ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1445
mod_vvisit_counterDün10251
mod_vvisit_counterBu Hafta1445
mod_vvisit_counterGeçen hafta57927
mod_vvisit_counterBu Ay162928
mod_vvisit_counterGeçen Ay149785
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17087068

IP'niz: 18.234.247.75
Bugün: 24 Oca 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12289286

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

SN. ABDULLAH GÜL’ÜN İSRAİL GAYRETİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

Sn. Abdullah Gül Siyonistlerin gözüne girmeye mi çalışıyordu?

ABD Başkanı Obama'nın 1967 sınırlarıyla ilgili açıklamasını geri çektiği AIPAC'in programında bu kez Netanyahu konuşarak: "İsrail’in 1967 sınırlarına dönmeyeceğini” vurgulamıştı.

İsrail yönetimi, ABD Başkanı Barack Obama'nın Ortadoğu ve Arap dünyasına hitaben yaptığı konuşma ile yeniden gündeme gelen 1967 sınırları konusunda yine geri adım atmamıştı. Obama malum konuşmada İsrail'in 1967 sınırlarını kabul etmesi gerektiğini söylemiş, ardından Yahudi kuruluşu AIPAC'in toplantısında bu sözünü yalanlamıştı. AIPAC'in bir sonraki konuğu olan İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu da İsrail’in 1967 sınırlarına asla geri dönmeyeceğini açıklamıştı.

Abbas: Hayal Kırıklığı

İsrail yanlısı etkin lobi grubu Amerikan İsrail Halkla İlişkiler Komitesi'nin (AIPAC) Washington'da düzenlenen toplantısında konuşan Netanyahu, "Size bir hususta garanti vermek isterim; (Filistin'le bir barış anlaşması) İsrail'in güvenliğini garanti etmek zorundadır ve dolayısıyla İsrail’in, 'savunulamaz' 1967 sınırlarına dönmesi imkansızdır”. ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Siyonist Yahudi John Boehner ise, İsrail'in güvenliğine olan desteğinin "yüzde yüz" olduğunu vurgulamıştı. Öte yandan Haaretz gazetesi bir kaynağa dayanarak verdiği haberinde, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın Obama'nın açıklamalarından büyük hayal kırıklığına uğradığını yazmıştı. Ancak Abbas'ın halen konuşmayı doğrudan kınamaması dikkatlerden kaçmamıştı.[1] Bu arada İsrail Mossad ajanlarının Suriye’de iç savaş kışkırtıcılığı ve Golan tepelerine yürüyen onlarca silahsız insana kıyması karşısında Sn. Abdullah Gül’den ses çıkmaması da kafa karıştırıcıydı.

Peki bütün bu gerçeklere rağmen, Sn. Abdullah Gül:

“Hamas’ın İsrail’in varlığını resmen tanıması” yani Siyonist ve terörist şebekenin bağımsızlık ve bekasını garantiye alması gerektiği yolundaki açıklamalarıyla, acaba kimlerin gözüne girmeye çalışmaktaydı?

Sn. Abdullah Gül 20 Nisan 2011 New York Times’a şunları yazıyordu!

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, New York Times gazetesi için kaleme aldığı yazısında, İsrail’e barış önerileri ve strateji taktikleri dikkat çekiciydi. Sn. Gül’ün: “bunun İsrail'in geleceği için zorunlu bir adım olduğunu ifade etmesi” ise ilginçti.

“Devrimin kayıp parçası “ başlıklı yazıda Abdullah Gül şunları söylüyordu:

“Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki ayaklanma dalgası, Avrupa'da 1848 ve 1989 devrimlerine eşit tarihi bir önem taşımaktadır. Bölge halkları, istisnasız, sadece evrensel değerler adına değil, aynı zamanda uzun süredir baskı altında tutulan milli gurur ve haysiyetlerini yeniden kazanmak için ayaklanmışlardır.

Bu ayaklanmaların demokrasi ve barışa mı, yoksa tiranlığa ve çatışmaya mı yol açacağı, İsrail ve Filistinliler arasında kalıcı bir barış anlaşması ve daha kapsamlı olarak bir İsrail-Arap barışının sağlanmasına bağlı olacaktır.

Filistinlilerin içinde bulundukları zorlu şartlar, bölgedeki isyan ve uyuşmazlıkların temel sebebini oluşturmaktadır ve dünyanın diğer bölgelerindeki aşırıcılar için bir bahane olarak kullanılmaya çalışmaktadır.

İsrail'in, tüm diğer ülkelerden daha çok, bölgedeki bu yeni siyasi ortama uyum sağlaması lazımdır. Ancak İsrail'in bundan korkması yersizdir; İsrail çevresinde demokratik komşu ülkelerin ortaya çıkması, kendi güvenliğinin de nihai bir teminatıdır.

İsrailli liderlerin, bu barış sürecini, kısa görüşlü taktiksel manevralar yerine, stratejik bir bakış açışıyla değerlendirmelerini istiyorum. Bu da, Arap Ligi'nin, İsrail sınırlarının 1967 öncesine dönmesi ve Arap ülkeleriyle diplomatik ilişkilerinin normalleşmesini öngören, 2002'deki barış inisiyatifini ciddi olarak ele almayı gerektirecektir.

Savunulamaz olan bu statükonun devam ettirilmesi İsrail'i daha büyük bir tehlikenin içine atacaktır. Tarih bize öğretmiştir ki, milletlerin kaderini belirleyen en belirleyici faktör nüfus olmuştur. Gelecek 50 yıl içinde Araplar, Akdeniz ile Lut Gölü arasındaki halkların ezici çoğunlunu oluşturacaklardır. Yeni nesil Araplar ise demokrasi, özgürlük ve milli onurları konusunda çok daha güçlü bir bilince sahiptir.

Bu bağlamda, İsrail, Arapların öfke ve husumet deniziyle çevrelenmiş ayrımcı bir ada olarak algılanmaya devam edemez. Birçok İsrailli lider bu zorluğun farkındadır. Bu yüzden bağımsız bir Filistin devleti kurulmasının bir zaruret olduğuna inanıyor. İsrail'le yan yana yaşayan onurlu ve istikrarlı bir Filistin, İsrail'in güvenliğini zafiyete uğratmaktan çok güçlendirecektir.

Türkiye, barış içindeki bir Ortadoğu'nun sadece kendi çıkarlarına hizmet edecek olmasından değil, aynı zamanda bu barışın dünyanın geri kalanı için faydalı olacağına inandığından dolayı, İsrail-Filistin barış sürecini stratejik olarak müzakere etmektedir.

Bundan dolayı biz yapıcı müzakerelerin kolaylaştırılması için tüm kapasitemizi kullanmaya hazırız.

Uluslararası toplum, Birleşik Devletler'in, bundan 10 yıl kadar önce olduğu gibi, İsrail ve Filistinliler arasında tarafsız ve etkili bir arabulucu olarak hareket etmesini istiyor. (Hayret! ABD’nin Filistin konusunda tarafsız ve barışçıl davrandığını hiç hatırlamıyoruz.) Ortadoğu'da kalıcı barışın sağlanması, Washington'un İsrail'e yapacağı en büyük iyiliktir. İsrail'in, Filistinliler ve Arap âleminin geri kalanıyla bir barış anlaşması olmadan, ortaya çıkan bu yeni demokratik ve demografik durumla başa çıkabilmesi hemen hemen imkânsız olacaktır. Türkiye üzerine düşen sorumluluğunun bilincindedir ve yardıma hazır beklemektedir."[2]

Şimdi sormamız gerekiyordu:

1- İsrail’in bağımsızlık ve bekası, Sn. Abdullah Gül’ü niye bu denli ilgilendirmekte ve hatta endişeye sevk etmekteydi?

2- Acaba Türkiye’nin birlik ve dirliği konusunda aynı hassasiyetlerin sergilendiği söylenebilir miydi?

3- Şayet İsrail, Siyonist hedeflerinden ve işgal ettiği yerlerden vazgeçmez ve bağımsız Filistin Devletine rıza göstermezse, Sn. Gül ve Erdoğan Türkiye’si bu saldırgan Siyonistlere karşı ciddi ve caydırıcı tedbirlere yönelecek miydi? Bu konuda niye tek bir söz edilmemişti?

4- Bizzat İsrail Cumhurbaşkanı, çok özel ve gizli bir güvenlik toplantısında ve İsrail’in geleceği konusunda stratejik öneriler beyan etseydi, ancak Abdullah Gül’ün teklif ve tavsiyelerini dile getirebilirdi!

Oysa İsrail meşru bir devlet değildi. Bunun ne tarihi bir temeli ne de tabii bir nedeni gösterilemezdi. İsrail, devlet kılıfı geçirilmiş bir terör şebekesiydi. Ne doğal olarak ne de sosyal olarak, İsrail Ortadoğu’ya ait değildi; o bölge bünyesinde dış etkenlerle oluşturulan geçici ve arızi bir çıbanbaşı gibiydi.

Şimdi birileri kalkıp, “Orta Asya’daki atalarımız binlerce yıl önce, Bering Boğazından geçerek Kuzey Amerika’da yaşamışlar ve buraları vatan tutmuşlar” iddiasıyla dünyanın çeşitli yörelerinden bir milyon Türk’ü Kanada’ya taşısa ve oradaki halkı bin türlü zulüm ve zahmetle yurdundan ve yuvasından koparıp atsa ve bölgede sürekli fitne fesat ateşini tutuşturup kudurmuş gibi etrafına saldırsa; bu girişimler ne denli gerçekçi ve geçerli sayılabilirdi ve bu terörizme ne kadar devlet denilebilirdi?

Evet, Türkler de Anadolu’ya sonradan gelip yerleşmiş ve yurt edinmişlerdi. Ama binlerce yıllık tarihin, dost ve düşman bütün insaf ehli araştırmacı tahkikçilerin şahitliği ile, sadece zalim ve barbar krallarla mücadele edilmiş, buralardaki mağdur ve mazlum halkın, temel insan haklarına, inancına ve hayat tarzına asla ilişilmemişti. Yani Müslüman Türkler Anadolu’daki topluluklara tam anlamıyla adalet ve hürriyet getirmiş, örnek bir barış ve bereket medeniyeti tesis etmişlerdi.

NATO niye İsrail’e müdahale etmiyordu?

Recep Erdoğan’ın desteği ile Batı'nın Müslüman ülkelere müdahalesinin ardından hep şu soru kafaları kurcalıyordu: 'NATO İsrail'i neden bombalamıyordu?' Irak 1991'de Kuveyt'i işgal ettiğinde Irak'ı bombalayan ABD ve müttefikleri, bugün de Libya'da Kaddafi rejiminin halka saldırısını bahane ederek Libya'yı bombalıyor, sıra şimdi Suriye’ye geliyordu. Peki, aynı NATO işgalci ve BM kararlarını takmayan İsrail’i niye bombalamıyordu? Çünkü NATO her ne kadar 28 üye ülkeden oluşuyor ve her üyenin söz hakkı bulunuyorsa da, burada son söz ABD’yi yöneten Yahudilerin elinde bulunuyordu. Ve ta başından NATO İsrail’i korumak için kuruluyordu!

NATO'nin kime ne zaman ve nasıl saldıracağına Yahudi Lobileri, Rotschild ve Rockefeller Siyonistleri karar veriyordu.

Evet, İsrail’e akıl veren, daha doğrusu yağ çeken Sn. Gül, niye NATO’yu işgalci İsrail’e müdahaleye çağırmıyordu?

ABD, İsrail’in jandarması oluyordu!

Bakınız ABD Demokrat Partili Temsilciler Meclisi üyelerinden Shelley Berkley ve Eliot Engel yeni Mısır hükümetine yapılan yardımların, İsrail ile barışın korunması şartına bağlanmasını isteyen bir yasa önerisinde bulunuyordu.

Kay Granger ABD Temsilciler Meclisi'ndeki Türk dostluk grubu üyesi ve grubun eş başkanlığını yapıyordu. Kongre üyelerinden Shelley Berkley ise, Mavi Marmara Gemisi'ne yapılan korsan baskını destekleyerek, "Gazze filosu olayında ölenlerin sorumlusu Türkiye'dir" şeklindeki açıklamasıyla hatırlanıyordu.

ABD'de Cumhuriyetçi ve Demokrat partili senatörler Filistin'in bağımsızlığını engellemek için her yola başvuruyordu. Dış yardımlardan sorumlu Kay Granger, Filistinlilerin tek taraflı olarak bağımsızlık ilan etmeleri durumunda Filistin Özerk Yönetimi'ne yapılan yardımların kesilebileceği tehdidinde bulunuyor ve hayret, Sn. Abdullah Gül hala ABD’den barış için medet umuyordu!

İsrail Terör Şebekesinin oluşumu

İsrail’de Yahudi vatandaşlarının sayısı 4.5 milyonu ancak bulmaktadır. Yüzölçümü, Türkiye'deki ortalama büyüklükteki bir ilin büyüklüğü kadardır. Çevresinde yer alan üç küçük bölgeyi (Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Golan Tepeleri), 1967 yılından bu yana işgal altında tutmakta, ancak bu sınırlı işgali bile devam ettirmekte zorlanmaktadır. 1967'deki Altı Gün Savaşı'ndan sonra başlayan, 1987'de hızlanan İntifada (Ayaklanma) hareketi, her ne kadar güçlü ve kendinden emin gibi gözükmeye çalışsa da, İsrail toplumunu yıpratmış, bir tür "ulusal sinir bozukluğu" yaratmıştır.

İsrail'in bu korkuları yersiz değildir; çünkü bu terör devleti, tarihsel ve sosyolojik olarak oldukça zor bir durumdadır. Ezici çoğunluğu Müslüman Araplardan oluşan Ortadoğu'da, tek başına işgalci bir güç konumundadır. İsrail'in dört bir yanı, yıllar boyunca savaştığı, barışsa bile dostluk kuramadığı hınçlı ve hırslı topluluklarla çevrilmiş bulunmaktadır. Müslüman Arapların toplam nüfusunun 200 milyonu aştığı düşünülürse, 4.5 milyon Yahudinin bu coğrafyada kendini güvensiz hissetmesinin nedeni daha iyi anlaşılır.

Bu halkların İsrail'e olan tepkisinin haksız olmadığı asla unutulmamalıdır. İsrail, kendisine karşı duyulan nefreti, Siyonizmin etkisiyle kendisi ortaya çıkarmıştır. Siyonistler Ortadoğu'ya girdikleri günden itibaren Filistin topraklarını gasp etmeyi, Arap halklarını sürmeyi ve gerekirse katliama uğratmayı hedef olarak belirlemiş, bu hedefi ısrarla uygulamışlardır. Daha 1920'lerde Siyonist liderlerden Vladimir Jabotinsky, Siyonizmin hedefinin Araplarla Yahudiler arasında "Demirden Duvar" örmek olduğunu açıklamıştı. Yani İsrail'i kuran Siyonist hareketin yaklaşımı, başından beri Araplarla barış içinde ve dostça yaşamak değil, onların yurtlarını gasp etmek üzerine kurgulanmıştı. Elbette bunun temelinde, Siyonizmin, 19. yüzyılın aşırı milliyetçi, sömürgeci ve Sosyal Darwinist dogmalarının üzerine inşa edilmiş olması vardı. Ne var ki, Siyonizm yanılgısına kapılan bazı Yahudiler bu gerçeği fark edemiyor, Siyonizmin, kendilerini bir vatana kavuşturacak masum bir ideoloji olduğunu sanıyorlardı. Vatan olarak gördükleri “bu topraklarda yaşayan yerli halkın ne olacağı?” sorusunu ise hep yanıtsız bırakıyorlar ve kendilerine anlatılan aldatmacalar nedeniyle yaşanan dramın boyutlarını kavrayamıyorlardı.

Siyonizmin bu projesinin -yani Ortadoğu'ya dışarıdan girip, buradaki Müslüman Arap topraklarını gasp ederek bir işgal devlet kurma projesini- tarihte tek bir örneği daha vardır: bunlar Haçlılardır. Haçlılar da Ortadoğu'ya dışarıdan girerek Filistin'i işgal etmiş, buradaki Müslüman halka karşı terör ve katliam uygulamış, Kudüs merkezli bir terör devleti kurmuş ve güçlü bir askeri organizasyonla bir süre bu coğrafyada ayakta kalabilmeyi başarmıştır. Ama söz konusu süre çok kısadır: 1099 yılında kurulan Haçlı Krallığı, 1187'deki Hıttin Savaşı ile Kudüs'ü ve sahip olduğu toprakların tamamına yakınını elden çıkarmış ve arkalarında güçlü bir Avrupa olmasına rağmen Ortadoğu'da tutunamamışlar, kalıcı olamamışlardır.

İsrail'in geleceği üzerinde düşünen herkes -başta İsraillilerin kendileri olmak üzere- Haçlıların bu tarihsel örneğini aklında tutmalıdır. Haçlılar ile İsrail'in arasında pek çok paralellik vardır ve herkesin merakı bu paralelliğin İsrail'in akıbeti için de geçerli olup olmayacağıdır.

Burada hemen belirtelim ki: Allah'ın Kuran'da emrettiği; Ehli Kitaba ve bütün insanlara karşı adaletli, sorunların barışçı yollarla çözülmesi, yeryüzünde bozgunculuğun ve kan dökülmesinin engellenmesi gibi İlahi hükümler gereğince, Ortadoğu'da görmeyi temenni ettiğimiz tablo, Filistin’deki Yahudi halkının da Ortadoğu'da Müslümanlar -ve Hıristiyanlar- ile birlikte barış içinde yaşamasıdır. Ancak bu hakkın, başka hakların (örneğin Filistinlilerin haklarının) çiğnenmeden yaşanmasının tek yolu, işgalci, sömürgeci ve saldırgan Siyonist ideolojiden ve Büyük İsrail hedefinden vazgeçip, Filistinli Arapların da haklarını gözeten bir yaklaşımdır. Uzun vadede bölgenin kurtuluşu ise, bir zamanlar Ortadoğu'ya barış ve istikrar getirmiş olan "Osmanlı modeli"nin yeniden egemen olması, farklı toplumların birbirlerinin inançlarına ve haklarına saygı göstererek, düşmanlıktan uzak biçimde aynı toprakları paylaşmalarıdır.

"İsrail'in -diğer bir deyişle Siyonizmin- dünya egemenliği siyasetini" bırakmadan Ortadoğu’da ve tabi dünyada, kalıcı ve kapsayıcı bir barışa ulaşmak imkânsızdır.

İsrail'i kuran ideoloji, Siyonizm oluyordu!

Beş bin yıllık geçmişi olsa da; Siyonizm, 19. yüzyılın sonlarında resmen ortaya çıktı. 19. yüzyıl Avrupası'nın iki belirgin karakteri, Siyonizmi de etkisi altına almıştı: Irkçılık ve sömürgecilik. Siyonizmin bir diğer belirgin özelliği ise, dönemin diğer ideolojileri gibi din dışı olmasıydı. Siyonizmin fikri öncülüğünü yapan Yahudiler, dinden tümüyle uzak kimselerdi. Hareketin kurucusu olan Herzl, dini duyguları çok zayıf bir kişiydi, sadece sapık ideolojisi için din istimrarcısıydı. Herzl'den sonraki ikinci adam olan Max Nordau ise koyu bir ateistti, hiçbir dine inanmazdı. Herzl, Nordau ve diğer tüm Siyonist önderler, Yahudiliği bir inanç birliği olarak değil, bir ırkın ismi olarak kabul ediyorlardı. Yahudilerin Avrupalı milletlerden ayrı bir ırk olduklarını, onlarla birlikte yaşamalarının yanlışlığını, mutlaka kendilerine has ayrı bir yurt edinmelerinin şart olduğunu savunuyorlardı. Filistin'i seçmelerinin nedeni dini değil, tarihsel iddialara dayanmaktaydı. Zaten önce Uganda'yı, Kıbrıs’ı ve Anadolu’yu düşünmüşler, sonradan Filistin'de karar kılmışlardı.

Bugün Siyonizmi eleştiren pek çok dindar Yahudi aynı gerçeği vurgulamaktadır. Bu dindar Yahudilerin bir kısmı İsrail devletini meşru görüp tanımamaktadır. Dindar Yahudilerin önde gelen isimlerinden biri olan Haham Hirsch, "Siyonizm, Yahudi halkını milli bir antite (varlık) olarak tanımlamak ister... bu dinen bir sapmadır"[3] tespitini yapmaktadır. İsrailli devlet adamı Amnon Rubinstein'a göre, pek çokları için "Siyonizm, (bazı Yahudilerin) babalarının yurduna ve hahamların sinagoguna başkaldırısının doğal sonucu ortaya çıkmıştır"[4]

Haham Forsythe ise, Yahudilerin 19. yüzyıldan itibaren dinden ve Allah’ın emrinden uzaklaştıklarını söylemekte ve Yahudileri daha dindar olmaya çağırmaktadır. Forsythe, yeryüzünde zulüm ve bozgunculuk yapmanın "Amalek"in (Tevrat dilinde inkârcıların) işi olduğunu söyler ve şöyle yazar: "Yahudi, Amalek'in ruhunun tam zıddı olmalıdır. Çünkü bu Şeytani ruh, Allah'ı ve vahyi terk etmek, zulme yönelmek, ahlaksızlık, acımasızlık, haksızlık ve anarşidir."[5]

Siyonistler Filistin'i bir Yahudi vatanı haline getirebilmek için önce Osmanlı İmparatorluğu nezdinde çeşitli girişimlerde bulunmuşlar, ancak özellikle Sultan ve Halife II. Abdülhamid zamanında hiçbir sonuca ulaşamamışlardı. Bu nedenle, I. Dünya Savaşı'na dek pek çok insan Siyonizmi ham bir hayal olarak sanmıştı. Ancak savaşta Filistin, Osmanlı egemenliğinden çıkıp İngiltere'nin mandası haline gelince, hele bir de İngiliz Hükümeti 1917'de yayınladığı ünlü Balfour Deklarasyonu ile "Filistin'de bir Yahudi Vatanı" projesine destek verdiğini ilan edince, Siyonist projenin itibarı büyük ölçüde artmıştı. İki dünya savaşı arasındaki dönem, başta Avrupa olmak üzere Yahudi diasporasının farklı bölgelerinden gelen Yahudi göçleriyle, Filistin'i "Yahudileştirmek" için girişilen ısrarlı bir mücadele başlatılmıştı.

İngiltere'nin Filistin'i manda haline getirmesi, Müslüman Araplar arasında önceleri büyük bir tepkiye neden olmamıştı. Çünkü o dönemde zaten tüm Ortadoğu sömürgeleştirilmişti ve mandacılık adeta doğal karşılanmıştı. Ancak Siyonistlerin Filistin'e akın akın Yahudi göçmenler getirmesi, Arapları uyandırmıştı. Çünkü Yahudi göçü, sömürgecilikten farklı olarak, bölgeye yepyeni bir halkın girmesi anlamını taşımaktaydı. Sömürgeciler şartlar gerektirdiğinde çekip ayrılırdı, ama eğer bölgeye yeni bir halk yerleşirse, bu Yahudilerin toprak talepleri Ortadoğu'ya huzursuzluk taşıyacaktı.

Kısacası Siyonist proje, Ortadoğu gibi ezici bir çoğunlukla Müslüman-Arap bir coğrafyanın içine, yabancı bir halk yerleştirmek amacını güdüyordu. Bunu yaparken de barış ve uzlaşma yolunu değil, "demirden bir duvar" örmeyi, yani sertlik ve çatışma yolunu tercih ediyordu. Diğer bir ifadeyle Ortadoğu'nun yerleşik halkından zorla toprak alınacaktı. Hem de bu toprak, "kutsal" bir topraktı; her üç din için de kutsal sayılan Filistin'i, en önemlisi de Kudüs'ü içeriyordu.

Bir başka deyişle, Haçlılardan yüzyıllar sonra, Ortadoğu'ya "yabancı" bir unsur daha giriyordu. Bu unsur da aynen Haçlılar gibi Filistin'i üzerinde yaşayan sahiplerinden zorla geri alıyor ve Batı'dan gelen askeri güçlerle ayakta kalıyordu. Filistin'in kutsal topraklarında Müslümanlar ve Yahudiler asırlardır -olması gerektiği gibi- barış içinde bir arada yaşarlarken, bölgeye dışarıdan giren ve adına "Siyonizm" denen Sosyal Darwinist ideoloji, hem Müslümanları hem de Yahudileri huzursuz edecek bir çatışma başlatıyordu.

İsrail'in Kuruluşu

Arapların direnişlerine rağmen Siyonist proje 1947 yılında gerçeğe dönüşüyordu. İngiltere'nin Filistin'den çekilerek ülkenin geleceğini Birleşmiş Milletler'e havale etmesinin ardından, ülkenin Araplarla Yahudiler arasında yarı yarıya paylaşımını öngören BM planı uygulamaya konmuştu. Yaklaşık iki bin yıl aradan sonra dünya üzerinde ilk kez bir "Yahudi devleti" kurulmuştu. Bir başka açıdan da, yedi asır sonra ilk kez Ortadoğu'nun Müslüman coğrafyasında "yabancı" bir devletin bayrağı dalgalanmaya başlıyordu.

Hem Filistin'deki hem de komşu ülkelerdeki Araplar bu durumu değiştirebilmek için harekete geçiyor ve 1948 yılı içinde iki taraf arasında kanlı bir savaş yaşanıyordu. İsrailliler, "Bağımsızlık Savaşı" adını verdikleri mücadeleyi kazandılar ve Araplara bırakılan toprakların da bir kısmını işgal ederek BM'nin kendilerine verdiğinden daha da büyük bir toprağı işgal ediyordu. Filistin; Şeria (Ürdün) nehrinin Batı kısmı -sonradan "Batı Şeria" olarak anılır oldu- ve Akdeniz kıyısındaki Gazze kentinin etrafındaki küçük cep -sonradan "Gazze Şeridi" olarak anılır oldu- hariç, tümüyle İsrail'in egemenliği altına girmiş oluyordu.

Bu arada, hem "Bağımsızlık Savaşı" sırasında, hem de sonrasında İsrail tarafından acımasız bir "etnik temizlik" programı uygulanıyordu. Bu yeni "Haçlı Seferi" de, Filistin'i Müslümanların elinden gasp ederken onları toplu katliamlardan geçiren ilk Haçlılar gibi, kurduğu yeni devletin topraklarında terör uyguluyordu: 1 Ocak 1948 günü Filistin'de 600 bin Yahudi ve bunun iki katı kadar Arap yaşarken, 1 Ocak 1950'de Arapların sayısı 150 bine düşüyordu.[6]

48 Savaşı, Araplar için bir yenilgi, İsrail içinse bir zafer sayılıyordu. Ancak her iki taraf da bu durumun geçici olduğunu ve ileride kolayca değişebileceğini biliyordu. Çünkü Haçlılar da bundan 9 asır önce kanlı bir zaferle Filistin'i ele geçirmiş, ama sonra bir gün bu topraklardan gitmek zorunda kalmışlardı. İsrail'in Haçlıların başaramadığı bir işe giriştiğinin herkes farkındaydı. İsrailli psikolog ve siyaset bilimci Benjamin Beit-Hallahmi'ye göre, "İsrail'in problemi, Haçlıların akıbetini izlemekten nasıl kurtulabileceğini bulmaktı"[7], Hallahmi'ye göre Araplar ise, "bu yeni Haçlılara karşı kendilerini birleştirecek ve zafere ulaştıracak yeni bir Selahaddin beklemeye başlamışlar"dı.[8]

Ve bu yüzden, 1948 sonrasında Ortadoğu, büyük ölçüde bu "yok edilme korkuları" ve onun doğurduğu kuşku ve kuruntular tarafından şekilleniyordu.

İsrail Terörü

İsrail devleti, kurulduğu günden itibaren Filistin'deki varlığını sağlamlaştırmaya yönelik bir strateji uygulamıştı. Üzerinde en çok durulan hedef, ülkedeki Yahudi nüfusunun artırılmasıydı. Bu amaçla, diaspora Yahudilerini Filistin'e taşımak için yüzyılın başından beri yürütülen transfer işlemleri hız kazanmıştı. Nazi ölüm kamplarıyla ürkütülen Yahudiler ve ayrıca Avrupa'daki, Kıbrıs'taki İngiliz "bekleme kampı"ndaki ve İslam dünyasının farklı yörelerindeki Yahudi toplulukları büyük bir kampanya dahilinde Filistin'e taşınmıştı. 5 Temmuz 1950'de Knesset (İsrail Parlamentosu) tarafından çıkarılan Geri Dönüş Kanunu ile, "dünya üzerindeki her Yahudi'nin bir oleh (göçmen) olarak İsrail'e yerleşmeye hakkı vardır" hükmü kanunlaşmıştı.

İsrail, aynı Haçlıların 9 asır önce yaptıkları gibi, Ortadoğu'daki varlığını sağlamlaştırmak için Filistin'e dışarıdan kendi halkını getiriyordu. Haçlılar, Kudüs'e gelirken yalnızca bir ordu olarak değil, aynı zamanda bir halk olarak yerleşiyordu. (I. Haçlı Seferi'nde, profesyonel askerlerin yanı sıra, çok sayıda sivil insan da yollara dökülmüştü). Kudüs'ü aldıktan sonra da Avrupa'nın dört bir yanından Filistin'e "hacılar" götürülüyor, bunların bazıları da bu kutsal topraklara yerleşmeye karar veriyordu.

Yahudi devleti, Haçlıların yolunu izliyordu. Zaten Ortadoğu gibi bir coğrafyaya dışarıdan zorla girip, sonra da orada kalabilmek için izlenebilecek tek bir yol vardı: İsrail, aynı yol üzerinde ikinci denemeyi yapıyordu.

Yahudi devleti ile Haçlı Krallığı arasındaki önemli bir benzerlik de, uyguladıkları terör, vahşet ve katliamlardı. Haçlılar, Ortadoğu'ya Müslümanları öldürerek girmişler, öldürerek ilerlemişler ve Kudüs'ü de içindeki Müslümanları toplu katliamlardan geçirerek almışlardı. Antakya Kalesi'nde ve Kudüs'te sivillere karşı uyguladıkları vahşet, Batılı kaynakların da onayıyla, tarihin gördüğü en büyük kıyımlardandı.

Bu vahşet, Haçlıların ve Yahudi Hahamların gözünde bir "strateji"ydi aslında. I., II. ve III. Haçlı Seferleri sırasında korkunç sivil kıyımları gerçekleştiren Haçlı orduları, sayıca kendilerinden çok olan Müslümanların arasında korku ve ümitsizlik yaymak ve bu psikolojik avantajı askeri alanda kullanmak istiyorlardı. İngiliz tarihçi Karen Armstrong'a göre, Haçlı terörünün -örneğin III. Haçlı Seferi sırasında, 1191'de, Aslan Yürekli Richard'ın Akra Kalesi içindeki 3 bin Müslümanı kadın-çocuk ayrımı yapmadan boğazlamasının- amacı, hem asker hem de sivil Müslümanlar arasında korku ve panik yaratmaktı.[9]

Aynı strateji, yeni "Haçlı Krallığı"nın sahibi olan İsrailliler tarafından da tekrarlandı. 1948 Savaşı sırasında ve sonrasında, İsrailliler Arap nüfusa karşı bilinçli bir terör uygulamıştı. Amaç, büyük bir korku ve panik yaratarak Arapları evlerini terk ederek göç etmeye zorlamaktı. Kullanılan yöntemler ise insanlık dışıydı. İsrail terörünün korkunç bir örneği, bir görgü şahidi tarafından daha sonraları şöyle anlatılacaktı:

...80-100 kadar erkek, kadın ve çocuk öldürülmüştü. Çocukları kafalarına sopalarla vurarak öldürdüler. Her evden en az bir kişinin canına kıyıldı. Köylerde erkek ve kadınlar yiyecek ve su verilmeksizin evlere kapatıldılar. Sonra da sabotajcılar gelip evleri havaya uçurdu. Bir kumandan, bir ere emir vererek, havaya uçurmak istediği bir evin içine 2 kadın kapatmasını söyledi. Bu arada bir asker, öldürmeden önce bir Arap kadının ırzına geçtiğini anlattı. Yeni doğmuş bir çocuğu olan Arap kadınına birkaç gün süreyle etraf temizlettirildikten sonra kadın ve çocuk öldürüldü. 'Harika bir adam' diye nitelenen iyi yetiştirilmiş, iyi bir eğitim görmüş kumandanlar, aşağılık katiller haline gelmişti. Hem de gelişen korkunç olayların içinde ister istemez bu duruma düşmüş değillerdi. Aksine soykırımı ve yok etme metotlarını bilinçlice kullanıyorlardı. Onlara göre dünyada ne kadar az Arap kalırsa, o kadar iyiydi.[10]

İsrail'in Davar gazetesinde yayınlanan üstteki satırlar, 1948'de Dueima adlı Filistin köyünün ele geçirilmesi sırasında yapılanlara tanıklık eden İsrailli bir askerin katliam hatıralarıydı.

Bu satırlarda anlatılanlar, istisnai bir terör eylemini değil, İsrail'in stratejik terörünün pek çok örneğinden sadece birini tarif ediyordu. Bir diğer örnek, İsraillilerin devlet kurdukları yılda, 1948'de Deir Yassin köyündeki Arap halka karşı giriştikleri katliamdı. Menahem Begin'in yönettiği İsrailli teröristler, Kudüs yakınlarındaki Deir Yassin köyüne düzenledikleri baskın sırasında, hamile kadınların ve çocukların da dahil olduğu 280 kadar Arap köylüsünü sokaklarda dolaştırdıktan sonra kurşuna diziyorlardı. Korkunç vahşetler işleniyor; öldürülen genç kızların çoğunun ırzına geçiliyor, erkeklerin cinsel organları koparılıyordu. Siyonistler bazı kurbanları öldürmek için bıçak kullanıyordu. Raporlarda "ortadan ikiye biçilen" küçük bir kız çocuğundan da söz ediliyordu.[11]

Bu şekilde altı ay içinde Arap köylerine düzenlenen sayısız baskınlarla 400 bine yakın mazlum Arap, yurdunu terk etmek zorunda bırakılıyordu. Deir Yassin katliamı bu baskınlarına sadece bir örnek oluşturuyordu. İsraillilerin yıllar içinde terör yoluyla boşalttıkları köy sayısı, İsrail'in "muhalif" entelektüellerinden biri olan Israel Shahak'ın tespit ettiği rakama göre, 385'i geçiyordu. Bu köylerin arasında, korkutma yöntemiyle boşaltılanların yanında, Deir Yassin'le aynı sona uğrayanlar da bulunuyordu.

Yahudi terör devleti, savaş alanında da bu tür cinayet ve vahşetler uyguluyordu. Emekli Albay ve tarihçi Moşe Givati'nin, 1995'de yayınladığı “Çöl ve Alevlerin İçinde” adlı kitabında yazdığına göre, 1948, 1956 ve 1967'deki Arap-İsrail savaşlarında Siyonist ordusu savaş esirlerine inanılmaz işkenceler yapıyor, esir alınan Mısırlı askerlerin gözleri sigara ile dağlanıyor, cinsel organları kesiliyordu.

Tüm bu vahşet, aslında Siyonist zihniyetin bir ürünüydü ve başta da belirttiğimiz gibi, stratejik bir amaç taşıyordu. Siyonistler, aynı Haçlılar gibi kendilerinden sayıca çok üstün bir halkla savaşıyor ve arkalarındaki Amerika ve Avrupa’ya güveniyordu. Müslümanlara üstünlük sağlamak ve kendi varlıklarını korumak için büyük bir askeri güce ve psikolojik üstünlüğe sahip olmaları gerektiği düşünülüyordu.

Ancak aynı Haçlılar gibi, Siyonistler de vahşeti kullanmakla büyük bir hataya düşüyor ve kendi sonlarını hazırlıyordu.

İsrail, Barış ve Diyalog’dan Anlamıyordu!

Arap rejimlerinin 1948 Savaşı'nda yenilgiye uğramaları ve İsrail'in uyguladığı "etnik temizlik" harekâtına seyirci kalmaları, Arap dünyasında çok ciddi siyasi tepkiler doğurmuştu. 1950'lere dek, Ortadoğu'da İngiltere ya da Fransa tarafından sömürgecilik döneminde oluşturulmuş olan monarşilerin hemen hepsi, Batı'yla iyi ilişkiler içinde olan muhafazakâr krallar tarafından yönetiliyordu. Ancak İsrail karşısında gösterilen söz konusu zaafiyet, Arap toplumu içinde kralların güvenilirliğini ciddi bir biçimde sarsıyordu. Bunun sonucunda da Arap dünyası, 1950'lerin başından itibaren, İsrail'e ve onun en büyük destekçisi olan Batı'ya karşı sert bir söylem geliştiren radikal milliyetçi akımların gelişimine şahit olmuştu.

Bu radikalizasyon dalgası bir domino etkisi içinde tüm Ortadoğu'yu sarsıyordu. 1950 yılında, Ürdün Kralı Abdullah ibn-i Hüseyin bir suikastta hayatını kaybediyordu. Asıl büyük devrim ise iki yıl sonra Mısır'dan geliyor, İngiltere tarafından tahta oturtulmuş olan Kral Faruk, ordu içindeki milliyetçi ve "anti-emperyalist" bir cunta tarafından devriliyordu. İlerleyen yıllarda, önce Suriye, sonra da Irak'ta, mevcut krallıklar yıkılıyor ve yönetim, solcu/milliyetçi bir ideolojiyi benimseyen "Baas" (Yeniden Doğuş) hareketinin eline geçiyordu. Mısır'da iktidarı ele geçiren Cemal Abdünnasır "Arap sosyalizmi" ve "anti-emperyalizm"e dayalı yeni bir söylemle tüm Arap dünyasını sarsıyordu. Hatta Suriye ile Mısır arasında siyasi bir birlik sağlanarak "Birleşik Arap Cumhuriyeti" kuruluyor, ama uzun ömürlü olamıyordu.

Batı güdümlü kukla krallardan kurtulup, sosyalist ve antiemperyalist geçinen cuntalarla huzur ve hürriyete kavuşacağını sanan Arap toplumlar, yanıldıklarını ve yeni bir tuzağa kapıldıklarını çok geç fark ediyor ve yarım asırdan fazla bu zulümlere katlanmak zorunda kalıyordu.

Ancak Tunus’taki halk ayaklanmasıyla başlayan devrim dalgası despot diktatörleri bir bir yıkarken, Siyonist Yahudi güdümlü ABD ve AB, bu sefer İsrail’in güvenliğine ve geleceğine zarar vermeyecek, göstermelik demokrasilere ve BOP hedefli federatif çözümlere öncülük ediyordu. Ve unutmayınız Sn. Başbakan, BOP’un eşbaşkanlığını yürütüyordu.



[1] Yenişafak / 25 06 2011

[2] 23.04.2011 / Anadolu Ajansı

[3] Washington Post, 3 Ekim 1978

[4] Amnon Rubinstein, The Zionist Dream Revisited, s. 19

[5] Rabbi Forsythe, A Torah Insight Into The Holocaust, http://www.shemayisrael.com/rabbiforsythe/holocaust.htm

[6] Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 4

[7] Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 182

[8] Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 4

[9] Karen Armstrong, Holy War, s. 194

[10] Davar, 9 Haziran 1979

[11] Lenni Brenner, The Iron Wall, s. 141-43

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

AYIN AYNASI
  KRİZ GELİYOR, KERİZ GÖRMÜYOR! .Döviz Fiyatı .Enflasyon Oranı .Borsa Rakamı...
Devami
GÜÇ DENGELERİ VE ERBAKAN’IN TSK SEVGİSİ
Erbakan Hoca’nın Tercüman’da iken Behiç Kılıçla röportajında söylediği: “Biz Milli Görüş...
Devami
ASYA VE KAFKASYA PETROLÜ İSRAİLE Mİ?
  Bush: "Pakistan'a da gireriz, İran'ı da vururuz" diyor! Bush...
Devami
Ulusalcı Yazarın “İSLAM FAŞİZMİ” Benzetmesi ve ÖCALAN’LA PERİNÇEK ARASINDA UZLAŞMA VE ÇATIŞMA SÜREÇLERİ
Aydınlık’tan Hikmet Çiçek “Dincilikle Anti-Emperyalizm olmuyor” başlıklı yazısında (18 Temmuz...
Devami
İRAN’I SİNDİRME GİRİŞİMLERİ VE TÜRKİYE’NİN RÖNTGENİ
  Ilımlı İslamcılar cihat ruhunu söndürmeye çalışıyordu! Fetullahçı Zaman yazarı Mustafa Armağan...
Devami
SURİYE TUZAĞI VE BAŞKANLIK PAZARLIĞI
Türkiye, AKP'nin yanlış ve plansız politikaları yüzünden Suriye'de yalnız bırakılmış,...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1593

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR