Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2224
mod_vvisit_counterDün4618
mod_vvisit_counterBu Hafta28244
mod_vvisit_counterGeçen hafta31377
mod_vvisit_counterBu Ay82353
mod_vvisit_counterGeçen Ay110938
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar14053080

IP'niz: 34.204.191.31
Bugün: 19 Eki 2019

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11063362

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
feto2
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 

BUĞRA YAYINCILIK

Tel-Faks:

0212 516 52 62

 

Reklam

FRANSA'DAKİ İSYANIN PEDE ARKASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

 

Fransa'da başlayan ve giderek yaygınlaşan, arkasından Almanya'ya sıçrayan isyan dalgasının, görünen ve gizlenen gerçekleri farklıdır.

   Bu olayların stratejik, sosyolojik ve politik nedenleri vardır.

  • A- Stratejik Nedenler:

Fransa ve Almanya'nın, Avrupa Biriliğinin, Siyonist sermayenin ve ABD'nin bir maşası olmasını istemeyen ve milli çıkarlarını gözeten bir tavır içerisine girmeleri, malum ve mel'un güçlerin gazabını çekmiştir. Çoğu Kuzey Afrika kökenli Müslüman göçmenlerin bir takım haklı taleplerini ve tepkilerini kışkırtıp, Fransa'daki antisiyonist yönetim ve çevrelere böylece ders verilmiş ve hizaya getirilmeleri istenmiştir. Hatta masonik merkezlerin ve mafya örgütlerinin, horlanan ve mahrum bırakılan kesimleri kışkırttığı bildirilmiştir.

 

Şu haber de bu kanaatimizi güçlendirmektedir:

İddia şu: Tarih 6 Temmuz 2005. CIA ve Fransız istihbaratı New York Metrosu'nda operasyon yapar. 4 İsrailli öldürülür, 5'i yakalanır. Gözaltına alınan bu kişilerin Mossad mensubu olduğu kesinleşir ve halen CIA ve Fransız istihbaratının elindedirler. Amerikan medyası, olayı sansürler ve New York Metrosu'nun terör saldırısına sahne olabileceği üzerinde durur. CNN, bildiği halde bu haberi yayınlamaz. Yani metro saldırısı önlenir. Kim engellenir? Mossad!

Paris'teki olayları El Kaide'nin yönettiğini, Fransa ve Avrupa'nın diğer ülkelerinde binlerce el Kaide savaşçısı olduğunu, savaşın Fransa'da başladığını ama diğer ülkelere yayılacağını ve bombaların Avrupa'yı tehdit ettiğini iddia eden kim? Yine İsrail'e yakın desenformasyon kaynakları. Ne ilgisi var demeyin, belli güçlerin terör üzerinden hesaplaştığı gerçeğini unutmayın![1]

B-Sosyolojik Nedenler:

Fransa'nın yabancı göçmenlere ve özellikle Müslüman kökenli kesimlere yönelik, barbar, bayağı ve aşağılayıcı tavırları; ekonomiden eğitime, her alanda kendi vatandaşı olan göçmenleri dışlayıcı ve suçlayıcı bir tutum takınmaları sonucu, yılların birikimi olan kin ve öfke, şimdi isyana dönüşmüş vaziyettedir.

C- Politik Nedenler:

Fransa'daki mevcut hükümeti yıpratmak ve yıkmak isteyen ve Siyonist masonik çevrelerce desteklenen muhalefet cephesi, bu kaos ve kargaşadan siyasi rant kazanma peşindedir.

"Fransa'nın başörtüsü yasağı nedeniyle bu olaylara zemin hazırladığını hatırlatan Sn. Recep T. Erdoğan ezici meclis aritmetiğine rağmen Türkiye'de başörtüsü ve İmam Hatip zulmünü bir türlü çözemeyen AKP iktidarına karşı böyle bir ayaklanmayı bir nevi davet ettiğinin fakında bile değildir.

İşte yasak, işte Fransa!

Le Monde, Stasi Raporundaki türban yasağını, "Dışlama ve bir kesimi ‘damgalama' üzerine yükselen bir anti-başörtüsü yasası, uzlaşmaz akımları besleyecektir" diye yorumladı. Fransa, Türkiye için iyi bir örnektir. Türkiye'nin çıkaracağı bir ders varsa, o da yasakların çözüm değil, var olan sıkıntıları daha da büyüttüğü gerçeğidir.

Medyada bir haftadır Paris'te yaşananları izliyoruz. Son olarak yüzlerce aracın yakılmasını ve olayların yeni bir ‘68 olayları' başlatmasından korkulduğu bilgileri geliyor. Yaşananları sıradan protestolar olarak mı okumalıyız yoksa daha derin anlamları var mı? Fransa'da, türban konusunda artan tartışmalar sonrası Cumhurbaşkanı tarafından kurulan Stasi Komisyonu'nun raporundaki tespitler, bugün yaşananları önceden haber verir nitelikte. Raporda sorun olarak dile getirilen noktalar, modernleşme bağlamında yaşanan kimlik ve vatandaşlık tanımlarının tıkanmasının sonuçlarıdır. Raporun dayanak yapıldığı türban yasağı konusunda Le Monde şu yorumu yapmıştır: "Dışlama ve bir kesimi ‘damgalama' üzerine yükselen bir anti-başörtüsü yasası ‘okulun entegrasyon ve özgürleşme' alanı olduğu yolundaki anlayıştan vazgeçme anlamına da gelecek ve Fransız İslam'ının bazı uzlaşmaz akımlarını biraz daha besleyecektir."

Fransa'da dört-beş milyon civarında Müslüman yaşıyor ve bunların çoğu da Fransız vatandaşı. Oysa raporda izlediğimiz kadarıyla, bu çoğunluk, hâlâ toplumsal entegrasyon sorunları yaşamaktadır. Entegrasyon süreciyse kültürel kimlik temelli bir farklılaşmaya dayanmaktadır. Bunun sonuçları ise, bir taraftan şehirlerin çevresinde hızla bir gettolaşmaya yol açıyor; diğer taraftan, bu toplumsal kesimlerin kendilerini çeşitli yollarla sosyalleştirme araçlarını geliştirdiklerini görüyoruz... Stasi raporu her ne kadar, türban konusunda bir durum değerlendirmesi gibi görünse de, gerçekte sosyal sorunları değerlendiren bir rapor niteliğini taşımaktadır...[2]

Fransa'nın ateşi yükselirken

Avrupa'nın yeni hasta adamının kim olduğunu keşfetmiş bulunuyoruz. Mükemmel gibi gözüken, sağlıklı ve uyumlu bir toplum modeli üzerine bina edilmiş Avrupa evinin merkezinde, Paris'te alevler yükseliyor. Ateşe vermeler itilmiş ve kakılmışların yaşam alanlarında gerçekleşse de, aslında esas tepki süregiden düzene, yani sistemin egemen güçlerine karşı olduğundan yangınların etkisi yalnızca varoşlarla sınırlı kalmayacak gibi. Nitekim önceleri sadece Paris'in kenar mahallelerinde sıkışan isyan hareketi, giderek diğer şehirleri de kapsayan yaygın bir ayaklanmaya dönüşmek üzere...

O Fransa ki, bir yandan uygarlığın merkezi, Aydınlanma düşüncesinin beşiği, özgürlüklerin kalesi; ama aynı zamanda gizli ırkçılığın en güçlü zemini, sömürgeci geçmişinden rahatsızlık duymayan bir emperyalist geleneğin mekanı, İslam karşıtlığının en net gözlendiği laik ülkelerden biri. Toplumda Fransız kabul edilmeyenlere karşı çok bilinen, rahatça fark edilebilen bir aşağılama söz konusu. Ama kurulu ‘cumhuriyet'lerinin, anayasa gereği ırk, dil, din ayrımı gözetmeksizin, herkese eşitlik taahhüdünde bulunuyor olması, bu duyguların gizli tutulmasını sağlıyor. ‘Öteki' olarak kabul ettikleri kimselere karşı sadece, ‘onlar bizden farklı' biçiminde bir bakış yok. Geçerli olan ‘onlar bizden aşağıda' yaklaşımı. Kendilerinden olmayanı sevmek mecburiyetinde hissetmiyorlar kendilerini, ama onlara hoşgörü göstermek zorunda olduklarını biliyorlar...

Üstelik laik cumhuriyette, 11 Eylül sonrasında biraz daha sertleşen dini baskılar, İslam dinine karşı bir hareket olarak algılanıyor. Kısaca Fransızlaşamayan Fransalılar son derece huzursuz ve gergin...[3]

Paris deneyi

Zincirleme reaksiyon etkisinin Paris'te başlayan yangını bütün Avrupa'ya yayacağından korkuluyor. Newsweek dergisi "Avrupa'da cihat başlayabilir" uyarısı yaptı.

Çünkü Fransa'daki göçmen azınlığın gençlerini ayağa kaldıran öfkenin sebepleri örneğin Almanya, Belçika ve Hollanda'da da mevcut. Gençlerin öfkesine taviz vermeme kibri kamu düzeninin başına ne büyüklükte dertler açabiliyor sorusunun cevabını 1968'deki öğrenci eylemlerinden biliyoruz. Batı, işgal ettiği Irak'ta yarattığı hiddet ve şiddeti şimdi Paris'te yaşıyor. Paris ve çevresinde yakılan araçların sayısı dün 3500'e ulaştı. Kuzey Afrika kökenli göçmenlerin çocukları, iddiaların aksine organize olmadıklarını, kimseden emir almadıklarını, kendilerini birleştiren ve motive eden tahrikin İçişleri Bakanı Sarkozy'den geldiğini söylüyorlar... Olaylar on gün önce Paris'in göçmen yoğunluklu banliyölerinden birinde polis tarafından kovalanırken bir trafo merkezine saklanan iki Müslüman gencin elektrik akımına kapılarak ölmesi üzerine başladı. Olayı protesto eden gençleri İçişleri Bakanı Sarkozy'nin "serseri" ve "pislik" diye nitelemesi tetikleyici etki yarattı.

Fransa'da büyük çoğunluğu Müslüman olan 5 milyon göçmen, olayların patlak verdiği Paris banliyösü Çlichy'de olduğu gibi eskimiş, bakımsız toplu konut bloklarında yaşıyor. Ülkenin ulaştığı refahtan ve imkânlardan başta eğitim ve sağlık olmak üzere eşit biçimde yararlanamayan bu insanların yurttaşlık bağları ve güven duyguları sürekli zayıflıyor. Ülke genelinde yüzde 4 olan işsizliğin buralarda üç-dört kat fazla olması öfkeyi ve ayrışmayı tahrik ediyor. Yani bu patlama sürpriz değildir. Yıllardır süren bir gaflet Paris'in etrafını dinamit depolarıyla çevrelemişti. Sarkozy, tepeden bakan tavrı ve aşağılayıcı sözleri ile buraya bir kibrit çakmıştır.[4]

İsyan Avrupa'ya yayılıyor

Fransa'nın ardından kıvılcım Belçika ve Almanya'ya sıçradı

Voltaire'in tazıları ve Paris isyanı

Paris banliyöleri bir kez daha şiddet ve başkaldırı hareketlerine sahne olmakta. Ağırlıklı olarak göçmenlerin yaşadığı Clichy-sous-Bois banliyösünde 27 Ekim Perşembe günü polisten kaçarken iki Kuzey Afrikalı gencin can vermesi ve bir Türk gencinin ağır yaralanması üzerine başlayan protesto hareketleri şiddet olaylarına dönüştü.

Fransız hükümeti, daha önce yaptığı gibi, son olaylara da öncelikle bir güvenlik sorunu olarak yaklaştı. İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy'nin sert ve acımasız söylem ve hareket tarzı, göçmenlerin ekonomik ve sosyal durumlarının iyileştirileceği vaadini dile getiren bir kaç cılız sesi inandırıcı olmaktan iyice uzaklaştırdı. Suç oranlarını düşüren kişi olarak ün yapıp 2007'deki devlet başkanlığı seçimlerinde avantajlı konuma geçmek arzusunda olan Sarkozy, âdeta yangına körükle gitti. Her olaydan sonra gerçekleştirdiği banliyö ziyaretlerinde buralarda oturan insanlar için ağır, hakaretâmiz ve kışkırtıcı bir dil kullanarak olayların büyümesine sebep oldu.

Paris'te yaşananlar ne sadece bu Fransız başkentine özgü ve bununla sınırlı, ne de bir grup göçmenin ekonomik ve sosyal sorunlara şiddetli tepkisinden ibaret basit bir vakadır. Amerikan metropollerinde zenciler ve Latin Amerikalılar, Londra'da Pakistanlılar, Paris'te Kuzey Afrikalılar için ayrımcılık, dışlanma, kolluk güçlerinden kötü muamele görme, yoksulluk ve işsizlik, siyasal, sosyal ve ekonomik haklardan fiili ve hukuki mahrumiyet, ortak kader oldu.

1960'lardan itibaren ucuz işgücü ihtiyacını karşılamak üzere Kuzey Afrika ve diğer sömürge topraklarından getirilen insanların Paris ve diğer büyük kentlerde varoşlardaki toplu konutlara yerleştirilmeleri, devlet politikasının bir gereğiydi. [Tıpkı getirilen göçmenleri özellikle kırsal kesimden seçerek Fransa'daki bilinçli işçi hareketlerinden uzak tutma politikasında olduğu gibi!] Köhne toplu konutlar hem ucuza mal oluyor, hem de denetim kolaylığı sağlıyordu.

Zaman içerisinde teknolojik gelişmeler, üretim alanlarının Uzak Doğu'ya kaydırılması ve hatta cazip sosyal yardımlar gibi bir dizi faktör işsizlik sorununu tüm Batı dünyasıyla birlikte Fransa'da da ekonomik ve sosyal politikaların başlıca gündem maddesi haline getirince göçmenler olan bitenin baş sorumlusu ve günah keçisi olarak gösterilmeye başlandı. Seçimlerde kolay başarı elde etmek isteyen sağcı politikacı, Fransız vatandaşlarına somut ve kolay hedef olarak göçmenleri gösteriyor, ortalama Fransız insanı da bu yabancıları, kendi işini gaspeden kimseler olarak görüyordu. Göçmenlerin çoğunun oy hakkından yoksun olduğu bölgelerde politikacılar bu günah keçisi yapma politikasını elbette çok daha pervasız ve kışkırtıcı biçimde tatbike koydular. Keza bu politika, ülkedeki sorunların köklü çözümleri gerektirdiği gerçeğini gizlemeye yaradığı gibi, sistemden hoşnutsuz Fransız halk kesimleriyle yabancılar arasında husumet veya en azından mesafe oluşturmak, birlikte hareket etmelerini önlemek biçiminde bir amaca da hizmet edebiliyordu.

Göçmenler, ayrımcılık ve dışlanmışlığın yanısıra aldatılmışlık hissini de iliklerine kadar hissetmektedirler. Zira her Fransızın sahip olmakla övündüğü Montesquie ve Voltaire gibi hümanist ve Aydınlanmacı düşünürleri yetiştirmiş bir ülkede, Fransız İhtilali'nin bayraklaştırdığı "özgürlük, eşitlik ve kardeşlik" sloganının değil; fakat gettoya hapsedilme, ayrımcılık ve yabancı düşmanlığının geçerli olduğunu gördüler. Yeryüzüne indirilmiş bir cennetten pay almanın hayalini kurarken yoksulluk ve sefaletin pençesine düştüler.

Kuzey Afrikalı ve Müslüman göçmenlerin üniversite mezunu olsalar dahi [kimliklerini gizlemeksizin] iş bulmaları sıradan Fransızlara nazaran kat kat zorlaşırken, polisin göçmenlere karşı kötü muamele ve aşırı güç kullanımına ilişkin vakalar 2003'ten 2004'e bir yıl içinde yüzde 38 artmıştı. Uluslararası Af Örgütü'nün raporuna göre Fransız hükümet yetkilileri ve yargıçlar, polisin bu tür uygulamalarına izin vermektedir. Fransa'da artık "genç" kelimesi, "Kuzey Afrikalı genç suçlu" ile eşanlamlı hale gelmiştir. Şu an isyan halindeki grupların psikolojisini tahmin etmek için, tüm bunlara, 11 Eylül sonrasında Müslümanlara yönelen türlü baskı, yasak ve dayatmaları da eklemek gerekir.

Modern dönemde Fransa'da hümanizm ve insan hakları, ırkçılık ve sömürgecilikle paralel ve eş zamanlı gelişti. Bir Fransız için bunda herhangi bir çelişki yoktur. Zira 18. yüzyılın Aydınlanmacı filozofları, temel insan hakları ve özgürlüklerini savundukları kadar ırkçılık ve sömürgeciliği de savunmuş ve meşrulaştırmışlardır. Tabiî, insan haklarını kendi insanlarına, ırkçılık ve sömürgeciliği ise uzak diyarlarda yaşayan, Avrupalı kadar "gelişip evrimini tamamlamamış"(!) sayıldıkları için sömürülmeyi hakettiği düşünülen toplumlara layık görmüşlerdir. Ülke içinde kilise baskı ve tasallutuna karşı mücadele verirken, sömürgelerde devam eden yerli soykırımı ve köleleştirme politikalarına destek vermede kiliseden aşağı kalmamışlardır.

Böylece özgürlük ve insan haklarının yılmaz savunucusu Voltaire'den şunları okumak şaşırtıcı gelmemelidir: "Bayağı tazı nasıl cins tazıdan farklıysa, zenci ırkı da bizimkinden farklı bir insan türüdür. Eğer bizim anladığımızdan farklı bir zekaları yoksa, bu türün çok düşük olduğu söylenebilir."

Ve ünlü hümanist Montesquieu'dan şunları okuyabiliriz: "En bilge varlık olan Tanrı'nın, biri ruhu, özellikle de iyi bir ruhu kapkara bir bedene yerleştirmiş olabileceği düşüncesini hiçkimse kabul edemez."

Kendi dışındaki insanları, "öteki"ni insan saymayan bu ırkçı yaklaşımın pratiğe yansıması, Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'nin ilanını takip eden dönemde Fransızların sömürgecilik faaliyetlerinin hızlanması biçiminde oldu. İçeride ise anti-semitizm, yani yahudi düşmanlığı toplumsal bilinçaltında gayet canlı bir şekilde varlığını devam ettiriyordu ve 1890'larda Dreyfus Olayı patlak verdi.

Sonraki dönemlerde anti-semitizm Müslümanlara yakıştırılan bir kötülük haline gelirken, yerini yabancı düşmanlığına bıraktı. [Kaldı ki Müslümanlar, Siyonist İsrail'in işgal ve soykırım politikalarına muhalefet etmiştir; sırf etnik kökeninden dolayı insanlara düşmanlık besleme geleneği Müslümanlara yabancıdır!] Aşırı tüketen ve paylaşmayı bilmeyen, farklı olana tahammül edemeyen ve asimilasyondan başka seçenek bırakmayan, dolayısıyla da düşmansız ve gettosuz yaşamayan Fransız toplumunda yahudi gettolarının yerini şimdi göçmen ve Müslüman gettoları aldı.

Fransız ırkçılığı ve yabancı düşmanlığı, Müslümanlar sözkonusu olduğunda belki çok daha aşırı refleksler gösteriyor. Türkiye'nin AB üyeliği için can atanlar, Avrupa toplumunun bu hastalıklı yapısını ve kirli zihinsel arkaplanını iyi irdelemelidirler. Yoksa mevcut çabaları Avrupa metropollerinin varoşlarında kümelenmiş gettolarda konuşulan dilin değişmesinden başka bir sonuç doğurmayacaktır belki de.[5]

‘Medeniyetler İttifakı'nın iflası:

Bütün Avrupalıların ‘genlerine' kadar nüfuz eden, dört ortak özellik ise şöyledir: ‘Bencillik'!.. ‘İkiyüzlülük'!..  ‘Ayırımcılık'!.. ‘Sömürgecilik'!.. ‘Kokuşmuşluk'!.. ‘Dinlerarası diyalog' arayışları, Türkleri ve Müslümanları uyutarak ‘asimile etme' taktiğinden başka  birşey değildir!..

Avrupalılar, yeryüzündeki her şeye ‘ben' merkezli yaklaşırlar, karşılıklı ilişkilerde hep ‘ikiyüzlü' davranırlar, kendilerinden olmayanları ‘ikinci sınıf' olarak görürler, onları ‘sömürü aracı' olarak kullanmaya çalışırlar!. Hele hele ‘İslam dünyasına', yani Müslüman topluluklara karşı ‘tarihten gelen' çok özel bir yaklaşımları vardır!.. ‘Oryantalizm' günümüzde nitelik değiştirerek devam ediyor!..  Öyle ki ‘müslüman' göçmenler, kentlerin ‘insan gibi' yaşanılabilecek bölgelerine sokulmuyor!..

Paris'te ‘polis tarafından' kovalanırken bir trafo merkezine saklanan iki müslüman gencin elektrik akımına kapılarak hayatlarını kaybetmelerinin ardından  başlayan olaylar, müslümanlara ‘ayak takımı', ‘serseri', ‘pislik' gözü ile bakan, batı medeniyetinin ‘kokuşmuşluğunu' bütün çıplaklığı ile ortaya koyuyor!..

Yine Batı medeniyetinin kalbinde yaşananlar, 40 yıldan beri Türkiye'yi Avrupa Birliği'nin bir uydusu haline getirmeye çalışan ‘işbirlikçi' palyaçoların,  ‘Türk-İslam medeniyeti' yerine ‘hangi medeniyeti' ikame etmeye çalıştıklarına ışık tutarken, "Avrupa Birliği'ne girince medenileşeceğiz, zenginleşeceğiz,  büyüyeceğiz, güçleneğiz!.." diye Türk milletini kandırmaya çalışan pinokyoları da ele veriyor!..

 ‘Medeniyetler ittifakı' girişimleri, ‘dinlerarası diyalog' arayışları, ‘entegrasyon' çağrıları, Türkleri ve müslümanları uyutarak ‘asimile etme' taktiğinden başka  birşey değildir!..  Türkiye, artık ‘dönüşü olmayan' bir yolun kavşağına geldi!..  Ya egemenliğinden tamamen vazgeçerek Avrupa Birliği'nin bir ‘varoşu' haline gelecek, ya da ‘lider ülke' olarak yoluna devam edecek!..[6] (8.11.2005 / İSRAFİL KUMBASAR / YENİÇAĞ)

Dışlanmışların "İntifada"sı

Sistem dışına itilmiş, varoşlara tıkılmış üçüncü kuşak göçmenler devlete meydan okuyor... İki haftadır sadece Paris değil, Fransa'nın önemli bir bölümü yanıyor. Ve bilanço her gece daha da ürkütücü boyutlara tırmanıyor: 27 Ekim'de 23 araba yakıldı, 28 Ekim'de 29 araba, 29 Ekim'de 20 araba, 30 Ekim'de 8 araba, 31 Ekim'de 68 araba, 1 Kasım'da 228 araba, 2 Kasım'da 177 araba, 3 Kasım'da 420 araba, 4 Kasım'da 900 araba, 5 Kasım'da 1.295 araba, 6 Kasım'da 1.408 araba... Evet her gün binlerce araba, bir sürü işyeri ve apartman cayır cayır yanıyor.. Sanki bir kin ve intikam canavarı uyanıyor!.. Doğru. Fransa'nın "sert" İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy'nin dediği gibi, olayları örgütlü-örgütsüz suç makineleri olan bir avuç "serseri", "güruh", "ayaktakımı" başlattı. Ancak sürdürenler ve hemen tüm büyük kentlere yayanlar onlar değil. Veya sadece onlar değil. 40 yıldır lav biriktiren yanardağın patlaması bu.

Ayak takımının intikamı:

Vatandaş ama ikinci sınıf.  İkinci sınıf ama patlamışlar. İçlerinden kimileri "ayaktopu" nda yırtmış, Zidane olmuş; çoğunluğu Sarkozy' nin aşağılamasındaki gibi, taca çıkmış, ofsaytta kalmış, "ayak takımı" olmuş. Milli takımının kaptanı Kuzey Afrikalı bir Müslüman Fransız, milli takımdaki 23 oyuncudan 14'ü "Afrika, denizaşırı kökenli" olan, golcülerinden Wiltord' u tam da ayaklanan bölgenin çocuğu olarak büyüten Fransa... Sömürgelerini bir de Fransa içinde sömürgeleştirirken... Onlar tarafından sömürgeleştirilmenin şaşkınlığını yaşıyor.

Kendi vatandaşlarını hala "yabancı" sayan kimi sözde cumhuriyetçi Fransızlarla, vatandaşları oldukları ülkede kendilerini "yabancı" görmekten kurtulamayanların "iç savaş"ı mı bu... Yoksa tam bir "medeniyetler çatışması"... Ne bileyim, "terör ve terörle mücadele" mi; Hıristiyan-Müslüman kapışması mı? Bir sınıf savaşı mı, "dünyanın lanetlileri"nin ayaklanması mı? Toplam nüfusu 6 milyar iken 5 milyarı yokmuş gibi yönetilen, emilen, tüketilen, eritilen, kemirilen bir dünyanın, haritaları, merkezleri, keşifleri, icatları, savaşları "Batı"dan çizilmiş koca kürenin hortlakları, zebanileri...[7]

Önce Paris, sonra dünya:

Yeryüzü ayaklanması!

Yüzlerini göstermeyen gölgeler Paris'in gettolarında ayaklandı. Alevlerin önünde birer kara gövde olarak ellerini kaldırıyorlar şimdi, zafer işaretleriyle bütün dünya gazetelerinin birinci sayfasına çıkıyorlar. Avrupa başkentleri diken üzerinde. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış insanlarla konuşmak için bir dil arıyorlar.

 Koca yeryüzünün G8 toplantılarından yönetilebileceğini sanan, Asyalı çocukları çokuluslu şirketlerin "köle fabrikalarında" çalıştıran, alçakça bir açgözlülükle ucuz emeği ararken sınır tanımayan sermayeyi meşrulaştıran, orduları ve şirketleriyle mazlum halkların üzerine çullanan, yedikçe daha çok acıkan ve adlı adınca insan kanıyla ve parçalanmış insanlık onuruyla beslenen, Güney'in kanını emip Kuzey'de şöminelerinin başında yağlı ballı reklamlar arasında uzaklardan gelen savaş ve açlık haberlerini hayıflanarak izleyen, "Aman komünizm olmasın da ne olursa olsun" cümlesiyle beslenen işkencehanelerde düşünen bütün insanları iğdiş eden bu sistem ne bekliyordu? Bütün bu yaptıklarının bir bedeli olmayacağını mı? Sistem ne yaptıysa, nasıl yaptıysa, aynı şekilde ve aynı şiddette alıyor cevabını.

Bundan birkaç yıl önce Wallerstein ayaklanmanın bütün yeryüzünü elli yıl içinde saracağını yazmıştı. Negri ve Hardt yazdıkları "Yoksulluk" kitabında, yeryüzü yoksullarının, bu sözcüklerle olmasa da, kimliksiz bulutlar olarak ayaklanacağını söylemişti. Latin Amerikalı yazarlar kendi bölgelerinde gördüklerini anlatıyordu.

Avrupa'nın arka sokaklarında yaşayan, kanı emilmiş Güney yarımküreden gelen bu insanlar da pek yakında kendilerine liderler bulacaklar. Çünkü dilsiz, söz söyleyemeyen bir ayaklanma sürdürülemez. Öfkeleri ve farklılıkları sürdüğü sürece bu isyan enerjisi kendisine bir lider arayacak ve nihayet bulacak. Görürsünüz, pek yakında başka Avrupa kentlerinde de benzer olaylar çıkacak. Bu işin rengi çok değişecek!

"Yoksullar sisteme aynı biçimde cevap veriyor" dedim. Neo-liberal sistem hangi şiddette uyguladıysa kâr vahşetini insanlık üzerinde, şimdi insanlık da aynı şiddette veriyor cevabını. Nasıl hukuk ve sınır tanımayan yöntemlerle ezildiyse insanlar, öyle hukuksuz ve sınırsız ayağa kalkıyorlar şimdi.[8]



[1] Not: Kaynak adres aşağıda. http://www.tomflocco.com/fs/CiaFrenchIntell.htm

[2] Radikal / 7.11.2005 / Murat Aksoy

[3] Akşam / 7.11.2005 / Deniz Ülke Arıboğan

[4] Vatan / 7.11.2005 / Güngör Mengi

[5] Milli Gazete / 08.11.2005 / Mesut Karaşahan

[6] Sabah / 8.11.2005 / Erdal Şafak

[7] Sabah / 8.11.2005 / Umur Talu

[8]  Milliyet / 9.11.2005 / Ece Temelkuran

Necati AKGÜL -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

KARAKTER YOZLAŞMASI: DÖNEKLİK TAVRI VE GÜÇ ODAKLARINA KİRALANMA PAZARLIKLARI Solcu, Sağcı ve İslamcı Döneklerin Ortak Tarzı
  Ahmet Hakan'ın döneklik macerası Ahmet Hakan, bir zamanlar Milli Görüşçü takılmaktaydı....
Devami
"Tek Kişilik Ordu" ERBAKAN GERÇEĞİ VE SİYONİZMİN CAN ÇEKİŞİ
  Tarihi seçimlere iki gün kalmış.. 19-Temmuz 2007 akşamı Kanal...
Devami
Din İstismarcıları ve BÜYÜK İSLAM İNKILÂBI!
Maalesef Allah’ın Dinini, kendi nefsi heves ve hedeflerine alet etmek,...
Devami
ORDU DÜŞMANLIĞI, SOYSUZLUK NİŞANIDIR!
  Erbakan Hoca Orduya toz kondurtmuyor! Devrim Sevimay'la yaptığı röportajda şunları...
Devami
ERBAKAN’IN VE MUSTAFA KEMAL’İN MASONLARLA MÜCADELESİ!
  Masonluk; farklı din ve kavimden, farklı köken ve kültürden, farklı...
Devami
OLGUNLAŞMANIN VE BAŞARIYA ULAŞMANIN KURALLARI
  OLGUNLAŞMANIN VE BAŞARIYA ULAŞMANIN KURALLARI          A- İmanın Şartları: 1- Allah’a İman;...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4603

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR