktır

Türk ve İslam devletlerinin bir çatı altında toplanması, adalet, sevgi ve kardeşlik temeli üzerine bir güç oluşturması, Türkiye Cumhuriyeti'ne önemli görevler düşmektedir ve öncülük yapmalıdır. NATO üyesi olan Türkiye'nin Batı Dünyası ile Türk ve İslam devletleri arasında bir köprü işlevi göreceği çok açıktır. Türkiye sahip olduğu tarihi mirası, jeo-politik ve stratejik yapısı gereği üstleneceği görev ile Türk-İslam coğrafyasında büyük bir zenginliğin, refahın ve huzurun yolunu açacaktır.

Atatürk Samimi Bir Müslümandı

Atatürk, sadece siyaset adamlığı ve askeri dehasıyla değil, aynı zamanda kişiliği ile de Türk Milleti'nin önünde güzel bir örnek oluşturmaktadır.

Atatürk, İslam'ı özümsemiş bir Osmanlı beyefendisidir. Mustafa Kemal'in vatanı ve milleti için yaptığı tüm fedakârlıklar, onun inançlı yapısı sonucu ortaya çıkmıştır. Zira dini değerlere inanmayan, vicdanı ile hareket etmeyen bir insanın, tehlike altında olan bu İslam vatanını ve Müslüman milletimizi kurtarmayı düşünmesi, canını bu uğurda ortaya koyması imkânsızdır.

Mustafa Kemal'in hayatını ve politikalarını gözden geçirdiğimizde, Atatürk'ün dinine bağlı bir insan olduğu anlaşılmaktadır. Örneğin Sabiha Gökçen, Mustafa Kemal ile ilgili bir anısında bu konuyu vurgulamıştır:

"Ata'nın elini öpmek üzere yanına girdim. İşleri ile meşguldü. Bir süre ayakta bekledim. Birden derin bir iç geçirdi. Ve "Allah" dedi. O bunu sık sık tekrarladı... ve bana dönüp "Çok iyi, Allah, büyük ve sonsuz bir kuvvettir. Ona inanmak lazımdır" dedi. Ve bu konuda uzun uzun izahat verdi. Ben de o zaman anladım ki, Atatürk hakkında söylenenlerin aslı yoktu, iftira ve düzmeceydi. Ve Ata, bütün söylenenlerin hilafına inançlı ve dindar bir şahsiyetti." (Avni Altıner, Her Yönüyle Atatürk, 2. Baskı, Bakış Kütüphanesi, İstanbul, 1974, s. 376)

Mustafa Kemal'i yakından tanıyanların da ifade ettiği gibi, Atamız, dine ve manevi inançlarına bağlı ve saygılı bir liderdi. Atatürk'ün İslam dinini, Kuran'ı, Peygamberimiz (sav)'i öven ve milletimizi İslam dinini yaşamaya davet eden pek çok tavsiyesi kasıtlı olarak unutturulmaya çalışılmıştır. Bu sözlerinden bazıları şunlardır:

"İnsanların mücadelelerinde en kuvvetli istihkâm (barikat), iman dolu göğüsleridir." (Cemal Kutay, Ne Buldu, Ne Bıraktı? Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı, İzmir, Tarihsiz, s. 175)

"Ey millet! Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah'ın selameti, sevgisi ve hayrı üzerinize olsun. Peygamber Efendimiz hazretleri, Cenab-ı Hak tarafından insanlara, dini hakikatleri duyurmaya memur ve elçi olmuştur. Koyduğu esas kanunlar cümlemizce malumdur ki, Kur'an'daki, "anlamı açık olan ayetler"dir. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor." (Seyfettin Turhan, Atatürk'te Konular Ansiklopedisi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Şubat 1995, s.191)








[1] Doğu Perinçek-Türk Ordusunda Strateji sorunu-Kaynak yy. 2. baskı 2008 İst. Sh: 152

[2] 4 Ocak 2009 Aydınlık

[3] Zeki Ceyhan


Bu yazarin diger makaleleri

HAİNLERİN TİYNETİ! (ŞİİR)
  HAİNLERİN TİYNETİ!        "Dostlarımdan koru, Sen beni ya Rabb Ben düşmanlarımdan, kendim...
Devami
EDEP YA HU!
                   ...
Devami
PORNO HASTASI, ŞEYTAN TUTSAĞI
  PORNO HASTASI, ŞEYTAN TUTSAĞI     Halktan çekinir ya, utanmaz Hak’tan Uzaklaşır daim,...
Devami
ABD'NİN KRİZİ, AKP'NİN KERİZİ!
Recep T. Erdoğan G20'de vesayet anlaşması yapıyor! Bazı Safdiriklerin, "Davos Kahramanı!",...
Devami
ALLAH'IN İNTİKAMI
Siyonist odakların, kirli gülüydü Münafıkı muhterem, sandı gafiller!...
Devami
DAVASIZ İNSAN DA VARDIR!
Cumhuriyet yöntem, adalet amaç Demokrasi hileye, yapılır araç Dünya için Dini, veriyor...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1438

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR