Get Adobe Flash player
Reklam

LAİKLİK "LADİN"LİĞİ DAYATMAK DEĞİLDİR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

Cumhuriyet ve demokrasi gibi kavramların, adı aynı ama tadı çok farklı onlarca çeşit uygulamaları olduğu gibi, Laikliğin de genelde üç türlü ve birbirine aykırı algılamaları görülmektedir.

  • 1- ATAİST LAİKLİK: çöken komünist Rusya'da olduğu gibi, her türlü dini inanış ve yaşayışı, hem devletten, hem mabetten, hem aileden ve hatta fert fert beyinlerden dışlama ve yasaklama anlayışıdır. Ve tabi çok kısa zamanda çürümek ve çökmekle sonuçlanmıştır.
  • 2- BİZANTİNİST LAİKLİK: dini kavram ve kurumları, devletin kontrolüne ve hizmetine uygun olarak kısıtlama ve basit bir inanç olarak kullanma mantığı ve münafıklığıdır.
 
  • 1-
  • 2- REALİST LAİKLİK: ilmi gerçeklere ve insani değerlere uygun şekilde:
  • a- Din işleriyle devlet hizmetlerinin birbirine karıştırılmadığı
  • b- Din ile devletin birbirine düşman olup çatışmadığı ve zıtlaşmadığı
  • c- Din ve devletin barıştığı ve her birinin kendi sahasında vatandaşa hizmet yarışı yaptığı en doğru ve dürüst yaklaşımdır.

Türkiye'de biz milli görüşçülerin ve Adil Düzencilerin savunduğu işte bu ilmi ve insani anlayıştır.

Yani amaç insandır. Din de, devlet te insana hizmet için birer araçtır.

Laiklik mi, yoksa Seküler Fundamentalizm mi?

Dünyada, özellikle Avrupa ve Amerika'da Batı'nın İslam'ı yeniden inşa etmeye ve imajını sabote etmeye yönelik olarak kullanılan "İslam fundamentalizmi ve radikalizmi" gibi kavramlar tartışılırken ve kasıtlı olarak gündem belirlenirken, esas gözden kaçırılan ve saklanan bir yöneliş vardır ki, o da Türkiye gibi ülkelere dayatılan seküler-profan [dünyevi - dindışı] fundamentalizimdir.

Fundamentalizmi kelime anlamı itibarı ile temeldencilik, köktencilik şeklinde ele alırsak, terim olarak da bir düşüncenin, bir dünya görüşünün veyahut bir dinin değişen ve dönüşen sosyo-politik-ekonomik ve kültürel koşullar dikkate alınmaksızın asıl, otantik, katıksız, saf ve mümkünse yorumsuz bir şekliyle insanı çevreleyen hayatın tüm alanlarına şamil kılınması anlamına gelir. Bu yafta daha çok İslam'la maksatlı olarak yan yana getirilen inşai bir slogandır ve daha çok Batı'nın, Kilise, din, siyaset, toplum ve hukuk ilişkilerinde anlamlı bir terimdir. Bizim tarihsel ve toplumsal serüvenimizle alakası yoktur. Ancak ben bu kelimenin doktriner anlamda laisizm veyahut sekülarizm kelimesi ile yan yana getirilebileceği kanaatindeyim. Çünkü bugün dünyada hakim olan, düzen ve ona yön veren siyasal akıl, dini yahut vahiy kaynaklı, metafizik değerleri önceleyen, evreni Tanrı'nın bir eseri, tüm bir insanlığı da onun halifeleri olarak Allah katında sorumlu kılan bir akıl değildir.

Bu akıl ve geçerli paradigma C. Marlow'un "Ey insanoğlu, güçlü beyninle bir ilah ol" şeklindeki anlayışı içselleştiren, insanın Tanrı olduğunu ilan eden seküler-dünyevi bir akıldır.

Ortada bir gerçek var, o da şudur: Dünyamız; Rönesans ve reformla başlayan humansantrizm (insan merkezli), Tanrı'nın merkezini işgal ettiği teosantrik dünya görüşünün rafa kaldırılması, deistlerinde önemli rol oynadığı evren ve din anlayışı ile beraber, Decartes'ın kartezyenci, Newton'un mekanik, evreni ve insanın yapıp etmelerini Tanrı karşısında otonom-bağımsız, ona karşı sorumsuz bir bölge olarak anlayan anlam ve kavram çerçevelerine dayanan uygulamalarla tamamen dünyevileştirilmiştir. [Sekülarizasion.] Yani tabiri caizse, insanın gönül bağı dışında, kendisini çevreleyen tüm sosyo-politik, ekonomik, ekolojik ve kültürel alanda Allah'la olan ilintisi kesilmiştir. Gerçek, aşkın varlıkla ilintisi kalmayan insan, her şeyi metalaştİran yönüyle günümüz dünyasında belki de var olduğundan itibaren en büyük düşüşünü yaşamaktadır.

Sonuçta bu dünyevileşme Sanayi Devrimi ile beraber Yırtıcı Kapitalizmi doğurarak daha çok üretmek ve tüketmek adına insanlığın önüne bir gezegen sorunu ortaya çıkarmıştır. İnsanlığın ezici bir çoğunluğu fakirlik, işsizlik, açlık ve sefaletle boğuşmaktadır. Zira yapılan hesaplamalara göre bir Hintli, Çinli veyahut Afrikalı, Türk, Arap; bir Amerikalı, İngiliz yahut Alman'ın üretip tükettiği kadar üretip tüketse, en iyimser rakamla dünyanın tüm enerji, maden ve ekolojik kaynakları on beş günde bitebilir.

Dünyevileşmenin sakıncaları...

Şüphesiz dünyamızı bu hale dinler değil, seküler fundamentalizm uygulamaları getirmiştir. Batı kaynaklı bu hareket, özellikle İslam ülkelerine aile, din, hukuk, kültür, siyaset, mimari ve sanata kadar her alanda jakoben bir şekilde dayatılmıştır. İşte bu tam anlamıyla postmodernizmin Amerikalı gurusu Rechard Rorty'nin deyimi ile Tanrıyı, bırakın kamusal alandan, yeryüzünden kovma hareketinin ta kendisidir. Artık din ve onun doğal uygulayıcısı olan insanın yapıp etmeleri, aile, hukuk, siyaset, sanat, mimari, müzik, hukuk, basın, kültür alanlarında görülmemesi gereken zararlı bir mistifikasyondur. İşte bundan dolayı, bunun adına kelimenin tam anlamıyla fundamentelist sekülarizm denir.

Çünkü bu temeldenci-köktenci dünyevileşme dine ve inananlara sadece kamusal alanda değil, gezegenimizde dahi yer vermek istememektedir. İnsan yapısı gereği yeteri kadar zaten dünyevidir, sekülerdir. Zira yeterli derecede yemeye, içmeye, giyinmeye, barınmaya, gezmeye, üretmeye ve tüketmeye ihtiyacı vardır. Bunda bir sakınca yok. Sakıncalı olan şey ideolojik anlamda laisizm ve sekülerizmin bir doktrin, Auguste Comte'çu anlamda ise bir din olarak halka dayatılmasıdır. Zira Radikal ve Fundamentalist Sekülarizim, doktriner anlamda insanı çevreleyen tüm alanlardan dini anlam ve kavramların kovulmasını, dinin bir aldatmaca (mistifikasyon) olduğunu iddia ederek bilimin her şeyi çözeceğini savunur. Yani katı bir pozitivizimle iç içe bir mahiyet arz eder.

Bunun Türkiye ile ne alakası var denilebilir. Çok büyük bir alakası var, zira özellikle Türkiye solu ve devlet aygıtını kontrol eden layüsel bazı kurumlar ve kişiler, laikliği böyle bir mantaliteye dayanan dünya görüşü ile anlamaktalar da ondan. Filhakika cumhuriyet tarihinde buna benzer çok uygulama vardır.

Başbakan'ın ulema-alimler [Not: İslam tarihinde tüm insanlığın kendilerine borçlu olduğu İmam-ı Azam, İmam-ı Cafer, Farabi, İbni Sina, Harezmi, İbni Rüşt, Gazali, Molla Fenari, Molla Sadra gibi hem, alim hem filozof ve aynı zamanda müsbet bilimlerle ilgilenen nice düşünce ve bilim adamı vardır ki, Ulema sözünü küçümseyenler, bu zevatın yazdıkları eserlerin bir sayfasını dahi okuyamaz ve anlayamazlar.] sözüne dahi tahammül edemeyen bu çevrenin elbette kamusal alanda insanların dini inançlarına göre yaşamasına ve giyinmesine tahammül edemeyeceği açıktır. Çünkü bu çevre; teknik anlamda bütün düşüncelere, felsefi kanaatlere, dini inançlara, yaşama hakkı tanıyan, ilahi ve tabi hukuka dayanan evrensel temel haklarını çiğnemedikleri, kendi inanç düşünce ve kanaatlerini başkalarına dayatmadıkları sürece çoğulculuğa kapı aralayan tarafsız bir laisiteyi içlerine sindirememektedirler ve laikliği de böyle anlamaktan özenle kaçınmaktadırlar. Daha çok laikliğin, ancak ateist bir düzlemde anlaşılabileceği Sovyetik-Bolşevik bir uygulamasını savunmaktadırlar.

Milletimizden saklanan gerçekler

Elbette bunu halka açık olarak söylemeseler bile, dilimizde var olan ve milletimize kişilik ve derin anlamlar kazandİran din, iman, tesettür, ulema, şehadet, cihat, gaza, molla, İmam-hatipler, Kur'an kursları, eğitim, din ve siyaset ilişkisi gibi konularda takındıkları tavırlar bu yargımızı güçlendirmektedir. Örneğin tesettürlü bir bayanın kamu alanında öğretmen, hakim, savcı, doktor, avukat vs. olamayacağı, hatta halkın ve meclisin özgür iradeleri ile seçecekleri Cumhurbaşkanının eşinin tesettürlü olamayacağı şeklindeki beyanları gerçekte temel insan haklarına ve Demokratik Hukuk Devletine aykırı olduğu gibi, laisiteye de aykırıdır. Çünkü ortaya zımmen şöyle bir manzara çıkmaktadır: Kamu alanında görev alan herkes inançsız-ateist olmak durumundadır.

Zira bu görüşü savunan fundamentalist laisist ve sekülaristlere göre, eğer bir kamu görevlisi inancını belli edecek bir simge taşırsa, tarafsızlığını kaybeder ve dolayısı ile hizmet verdiği insanların güvenini zedeler, taraflı davranarak haksız uygulamalara yol açar. Halbuki bu insanların kalbini ve beynini okuma iddiasından öteye geçemeyen boş bir lakırdıdır. Peki, eğer kamu görevlisi ateistse, fanatik bir din düşmanı ise, dinin boş bir kuruntu olduğuna inanıyorsa, onun inanan birisine objektif davranacağına yahut adaletle muamele edeceğine kim garanti verebilir?

Yine, herhangi bir kamu görevlisi lezbiyen yahut feminist ise, erkeklere; Hıristiyan ise Müslüman'a; Marksist ise Ülkücü'ye tarafsız adaletli davranacağını kim kestirebilir. Dünyanın hangi yerine giderseniz gidin John Locke'un "Tabula Rasası" [boş levhası] gibi fikirsiz ve dünya görüşü olmayan kamu görevlisi yoktur. Zira böyle bir şey insanın doğasına aykırıdır.

İnsan "boş levha" değildir

Bir kişi, vatandaş olarak ateist-inançsız olabilir. İyi de ateist olmak da inananlara karşı taraf olmaktır. Hatta bu anlayışa göre demokrasi, seçim geleneğini bile sürdürmemiz imkansız olur. Çünkü belli bir rozeti, simgesi, dünya görüşü olan bir iktidar yönetime gelmekte ve ülkeyi yönetmektedir. Şimdi şöyle diyebilir miyiz; efendim artık seçim yapmayalım, iktidarın inancı, dünya görüşü ve yönetim felsefesi kaybolmuyor. Halbuki burada önemli olan iktidarın simgelerinin ve dünya görüşünün kaybolması değil, önemli olan iktidarın demokratik laik ve hukuk devleti çerçevesinde vatandaşlar arasında hiçbir fark gözetmeksizin adaletle hizmet verip vermediğidir. Bundan dolayı kamuda görev alacak memurların ve yöneticilerin durumu da bundan farklı değildir. Zira kamu görevlisi olmak kişinin kendisini var kılan, ona şahsiyet kazandİran değerlerden, yargılardan, sembollerden yalıtılması anlamına gelmez..

Demek ki, ortada bir düşmanlık, ön yargı ve kindarlık var; o da din ve özellikle İslam düşmanlığıdır. Zira hiç kimse bir kamu görevlisinin hangi makamda olursa olsun ateist, sosyalist, Marksist, Liberalist, Hıristiyan, Yahudi, sabatayist, lezbiyen, feminist, homoseksüel olmasından rahatsız değil, tek rahatsız oldukları şey İslam'ın kamu alanında görünür olması, yani inanan mütedeyyin dindarların inandıkları gibi yaşamalarıdır.

O zaman doğrusu nedir? İnsan "tabula rasa" boş bir levha olamayacağına göre, doğrusu şudur: Kamu görevlisi; inancı, düşüncesi, giyimi ne olursa olsun insanın insana değil, bizzat Yaratıcının insana tanıdığı, yani her bireyin doğuştan getirdiği, kimsenin tekelinde olmayan evrensel temel insan haklarını gözetiyorsa, görev alanında hukukun üstünlüğüne dayanan hukuk devletinin ilkelerine uyuyorsa, ona göre davranıp hüküm veriyorsa, kamu hizmetinde din, dil, mezhep, ırk, sınıf, cinsiyet, renk, giyim-kuşam ayrımı yapmadan hizmet veriyorsa, onun Müslüman, tesettürlü yahut ateist, Marksist olması kimseyi ilgilendirmez. Demokratik laik anlayış ve çoğulculuk da budur. Zira laikliğin birçok uygulama biçimi vardır.

Birincisi Sovyetik-Bolşevik uygulama ki, bu anlayışa göre sadece kamusal alan değil; birey, aile, eğitim ve dilden başlayarak insanı çevreleyen tüm faktörler dinden arındırmalıdır. Türkiye'de devlet aygıtı ve sivil toplum kuruluşlarında etkin ve yetkin olan elitist bir kesimin özellikle bu anlayışı savundukları bilinmelidir.

İkincisi, Bizantinist uygulama: Bu anlayışa göre din, devletin tanımladığı ve anladığı biçimde toplumda yer alır. Yani din devletin hizmetindedir, halkı devlete ve müesses düzene itaat ettirdiği sürece din iyi bir fenomendir. Eğer bu din sorgulamaya, yahut adalet istemeye yöneltirse, tedip edilmesi ve sınırlarının çizilmesi gerekir. Özellikle sağ ve ortanın solu bazı akımlar Türkiye'de bu uygulamadan yanadırlar. Yani Bizantinist laiklik anlayışında din, düzen ve iktidarın meşruiyet aracıdır. Onun iktidarına ve düzenine destek arz ettiği, halkı kendi kaderine razı edip susturduğu sürece iyi bir şeydir din.

Milletin özgür iradesi ve mutabakatı, her türlü kurumun üzerindedir

Üçüncüsü, demokratik laik anlayıştır ki, devlet bütün inanç topluluklarına eşit mesafede durur, başkalarının haklarını ihlal etmedikleri sürece, onların inancına göre yaşama, giyinme, eğitim alma, örgütlenme ve inancını yaymasına saygı gösterir ve bu haklarını garanti altına alır. Bu inanç topluluklarına, bir birilerine inançlarını ve dünya görüşlerini dayatmadıkları, şiddet ve teröre başvurmadıkları sürece devlet müdahale etmez. Ancak devlet bunu yaparken kamu uygulamalarında sürekli kutsala karşı yapılan uygulamalarda taraf olamaz. İşte sekülarist ve laisist fundamentalistlerin içine sindiremedikleri demokratik laiklik uygulaması budur.

Ancak hemen belirtelim ki, her düşüncede, her cemaatte, her siyasal ve sosyal oluşumda samimi olmayanlar ve bir takım değerleri istismar edenler olabilir, fakat bunu önlemenin ve gerçekten samimi olanların anlaşılabilmesinin yolu, yasakları devam ettirmekten değil, yasakları kaldırmaktan geçer. Tesettür konusu da böyledir, kaldırırsınız insanlık dışı yasağı samimi, mütedeyyin ve gerçekten dindarlıklarının gereği olarak örtünenler kendiliğinden ortaya çıkar. Varsa tesettür üzerinden siyasal kazanç, makam ve mevki kazananlar da ellerindeki bu rantı kaybetmiş olurlar.

Hem "haydi kızlar okula" diyeceksin, hem de okulun hemen girişinde "ama senin başörtün var ve dolayısı ile okuma hakkın yok" diyeceksin. Bu trajik komediyi kaldırmanın zamanı gelmiştir. Eğer toplumda ezici bir çoğunlukla mutabakat sağlanmışsa ve aynı zamanda azınlıkların da hakları korunuyorsa, kurumların mutabakat sağlayamamasının hiçbir önemi ve değeri yoktur. Zira demokratik hukuk devletinde kurumlar milletin iradesinin üzerinde olamaz ve ona ipotek koyamaz. Filhakika milletin özgür iradesi ve mutabakatı her türlü kurumun üzerindedir.

Sonuç olarak, bu radikal-fundamentalist sekülerciler milletin özgür iradesine ipotek koymaktan ve tüm dini, aşkın-transandantal değerleri yeryüzünden kovmaya çalışmaktan vazgeçmedikleri sürece, gerçek bir millet ve devlet kaynaşması olmayacaktır. Umarım sağduyu hakim gelir ve bu hastalıklı anlayıştan dönüş yaparak, gerçek bir demokratik, laik, hukuk devletinin oluşmasına katkıda bulunurlar.[1]

Üst kimlik tartışması ve din kardeşliği

Sayın Baykal ve Sayın Erdoğan ortaya bir üst kimlik tartışması çıkardılar.

Sayın Erdoğan'a göre, üst kimliğimiz Türkiye vatandaşlığıdır, Türkiye mozayiğidir. Sayın Baykal'a göre Türk Milleti kavramıdır.

Ama gerçek odur ki, en güçlü üst kimliğimiz din kardeşliğimizdir. Vatan ve milletimizin bütünlüğü tehlikeye düştüğü zaman din kardeşliği birlik ve bütünlüğü bizlere kurtuluş yollarını açmıştır.

Din kardeşliğinin, ne kadar güçlü bir üst kimlik olduğunun, en önemli şâhidlerinden birisi ise, o zamanki ismi ile Mustafa Kemal Paşa'dır.

Bakınız M. Kemal Paşa 15 Mayıs 1915 tarihinde komutan iken, Çanakkale'de cereyan eden bir çarpışmada, bütün üst kimlik tariflerinin üstünde olan din ve imân birlik ve bütünlüğünün en yakın şahidi olarak, BOMBA SIRTI olayını nasıl anlatıyor:

"Bomba sırtı olayı çok önemli ve dünya harp tarihinde, eşine rastlanması mümkün olmayan bir hâdisedir. Karşılıklı siperler arasındaki mesafe 8 metre, yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekilerin hiçbiri kurtulmamacasına hepsi düşüyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve bir tevekkül biliyor musunuz? Bomba, şarapnel ve kurşun yağmuru altında öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor.

Sarsılma yok. Okuma bilenler Kur'an-ı Kerim okuyor ve cennete gitmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler ise kelime-i şehâdet getiriyor ve ezan okuyarak yürüyorlar. Sıcak cehennem gibi kaynıyor. 20 düşmana karşı her siperde bir nefer süngü ile çarpışıyor. Ölüyor-öldürüyor. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren, dünyanın hiçbir askerinde bulunmayan tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebelerini kazandİran bu yüksek ruhtur."

Bilindiği gibi, bu eşsiz destanı yazanlar Türk, Kürt, Çerkez ve daha alt kimlikleri sayılamayacak derecede çeşitli şehid ve gazilerimizden oluşuyordu. Şimdi kalkmış Sayın Baykal ve Erdoğan bu târihi gerçekleri âdetâ yok farzederek ihtilafa düşüyorlar. Milletimizi bir kimlik ve kavram karmaşasına sürükleyenlerin içerisinde bulundukları gafletin derecesini, siz sayın okuyucularımızın takdirlerine bırakıyorum.

Kaderimizde yeni bir savaş yazılmışsa, bu savaşta milletimiz yine ALLAH ALLAH diyerek hücûma kalkacaktır. Türküz, Çerkeziz, Kürdüz veya mozaik mozaik, diye diye düşmanın üzerine yürümeyecektir.

Din kardeşliğimizin ne kadar güçlü olduğunu gösteren başka bir misal daha verelim:

Birinci Dünya Savaşı'nda yenik düşmüşüz. Sevr muâhedesi imzalanmış. Anadolumuzun büyük kısmı işgal altında. Ordumuz dağıtılmış. İşte böyle bir fetret devresinde, Adıyaman'ın Kahta ilçesinde, Rahmetli Hacı Bedir Ağa'nın konağına bir İngiliz kurmay subayı mâiyetiyle beraber geliyor. Mekkarelere yüklediği altını ağaya vermek istiyor ve ona:

- "Biz inceledik, Doğu ve Güneydoğu'nun en güçlü aşîreti ve lideri sizsiniz. Teklifimizi kabul edin ve Doğu Anadolu toprakları üzerinde bir Kürt devleti kurun. Size, ilaveten istediğiniz kadar para, silah ve takviye asker gönderelim. Teklifinde bulunuyor.

Hacı Bedir Ağa'nın cevabı özetle şöyledir:

- "Bu mösyöye söyleyin. Parasını alsın defolsun gitsin. Bizim dinimizde kavmiyetçilik (yani ırkçılık) yoktur. Biz Türklerle bu vatan ve bu devlet uğrunda birlikte çarpıştık, birlikte şehid verdik, birlikte gazi olduk. Yarın Allah'ın huzurunda ben alnımı kara çıkartmam, teklifinizi red ediyorum" diyor.

Görüldüğü gibi, Osmanlı devletinin teslim olduğu, ordumuzun dağıtıldığı ve henüz İstiklâl Savaşımızın da başlamadığı bir fetret devresinde bile, Doğu Anadolumuzun liderleri etnik ayrılıklara ve tahriklere asla değer vermeyerek dinimizin birleştirici ve kardeşlikleri pekiştirici gücüyle, birlik ve bütünlüğümüzün sağlanmasında başarılı görevler yapmışlardır.

Siyonist ve Evangelist ittifakının meydana getirdiği durumla örtüşen Dick Cheney'in gazetelerde yayınlanan beyanatı, başlatılmış olan yeni haçlı savaşının, aynı zamanda ülkemize de yönelik olduğunu göstermektedir.

Zira Güneydoğumuzda cereyan eden hadiselerin, körün attığı taş gibi tesadüfi olmadığını anlamak için, artık delile hacet kalmamıştır. Devletimizin tamamen gücünü kaybettiği bir dönemde, bölücüler ve etnik tahrikçiler, hiçbir netice alamazken, gerek PKK terörünün ve gerekse, Güneydoğumuzda dışarıdan başlatıldığı görülen son günlerde yeniden nüksetmeye başlamış olması düşündürücüdür.

Bu durumda yapılacak iş Bomba Sırtı destanında şahlanan birlik ve beraberlik ruhunu yeniden harekete geçirilmesinden ibarettir.



[1] 26.11.2005 / Milli Gazete / Dr. Lütfi Özşahin


Bu yazarin diger makaleleri

YAZIKLAR OLSUN
  Ankara'da "Siyonizme Hizmet" Kongresi ve Glocal Hezimet Toplantısı!   Filistin'de...
Devami
BAŞLICA TARİKATLAR VE PRENSİPLERİ
  Ashab-ı Kiram Devri Tarikat; şeriatın yazılı hükümlerini tatbikata koyma, İslam’ı özümseyip...
Devami
BALGAT’TAKİ BULUT SEFASI VE HAYRETTİN KARAMAN’IN SAFSATASI
Aziz Hocamızın haklı tespitiyle: (Malum sabataist ve masonik) çetelerce yönlendirilen… Hak davayı...
Devami
YENİ ŞAFAK YAZARININ AKP İTİRAFLARI VE CENK AÇIK’IN “ÜMMET BİRLİĞİ”NE İTİRAZLARI
Yeni Şafak’tan Akif Emre “Türkiye Irak’ın toprak bütünlüğünü İstiyor mu?”...
Devami
15 Temmuz Darbesindeki Şaibe Bulutları ve FETÖ’CÜLERİN SAPKINLIKLARI
  Şırnak’ın Uludere ilçesi Şenoba beldesinden kalkan ve içerisinde 23. Sınır...
Devami
YARIN ANLARSIN! (ŞİİR)
  YARIN ANLARSIN!      “Her nefs ölümü tadar”, Kur’an’ım yemin etmiş Azrail kalp...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 4417

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR