YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69ce93bdda4d5
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 1 8
Bugün : 37091
Dün : 56643
Bu ay : 93734
Geçen ay : 1803365
Toplam : 52238792
IP'niz : 216.73.216.113

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

En yiğit Başbakan, borç şampiyonu Erdoğan!

İnternette haber siteleri arasında gezerken “En yiğit Başbakan Erdoğan” başlığını görünce oturduğumuz yerden hoplarcasına kalktık ve “Acaba sınır ötesi operasyon için düğmeye mi basıldı?” diye meraklandık!

Haberin devamını okuduğumuz zaman Erdoğan’ın kahramanlığının (!) hiç de böyle bir sebebe bağlı olmadığını anladık.

Meğer Erdoğan devr-i iktidarındaki yüksek borçlanma nedeniyle “En yiğit Başbakan” olarak seçilmeyi hak kazanmış!..

Nasıl seçilmesin!

Devr-i iktidarında geride bırakılan seksen yıldan fazla borç batağına batılmış!

Erdoğan’dan önceki hükümetlerin tamamı seksen küsur yılda 95.2 milyar dolar kadar borçlanmışlar!

Yani Erdoğan’ın devraldığı borç stoku 95,2 milyar dolar!

Ve görevi devraldıktan sonra adeta borçlanma atağına kalkmışlar!

Beş yıllık iktidar dönemlerinde borç stokunu yüzde 124 arttırarak 213.3 milyar dolara çıkarmışlar!

Seksen küsur yılda 95.2 milyar dolar borç almışlar!

Ama AKP, son beş yılda ise tam tamına 118.1 milyar dolar borç takmışlar!

İşte bu nedenle Erdoğan “En yiğit Başbakan” diye alkışlamışlar!..

Yukarıda verdiğimiz rakamlar iç borç stokumuz ile ilgili rakamlar!

Bir de dış borçlarımız var!

En yiğit Başbakan Erdoğan dış borçlarımızı da katlamış elbette!

57.1 milyar dolar olarak aldığı dış borç stokunu 11.6 milyar dolar arttırarak 68.8 milyar dolara çıkarmış.

İç ve dış borç stoklarımızın toplamı ise yüzde 85.2 oranında artarak 129.8 milyar dolardan 282.1 milyar dolara fırlamış!

Belli ki dünyanın finansal çevreleri Erdoğan ve arkadaşlarını sevmişler ve “kesenin ağzını açmış” Tabi bütün bunların Türkçesi; Borçlandırma hilesiyle ve AKP eliyle, Türkiye esir alınmış!.. Yani ekonomik ve teknolojik işgale uğramış!..

Ve bu arada haberin sonuna bir-iki satırlık ufak bir not daha  sıkıştırılmış:

Bu notta deniliyor ki: “Son yirmi yıllık dönemde merkezi yönetimin borcunu azaltan tek hükümet ise 54. Necmettin Erbakan hükümeti oldu!” Yani dışarıdan borç almamayı, mevcut borçları azaltmayı, yerli ve milli imkanlarla kalkınmayı sadece Erbakan başarmış!..

Ve maalesef, borcu azaltanların da katlayanların da nasıl muamele gördükleri ortada! Borcu azaltanlar dışlanırken borcu katlayanların baş tacı edilmesi sizce, mantıklı bir şey mi?46″ ve hayırlı bir gelişme mi?

Ekonomide yabancılaşma:

Sermayenin yolculuğu

18. yüzyılın ikinci yarısında başlayan ve 19. yüzyıl boyunca süren Sanayi Devrimi, batıda çok önemli bir sermaye birikimini de beraberinde getirdi. Sanayi toplumu öncesindeki atölye tipi üretimde sanat-zanaat ve el emeği lehine olan denge, teknolojik gelişme ve yoğunlaşan üretim nedeniyle sermaye lehine bozuldu. Yirminci yüzyılın ortalarına gelindiğinde Sanayi Devrimi ardında bir yüzyıldan fazla süren sefalete, çocuk işçilere, on altı saatlik çalışma günlerine, kanlı sınıf kavgalarına, bir büyük ihtilale neden olmuştu. Yapısı gereği kabına sığamayan ve ulus ötesi olmaya çalışan sermaye de iki büyük paylaşım savaşı, yitip gitmiş kuşaklar ve yeteneksiz yerel diktatörlere teslim edilmiş çok sayıda sömürge devlet bırakmıştı.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında  gelişen bilgi teknolojileri aslında ulusal nitelikleri belli olan ancak kayıt ve vergi kolaylıkları açısından ulus ötesi olarak nitelendirilen sermayenin teknik olarak akışkanlığını kolaylaştırmış ve sermayenin küreselleşmesini sağlamıştır.

Tarihi ideolojik temelleri, tüm üretim faktörlerinin dünya üzerinde serbestçe dolaşımına dayanan “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” prensipleri olan küreselleşme, sermayenin dışındaki faktörlerin serbest dolaşımındaki sorunlar nedeniyle bu prensiplerden sapmış ve bu prensiplere en çok yaklaşan “ikinci en iyi” teorilerine dayanmaya çalışmıştır.

Bunlardan birincisi tüm üretim faktörlerinin serbestçe dolaştığı, tüm dünya olmasa da ulus devletlerden daha büyük pazara dayanan ancak sınırlı bir alanda kurulan bir ekonomik düzendir. Buna tipik örnek Avrupa Birliği’dir. Avrupa Birliği esas itibarı ile içeride yaratılan zenginliği dış dünyaya karşı koruma misyonlu bir ekonomik alan görünümündedir. AB dış dünyaya karşı nispi üstünlük sağladığı sermayenin hareketlerine fazla bir sınırlama getirmemekte ancak ara mallar ve ürünler için sınırlamaları artırmaktadır. AB müktesebatı denilen mevzuat, ekonomik alan içindeki mal ve hizmetlerin standartlarını yükseltmek amaçlı olduğu kadar, dış dünyadan gelecek alternatif ürünler için de bürokratik bir savunma refleksidir. Tarım ürünlerinin ithalatı tamamen kontrol altında, önemli bir üretim faktörü olan emeğin ithali ise kaçak işçiler dışında tümüyle yasaklanmış durumdadır. Yakın çevre ülkesi olarak Türkiye’nin de AB ile olan ilişkileri bu çerçevede şekillenmektedir. Gümrük Birliği nedeniyle AB ile ticaret hacmi çok artmış ve bunun ülke istihdamı üzerinde olumlu etkileri görülmüş olsa bile, dış ticaret hadleri sürekli Türkiye’nin aleyhine gelişmekte ve ülkemiz bu ilişkide artan oranlarda dış ticaret açığı vermektedir.

Diğer “ikinci en iyi” durumu da, daha önce ifade edildiği gibi, konuşlandığı yer itibarı ile ulus ötesi ancak yönetildiği yer itibarı ile ulusal niteliği belli olan ve küresel sermaye olarak adlandırılan fonların durumudur. Burada da teorik temel “Madem üretimin tüm unsurları dünya üzerinde serbestçe dolaşamıyor, o halde en az bir tanesi (sermaye) serbestçe dolaşabilsin” düşüncesidir. Özellikle 1970’li yıllardan sonra dünya ekonomisindeki dalgalanmalar, bazı hammadde fiyatlarının artması ve şişen borsalar sonucunda oluşan spekülatif sermayenin dar alanlarda sıkışıp kalmasının önüne geçebilmek için küreselleşmenin teorik temelleri atılmıştır.

1980’li yıllardan sonra dünyada estirilen liberalizm rüzgarı ile az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde de menkul kıymetler borsaları kurulmuş ve bu borsalara akan sıcak para, yerel politikacılar tarafından kötü yönetilen ülke ekonomileri için kısa vadeli kurtarıcı olmuştur. Dışa açık ekonomik modelleri benimseyen ülkeler, verdikleri dış ticaret açıklarını ilk bakışta borçlanmadan daha avantajlı gözüken bu “emanet” para ile kapatmışlardır. Kırılgan ekonomilerde balon her patladığında yamanıp yeniden şişirilmiş, krizlerden dolayı ortaya çıkan sefalet, işsizlik ve küçülmeye alternatif olabilecek ekonomik sistemler önemsenmemiştir. Günümüzde 2 trilyon Amerikan doları seviyelerinde seyreden bu uçucu spekülatif paraya karşı gelişmiş ülke ekonomileri dahi tedbirler alma yoluna gitmektedirler.

Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nın verilerine göre 2006 yılında tüm dünyada dış ticarete konu olmuş ürünlerin toplam hacmi 12 trilyon Amerikan dolarına ulaşmıştır ve düzenli olarak artmaktadır.  Ayrıca dünya üzerindeki hizmet ticaretinin hacmi 2.6 trilyon Amerikan dolarıdır. Dünyadaki toplam üretilen mal ve hizmetler toplamının 45 trilyon Amerikan doları olduğu düşünülürse dış ticarete konu olan rakamlar oldukça önemli yer tutmaktadır.

Yine aynı örgütün verilerine göre dünyadaki doğrudan yabancı sermaye yatırımları da buna paralel olarak artarak yıllık 1 trilyon amerikan dolarına ulaşmıştır. Çin’in tek başına bu miktarın yüzde onunu aldığı hesaplanmaktadır.(Örgüt portföy yatırımlarının dışında kalan ve şirket kurma veya satın alma ve birleşme yoluyla edinilen kurumların karar alma mekanizmalarında yer alınan durumları doğrudan yabancı sermaye yatırımı olarak nitelendirmektedir). Dünyada dolaşan sıcak para stoğu 2 trilyon dolar civarındadır. Buna karşılık Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı sermaye yatırımları yılık on milyar Amerikan dolarına yeni yeni ulaşmaktadır. Türkiye, 400 milyar dolara ulaşan iç ve dış borcu ve de 50 milyar dolar seviyesinde dolaşan dış ticaret açığıyla kırılgan yapıya sahip bir ekonomi görünümü vermektedir. Ülkemizde dolaşan sıcak paranın yüz milyar Amerikan doları civarında olduğu varsayılırsa bu miktarın yapısal kırılganlığı arttırdığı kesindir.

Uluslararası ticaretin artmasına paralel olarak dünya üzerindeki doğrudan yabancı sermaye yatırımları da artmaktadır. Bu gidişin ilk küresel krize kadar süreceği de aşikardır. Çin’in oyuna katılması küresel sermaye hareketleri üzerinde bir doping etkisi yapmıştır. Yakın gelecekte Hindistan ve Afrika kıtasının tümüyle oyuna katılacağını varsayarsak pota daha da yükselecektir. Yeni dünya düzeninde küresel sermaye, ülkelerin siyasal karar alma mekanizmalarını, sıcak para-borsa-finans sektörü üçgeni ile ipotek altına almaktadır. Dünya üzerinde oynanan bu oyuna katılan belirli bir ölçekteki tüm ülkeler adımlarını orta veya uzun vadeli mega planlar çerçevesinde atmaktadırlar. Göründüğü kadarıyla Türkiye’nin bu konuda siyasi bir kararlılığı yoktur ve küresel akıntıya daha çok kapılmak için bu ülkelerin atacağı adımları beklemektedir.47

Yabancı Yatırımlar Kanunu ve Madenlerimizin Yabancılaştırılması

5 Haziran 2003 tarihinde TBMM’de çokuluslu şirketlere hizmet veren Doğrudan Yabancı Sermaye Danışma Servisi adlı bir yabancı kuruluş tarafından hazırlanan “Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu” kabul edildi. Kanunun tanımlar başlıklı 2. maddesi,  yabancı yatırımcıların yurt içinden sağladıkları doğal kaynakların aranması ve çıkarılmasına ilişkin hakları doğrudan yabancı yatırım kapsamına almış, ayrıca takip eden maddelerinde ise:

  • Yabancı yatırımcılar yerli yatırımcılarla eşit muamele göreceklerinin,
  • Doğrudan yabancı yatırımların, yürürlükteki mevzuat gereğince; kamu yararı gerektirmedikçe ve karşılıkları ödenmedikçe kamulaştırılamayacağı veya devletleştirilemeyeceğinin,
  • Yabancı yatırımcıların Türkiye’deki faaliyet ve işlemlerinden doğan net kâr, temettü, satış, tasfiye ve tazminat bedelleri, lisans, yönetim ve benzeri anlaşmalar karşılığında ödenecek meblağlar ile dış kredi ana para ve faiz ödemeleri, bankalar veya özel finans kurumları aracılığıyla yurt dışına serbestçe transfer edebileceklerinin,
  • Yabancı yatırımcıların Türkiye’de kurdukları veya iştirak ettikleri tüzel kişiliğe sahip şirketlerin, Türk vatandaşlarının edinimine açık olan bölgelerde taşınmaz mülkiyeti veya sınırlı aynî hak edinmelerine izin verildiğinin,
  • Özel hukuka tabi olan yatırım sözleşmelerinden kaynaklanan çözümü ile yabancı yatırımcıların idare ile yaptıkları kamu hizmeti imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden kaynaklanan yatırım uyuşmazlıklarının çözümlenmesi için; görevli ve yetkili mahkemelerin yanı sıra, ilgili mevzuatta yer alan koşulların oluşması ve tarafların anlaşması kaydıyla, milli veya milletlerarası tahkim ya da diğer uyuşmazlık çözüm yollarına başvurulabileceğinin, hüküm altına alındığı görülmektedir.

Bu ve Benzer Yasa Tasarıları Nerede Hazırlanıyor?

Eskiden paylaşım, çokuluslu bir şirketin önderliğinde yapılırdı. Paylaşımda ilk adım paylaşılacak kaynaklarına el konulacak ülkenin yöneticisinin ya da yöneticilerinin ele geçirilmesiydi. Örneğin, 1960’ların sonunda Endonezya’nın karşı karşıya kaldığı parselasyon ve talan böyle olmuştu. 1967 yılında The Time-Life adlı şirketin önderliğinde Cenova’da Endonezya’nın dünyanın en büyük çokuluslu şirketlerince nasıl kalkındırılacağı (!) konusunda ciddi görünümlü bir toplantı yapıldı. Sözde kalkındırılacak olan Endonezya masaya yatırılmış ve zengin yeraltı kaynakları, ormanları, finans kuruluşları, sigara üretim şirketleri…

Teker teker parsellenmişti. Gelişmiş dünyanın semirmiş şirketleri, masaya yatırılmış Endonezya’nın üzerine üşüşmüşlerdi. Tıpkı leş kargaları gibi, her biri bir lokma kapmıştı Endonezya ve onun kaynaklarından.  Kimler yoktu ki: Rockefeller, Rotschıldler onların petrol şirketleri, İngiliz Kraliyet Ailesi karteline ait şirketler, General Motors, British American Tobacco, US Steel, Freeport Mc Moran, Alcoa, Inco, BHP Billiton, Rio Tinto ve daha niceleri.

Masa başındaki şirketler, sözde Endonezya’yı kalkındıracak, yatırımların kanuni alt yapısını da tasarlamaktaydılar.  Şartlar çokuluslu şirketler tarafından belirleniyor ve belirlenen tüm hususlar konferans tutanaklarına geçirilerek sözde kalkınma adına ihanet ve sömürü, yağmalama tarihe kazınıyordu. Ülkesini pazarlayan Suharto ve onun ihanet kadroları, Endonezya’yı sömürgeci sermayenin eline paketleyip bırakıvermişlerdi.

Ülkesini çokuluslu şirketlere pazarlayan Suharto, Endonezya’ya döner dönmez, yabancı yatırımı düzenleyen bir kanun çıkartmıştı. Freeport şirketi Batı Papua’nın bakır madenlerini ele geçirdi, Alcoa Endonezya’nın tüm Boksit rezervlerine el koydu. Inco adlı şirket nikel madenlerine, BHP Billiton, Rio Tinto Plc, BP Amoco Endonezya’nın kömür kaynaklarına el koymuştu…

Beş yıl vergi muafiyetinden faydalanan çokuluslu madencilik şirketleri, Endonezya’nın yeraltı kaynaklarını muafiyet süresi dolmadan talan ettiler. Hiper Marketler, enerji, bankacılık ve finans sektörleri tamamen finans kapitalinin eline geçmişti. Ancak Endonezya’da istihdam artmadı, yaratılan gelir, yurt dışına çıkarıldı.  Servet el değiştirdi, doğal kaynaklar tamamen çok Uluslu madencilik kartellerinin kontrolünde ve mülkiyetindeydi. Kişi başı gelir asla 1.000 Dolar’ın üstüne çıkamadı.  (2001 yılı kişi başı gelir 688 Dolar)

1970’lerin başında çokuluslu şirketlerin taktiği değişti. 1972 yılında bir araya gelen 1000 çok Uluslu şirket Dünya Ekonomi Vakfı adıyla bir örgüt kurdular. Anılan vakıf 1987 yılında vakıftan foruma dönüştürüldü ve daha sonra Birleşmiş Milletler’de danışmanlık statüsü kazandı. Artık paylaşım bu forum tarafından düzenlenen yıllık toplantılarda yapılmaya başlandı. Toplantılara politik ve akademik çevrelerin yanı sıra finans tekelleri (Citibank, HSBC…), gıda (Mcdonalds, Cargill, Coca-cola, Kraft Foods, Nestle…), tütün tekellerinin (Philip Morris, British American Tobacco, RJR, Nabisco …) yanı sıra madencilik tekelleri (BHP Bıllıton, Alcan, Rio Tınto, Alcoa Newmont, Anglo-American Corporation, Phelps Dodge, Normandy, De Beers, Western Mining Corporation BP – Amoco…) katılmaktaydı. Forum toplantıları geleneksel olarak İsviçre’nin Davos kentinde yapılmakla birlikte bunun istisnaları da oluyordu. Forum toplantılarına ilk defa Turgut Özal’ın katılımıyla başlayan Davos süreci, günümüze değin aralıksız sürdü. Ülkemizin politikacıları; mankenler ve dansözlerle donatılmış sözde Türk gecelerinde, ülkemize yabancı sermaye çekmek üzere tanıtım ve pazarlama yapmaktaydılar. Ancak çok Uluslu şirketler, Türk gecelerinden ziyade, Türkiye’nin kendilerine tanıyacağı sınırsız kar ve sermaye transferi, vergi muafiyeti çeşitli istisna ve muafiyetler ile ilgili yasal düzenlemeler, hangi alanların kendilerine tahsis edileceği ne tür imtiyazlar tanınacağı konularıyla ilgileniyorlardı.

Genellikle Davos’ta yapılan Dünya Ekonomik Formu’nun, huzuruna çağırdığı sanayileşmemiş ülkelerin; iktidar partileri Genel Başkanları, diktatörleri ve birçok bakanları düzenlenen çeşitli toplantılara katılırlar. Bazı toplantılarda konuşmacı olarak bulunurlar. Ülkelerinin ekonomisindeki canlanmaların anlatıldığı pazarlama toplantıları düzenlenir. Toplantının son gününde dünyanın en büyük (genellikle aralarında çağrılan ülkeyi sektörel olarak parsellemiş ve paylaşmış 20’yi geçmeyen) çokuluslu şirketlerin tertip ettiği yemeğe katılınır ve orada davetli gelişmemiş ülkenin ne tür yatırım olanakları sunduğu ve taahhüt ettiği konuşulur. Katılan ülkenin yetkilileri ülkelerindeki yatırım ortamının nasıl iyileştirdiklerini, daha da ileri hangi iyileştirmeler yapacaklarını anlatır. Çokuluslu şirketlerin seçtikleri bir sözcü de isteklerini sıralar;

  • Çok uluslu sermayenin (Siyonist Yahudi tekelleşmesinin M.Ç) serbest dolaşımı önündeki engelleri kaldırın,(!)
  • Uluslararası tekellere her sektörde mülkiyet edinim hakkı tanıyın, (!)
  • Yabancı ülkelere yatırım yapmak için yerli şirketlerle ortaklık kurma zorunluluğunu ortadan kaldırın, (!)
  • Özelleştirme uygulamalarında devletin, doğal tekel durumunda bulunan alanlarda altın hisse uygulamasına son verin, tüm tekelleri çokuluslu sermayeye açın ve çalışanlara satışı yasaklayın, (!)
  • Yabancı yatırımlarda; gelirin belli bir kısmının yeniden yatırıma yönlendirilmesi, teknoloji, istihdam yaratma zorunluluğu vb. koşulları bırakın, (!)
  • Doğal kaynakların tüketiminde ulusal ve toplumsal çıkarın gözetilmesi şartını kaldırın, uluslar arası tekellere petrol, maden ve orman gibi yenilenemeyen ya da uzun vadede yenilenebilen(orman gibi) kaynakları sınırsız kullanma yetkisi sağlayın, (!)
  • Yabancı yatırımlarda, ülke içerisinde elde edilen kârın ülke dışına taşınmasında (kâr transferi) uygulanan şartları tamamen ortadan kaldırın, Yabancı yatırımcıya sınırsız kâr transfer etme olanakları açın, (!)
  • Yabancı yatırımlar karşısında yerli yatırımcının korunmasına ve teşvikine yönelik tüm uygulamaları ortadan kaldırın, (!)
  • Yabancı yatırımcılarla anlaşmazlıklarda çözümü ulusal hukuk sistemine değil uluslararası tahkime bırakın, (!)

Aslında talep edilenlerin tamamı (OECD) bünyesinde 29 üye ülkeden biri olarak Türkiye’nin de katılmasıyla hazırlıkları sürdürülen ancak, ulus devleti ortadan kaldıracağı nedeniyle Fransa’nın tepkisiyle yarım kalmış ve hiçbir gelişmiş ülke tarafından uygulanmayan çok taraflı yatırım anlaşmasının (MAI) tek taraflı düzenlemelerinin dayatmasından öte bir şey değildir.

Sanayileşmemiş ülke yöneticisi ülkesine döndüğünde çokuluslu şirketlerin yöneticilerinden oluşan bir heyet gelişmeleri bizzat yönetmek ve yasal mevzuatı düzenlemek ve esaslarını belirlemek üzere en kısa sürede o ülkeye gelir ve o ülkede kurulmuş bulunan yabancı sermaye dernekleriyle koordineli bir çalışmanın içine girilir.

Yeraltı Kaynaklarımız Üzerinde Sınırsız İmtiyazlar Tanınmasının Ülkemiz Ekonomisine Bir Katkısı Olacak mı?

Ülkemizin yeraltı kaynaklarını özellikle metalik madenlerini işleyerek metal ya da ileri ürünlere dönüştüren tesislerin önemli bir bölümü kapatılmış geri kalanları ise kapatılma noktasına getirilmiştir. Kapatılan ya da kapatılma noktasına getirilen bu tesislerin tamamı kamu tesisleridir. Özel sektör, Cumhuriyet tarihimiz boyunca yeraltı kaynaklarımız ve onları ileri metalurjik ürünlere dönüştürecek sanayileşme sürecimize katkıda bulunacak bir tek sanayi işletmesi kurmamıştır.  Yeraltı kaynaklarımız üzerinde sözde madencilik yapanlar, yeraltı kaynaklarımızı toprak altından çıkararak yurtdışına ihraç etme kolaycılığından bir türlü kopamadığı gibi özel sektör madencilik faaliyetleri gelişmiş ülkeler ve sanayilerini ülkemizin yer altı kaynaklarına bağlamak, diğer bir deyimle ülkemizi gelişmiş ülkelerin hammadde kaynağı olarak konuşlandırmak gibi ulusal ekonominin gelişmesini engelleyici bir fonksiyon üstlenmişlerdir.

Buna karşın, sanayileşmiş ülkelerde yaratılan kapasite oldukça yüksek ve her geçen yıl bu kapasite büyüyor. Ayrıca, sanayileşmiş ülkeler metal üretiminde ihtiyaç duydukları ham cevher açısından dışa bağımlılar. Özellikle Avrupa’da kurulu metalürji tesisleri boksit, bakır, çinko, kurşun, kromit, demir gibi metalik madenlerde %100 dışa bağımlı hale gelmişlerdir. Bu tesisler işleyecek ham cevher bulamazlarsa, kapanma durumuyla karşı karşıya kalacaklardır. Diğer taraftan yukarıda sayılan cevherlerden bazılarının dünya rezervleri önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde tükenme riskiyle karşı karşıyadır.

Yine çarpıcı bir diğer gerçek de, dünyanın bilinen en önemli iki endüstriyel minerali olan Trona (doğal soda) ve Bor tuzları Avrupa kıtasında bulunmayıp, bu iki mineral açısından da dünyanın en zengin ülkesinin Türkiye olduğudur.

Yukarıda ifade edilen gelişmiş ülkelerin karşı karşıya kaldıkları gerçekler, ülkemizdeki ham cevheri metale dönüştüren tesislerin bir bir kapatılmasını ve bilinen metalik maden yataklarının neredeyse çok Uluslu madencilik şirketlerinin eline geçmesini ve Bor tuzları ve Trona üzerinde oynanan oyunları da oldukça anlamlı kılmaktadır.

İşte bu gerçekler karşısında; özellikle dünya rezervlerinin marjinal sınırlara geldiği bakır, kurşun,çinko gibi metalik maden cevherlerini işleyen ülkemizde kurulu metalürji tesislerinden sanayileşmiş ülkeler oldukça rahatsız olmaktadır. Özelleştirme sonucu kapanan Çinkur, yıllardır Özelleştirme İdaresi tarafından özelleştirilmeyi bekleyen modernizasyon ve hatta bakım yaptırılmadığı için kapanma noktasına gelen Karadeniz Bakır İşletmeleri (Bu tesis de Haziran 2003′ te bakır üretimini durdurmuştur) gibi kamu şirketleri nedeniyle ülkemiz özellikle çinko, kurşun ve bakır rafinasyonu yapmayan, yaptırtılmayan bir ülke konumuna düşürülmüştür. Bu durum ham madde sıkıntısı çeken çok Uluslu şirketleri fazlasıyla memnun etmiştir.

Şimdi tüm bu gerçeklerin ışığı altında:

Çok Uluslu yabancı madencilik şirketleri, ülkemizde kurulu olan ve sadece kamuya ait metallurji tesislerinin yaşamasını, kapasitelerinin artmasını ister mi? Anılan çokuluslu madencilik şirketleri, ülkemizde metallurji tesisleri kurulması yönünde yatırım yapar mı? Sorularına verilecek cevabın “hayır” olacağı, Metalürji tesisleri kapatılmış ya da kapatılmayı bekleyen, neredeyse tüm yeraltı kaynaklarına yabancıların hakim olduğu ülkemizden çıkarılan özellikle metalik madenlerin sanayimizi geliştirmesi beklenebilir mi? sorularının ne kadar anlamsız ve saçma olduğu, üzerinde tartışma yapılmayacak kadar açık değil mi?

Çokuluslu madencilik şirketlerinin, ülkemizden çıkardığı ve merkez ülkelerine ve bu ülkelerdeki sanayi tesislerine götürdüğü madenler için; 5 yıl vergi muafiyeti tanınması, çalışanların sosyal sigorta mevzuatıyla işverene yüklenmiş olan pirimlerinin hazine tarafından ödenmesi, madeni limana taşırken kullandığı demiryolunun nakliye ücretinin %50 indirimli uygulanması, kullandıkları kredinin bankanın ortalama maliyeti üzerinden olması, çalışanların ücretinden kestiği vergileri iki yıl bedavadan kullanması, kullandığı elektriğin %50 indirimli olması, kullanacakları hazine arazilerinin mülkiyetinin bedavadan verilmesi, faaliyetleri sonucu elde ettiği karın ve hatta sermayenin hiçbir sınırlama ve engellemeyle karşılaşmadan ülke dışına çıkarılmasının…; ülkemiz ekonomisine bir katkısının olmayacağını, tam tersine sanayileşmiş ülkeleri bedava hammadde kaynaklarına kavuşturacağını, yabancı ülkelerin sanayilerinin ve ekonomilerinin fakir ülkemizin kaynaklarıyla sübvansiyon edileceğini, bunun sonucunda ülkemizin sanayisinin öleceğini görmemek için gaflet dalalet ve hatta ihanet içinde olunması gerekmiyor mu?

Sadece hammadde satmak üzere madenciliği geliştirerek kalkınacağımıza toplumu inandıranlar aslında büyük bir ihanetin içine gark olmuş durumdalar. Topluma anlattıkları hikayelerin ardında ceplerini nasıl dolduracaklarının dayanılmaz bir tamahkarlığı, içinde bulundukları topluma ve ülkelerine olan ihanetlerinin dayanılmaz bir hafifliği var.

Birinci Dünya Savaşından yenik çıkan Osmanlı önce Mondros Ateşkes Antlaşması ardından Sevr ile tarihin tozlu sayfalarına gömülmek üzereyken, 16 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Tophane rıhtımından Bandırma vapuru ile başladığı yolculuk, Türk ulusunun kaderini değiştirmiş, çökmüş bir İmparatorluğun yıkıntıları üzerinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Çıkılan çetin yolculuğun temel hedeflerinden biri tam bağımsızlıktır.

Yanlış düşünüp doğru olmayan sonuçlara mı ulaştık? Ya da, “AB’ye üye adayı (!) bir ülkenin vatandaşı olarak eski köhne düşüncelere mi kapıldık? Yoksa Damat Ferit’in 1919 yılında başta İngiltere olmak üzere Osmanlı’yı yenen devletlere sunduğu “Biz Avrupalıyız, Avrupa elimizden tutmalı” şeklindeki muhtıraya 84 yıl sonra cevap veriliyor da haberimiz mi yok? İyi de Türkiye Cumhuriyeti 1939 yılına kadar başta madenler olmak üzere ulaştırma, enerji alanında onlarca millileştirmeyi niçin yaptı. Dün bedelini ödeyerek millileştirdiğimiz madenler ve diğer sektörlerde yer alan işletmeler neden yok pahasına ulusal ekonomi dışına itiliyor.

Şimdi bize düşen görev; o terazinin bir kefesine 1838 Ticaret Anlaşmasını, Tanzimat Fermanını, Islahat fermanını koymak. Diğer kefesine de; Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu, Maden Kanunu, Geri Kalmış İllerde İstihdam Yaratılması ve Yatırımların Teşvik Edilmesi Hakkında Kanun Teklifini, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanunu, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanunu koyup, terazi dengede mi değil mi bir bakmak.  Terazinin ibresi Sykes Picot’tan Mondros’tan, Sevr’den yana mı?  Yoksa Bağımsız Üniter Devlet, Türkiye’den mi?48

AKP Eliyle Ekonomik İflas

Meclis Genel Kurulu’ndaki  bütçe maratonu başladı

Bütçe’nin 4’te biri faize gidecek

AKP hükümetinin hazırladığı 2008 Bütçesi Meclis Genel Kurulu’nda görüşüldü. Bu yıl 14,9 milyar YTL olarak gerçekleşmesi hesaplanan bütçe açığının 2008’de 18 milyar YTL. Faiz dışı fazladaki hedef ise, 38 milyar YTL. Faize ödenecek miktar ise, 56 milyar YTL.

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ise, petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki artışın ekonomiyi olumsuz etkilediğini savunarak, “Petrol fiyatlarındaki artış bizim elimizde değil. Fiyatların artması, ekonomimize olumsuz yönde etkilemektedir. Artışları dikkatle izliyoruz” dedi.

Doğrudan yabancı sermaye açısından Türkiye’nin altın yıllarını yaşadığını vurgulayan Bakan Unakıtan, 2002 yılı ve öncesinde yıllık ortalama 1 milyar dolar düzeyinde olan doğrudan yabancı sermaye girişinin kendi dönemlerinde giderek arttığını, 2005’de 10 milyar dolara, 2006 yılında ise 20 milyar dolara yükselerek tarihinin en yüksek seviyesine çıktığını vurguladı. Unakıtan, “Son yıllardaki bu olağanüstü artışla, ülkemiz OECD ülkeleri arasında son 10 yılda en çok net doğrudan yabancı sermaye çeken 6. ülke oldu” diye konuştu. Unakıtan, 2007 Ocak-Eylül döneminde 15,3 milyar dolara ulaşan doğrudan yabancı sermaye girişinin 2006 yılının ardından 2007 yılında da yüksek düzeyde gerçekleşmesini beklediklerini kaydetti. Oysa bu tablo, Türkiye’nin satıldığının ve ekonomik işgale uğradığının resmiydi.

Sıcak para ile soyuluyoruz

AKP döneminde sıcak paranın Türkiye’ye akın etmeye başladığını kaydeden Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, “Bunlar bize hayran oldukları için gelmiyorlar. Dünyanın en yüksek faizini Türkiye verdiği için geliyorlar” dedi.

Sıcak paranın ekonomiyi tamamen abluka altına aldığına dikkat çeken Kutan, son bir yıl içinde sıcak paranın iki kat artarak 99 milyar dolara çıktığını söyledi. “Bunlar bize hayran oldukları için gelmiyorlar. Dünyanın en yüksek faizi Türkiye’de. Japonya’daki ev hanımları bile kendi ülkelerinden yüzde 1 faiz ile aldıkları kredilerle Türkiye’de yüzde 18 faizle devlet tahvili alıyorlar” tepkisinde bulunan Kutan, yabancıların bir yılda dolar bazında yüzde 47 kazandığına dikkat çekti. Dünyada bu kazancın bir örneğinin bulunmadığının altını çizen Kutan, “Ülkemizde tam bir soygun düzeni var” eleştirisinde bulundu.

Türkiye’nin borçlarına da dikkat çekerek AKP döneminde toplam borçların 220 milyar dolardan 445 milyar dolara çıktığını söyledi. Bunun korkunç bir rakam olduğunu dile getiren Kutan, yapılan araştırmalara göre son yirmi yıl içinde borç ve faizlerin azaldığı tek bir hükümet bulunduğunu, o hükümetin de 54’üncü Erbakan Hükümeti olduğunu kaydetti. TÜİK tarafından açıklanan işsizlik verilerinin de gerçekçi olmadığını ifade eden Kutan, ülkedeki gerçek işsizliğin yüzde 15.2 seviyesinde bulunduğuna dikkat çekti.

İşçiye, memura, köylüye; yatırıma, istihdama yok ama…

Faize haftada 1 milyar dolar

Evet, 2008 bütçesinin 75 milyon ülke insanı için değil tamamen rantiye için hazırlandığı açıktır.

Faiz ödemelerinde 2008 yılında Cumhuriyet tarihinin rekorları kırılacaktır. Buna karşılık yatırımlara, tarıma ve çalışanlara ise göstermelik kaynakların ayrıldığı sırıtmaktadır. “Faize her hafta 1 milyar dolar ödemeyi vaat edenler, iki milyonun üzerindeki memura yapılan, yüzde 2’lik artışı ise bir lütuf gibi göstermekten utanmamıştır. 54. Erbakan Hükümeti döneminde uygulanan milli ekonomi politikalarına geçilmediği sürece bu soygun düzeninin de devam edeceği unutulmamalıdır.

Bütçelerin öncelikle hükümetlerin ekonomik politikalarının aynasıdır. 2008 bütçesi bu haliyle incelendiğinde yatırıma kaynak ayırmayan, tarımı desteklemeyen, çalışanlarına düşük maaş artışların öngören bir bütçe olduğu ortaya çıkacaktır. Buna karşılık bütçenin dörtte birinin faiz ödemeleri için ayrıldığı dikkatlerden kaçırılmaktadır.

Rantiyeye çalışıyorlar

Önümüzdeki yıl 222.5 milyon YTL’lik, bütçenin 56 milyon YTL’ si faiz için ayrılmıştır. “Türkiye Cumhuriyeti tarihinin bir yılda ödenen en yüksek faizidir. Bu ne demektir? Her hafta bir milyar dolar faiz ödemesi anlamındadır.

Bütçedeki diğer acı bir tablo ise, yatırımlara ayrılan miktarın faize giden paranın sadece 5’te biri olmasıdır. Artışlarının memur maaşlarına yapılan artışlara endeksli olduğunu belirten Yülek, “Faizciye her hafta 1 milyar dolar ödenirken, iki milyonun üzerindeki memurlarımıza yüzde 2 zammı lütuf gibi görmektedirler” eleştirisinde bulundu.

Tarımın durumu ise içler acısıdır. “Memleketimizin yüzde 30’u tarımla uğraşırken, bunların gelirleri bırakın ileri gitmeyi gerilemiş durumdadır. Nitekim mazot, gübre, zirai ilaçlar bu yıl yüzde 30 civarında artmasına rağmen, çiftçinin geliri bir taraftan kuraklık, bir taraftan da hükümetin yanlış politikaları sebebiyle azalmıştır.”

IMF’nin Emrindeler

Bütün bunlar olurken AKP hükümeti döneminde bedavadan kazanan ve hayatından memnun olan kesimler sadece küçük bir azınlıktır: “Haksızlık etmeyelim. Bu hükümet döneminde zengin olan, hayatından memnun olan kesimler de var. Kim onlar? Paradan para kazananlar. Sırt üstü yatıp gece uyurken bile para kazanan rantiyecilerdir. Bu dönemde rüyalarında göremeyecekleri kadar zengin olmuşlardır. Sadece bir örnek verecek olursak, Türkiye’deki dolar milyarderlerinin sayısı bu hükümet döneminde 4’den 42’ye çıktı. Faizle geçinenler bir yıl içinde yüzde 20’ye, dolar bazında ise yüzde 30’a varan oranlarda gelirlerini artırırken halk ise yüzde 2’ye talim, etmektedir.”

46 27.10.2007 / Zeki Ceyhan / Milli Gazete

47 USİAD. Bildiren Dergisi

48 USİAD. Bildiren Dergisi / M.Mustafa Çınkı

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of İsmet SEZGİN

İsmet SEZGİN

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...