YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
666a277ff35c2
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 7 7 5 9
Bugün : 2090
Dün : 21150
Bu ay : 267384
Geçen ay : 757662
Toplam : 24541332
IP'niz : 100.28.2.72

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

Mehmet Akif; Kur’anın hidayet ikliminde yetişmiş, kaderin çileli eğitim mektebinde  pişmiş, Osmanlının son ilim ve hikmet ehlinden ve Namık Kemal gibi şair ve ediplerden etkilenmiş müstesna bir şahsiyettir.

İlim ve içtihat gayretinden, İlayı Kelimetullah ve cihat gayesinden uzaklaştığı, sanayi ve teknoloji yarışında yaya kaldığı ve yönetimin hain ve naehil ellere bırakıldığı için temelleri sarsılan Osmanlı İslam Devletinin göçüşüne ve şanlı bir medeniyetin Barbar Haçlı sürülerinin saldırıları sonucu adım adım çöküşüne şahit olmanın yol açtığı derin duygular vicdanında isyan dalgaları oluşturmuş, Milli ve manevi bir sorumluluk dürtüsüyle yeni bir diriliş ve direniş yollarında ömür boyu koşuşturmuş birisidir.

Bu gaye ve gayretle umut pırıltısı gördüğü her oluşuma destek vermiş ve yine aynı gaye ile İttihat ve Terakki Fırkasına ve Teşkilatı Mahsusaya girmiş,  Abdülhamit Han’a karşı gelmiş; ama Bediüzzaman gibi bunların Masonik mahiyetini ve hıyanet niyetini sonradan sezmiştir.

Samimi ve etkili hitabeleriyle Milli Mücadele ruhunu tetiklemiş, zafer sonrasında da, Cumhuriyetimizin mana ve mahiyetinin belgesi makamındaki harika dizeleri, bizzat Mustafa Kemal’in özel tercih ve tasvibiyle İstiklal Marşımız olarak seçilmiştir.

Halkımız Allah’ın kelamını anlasın, şekilcilik ve taklitçilikten kurtulup, İslamı bilinçli biçimde yaşasın diye, Kur’anı Kerim’in Türkçe mealinin hazırlanması görevi de, en emin ve ehil şahsiyetlerden birisi olduğundan, Atatürk tarafından kendisine verilmiş, ancak bu mealin gizli zındıka şebekesi Masonik mahfillerce Kur’an yerine ibadet dili olarak kullanabilecekleri endişesiyle,huzurla başladığı bu görevden sonradan  vazgeçmiştir.

Ancak safahatta toplanan şiirlerinin önemli bir kısmı ayet ve hadis mealidir. Yani Safahattaki şiirler bir nevi Mustafa Kemal’in de tasvib, tasdik ve tavsiye ettiği gerçekleri içermektedir.

Ne var ki Atatürkçü geçinen birçok kesimlerin safahatı okumak ve anlamak yerine, ondan gıcık aldıkları ve yobazlık saydıkları görülmektedir.

Hatta böylelerinin İstiklal Marşımızın sözlerindeki özlere de inanmadıkları, hoşlanmadıkları ve sahip çıkmadıkları da acı bir gerçektir.

Yani bunlar, ne Mustafa Kemal’le , ne Mehmet Akif’le ve ne de kurtuluş savaşımızı yapan ve Cumhuriyetimizi kuran milletimizle aynı inanç ve ideallere sahip değildir.

Aydınlık dergisinin 23 Aralık 2007 sayısında Fikret Otyam’ın “Camilerin çoğalmasından” rahatsızlık duyan” yaklaşımı, bunların asıl niyetlerini ve kirli mahiyetlerini ele vermektedir:

“Cumhuriyet Gazetesi’nde Olaylar ve Görüşler sayfasında yer alan “İnançlar ve Toplum” başlıklı yazını (15 Aralık 2007) tarifsiz bir keyifle okudum, içim ışıladı bir yerini yazıma katayım dedim ve alıyorum: “…Evet bu kurum Cumhuriyetin ilk yıllarında da vardı, ama 40-50 kişilik merkez örgütü, 67 il müftüsü ile çalışıyordu. Verilen ödünler sonucu bugün ülkemizde 67 bin okul, 1220 hastane yapılabilmişken 85 bin cami vardır. 77 bin doktor, 90 bin din görevlisi oluşuna, her 60 bin kişiye bir hastane düşerken, 350 kişiye bir cami düşmesine, 270 kilise ve 100 tane cem evi bulunmasına bakarak yatırımların nerelere aktığını rakamlarda ortaya koymak mümkündür.” Aslında burada bir sahtekârlık daha sergilenmekte ve Camiler diyanet bütçesinden ve Devlet Hazinesinden karşılanmış gibi gösterilmektedir. Oysa Camilerin tamamı, Müslüman milletimizin gönüllü bağışlarıyla dikilmiştir.

Evet, Mehmet Akif ne söylemişse o olmuştur, ne olmuşsa onu yazmıştır. Bir dünya görüşünün, medeniyetin, tarihin bütün yükünü omuzlarında, yüreğinde taşımış bir insandır.

Asırları dolduran bir dünya görüşünün, medeniyetin, kültürün sesi ve tercümanıdır.

Birileri yüce dinimize saldırıyorsa veya İslam kötüye kullanılıyorsa olmaması gereken yerdeyse Akif’in ortaya çıktığı ve Kur’an-ı Kerim’in bir hayat kitabı olduğunu sürekli hatırlattığını unutmamalıdır.

Akif, yokluklar içinde yaşadığı halde İstiklal Marşı’nı yazmasının karşılığında kendisine verilen 500 lirayı kabul etmeyecek kadar duyarlı ve tutarlıdır.

Bu örnek insanı, bu büyük ilim ve gönül adamını ne kadar anlarsak kendi milli ruhumuz da o kadar iyi korunacaktır. Bu bakımdan Safahat çok önemli bir kaynaktır.

Milli Şairimiz ve haysiyetli mütefekkirimiz Mehmet Akif Ersoy’un; kişilik yapısı ruh dünyası, millet anlayışı mücadele tarzı ve bağımsızlık aşkı hepimize örnek olmalıdır.

“Hayatı, milli mücadelemize katkıları ve başta İstiklal Marşımız olmak üzere eşsiz yapıtlarına milletimizin gönlünde taht kuran Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’u okumayı, anlamayı akli ve ahlaki tavsiyelerini uygulamayı gericilik sayan sözde laik ve Kemalist bozuntuları, hiç değilse Atatürk’ten ve Milli mücadelede şehitlerimizden utanmalıdır.

Mehmet Akif Ersoy, yaşayarak tanıklık yaptığı onur ve cesaretiyle güç kattığı, engin ruh ve mana dünyasıyla destanlaştırdığı kurtuluş mücadelemizi, şiirleriyle tarihe kazıyan bu vatan ve millet şairimize saygısızlık, küstahlıktan da öte bir soysuzluk ve şuursuzluk hastalığıdır.

O, çekilen sancıların gelecekte unutulmaması, fakat bir daha da yaşanmaması ve yazılmaması düşüncesiyle gelmiş geçmiş en büyük kahramanlık şiirlerimizden bir tanesi olan İstiklal Marşımızı bizlere sunan bir gönül ve fikir adamıdır. Osmanlı’nın son döneminden başlayarak, vatanın her karış toprağına ayak basan Mehmet Akif, gittiği her yere, her cepheye heyecan götürüp, ruh katarak milletimizin bağımsızlık ve bekasının meşalesini yakanlardandır.

Mehmet Akif Ersoy, hayatını ve sanatını milletine ve vatanına hizmet aracı saymıştır

Şiire çok genç yaşta başlayan Mehmet Akif, o yılların (1890’lı yıllar) şiir anlayışına uygun ürünlerle kendisine belli bir şöhret yapmıştır. Fakat O, sanatını milleti için yararlı bir uğraşa dönüştürmeye çabalamıştır. Aslında yedi kitaptan meydana gelen, fakat bugün Safahat adıyla tek bir kitap olarak bilinen kitapta yer alan şiirler, onun bu kararı verdikten sonra yazdıklarıdır. Önceki dönemde yazdığı şiirlerini kitaplarına almamıştır. Dolayısıyla onun milletine bıraktığı eser, milletinin hizmetine sunduğu sanatıdır. Bu yüzden ilk şiir kitabının yayımlanmasıyla birlikte Akif, döneminin edebiyat kamuoyu ve eleştirmenleri tarafından “Millî Şair” olarak nitelenmiş, bu sıfatla anılmaya başlanmıştır.

Safahat, Türkiye’de Kur’ân-ı Kerim’den sonra en fazla basılan ve okunan şiir kitabıdır. “Sessiz yaşadım, kim beni nereden bilecektir?” diyen bir şairin, bugün millet nezdinde büyük bir sese dönüşmesi Kur’anın tercümanlığını yapmasındandır. Rahmetli mütefekkirimiz Nurettin Topçu, Mehmet Akif’i “Onun ruhunun, bedeni ile çehresine akseden manasını vasıflandırmak isterken şu portreyi çizmemiz lâzım geliyor: Vakar dolu bir alın, hayâ dolu bir çehre, şiddet dolu bir bakış, iman dolu bir sine.” Sözleriyle ne güzel tanıtmıştır. Mehmet Akif kendisine yönelen saldırılara hiç aldırmamış söz gelişi onun şiirine dair küçümseyici bazı yazılar vardır, bunları hiçbirine cevap vermeye kalkışmamıştır. Ama Tevfik Fikret’in İslâmiyet’i ve Kur’ân-ı Kerim’i aşağılayan şiirine çok şiddetle cevap vermekten de sakınmamıştır. Fikret’e dair mısralarını şiirinden çıkarmasını rica eden dostu Hasan Basri Çantay’a, “Bunu yapamam” çünkü “Ahlâk kürsüsünden haykıran bir adamın ister inansın ister inanmasın- halkın ahlâk mesnedi olan varlığa uluorta sövmesi” karşısında sessiz ve tepkisiz kalmak dinsiz şeytanlıktır diyebilen şahsiyet li bir kahramanıdır.

Osmanlı’nın Tasfiyesi ve Cumhuriyet Sürecinde Mustafa Kemal – Mehmet Akif Sentezi

Osmanlı devleti niçin yıkıldı? Bu soru sadece bir tarih sorusu değildir. Çünkü bu süreç, geçmişte yaşanmış ve olup bitmiş bir tarihsel dönem değil, halen yaşanmakta olan uzun bir sürecin önemli bir halkasıdır. Aslında Osmanlı kendi kendine yıkılmamış, tasfiye edilmiştir. Bu tasfiye süreci ise bazı yönleri ile halen devam etmektedir. Özellikle Osmanlı’yı tasfiye eden güçlerin Osmanlının meşru mirasçısı olan Türkiye’ye dönük tasfiye politikaları değişmemiştir.

Ayrıca Devlet aklı (hikmet-i hükümet) ve politik/kültürel dinamikleri itibariyle Osmanlı, Türkiye Cumhuriyeti bünyesinde yaşamaya devam etmektedir. Geçen zaman içinde sadece şekilsel bazı değişiklikler olmuş, coğrafi bir küçülme yaşanmış ve Anadolu nüfusu artmıştır. Bu anlamda Cumhuriyet, Tanzimat ve Meşrutiyet sürecinin bir devamıdır. Anadolu ise kaybedilen topraklar adına ayakta duran bir “iç kale” konumundadır. Böyle olduğu içindir ki, Osmanlı bakiyesi Balkan, Kafkas ve kuzey Irak’ta Müslüman unsurlara dönük her tehcir ve tasfiye döneminde bu unsurların gelip sığındığı “ana ve son vatan” Anadolu’dur. Son vatandır, çünkü bu topraklarda yaşayanların gidecekleri başka bir yer yoktur.

Osmanlının tasfiye sürecine yol açan dış nedenler bellidir: Emperyalist devletlerin Müslüman ve rakip bir uygarlık istememeleri, Ortadoğu petrolleri ve sıcak denizlere daha rahat inebilme çabaları, Osmanlıyı yıkıma götüren temel dış faktörlerdir. Osmanlının tasfiyesine yolaçan iç faktörlerdir. Ama bizi asıl ilgilendiren, daha doğrusu bugün için de geçerli olan husus Osmanlı’nın tasfiyesine yol açan iç faktörlerdir. Genel hatlarıyla belirtecek olursak, Osmanlının yıkılmasına neden olan birbirine bağlı dört temel iç faktör sayabiliriz:

1.Müsbet bilim ve teknolojide geri kalınması

2.Reformların yapılamaması

3.Anadolu’nun dışlanması ve bakımsız bırakılması

4.Balkan sorununun tıkanması

Osmanlının tasfiyesi, bu dört temel iç faktörün sayesinde mümkün olmuştur. Cumhuriyet, işte bu sorunların her şey kaybedildikten sonra, hem de hızlı, kaba ve keskin yöntemlerle çözülmesinin adıdır. Yani Cumhuriyet, keskin bir modernleşme politikası, Anadolu Türk unsura dayanma, Devlet ve toprak reformlarının yapılması ve Balkan düğümünün Misak-ı Milli ile yani tamamen ricat ederek çözülmesi anlamında “Osmanlının çöküşünün restorasyonu” gibidir.

Tarihsel açıdan Cumhuriyetin stratejik anlamı budur.

Bu noktaya götüren “taktik” ise, Mustafa Kemal’in “elde olanı koruyarak yeni bir sayfa açma” taktiğidir. Bilindiği gibi Osmanlının çöküşünü kesinleştiren 1. Dünya Savaşı sonrası Enver Paşa’nın temsil ettiği, savaşı geniş bir coğrafyaya yayarak Almanya ve Bolşevik Rusya ile ittifak halinde İngiliz emperyalist zincirini kırmak görüntüsüyle Milli bünyeyi zayıf düşürmek ve bitirmekti. Ancak Almanların gereken desteği verecek durumda olmaması ve Rusya’nın da İngilizlerle anlaşması sonucu Enver Paşa’nın genişleyerek kurtulma taktiğinin başarısız olduğu söylenir.

Bu başarısızlığın kesinleşmesinden sonra Mustafa Kemal’in, Anadolu’ya sığınarak elde olanı koruma Siyonist ve emperyalist güçleri umutlandırıp oyalayarak ve Rusya ile anlaşarak yeni bir sayfa açma taktiği uygulamaya girdi. Bu taktik Cumhuriyet’in kuruluşuyla sonuçlandı ve Lozan anlaşmasının ardından Osmanlının üçyüzyıl boyunca yapmadığı bütün reformlar uygulamaya kondu. Bu anlamda “Cumhuriyet”, hem Osmanlının (devletin) küçülerek devamını sağladı, hem de batı dışı Müslüman bir toplumun özgün bir modernleşme deneyimi olarak gelişti.

Bu noktada Cumhuriyetin başarı ve başarısızlıkları ise ayrı bir tartışma konusudur. Özellikle yıkılış sürecinde var kalmak için geliştirilen küçülme taktiğinin, Atatürk’ten sonraki istismarcı ve sabataist mason kuklası Kemalist seçkinler eliyle kalıcı bir politikaya dönüşmesi ve bu politikanın da Osmanlıyı yıkan devletlerin Türkiye’nin yeniden büyümesini engellemeye dönük politikalarına hizmet eder hale gelmesi, Türkiye’nin iç ve dış politikasını çökertmeye dönük en önemli noktadır.

Bu noktada Cumhuriyetin asıl stratejik anlamını kavrayan ve yeni binyıla girerken milletin varlık ve bekasını tekrar büyüme ve güçlenme çabasıyla özdeşleştirebilen yeni bir taktik politika gerekmektedir. Bu politika ihtimaldir ki Mustafa Kemal’le Enver paşayı (değil Mehmet Akif’i) sentezleyebilen yeni bir vizyonun ürünü olacaktır.33

Allah bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın

Mehmet Akif, İstanbul Hükümeti Anadolu’daki direnişçileri yasa dışı ilan edince Sebillürreşad dergisini Kastamonu’da yayımlamaya başladı ve bu vilayette halkın kurtuluş hareketine katkısını hızlandıran çalışmalarını sürdürdü.

Nasrullah Camii’nde verdiği hutbelerden biri Diyarbakır’da çoğaltılarak bütün ülkeye dağıtıldı. Burdur mebusu sıfatıyla TBMM’ye seçildi. Meclis’in bir İstiklâl Marşı güftesi için açtığı yarışmaya katılan 724 şiirin hiçbiri beklenilen başarıya ulaşamayınca maarif vekilinin isteği üzerine 17 Şubat 1921’de yazdığı İstiklal Marşı, 12 Mart’ta birinci TBMM tarafından kabul edildi.

1923 sonrasında Türkiye’de deniz tükenmişti. Ülkenin “İstiklal Marşı”nı yazan bir şairin ne yazsa, ne söylese suç olduğu bir takvimde, başlık klişesini oradan oraya taşıyıp yayımladığı Sebilürreşad’ın yayımına Takrir-i Sükûn Kanunu ile süresiz son verilmişti. Böyle bir şahsiyet için ülke yaşanılır olmaktan çıkmıştı. Şu iddia belki aşırı bulunabilir: Akif, o yıllarda Türkiye’de kalsa ve hiç bir şey yapmayıp köşesinde otursaydı hayatı belki garanti edilemezdi.

“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem. Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.” diyen, hak namına haksızlığa ölse tapamayan, düşündüğünü ve inandığını da yapamayan için bu yol tamamen kapanmıştı. M. Akif, Mısır’a gitmekle belki de İstiklal Marşı şairinin, İstiklal Mahkemesi’ne çıkmasını önlemiş oldu.

Fikir ve şiir dünyamızda eşine az rastlanan bir dehanın aramızdan ayrılışını hatırlamak ve onu sevgiyle yad etmek, Asım’ın nesli olan gençlerin görevi olmalı. Edebiyat tarihimizde mazlumun yanında ve onun dostu olan M. Akif, bu dünyada yalnız yaşadı ve yalnız öldü. Çevresinde üç-beş kişi kalmış, “Rejim muhalifi” damgasını yemiş eski bir şair olarak “İstiklal Marşı” şairi için hazırlanmış dramatik bir sondu.

Mehmet Akif,  1877 yılında sade ve geleneksel bir hayatın yaşandığı Fatih’in Sarıgüzel semtinin Nasuh mahallesinde 12 numaralı evde dünyaya geldi.

İstanbul’da doğdu. Annesi Emine Şerife Hanım, babası Temiz Tâhir Efendidir. İlk tahsiline Emir Buhâri Mahalle Mektebinde başladı.

İlk ve orta öğrenimden sonra Mülkiye Mektebine devam etti.

Babasının vefatı ve evlerinin yanması üzerine mülkiyeyi bırakıp Baytar Mektebini birincilikle bitirdi.

Tahsil hayatı boyunca yabancı dil derslerine ilgi duydu. Fransızca ve Farsça öğrendi. Babasından Arapça dersleri aldı. Akif, Osmanlı devletinin hasta adam ilan edildiği ve bu görüşün dönemin devlet adamlarına ve aydınlarına uğursuz bir hastalık gibi bulaştığı, çöküş şartlarının hemen herkeste çözülme, umutsuzluk, panik yarattığı, buna rağmen hemen herkesin bir şeyler yapma çabasında olduğu bir dönem içinde, kendini buldu. Cihan Harbi 1918’de imzalanan Mondros Mütârekesi ile nihayete erdikten sonra, galip devletler Türk vatanını parçalamak ve paylaşmak için dört taraftan saldırmağa başlamışlardı. Harpten son derece bitkin bir halde çıkan Türk Milleti, vatanını müdafaa için silâha sarıldı.

Akif, vatan müdafaasının ehemmiyetini anlatmak için hutbelerle halkı, istiklâlini muhafaza etmek için savaşmaya çağırdı. Anadolu’da millî mücadele ruhunun yayılması üzerine, Anadolu’ya iltihâka karar verdi. Mehmet Akif yaşadığı devri bütün genişlik ve derinliği ile şiirlerinde yansıtmaya çalışmış bir Türk şairidir.

Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Türk milletinin içinde bulunduğu acıları, sevinçleri, ümitleri ve hayal kırıklıklarını manzum bir tarih, bir roman, bir hikâye, bir destan havası içinde anlatmaya çalışmıştır. Toplumun dertlerini konu edinmiş, onlar adına gülmeye ve ağlamaya çalışmıştır.

Kötülerle, fakirlikle ve gerilikle mücadele esas gayesidir. Memleketin sosyal meseleleri, şahit olduğu elem verici olaylar ve çilekeş Anadolu insanlarının halini sık sık şiirlerine konu edinerek ele almış, duygu ve düşüncelerini samimi ifadesiyle dile getirmiş, çare için çeşitli teklifler öne sürmüştür.

Dirilerden çok ölülerin mücadele verdiğini söyleyebiliriz. Süleyman Nazif, Akif’in Çanakkale Şehitleri şiirini okuyunca:       “Allah’ın şehitleri olduğu gibi, şairleri de var.” demiştir. Bu inanmış insanın;

Şiiri, tebliğ ve telkin vasıtası olarak görmesi neticesinde kitabı olan Safahat’ında inandıklarını haykırmıştır: “Hayal ile yoktur benim alışverişim, İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim.”

Şiir, O’nun elinde yüksek ifade imkânlarına kavuştu.

Büyük fikir taşıyıcı manzumeler, burada feryat, figan ve isyanlar şiirleşir. Şiirlerinde devrinin sokağını, kahvesini, mektebini, evini, camiini ve her meşrepten insanı buluruz.

Mehmed Akif ve Bediüzzaman

25 Ağustos 1918 tarihinde kurulan Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’de Bediüzzaman Hazretleri ile birlikte çalışan Mehmed Akif’in, daha önceden Bediüzzaman’la tanışıp tanışmadığı hakkında şu ana kadar herhangi bilgi söz konusu değildir. Bilinen, Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye üyelerinin toplantılarla bir araya geldikleri ve güncel meseleler hakkında sohbet ettikleridir. Üyelerden birisi de Eşref Edip’tir.

Eşref Edip, 1952 yılında kaleme aldığı makalesinde, “Üstadla tanışmamız kırk seneyi geçti. O zamanlar her gün idarehaneye gelir; Akifler, Naimler, Feridler, İzmirli’lerle birlikte tatlı tatlı müsahabelerde bulunurduk. Üstad, kendine mahsus şivesiyle yüksek ilmi meselelerden konuşur, onun konuşmasındaki celâdet ve şehamet bizi de heyecanlandırırdı”34 şeklinde ifadeler kullanmıştır.

Gerek Akif’in, gerekse Bediüzzaman’ın birbirleri hakkındaki ifadelerinden, aralarında sıcak bir ilgi ve muhabbetin olduğu anlaşılmaktadır.

Risâle-i Nur’un muhtelif yerlerinde de büyük şairin adı ve şiirlerinden alıntılar yer almaktadır. Bediüzzaman; “Hem merhum Fetva Emini Ali Rıza ve merhum Ahmed Şirani ve merhum Şevket Efendi ve merhum Mehmed Akif gibi insaflı, Risâle-i Nur’u fevkalâde takdir ve tahsin eden o muhterem ve merhum zatların hatırı için, biz İstanbul hocalarına dostuz, onlardan gücenmeyiz…”35 ifadelerine yer vermektedir.

Akif’in, “O nuru gönder, İlâhî, asırlar oldu yeter! / Bunaldı milletin âfâkı bir sabah ister”; “Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhamı, / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” şeklindeki niyaz ve arzularının, Risâle-i Nur eserleriyle hayat bulduğu, Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayat’ında dile getirilmiştir.36

Risâle-i Nur’da ayrıca, Mehmed Akif ile Bediüzzaman’ın birlikte zikredildiği, 1958 tarihinde Pakistan basınında yer alan bir makale bulunmaktadır. “İslâm Dünyasındaki Müsbet Uyanıklık” başlığıyla yayınlanan makalede, Üstad Bediüzzaman’ın din için verdiği mücadelelerin yanında, Mehmed Akif’in yazmış olduğu Safahat isimli eser hakkında ‘materyalist milliyetçiliği takbih ettiği ve halk arasında taze bir heyecan verdiğinden’ söz edilir.37

Evet, 1925 yılında Diyanet İşleriyle bir mukavele yaparak Mısır’da Kur’ân’ın Türkçe Meâlini yazmaya başlayan, fakat yazdıklarının, daha sonra ‘Kur’ân tercüme edilsin ve ne mesaj verdiği bilinmesin’ diyen zihniyetin menhus emellerine âlet edilebileceğinden endişe ederek imhâ edilmesini isteyen Akif’in, kim bilir belki de en büyük arzusu, ilhamını doğrudan doğruya Kur’ân’dan alan bir eser vücuda getirmekti. Ümit ediyoruz ki şimdi O, bu arzusunun, ‘Victor Hugo’lar, Shakspeare’ler, Descartes’lar, edebiyatta ve felsefede bir talebesi olabilirler”38 dediği Bediüzzaman’ın Risâle-i Nur eserleriyle daha mükemmel bir tarzda gerçekleştiğini, huzur içerisinde kabrinden temâşâ etmektedir.39

Velhasıl, Mustafa Kemal’i de Mehmet Akif’i de doğru anlamak için Nutuk’u ve Safahat’ı birlikte okumak gerekir. O zaman her ikisinde tenkit edilen “Türk” anlayışının ve “Kahraman Irk” kavramının ırkçı bir yaklaşım olmayıp, İslamla özdeşleşmiş ve Anadolu da çok farklı köken ve kültürleri bünyesinde eritmiş bir milli kimliği ifade etmektedir. Yoksa zaten Mehmet Akif’in kendisi bile, Arnavut kökenlidir.

İstiklâl şairimizin dinmeyen ıstırabı

Mehmed Âkif rahmetlinin 71’inci vefat yıldönümünde, hamiyyet sahibi yazarlarımız, O’nun hatırasını yâd etmeyi, kaçınılmaz bir vecibe saydılar. Kendilerine müteşekkiriz.

Bendeniz de dâvâ adamı Âkif’in, dinmeyen ıstırabından söz edeceğim. Âkif’in dâvâsını ve şahsiyetini, gerçek kimliğini, kısa kısa, nokta nokta vurgulamaya çalışacağım; işte Âkif’in mukaddes dâvâsının özeti:

“Ben böyle durmayacaktım, dili bağlı,

İslâm’ı uyandırmak için haykıracaktım,

Haykır, kime? Lâkin hani sahipleri yurdun?

Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım…

Akif ömür boyu, bıkmadan usanmadan bu ıstırabla yaşamıştır. Bu derdini şu dörtlüğünde, daha veciz olarak dile getirmiştir:

“Virânelerin yasçısı baykuşlara döndüm

Gördüm de hazanında bu cennet gibi yurdu..

Gül devrini görseydim onun, bülbül olurdum,

Ya Rab beni erken getireydin ne olurdu?

Üstelik rahmetli, bu onulmaz derd ile, Balkan Harbi’nin, I. Cihan Harbi’nin, Çanakkale Harbi’nin ve de İstiklâl Harbi’nin bitmeyen, tükenmeyen felâketlerini, facialarını yaşamış, milletimizin ve bütün İslâm âleminin düçar olduğu karanlık günlerin çilesini çekmiştir.

Milletimizin şuursuzca, I. Cihan Harbi’ne sokulmasına yakınmış, böyle bir felâket döneminde, milletle adeta alay edercesine, İslâm’a saldıranlara karşı şu cevabı vermiştir:

“Hele ilanı zamanında o mel’un harbin,

Bize efkârı umûmiyesi lâzım garbın,

O da Allah’ı bırakmakla olur herzesini,

Halka iman gibi telkin ile dinin sesini,

Susturan aptalın idrakine bol bol tükürün.. Demekten kendini alamamıştır.

Halkımızın İslâm’ı yeterince önemsemeyişine karşı Safahat’ında çok çarpıcı uyarılar, ibret dolu misaller ve nasihatler vardır. Meselâ:

“Yalnız Kur’ân’dan alıp ilhamı

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı, vecizesi O’na aittir.

Ayrıca:

“Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır;

Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

Yüreklerden çekilmiş farzedilsin hafi yezdanın,

Ne irfanın tesiri kalır ne vicdanın… şiiriyle şu asrımızda, toplumumuzda hüküm süren, ahlâkî çözülmenin teşhisini koymuştur. Sadece kanun tehdidiyle polisiye önlemlerle, toplumumuzun huzur ve asayişe kavuşamayacağı vurgulanmıştır.

Âkif, Safahatı’nda, ihtisas sahibi bir uzman gibi, Müslüman halkımızın içine düşmüş olduğu sosyal ve psikolojik hastalıkları, en açık bir lisan ile tesbit ediyor ve şöyle diyor:

“Çalış dedikçe Şeriat, çalışmadın durdun,

Onun hesabına bir çok hurafe uydurdun.

Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya

Zavallı dini onunla çevirdin maskaraya…

Bırak çalışmayı emret, oturduğun yerden, yorulma öyle ya Mevlâ ecri hasın iken. Vekil harcın o, müdir-i veznen o, askerin, kumandanın, köyün yasakçısı, şehrin mesulü o, tabibin eczacın hasılı hepsi o…

Ya sen nesin? Müteyekkil, yutulmaz artık bu..Biraz da saygı gerekir. Huda’yı kendine kul yaptı, kendi oldu Huda…

Tabii ki koca Âkif’in parmak bastığı dert ve meselelerimiz, bundan ibaret değil. İslâm âleminin içerisine düştüğü bu gafleti ve bu uyuşukluğu gören Batı ise, bu zaaf ve açığımızdan yararlanarak mütemadiyen üzerimize üzerimize gelmiştir. Hâlâ da gelmeye devam etmektedir. İnsafı, vicdanı, hak ve adalet kavramlarını bir tarafa bırakmıştır. Eline geçirdiği teknolojik üstünlüğü, vahşi hayvanları bile utandıracak bir yamyamlığa dönüştürmüştür. Âkif, bu perişan durumumuza işaret ederek:

“Bir uykuya daldık ki cehennemde uyandık” demiş, ama bu zulmün mutlaka sona ereceğine inandığı için bu sözde medeniyete:

“Tek dişi kalmış canavar” benzetmesini yapmıştır.

Eğer Âkif, sağ olsaydı, kesin olarak, İslâm dünyasının uyanması ve birlik ve beraberlik halinde, topyekûn silkinip kalkınması için uyarısına kaldığı yerden devam eder, mücadelesini sürdürürdü.

Fakat asla “bizim medeniyetimiz yenik düştü, öyleyse, ya ABD’ye ya da AB’ye karşı pes edip teslim olalım, gerektiğinde istiklâlimizi ve istikbalimizi bile onlara terk edelim demezdi.

Demezdi, çünkü Âkif Batı karşısında paniğe kapılanlara son sözlerini daha önce söylemiş ve tarihe tescil etmişti:

Şöyle haykırmış idi:

“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

Biri ecdadıma saldırdı mı hatta boğarım..

Boğamazssınki;

Hiç olmazsa yanımdan kovarım!

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam.

Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle.

Yumuşak başlı isem kim dedi uysal koyunum?

Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boynum.

Kanayan bir yara gördüm mü yanar taa ciğerim,

Onu dindirmek için, kamçı yerim, çifte yerim,

Adam aldırma da geç git diyemem aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim Hakk’ı tutar kaldırırım…

Allah gani gani rahmet etsin…” (Âmin)…40

33 Seyfettin Mut imzalı bu önemli makale, Ülke dergisinin 39. sayısında yayınlanmıştır.( 1999 )

34 Tarihçe-i Hayat, s. 540

35 Emirdağ Lâhikası, s. 144

36 sh. 146, 539

37 Tarihçe-i Hayat, s. 625

38 Sözler, s. 717

39 28 Aralık 2007 Yeniasya sh.2

40 Milli Gazete 02 01 2008 / S. Arif Emre

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Elif BAŞARAN

Elif BAŞARAN

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Would love your thoughts, please comment.x