Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün3483
mod_vvisit_counterDün4854
mod_vvisit_counterBu Hafta13879
mod_vvisit_counterGeçen hafta37193
mod_vvisit_counterBu Ay89595
mod_vvisit_counterGeçen Ay163016
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar14767184

IP'niz: 3.234.245.125
Bugün: 19 Şub 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11424979

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
feto2
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 

BUĞRA YAYINCILIK

Tel-Faks:

0212 516 52 62

 

Reklam

HZ. PEYGAMBERİN VE HAK DAVA ÖNDERLERİNİN YAKIN ÇEVRESİNE SIZAN YAHUDİ CASUSLAR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 


Münafıklar Aramızda mı, Yoksa Tarihin Mezarlığında mı?

İslam; bütün insanlığın saadet ve selamet kuralları ve Müslümanların imtihan ve olgunlaşma programıdır.

Tekrar edelim:

İslam:

a) Bütün insanların huzur ve kurtuluş kuralları

b) Ama sadece, “inananların” imtihan programıdır.

Çünkü, inkâr edenler bu imtihanı peşinen kaybetmiş ve olgunlaşma okuluna girme şansını yitirmiş sayılır. İşte bu imtihandaki “düşman” kavramı da iki kısımdır.

1- Açık düşmanlar: Kitaplı ve kitapsız kâfirler

2- Gizli düşmanlar: mümin görünen münafık kişiler ve kripto cemaatler

Açık tehlike ve tehdit odakları belli; Ateistler, putperestler, komünistler, kitaplı kâfirlerden Yahudi ve Hıristiyan kesimler (Siyonist ve emperyalistler)

  • Peki, içimize sızan, Hak davamıza ve camiamıza musallat olan, muhterem ve mücahit rolü oynayanlar kimlerdir?
  • Niçin ve nasıl gelip yerleşilmiştir?
  • Tamirat görüntülü hangi tahribatlar işlenmektedir?
  • Bunları bilen ve sezen lider, hangi nebevi siyaset ve strateji ile açıkça def etmemiş, “çok yakınlarına sezdirmek ve dikkat çekmek” dışında, neden deşifre etmemiştir?
  • Bu marazlı münafıkları dile getiren ve camiamızı tedbirli ve temkinli olmaya davet eden dava erleri, niçin hedef haline getirilmiştir?

Soruları üzerinde düşünmeyen, Kur’an’ın ısrarla vurguladığı bu konuları irdelemekten ve dert edinmekten çekinen bir mümin, öyle “Hüsnü zan etmeliyiz, ağabeylerimize itimat ve itaat göstermeliyiz” gibi bahanelere sığınmakla, bu imtihanı geçemeyecek ve gerçeklere erişemeyecektir. Öyle ya, gözünü kapayan nasıl görecektir?

Örneğin; 12 Nisan 2010 tarihinde, Milli Görüş 40. yıl kutlamalarına katılmak üzere Atatürk Havalimanından Berlin’e uçmadan önce, Erbakan Hoca’nın yanındaki kişiye dönüp, onun elindeki bir ajanda ebadındaki küçük kamera kutusunu andıran şık deri çantayı göstererek:

“Bu çantayı sıradan bir insan taşımaz!” diye latife yapması…

Uçağa gitmek üzere yerinden kalkarken de, yine aynı kişiye:

“Sakın ha, çantanı unutma!” diye takılması, oldukça ilginçtir.

Çünkü Hoca’nın böyle soğuk, sıradan, çiğ ve ısrarlı şakalar yaptığı hiç görülmemiştir.

Erbakan Hoca’yı uğurlamaya gidenler arasında o kişinin gerçek kimliğini bilen arkadaşlarımızın da bulunması ve Hoca’nın bu latifeleri özellikle onlara duyurmaya çalışması; küçük çantayı taşıyan kişinin de bu latifeler karşısında telaşa kapılması, “Acaba Hoca, o çantada kendisine yönelik hileli ve tehlikeli bir şeyler taşındığına dikkat mi çekmek istemişti?” şüphelerini hatıra getirmekteydi. Hoca’nın teşkilat mensuplarına ve hocalara yönelik gizli sohbetinin Alman medyasında yayınlaması işe ayrı bir soru işaretiydi.

Ve yine Almanya’nın ve Avrupa’nın farklı bölgelerinden aldığımız haberlere göre, bazı IGMG yetkililerinin, otobüslerle bu kutlamalara katılmak isteyenlere: “sakın gelmeyin, salon çok küçük, dışarıda kalırsınız!” gibi, onları yola çıkmaktan caydırıcı telkinleri, yoksa Hoca’nın toplantısının sönük geçmesini istedikleri için miydi?

Şayet yetersiz bir salon tutulmuşsa ve böylesine tarihi bir toplantı için gerekli tedbirler alınmamışsa, bu bile onların ayarını ve amacını göstermez miydi?! Şimdi eğer İslam ve imtihan devam ediyorsa; Hz. Peygamber A.S. bugün de sünnetiyle, sistemiyle, muhabbetiyle içimiz de yaşıyorsa…

“Ve (şunu) bilin ki, Allah Resulü içinizdedir”(Hücurat: 7) ayetinin manası ve mesajı yeterince algılanıyorsa.

Yine Yahudilerin başını çektiği bir fitne merkezinin, yani Siyonist-masonik mahfillerin açıkça yıkmaya ve yozlaştırmaya çalıştığı hayırlı bir şahsiyet ve haklı bir hareket yola çıkmış yürüyorsa.

O halde, bugün de aramızda ve teşkilatımızda Yahudi destekli Abdullah Bin Ubeylerin, hatta asırların deneyim ve birikimiyle daha da sinsileşip “mümin, muttaki, mücahit” rolünü oynamakta mükemmelleşmiş münafık kişilerin bulunmadığını, en etkili ve yetkili kurumlara sızmadığını düşünmek:

a) İmtihan sırrına ve sünnetüllaha aykırıdır.

b) “Davamızın en haklı ve şeytani çevrelerin endişe kaynağı” olduğu kanaatine uymamaktadır.

c) Münafıkları aramıza da değil dışımızda aramak ise, ya bilgisizlik ve ahmaklık veya korkaklık ve kolaycılıktır.

d) Çıbanbaşı ve anaç münafıklar, hiçbir zaman camiadan ve teşkilattan ayrılıp uzaklaşmayacaktır. Bunların tertip ve teşvikiyle kopup kayanlar ise, sadece dönek-mürtet takımıdır.

Milli Gazete’de, Abdullah Kara’nın “İslam ordusuna sızan casuslar” başlıklı çok güzel ve mükemmel bir makalesi yayınlanmıştı.

Peki, bütün bunlar, 1430 sene öncesinde yaşamış ve artık tarihe karışmış hikâyeler olarak mı okunacaktı?

Yoksa, aynı şeytani odakların ve mümin kılıflı şerli münafıkların, bugün de içimize nasıl sızdıkları, camiamızı nasıl karıştırıp azdırdıkları üzerinde kafa mı yorulacaktı? Çünkü bugün içimizde münafıkları tanıyıp tedbir almadıktan sonra, geçmişteki münafıkları yazıp tartışmanın ne faydası olacaktı?

Şimdi gelin lütfen birlikte ve dikkatle okuyalım; Yahudi kriptoları ve münafıkları daha yakından tanımaya çalışalım:

İslâm ordusuna sızan casuslar

Şüphesiz “Derin Hıyanet” casusları sadece günümüzde dava liderlerinin ve devlet yönetenlerin evine kadar sızmıyorlar. Bu sızmalar tarih boyunca hep oldular. Başkanları dize getirmek için tehditten şantaja, hatta suikasta kadar pek çok girişimde bulunan şer odakları sayısız entrika çevirdi, akla hayale gelmeyen desiselere başvurdular.

Bu sızmalar devlet başkanları ile sınırlı kalmadığı muhakkak. Ordudan bürokrasiye, ilim mahfillerinden camiye, medyadan ve sokağa kadar her yerde boy gösterdiler. İnsanın olduğu her yerde ortaya çıkan fitneciler Efendimizin yoluna da çıktılar. Ordusuna, camisine evine kadar sızmaya kalkıştılar.

İslam ordusu Uhud savaşına giderken Yahudi cıfıtları büyük bir operasyon hazırladılar. Çok önceden Mekke'ye giden bir gurup Yahudi, cahil müşrikleri ve yöneticileri Müslümanlarla karşı alabildiğine cesaretlendirip kışkırttılar. Söyledikleri şiirlerle kâfirlere moral vermek ve gaza getirmekle kalmayıp, maddi destek konusunda da çeşitli vaatlerde bulundular. Plan şuydu: Savaş sırasında münafıklıkla İslam ordusuna katılacak olan Medine Yahudileri ile birleşecek Müslümanları son ferdine kadar öldürmeye başlayacaklardı.

Planın birinci aşaması başarı ile tamamlandı. Mekkelileri savaşa kışkırtan Yahudiler 3000 kişilik, o günün şartlarına göre son derece donanımlı bir müşrik ordusunu harekete geçirdiler. İkinci aşama için ise çok sayıda münafık Medine’de İslam ordusuna katıldı. Üçüncü aşama ise Yahudi askerlerin orduya katılmasıydı. Dördüncü aşamada savaş esnasında müşriklerle birleşip İslam ordusunu yok edeceklerdi. Planın son aşaması ile ilgili bir bilgiye rastlamadım. Ama diğer üç aşama dördüncü aşamayı ayrıca bir belgeye gerek duyulmayacak açıklıkta ortaya koymaktaydı.

Üçüncü aşamayı gerçekleştirmek için harekete geçen Yahudiler 600 kişilik bir ordu hazırlamıştı. Çoğu okçulardan oluşan askerler İslam ordusundan önce şehrin çıkışına gidip beklemeye başlamıştı. Seniyetü'l Veda'ya gelindiğinde Allah Resûlü (a.s.m.) beklemekte olan Yahudileri görünce yanındaki sahabelere:

- Bunlar kim? diye sormuşlardı. Sahabeler:

- Abdullah b. Übey'in müttefiki olan Yahudilerdir. 600 kişilik bir birlikle bizim yanımızda savaşmak için gelmişlerdir”, dediler.

Mekke'de Müslümanları yok etmek için savaş tamtamları çalan Yahudiler, Medine'de nerdeyse İslam ordusu büyüklüğünde bir ordu ile Müslümanların yanında yer almak için toplanmıştı. Tablo ne kadar tanıdıktı? Milleti bölüp birbirine düşüren, çatışan tarafların her birini kukla gibi yöneten derin güçlerin bugünkü oyunlarını ne kadar da hatırlatmaktaydı.

Durumu fark eden Efendimiz, şeytanlaşmış insanların bu oyununu bozacaktı. Sahabelere:

- Gelenler Müslüman mı oldular? diye sordu. Onlar:

- Hayır Müslüman olmadılar. Sadece bize yardım için buradalar” dediler. Efendimiz:

- “Onlara geri dönmelerini söyleyin. Biz inanmayanlara karşı diğer inanmayanlardan yardım istemeyiz,” buyurdu.

Bu oyun bozulunca B Planına geçilmişti. Uhud'a yaklaşılınca bir kaç casusu İslam Ordusunda bıraktıktan sonra, askerin üçte birini yanına alan Abdullah b. Übey tam da savaş başlamışken Müslümanları düşmanla baş başa bırakarak geri dönecekti. Aslında plana göre daha fazla kişiyi caydırıp yanına alacaktı. Ancak Akabe'de biat eden sahabeler ve Nakipler buna engel olmuşlardı. O 300 kişi ile geri dönünce İslam ordusu 600 kişi civarında kalmıştı. Müslümanlar yalnızca güç değil, aynı zamanda moral kaybına da uğramıştı. Öyle ki bazı kabileler geri dönme konusunda ciddi tereddütler yaşamıştı.

Sahebe teşkilatını dağıtma operasyonları

Orduda kalan casuslar ilk fırsatta devreye girerek, sahabelerin morallerini bozup savaş meydanından kaçırmak için büyük çaba harcamıştı. Etkili de oldular. Durumu fark eden sahabelerin feryatları olmasa nerdeyse büyük bir felakete sebep olacaklardı.

İslam ordusuna sızma girişimine sürekli devam eden derin güçler, ihtilal yaparak Allah Resulü (a.s.m.) ve onunla birlikte hicret edenleri Medine'den kovmak için büyük bir operasyon hazırlığına başlamıştı. Plan Mustalık oğulları seferinde uygulandı. Çok sayıda Münafığın katıldığı seferde üst üste birçok fitne hareketi yaşandı. Efendimiz oyunlarını bir bir bozunca çirkefleşen münafıklar Hz. Aişe'ye iftira atarak Efendimizi ve iffet timsali zevcesini lekelemeye kalkışmıştı. Planların boşa çıktığı bu olaylarda dikkatimizi çeken en önemli taraf, münafıkları cesaretlendiren ve hedefe yaklaştıran en büyük desteğin bazı samimi ama dikkatsiz Müslümanlardan gelmiş olmasıydı. Bir başka deyişle Müslümanların hataları ve bir anlık nefsi tavırları, fitne fitilini ateşleyen sebep olmakla kalmamış, Hz. Aişe olayında olduğu gibi büyümesine neden olmuşlardı. Bu pencereden bakıldığında görülecektir ki; samimi ama temkinsiz ve tedbirsiz davranan ve nefsi yorumlara kalkışan kişilerin desteğini almayan şeytanlaşmış insanlar asla başaramıyorlardı. Bunu bildikleri için sürekli bilgiyi kirletiyor, etrafı toz duman edip kafaları karıştırıyorlardı. Terörü bile sırf kafaları daha çok karıştırıp kitleleri istedikleri tarafa yönlendirmek için çıkarıyorlardı.

Camiye (Karargâha ve Teşkilata) sızan casuslar

Derin Hıyanet adına çalışan münafıklar istihbarat toplamak, gerçek yüzlerini saklamak veya direk cami ve cemaati hedef almak için camilere sızmaktan sakınmaz, hedeflerine ulaşmak için halkın dini duyguları ile oynarlar. Fitneciler bu metodu, Allah Resulü’nün (a.s.m.) yaşadığı zamandan itibaren hep yaptılar.

Müslümanların açıklarını bulmak, plan programlarını öğrenip ona göre konumlanmak, fırsat bulduklarında fitne ve fesat çıkarmak üzere görevlendirilen kişiler Mescid-i Nevevi'den ayrılmazdı. Gün boyu Müslümanların yanına sokulur, konuşulanları dinler, sinsi sinsi dolaşıp bilgi toplarlardı. Mescitten ayrıldıktan doğruca üstlerine gider, topladıkları bilgileri rapor ederlerdi. Olanların farkında olan Allah Resulü (a.s.m.) onları göz hapsinde tutar ileri gittiklerinde müdahale ederdi.

Bir gün aslen Yahudi olan münafıklardan birkaçının bir araya gelerek Mescid-i Nebevi'nin bir köşesinde birbirlerine sokulmuş, kafa kafaya vermiş, fısıltı ile konuşup gülüştüklerini gördü. Belli ki, bir fitne peşindeydiler. Buna fırsat vermek istemedi. Sahabilere:

- Şunları mescitten çıkarın, diye emretti. Emri duyan Ebu Eyyûb el-Ensârî, hemen yerinden sıçradı. Nifak çıkaran Amr b. Kays'ın ayağından tutup sürükleye sürükleye dışarı attı. Sonra Râfi' b. Vedia'nın yanına gitti. Onu da cüppesinden tutup çekti. Râfi' çıkmamak için direnince sert bir tokat vurarak dışarı attı.

Ardından:

- Haydi çabuk! Allah Resulü'nün (a.s.m.) mescidinden çıkıp geldiğin yere git! Buradan uzak dur ey münafık” diye bağırdı. Böyle bir müdahale beklemeyen Amr b. Kays kızarak nifakını açığa çıkardı. Efendimizin faziletinden sitayişle bahsettiği Mescid-i Nebevi'ye hakaret etmeye başladı.

- Ey Ebu Eyyüb! Sen beni Salebe oğullarının ağılından mı kovuyorsun?! diye bağırdı. Ebu Eyyüb'ün ardından Ammare b. Hazm kalktı. Zeyd b. Amr'ın ellerini tutup sırtına sert bir yumruk vurarak yere attı. Zeyd:

- Beni öldürdün, diye acı ile bağırdı. Ammar ise:

- Allah seni daha beter etsin ey münafık! Allah'ın ahirette senin için hazırladığı azap bundan çok daha şiddetli olacak. Bundan böyle Allah Resulü'nün (a.s.m) mescidine yaklaşma! diye çıkıştı.

Mesud b. Evs'de aralarındaki tek genç münafık olan Kays b. Amr'ı kafasından tutup dışarı attı. Hudr kabilesinden biri de münafıklardan Haris b. Amr'ı belinden tutup yere fırlattı. Kays kendi yaptıklarını unutmuşçasına

- Bu ne kabalık ey Ebu Haris! diye sitem edip sızlandı. Sahabe:

- Sen bunu hak ediyorsun ey Allah'ın düşmanı! Buradan çıkınca bir daha Mescid-i Nebevi'ye yaklaşma! diye bağırdı.[1]

İşi ileri götüren münafıklar, şüpheleri üzerlerine çekmemek için zaman zaman cami gibi ulvi mekânları karargâh olarak kullanır, faaliyetlerini buradan yürütmeye çalışırlardı. Mescid-i Dırar bunun en önemli örneklerinin başındaydı. Allah'ın “Takva üzere kurulan mescid” diye sitayişle bahsettiği mescide karşı yaptırılan Dırar mescidi kale gibi sağlamdı. Karargâh olarak kullanılıyor, silah depoluyorlardı. 50 adamı ile Mekke'ye giden Ebu Amir zaman zaman buraya gelip adamları ile toplantı yapar, çıkaracakları fitneleri anlatırdı. Toplantılarda adamlarını eğitir, onlara fitne fesat çıkarma taktikleri öğretir, planlarını uygulamaya geçirmek için çeşitli direktifler verirdi...

O olmadığı zamanlar da faaliyetler aynı şekilde devam ederdi. Toplantılara daha az katılan biri yöneticilere:

- Ebu Amir'i uzun zamandır göremiyorum nerelerde? diye sorunca yöneticiler:

- O buraya sık değil zaman zaman gelir. Bizimle uzun uzadıya konuşuyor, sohbet ederiz. Sonra gider, dediler. Adam:

- Onu başka yerlerde de göremiyoruz? dedi. Münafıklar:

- Doğru. Bu konuyu sorduğumuzda kendisi bize: "Şu ahırınıza giremiyorum? (Kuba mescidini kastediyor) Çünkü Muhammed'in sahabeleri beni gördüklerinde bakışları ile beni rahatsız ediyorlar. Üzerime saldırmalarından endişe ediyorum. Onun için aranıza katılamıyorum." diyor, dediler.

İşin acı tarafı, bu adamların faaliyetlerini yürütürken samimi insanları kullanıp onların destekleri ile güçlenmeleriydi. Tıpkı Mücemmi b. Cariye gibi. Münafık olan babası onu imam yaptı. Olanlardan habersiz olan Mücemmi b. Cariye bir süre münafıklara imamlık yaptı. Durum Allah tarafından Peygamber Efendimize (a.s.m.) bildirilip mescidin yıkılması emredilince münafıklar kaçtı, yıkım için gelen sahabelere direnen ise maalesef Mücemmi oldu.[2]

Camilerde suikast düzenlemekten çekinmeyen hain ve derin güçler, Umeyr b. Vehbleri Mescid-i Nebevî' ye gönderip Hz. Peygamberi şehit etmek istediler. Ancak her seferinde hüsrana uğradılar. Giden adamlarının çoğu Efendimizde dirilerek İslam ile şereflendiler.

İlim mahfillerine sızan casuslar

Basın yayını, yazarları ve ilim adamlarını emellerine alet etmekten sakınmayan derin Yahudi güçler ve işbirlikçileri makam-mevki, para ve çıkar dağıtarak olmazsa tehdit ve şantaja başvurarak işlerini halletmeye bakarlar. İlim adamlarını fitneye bulaştırır, hak ile batılı birbirine karıştırırlar.

Asr-ı Saadet'te münafık ve Yahudi ajanların öncelikli görevlerinden biri de hem kendi halklarının hem Arapların Efendimize yönelmesini engellemekti. Bunun için onları şüpheye düşürerek zihinlerini bulandırmaya çalışırlardı. Bir araya gelen Yahudi Lobileri hemen bir plan yapıp uygulamaya koymuşlardı. Plana göre seçtikleri alimler sabahleyin gidip Müslüman olacak, akşama kadar Efendimizin yanından ayrılmayacak, mümkün olduğunca çok kişiye görünmeye çalışacaktı. Akşam olunca da İslam hakkında ileri geri konuşup dinden ayrılacaktı. Plana göre Yahudilerin iman ettiklerini gören Müslüman halk sevinecek "Dini iyi bilen insanlar Müslüman oldu. Demek ki İslam gerçekten doğruymuş." diyeceklerdi. Yahudi halkı da "Alimlerin bize bahsettikleri peygamber buymuş." diyecek Efendimize karşı bir muhabbet besleyeceklerdi. Bir müddet sonra İslam'a giren Yahudi alimler dinden ayrılıp onu reddedince Müslümanlar veya müşrik Araplar "Demek ki İslam yanlışmış, baksana Müslüman olan şu bilge kişi işin içine girince gerçeği görüp yanıldığını anladı, (hâşâ) Peygamberin yalancı olduğunu fark edip dinden ayrıldı. Onun dinde karşı çıkmasının kin ve hasetten dolayı olduğunu sanmıyoruz. Böyle olsaydı, ta başında onu tasdik etmezdi." diyeceklerdi. Yahudiler de "Demek ki bu beklenen peygamber değilmiş, o henüz gelmemiş. Bu kişi (haşa) yalancı peygambermiş" diyeceklerdi.[3]

Bu oyunu defalarca oynadılar. Hatta daha inandırıcı olması için bir keresinde anlaştıkları bir Hıristiyan alimini kullanmışlardı. Hıristiyan adam, Efendimize giderek İslam'ı kabul ettiğini açıkladı. Söz ve hareketleri ile samimiyetini göstermeye çalıştı. Bakara ve Âl-i İmran sûrelerini ezberledi. Samimi Müslüman rolü oynayarak halk arasında da, büyük bir itibar kazandı. Zaman zaman vahiy kâtipleri gibi gelen vahyi yazdı. Bir süre sonra oyunun ikinci perdesini oynamaya başladı.

- Muhammed, benim kendisine yazdığım şeylerden başka bir şey bilmiyor, diyerek dedikodu yaptı. Halk arasında gezerek yaygaraya kopardı. Maksadı insanları fitneye sevk edip zihinlerini bulandırmak kalplerine şüphe sokmaktı. Ancak hakkında ayet inince hilesi açığa çıktı. Maskesi düştü, oyunu bozuldu.

"Ehl-i Kitap'tan bir grup şöyle dedi: 'Müminlere indirilene sabahleyin inanıp akşamleyin inkâr edin. Belki böylece dinlerinden dönerler.'" [4]

Çok bilinçli olan sahabeler başından beri onun yaptığı dedikoduya tepki koymuşlardı. Hakkında ayet inince Medine'de barınamayacağını anlayan adam, Müslümanlardan kaçıp kavminin yanına sığınmıştı. Bir süre sonra da öldü. Ölüm haberini duyan Allah Resulü (a.s.m.):

- Yer onu kabul etmez, buyurdu. Akrabaları adamı gömdü. Yer gerçekten de kabul etmedi. Sabah olduğunda mezarın yanından geçenler dehşete kapıldılar. Yer onu dışarı atmıştı. Mezarın başına toplanan akrabaları şok olmuşlardı. Gördüklerine inanamadılar. Kavmi:

- Bu, Muhammed ile sahabelerinin işidir! Onların arasından kaçıp buraya geldiği için adamımızın kefenini soyup dışarı attılar, diye yorum yaptı. Bu kez derin bir çukur kazarak ölüyü oraya gömdüler. Ancak değişen bir şey olmadı. Sabah olunca, yerin yine adamı dışarı attığını gördüler. Düşünüp ibret almak yerine yine:

- Bu da Muhammed ile sahabelerinin işidir! İslam'dan ayrıldığı için, kefenini soyup kabrin dışına attılar, dediler. Tekrar güçlerinin yettiğince derin bir kabir kazarak, ölüyü oraya gömdüler. Müslümanlar mezarı kazıp adamlarını çıkarmasın diye kabrin yakınına adam koyup gözlediler. Böylece kimsenin kabre yaklaşmadığından emin oldular. Sabah olunca doğruca kabre gittiler. Yer onu yine dışarı atmıştı. O zaman bu işin insanlar tarafından yapılmadığını anladılar. Adamın cesedine dokunmayıp olduğu yerde bıraktılar. Kemikleri çürüyünceye kadar ibret olarak orada öylece kaldı. Onu bu halde görüp

- Bu adamın hali nedir, diye soranlara:

- Onu defalarca gömdüğümüz halde, yer kabul etmedi, diyerek hikâyesini anlattılar.[5]

Resûlullah'ın evine kadar sızmaya kalkışan casuslar

Camiiden orduya kadar her yere sızan Yahudi ve münafık ajanlar bu kadarla kalmadılar. Daha önemli sırlara vakıf olmak ve daha büyük kötülükler kurgulamak için en mahrem yerlere kadar sızmaya, önemli sırlara ulaşmaya çalıştılar. İşte onlardan birisi teslimiyeti, terbiyesi ve hizmeti ile Peygamber Efendimiz'in takdirini kazanıp özel hizmetini yapacak kadar kendisine yaklaştı. Bu kişi Allah Resulü’ne (s.a.v.) hizmet eden Yahudi bir gençti. Efendimiz onun hizmetinden oldukça memnundu. Yahudiler onu zamanı gelince kirli emellerinde kullanmak için oraya yerleştirmişlerdi. Efendimiz'i bir şekilde öldürüp ortadan kaldırmak isteyen Yahudiler, akıllarına gelen her yolu deniyorlardı. Bunun için bir gün sihir konusunda oldukça meşhur olan Lebid b. Asam'ın yanına gittiler.

- Ey Lebid b. Asam! Bizden pek çok kişi Muhammed'e sihir yaptı. Ancak yapılan sihirlerin hiçbiri tesir etmedi. Onun neler yaptığını, dinimize nasıl muhalif olduğunu sen de görüyorsun. Bizleri öldürdü, yurdumuzdan sürüp çıkardı. Bizim için ona bir sihir yapar mısın? Bunun için sana tam üç dinar veririz, dediler.

Lebid yapılan teklifi kabul etti. Onlardan Efendimiz'in tarağını ve saçının birkaç telini kendisine getirmelerini istedi. Yahudi liderler:

- Olur, en kısa zamanda getiririz, diyerek yanından ayrıldılar.

Efendimiz'in hizmetine bakan gençle irtibat kurarak onun vasıtası ile Efendimiz'in tarak ve saçının birkaç teli bulunmuştu. İstenenleri alınca doğruca Lebid'in yanına koşup tarak ve saçları kendisine sunulmuştu. Dili tutulası, elleri kırılası Lebid vakit geçirmeden işe koyulmuştu. [6]

Bürokrasiye sızan casuslar

Önemli görevler ifa eden bürokrasi, hain güçlerin her zaman hedefi olmuştur. Çeşitli yollardan onları ele geçirmek, Müslümanlar aleyhine istifade etmek her zamanki hileleridir. Hayber'e elçi olarak giden Abdullah b. Ravaha'ya rüşvet teklif ederek onu satın almaya kalkışan Yahudiler, bunun gibi zaman zaman sahabelerin nefsi duygularına hitap ederek onları kullanmak istemişlerdir. Allah Resulü (a.s.m.) ve sahabesini yakından takip eden Bizans imparatoru, Efendimizle problem yaşayanlara kapılarını sonuna kadar açar, yanına gelenlere makam ve mevkiler vermeyi vad ederdi. Tebük savaşından geri kaldığı için cezalandırılan Kab b. Malik'e mektup gönderen Bizans'a bağlı Gassan hükümdarının ona cazip tekliflerde bulunduğu bilinmektedir.”[7]

Milli Görüş Davası, rayından çıkarılmaya çalışılmaktaydı?

Peki, sinsi ve Siyonist Yahudinin zulüm ve sömürü saltanatını yıkıp Adil Bir Düzen kurmarya odaklanmış Erbakan’ın teşkilatını ve etrafını boş bırakırlar mıydı?

Üstelik toplumun çok büyük kısmında ve farklı kesimlerde Milli Görüş’e ve Erbakan çizgisine, açıkça dile getirilemeyen ciddi bir özlem vardı. Ama Milli Görüş’ün gerçeklerine ve Erbakan’ın projelerine, her nedense mesafeli durmaya özen gösteren ve “Hoca’nın hedeflerini ve ekiplerini tasfiye ediyor” iddialarını yalanlama yoluna gitmeyen Numan Kurtulmuş’un bu tavrı, bazı endişelere neden olmaktaydı. Kendisi sık sık biz “antiemperyalist bir partiyiz” demesine rağmen, malum ve mel’un odaklara yakınlığı ve yalakalığı bilinen medyanın ve masonların kendisine yönelik ilgisi ve gündeme getirip reklâm etmesi, nasıl yorumlanacaktı?

Fetullahçı Aksiyon Dergisi’nden Muhsin Öztürk’ün: “28 Şubat sonrasında Millî Görüş çizgisinden koparak yeni bir siyasi hareket olarak varlık gösteren ve 8 yıldır iktidarı yürüten AK Parti'yi ancak Millî Görüş siyasetini temsil eden Saadet Partisi'nin yıpratabileceği okuması bizce de yanlış; ama yürürlükte olan bir siyaset yaklaşımı. Dolayısıyla mütevazı denilebilecek oy oranına rağmen iktidar senaryolarında başat rol verilen Saadet Partisi ve lideri Numan Kurtulmuş sıklıkla iktidar partisi üzerinden bu analize muhatap oluyor”[8] tespitlerini yalanlanmamış olması da kafa karıştırıcıydı.

Numan Bey’in:

“En çok eleştirdiğiniz bürokratik oligarşinin bir mantığı, bir fonksiyonu var. Açık veya gizli o kesimden size karşı da bir teveccüh var. Bunu nasıl yorumlamak gerekiyor?” sorusuna:

“Reform ve değişim yanlısı olan entelektüel çevrelerden de çok ciddi şekilde teveccüh gördüğümüzü, siyasi çevrelerden de ciddi teveccüh gördüğümüzü görüyorum. Yani bizim görüşlerimize yakınlık gösteren kimseye niye bizim görüşlerimize yakınlık gösteriyorsunuz diyemeyiz. Bu söylediklerime insanların nasıl tavır takınacaklarını belirlemek bana düşmez. Benim de insanların takındıkları tavırlara göre sözlerimi değiştirmeyeceğim de aşikârdır.”[9] Yanıtı, sanki dolaylı bir itiraf gibiydi. Bizim kendisiyle ilgili samimi temenni ve tavsiyemiz, SP’nin aslına, ruhuna ve tarihi misyonuna bağlı kalması yönündedir.

Üstelik SP’nin AKP çizgisine girdiği yolundaki yorumların yoğunlaşması da bir tesadüf değildi.

Kendileri böylesi sorulara:

“Bize kimse rol biçmeye kalkmasın. Saadet, Ak Partiyi bölmek için var olan bir parti olmadığı gibi, AK Parti’nin ikamesi bir kurum da değildir” yanıtını vermekteydi ki, bu da ilginçti. Çünkü AKP yanlış ve yıkıcı bir yoldaysa, onu engellemek için bölmek ve önünü kesmek ülke çıkarları için gerekli, üstelik muhalefetin görevi iken, neden bundan çekinmekteydi!? Çünkü AKP’nin “tamirat” görüntülü tahribatına engel olmak, milli ve vicdani bir meseleydi. Oysa Numan Bey asla aldatamayacağı malum ve melun mihrakların alkışını almak yerine, net ve samimi bir tavırla, Milli Görüşün evrensel prensip ve projelerini sahiplense, hem kendisi hem partimiz açısından daha tutarlı ve yararlı sonuçlar alınacağı ve toplum nezdinde saygınlık ve güven kazanacağı kesindi. Kaldı ki parti amaç değil araç yerindedir. Amaçların araçlara feda edilmesi tehlikelidir. Amaç; bizim partimizin yükseltilmesi ve nasıl olursa olsun iktidara getirilmesi değil, ülkemizin birlik ve bekası, Milletimizin huzura ve refaha erişmesidir.

Bizim kanaatimiz; SP üzerinde AKP’den ziyade, 28 Şubat senaryolarıyla Milli Görüşü devre dışı bırakıp-parçalayıp Recep Erdoğanların önünü açan güçlerin baskısı söz konusu olabilirdi. Dış güçler için asıl tehdit ve tehlike, bu milletin inancının ve ihtiyacının tercümanlığını yapan yeni ve Adil bir dünya için ilmi ve geçerli projeler hazırlayan Milli Görüş zihniyeti ve Erbakan gerçeğidir. AKP ve Gülenciler gibi, Erbakan’a hıyanet edenlere siyonizme hizmetleri ölçüsünde, imkân ve iktidar verilmektedir.

Özetle, Numan Bey’in maalesef Milli Görüşün “Adil Düzen ve D-8’ler” gibi projelerine, ırkçı-emperyalist İsrail siyonizmiyle ilgili tarihi tespit ve söylemlerine sahip çıkamadığı bir gerçekti. Kendilerinin:

“Bu partinin çekirdek tabanını en iyi temsil eden adam benim. Oranın hislerini, oranın düşüncelerini en iyi temsil eden kişinin kendim olduğunu biliyorum ve bu şekilde hareket ediyorum. Kaldı ki, bizim siyasi hareketimiz, Türkiye'nin reform dinamiklerini en iyi dile getiren hareket olmak zorundadır. Türkiye'de sağ, sol, milliyetçi, liberal, muhafazakâr gibi tanımların bir anlamı kalmadı. Türkiye siyasetini yeniden formatlamak gerekiyor. Tabii ki kendi partimiz içerisinde doğrularımızı asrın idrakine söylemek gibi bir çabanın içerisindeyiz. Belki başlangıçta üslup farklılıklarından dolayı bir alışma süreci yaşandı. Çok rahat söyleyebilirim, Saadet Partisi teşkilatlarının çok büyük kısmı bugün bizim üslubumuzu benimsemiş vaziyettedir. Tabii, pencerelerini dünyaya kapatmış bir Türkiye değil özlemimiz. Brüksel'de, Washington da, Tel Aviv'de, Tokyo'da ne olduğunu gayet iyi izleriz, biliriz, ama asla dışarıdan esen rüzgâra göre rotamızı değiştirmeyiz” ifadeleri, acaba bir mazeret ve strateji gereği miydi,  yoksa makas değiştirme miydi, veya; Brüksel, Washington ve Telaviv’e dolaylı selam gönderme miydi? bu açık değildi.

Ve tabi kongreye kadar, ülke ve bölge dengelerinin mevcut haliyle devam edip etmeyeceği şüpheliydi. Bölgemiz ve ülkemiz tarihi ve talihli gelişmelere gebeydi. Ne olursa olsun SP’yi Milli Görüş çizgisinden çıkarmaya hiç kimsenin gücü yetmeyecekti. Ve zaten sonunda Numan Kurtulmuş ve nankörler güruhu, kendileri defolup gitmişti.

24 Nisan 2010 Tarihli Milli Gazete’de 1. sayfa başköşeden verdiği haberde Erbakan Hoca’nın Gençlik Şurasına katılımından hiç söz etmemesi de dikkat çekiciydi:

Sadece; “Saadet Partisi Gençlik Kolları yarın Ankara'da buluşuyor. Saadet Partisi Genel Merkez Gençlik Kolları Başkanlığınca düzenlenen Gençlik Şûrası'nda bir araya gelecek olan gençliğin coşkusuna Genel Başkan Numan Kurtulmuş, Genel Başkan Yardımcıları, GİK üyeleri ile çok sayıda il başkanının da katılacağı belirtiliyor” deniyordu…

Erbakan Hocanın Almanya’daki Milli Görüş 40. yıl kutlamaları çerçevesindeki tarihi konferansındaki:

“Keramet şahıslarda değil, İslam’dadır. Allah’ın emirlerine ve Kuran’ın adalet prensiplerine inanılıp uygulandığı için Refah-yol döneminde, hem de çok kısıtlı bir sürede ve kasıtlı engellemelere rağmen bir saadet devri yaşanmış, tarihi oluşum ve icraatlara imza atılmıştır” sözleri sanki “Entelektüel çevreler bize rağbet ediyor, farklı siyasi kesimler bize destek veriyor, taban ve teşkilat bize güveniyor” şeklindeki sözleri, inancının ve davasının değil, kendi şahsının reklâmına ve harikalığına(!) aldananlara uyarıcı bir cevap ve şefkat tokadı gibiydi.

Erbakan Hocanın:

“Mimar Sinan, her biri muhteşem sanat harikaları olan, Şehzade camiini çıraklık, Süleymaniye camiini kalfalık, Selimiye camiini ise ustalık döneminde yaptığını belirtmiştir.

Şimdi bizim de, Selamet Partisindeki başta 1974 şanlı Kıbrıs zaferi ve ağır sanayi hamlemiz, çıraklık dönemimiz; Refah-yol sürecindeki D-8’ler ve diğer tarihi girişimlerimiz, kalfalık dönemimizin eserleridir. Ama şimdi Allah’ın inayetiyle, asıl ustalık dönemimizde, Yeniden Büyük Türkiye’yi ve Yeni Bir Dünya’yı kurmak üzere, insanlık bizi beklemektedir”

sözleri de çok yakın değişim ve zaferlerin habercisiydi. O’nun aramızdan ayrılması hiçbir şeyi değiştirmeyecek, kutlu hareket mutlaka hedefine erişecekti. Bu müjdelere burun büken beyinsizlere ve işbirlikçi nasipsizlere ise şu ayeti kerimeyle cevap vermişti:

“Gerçek şudur ki; (şeytani ve zalim odaklar) onlar, hileli ve kuvvetli düzenler kurdular. Ancak onların “mekir”leri (zulüm ve sömürü sistemleri ve her türlü tedbirleri) dağları yerinden oynatacak (kadar güçlü ve sağlam) olsa (ve asla baş edilmez sanılsa)da, Allah katında, (onlara karşı hazırlanmış) düzen (acı ve alçaltıcı bir tuzak) vardır”[10]

 



[1] İbn Hişâm, Sîre, 1-2/528; İbn Kesir, Bidaye, 1/470.

[2] Vakidi, Megazi, 3/1046; Taberi, Tarih, 454; Halebi, İnsanü'l-Uyun, 3/203; İbn Kesîr, Bidâye, 1/699, Tefsir, 4/148.

[3] Razi, Tefsir'i-Kebir, 6/394.

[4] Âl-i İmran, 3/71-72.

[5] Buhari, Menakib, 25; Müsned, 3/120; İbn Esir, Fethü'l-Bari, 6/624; Beyhaki, Delail, 7/127.

[6] Buhârî, Bedü'l-Halk, 11, Tıp, 47; Müslim, Selam, 17; Müsned, 6/57; Halebî, İnsânü'l-Uyûn, 2/146.

[7] 17-18 Nisan 2010 Milli Gazete

[8] 10 Nisan 2010 / Milli Gazete

[9] 10 Nisan 2010 / Milli Gazete

[10] İbrahim: 46


Bu yazarin diger makaleleri

TÜRKİYE KASITLI OLARAK BATIRILIYOR!
  "Senelik 40 milyar dolar faizle Türkiye soyuluyor:" Devlet Denetim...
Devami
UYAN MÜSLÜMAN
  Tüm Müslüman sivil toplum kuruluşları, çeşitli organizasyonlar, vakıflar, medya...
Devami
GARİP AMA GERÇEK!
  Önemli bir ABD'li önemli açıklamalarda bulunuyor! ABD Ankara Büyükelçiliği'nde...
Devami
SOHBET NOTLARI
  Birisi, Çemişgezekli rahmetli Nusret Dede'den mi, nerden duymuşsa; "Sakın ha,...
Devami
Hocam'dan Hikmetler:
  ŞİİR - I   Alemin nakşını hayal görürüm O hayal...
Devami
GENÇLİĞİMİZ GELECEĞİMİZDİR
Gençlik bizim geleceğimizdir. Gençler hem bizim emanetimiz, hem de emniyetimizdir....
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1543

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR