YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69f3ccc9888c9
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 7 4 1
Bugün : 816
Dün : 60722
Bu ay : 816
Geçen ay : 1737715
Toplam : 53883589
IP'niz : 216.73.217.100

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

YALAN, NEFSİN GİZLİ FİRAVUNLUK İDDİASIDIR

İnsan dışındaki tüm varlık âlemi, Yaratıcısına karşı mutlak bir “sıdk” (doğruluk) içindedir. Kâinatın nizamı, dürüstlük üzerine kurulmuştur. 

Güneş, milyarlarca yıldır Yaratıcısına verdiği “doğma” sözüne sadıktır; asla yalan söyleyip batıdan doğmaya yeltenmez. Bulut, suyun emanetine hıyanet edip onu geri vermemezlik etmez. Toprağın altına giren bir elma çekirdeği, toprağın altında bin yıl da kalsa; asla “Ben şeftali ağacı olacağım” diye yalan söylemez. İçindeki İlahi programa (kadere) öylesine sadıktır ki, çatlayıp filizlendiğinde sadece kendi hakikatini haykırır. Bütün varlık âlemi, Allah’ın “Sıdk” sıfatının birer aynasıdır ve her zerre kendi lisanıyla “Hakk” diye haykırır.

Kâinat bu kadar dürüstken, insanın yalan söylemesi koca bir orkestrada çok çirkin bir ses çıkarmaya benzer. Yalan söyleyen kişi, aslında eşyanın tabiatına aykırı hareket eder; Güneş’le, toprakla ve suyla olan bağını koparır. Bu yüzden iç dünyasında huzursuzluk başlar; çünkü ruhu, kâinatın o muazzam dürüstlük ritminden kopmuştur.

İnsan da içindeki “eşref-i mahlûkat” çekirdeğine sadık kalmalıdır. Yalan, bu çekirdeği çürüten bir asittir. Tohum nasıl toprağı delip Güneş’e (Cemâl’e) ulaşıyorsa; kul da yalanın ve nefsin karanlık toprağını “doğruluk” ile delip Sultan’ın huzuruna öyle ulaşabilir.

Yalanın her zerresinde, nefsin sinsi bir “tanrıcılık oyunu” saklıdır. Allah; bir hadiseyi belli bir şekilde yaratmış, ona bir şekil ve hakikat vermiştir. Kul yalan söylediği an, hâşâ; “Ya Rabbi, Senin yarattığın bu gerçeklik benim işime gelmiyor, ben kendi gerçekliğimi inşa edeceğim” demiş olur.

Yalan söyleyen kişi, o an kendi dünyasının “hükmü geçen tanrısı” olmaya yeltenmiştir. Oysa hakikat tektir ve Allah’ın takdiridir. Kendi uydurduğu sahte dünyaya sığınan kişi, aslında örümcek ipliğinden bir kale inşa etmektedir; hakikat güneşi doğduğunda o kale yerle bir olmaya mahkûmdur.

Kur’an, Allah’ın bize “şah damarımızdan daha yakın” olduğunu haber verir. Bu yakınlık, her an bir şahitlik halidir. Yalan söyleyen kişi; sanki Allah o an orada değilmiş, kalbindeki niyeti bilmiyormuş veya dilinden dökülen sahteliği işitmiyormuş gibi davranır. Bu, sadece bir ahlâk hatası değil; bizzat Allah’ın “Hakk” (Mutlak Gerçek) ve “Şehîd” (her an şahit) isimlerini pratik hayatta yok saymaktır. Yalan, insanın kendi içindeki İlahi “online” bağlantıyı kendi eliyle kesmesidir.

İnsan, doğruluğu iki seçenekten biri sanır; oysa doğruluk, seçenekleri Yaratan’a bırakmaktır. İnsan yalanı bıraktığında, aslında kendi hileli planlarından, “durumu kurtarma” telâşından ve sahte imaj kaygılarından vazgeçer. 

Doğruluk, “Sonucu ne olursa olsun ben Senin gerçeğine razıyım!” diyen insanı, Allah’ın adaletine fırlatır. Bu bir cesaret işi değil, tam bir tevekkül ve teslimiyet işidir.

Doğruluğa sarılmak; nefsin o sinsi firavunluk iddiasından vazgeçip, kendi ‘hiçliğini’ kabul ederek Allah’ın ‘Mutlak Varlığını’ ilan etmektir. Kul, yalanı bıraktığında aslında şunu haykırır: ‘Ya Rabbi, benim kurgum bitti, Senin gerçeğin başladı. Benim hilem söndü, Senin hükmün tecelli etti.

Yalan biterse “O” başlar; sen bittiğinde, “O” her zerrede görünür.

Yalçın Gözübüyük’ü Tebrik Yazısı

Yüksek fikrî ve imani kabiliyetinizden dolayı tebrik ediyorum.

Bu gibi kutsi hakikatler; işte böyle heves ve hayal etmekle başlar. Ancak; özenti başka, hakikatin özü başkadır…

Hallac-ı Mansur “ENEL HAK!” demiş, yani kendi varlığını hem tüm sahip olduklarını terk edip Cenab-ı Hakka kavuştuğu için böyle söylemiştir. Önce aile efradını, sonra bütün malını, sonra canını aldıkları durumda bile, nefsî bir tepki vermemiştir.

Bu nedenle Muhyiddin Arabi ve Hallac-ı Mansur gibi zatların makamına ulaşmadan onların iddialarını tekrarlamak çok tehlikeli sayılmıştır.

Hatta Yunus Emre’nin “İsteyene ver cenneti, bana Seni gerek Seni” mısralarını, o mertebeye gelmeden konuşmak yanlıştır. Allah cenneti va’detmiş, Hz. Peygamber övüp müjdelemiş, Sahabe-i Kiram dualarında Allah’tan cennet istemişken, biz haddimizi bilmeliyiz.

Şu anda bize yakışan ve en çok lazım olan:

1- Meal-i Kerim’e yoğunlaşmak,

2- Site yazılarını ve şiirleri okuyup yorumlamak,

3- Bu en haklı ve hayırlı Milli Çözüm hizmetlerine-sohbetlerine katılmak ve katkı sunmaktır.

Evet özenti güzeldir, gerçeğe erişmenin bir vesilesidir. Ancak öze yönelmek, kulluk bilincine erişmek ve Milli Çözüm’ü özümsemek çok daha önemlidir ve önceliklidir.

Tekrar tebrik ediyor, en hayırlı ve başarılı gayretler diliyorum.

İftiracılar İfsatçıdır!

Allah’ın ismine, Kur’an’ın kutsiyetine ve her türlü namusum ve şerefim üzerine yemin ederim ki; o itirafları ve pişmanlık duygularımı ben yazdım, eşime aktardım, sonra Ahmet Hocamızın bilgisine sunulmak üzere Ali Çağıl ağabeyime e-mail yolladım. Herkes biliyor ki, Üstadımız internette yazmakla ve e-mail aktarmakla uğraşmaz. Gönderdiğim bu itiraf ve özür beyanlarını okuyan Ahmet Akgül Hocamız, sadece “cümle bozukluklarını ve yazım hatalarını” düzeltip öyle yayımlanmıştır. Hâlâ inanmayan ve aksi iddialarda bulunanlara şu ayeti hatırlatalım:

“Artık Sana gelen (ve herkese tebliğ edilen) bunca ilimden (ve İlahi vahiyden) sonra; hâlâ onun (Hz. İsa’nın dünyaya gelişinin, Kur’ani gerçeklerin ve Peygamber sünnetinin) hakkında Seninle çekişip tartışmaya girişir (ve bâtılda inat ederler)se onlara de ki: ‘Gelin çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, biz kendi şahsımızı (ve en yakınlarımızı) ve siz kendi şahsınızı (ve arkadaşlarınızı) çağırıp (bir araya toplayalım); sonra da karşılıklı mübahale edip (içtenlikle Allah’ın kahrını ve ğadabını isteyip) de; Allah’ın lanetinin yalan söyleyenlerin üstüne olması için gönülden yalvaralım (böylece beddualaşalım).’” (Âl-i İmrân: 61)

Aslında bunca yıllık ahlâki eğitim ve öğretimden nasibini almamış bir insana cevap vermek bile boşunadır. Fakat Enfâl Suresi 42 “… Böylece helak olacak (sonunda pişmanlık ve perişanlık içinde kıvranacak) kişi (ve kesimler); apaçık bir belge ve bilgiden (sonra, ‘bilmedim, ikaz edilmedim’ gibi mazeretlere sığınma imkânı kalmadan, hak ettiği) belaya ve cezaya uğrasındı; (bunlara karşılık manevi olarak ve karakter bakımından) dipdiri kalacak (dünyada izzete, ahirette saadete ulaşacak, onurlu ve şuurlu yaşayacak) kişi (ve kimseler) de, yine apaçık bilgiler ve belgelerle hayatta kalıp (huzura ulaşsındı). Şüphesiz Allah, gerçekten (her şeyi) İşitendir, (ve herkesin kalbinden geçenleri ve niyetlerini) Bilendir.” ayetinde uyarıldığı gibi hiçbir mazeret ve bahanesi kalmasın, feraset ve basireti olan herkes bu şahsın gerçek ayarını anlasın diye bunları yazmak zorunda kalan Üstadımız ise, bize bizden daha merhametli davranmaktadır…

5 1 vote
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Abonelik
Bildir
14 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İnsanın en büyük yanılgısı zanlarına ve yalanına inanıp kendisini kandırmasıdır. Zannın bir çoğu yalandır, haramdır. Şuurlu bir insan normal şartlarda gerçeğe ulaşmayı, zandan kurtulmayı amaç edinir. Ancak gerçeğe şahitlik ettiği halde zanların peşine düşen insan harap olmuştur. Hesap gününde hakikat yüzüne vurulduğunda nasıl bir yüzle Rabbine cevap verecektir? İşte bu yüzden her daim hakikat aranmalı, doğruluktan şaşmamalıdır.

Yalan ile iman bir arada bulunmaz. (Hadis-i Şerif)

Yaşan söylemeyi ve yalan ile iş yapmayı bırakmayanın yemesini içmesini terketmesine Allah’ın ihtiyacı yoktur. (Hadis-i Şerif)

GERÇEKLERİN ORTAYA ÇIKMAK GİBİ BİR HUYU VARDIR. YALAN SADECE KENDİNİ BİTİRİR. YALANLA KAZANABİLECEĞİN NE DÜNYA NE AHİRETTİR. ELDE ETMEYİ UMDUĞUN ŞEY HER NE İSE, NE DÜNYANI NE AHİRETİNİ BERBAT ETMEYE DEĞMEZ. İNAN HİÇ BİR ŞEY DEĞMEZ. EN BÜYÜK ZENGİNLİK O’NA LAYIKIYLA KUL OLABİLMEK, O’NUN RIZASINI KAZANACAK ÇALIŞMALAR İÇİNDE OLMAK, HAKKA TABİ OLABİLMEK HAK DAVADA YER ALABİLMEK HAK HAKİM OLSUN DİYE TÜM GÜCÜNLE CİHAT ETMEK VE O UĞURDA CAN VERMEK. İŞTE OZAMAN SENDEN KAZANÇLISI YOK. SENDEN MUTLUSU YOK. RABBİM BİZLERE DE NASİP EYLESİN. AYAKLARIMIZI VE KALBİMİZİ SABİT KILSIN. NİSA 115 İN MUHATAPLARINDAN OLMAKTAN KORUSUN BİZLERİ.

Nisâ 115
Her kim (şuurlu İslam sayesinde) kendisine ‘dosdoğru yol’ apaçık belli olduktan (hidayet ve hakikati bilip tanıdıktan, Hakk ile Bâtıl’ın farkına ve şuuruna vardıktan) sonra, (dünyalık makam ve menfaat hırsıyla) Elçiye (Peygambere ve Hakk dava rehberine) muhalefet edip (haklı ve hayırlı hareketten ayrılırsa) ve mü’minlerin yolundan başka bir yola (Siyonist ve Haçlı İttifakına ve şeytani kurallarına) uyarsa, onu dönüp gittiği yanda (şerli ortam ve ortaklıkta) bırakırız (bu hıyanet ve hakaretinden dolayı tekrar Hakka ve hidayet yoluna dönmesine fırsat tanımayız ve hidayetini karartırız) ve (ahirette de) cehenneme sokarız. O ne kötü ve sürekli bir (zindan) karargâhıdır! [Not: Bu ayet, dünyevi hesaplarla Hakk davadan cayanları uyarmaktadır ve İmam-ı Şafii: “Bu ayet, ‘icma’ya ve Hakk hâkim olsun diye ortaya çıkan oluşuma bağlı kalmayı gerekli sayan en önemli ayetlerin başındadır” buyurmaktadır. Bak: Razi. Cilt: 11 Sh: 43]

https://www.mealikerim.com/4/nisa/115

Yalan, sadece bir dil hatası değil, insanın hakikatle bağını koparan ve imanı zaafa uğratan derin bir gafletin neticesidir.

Doğruluk ise, Allah’a teslimiyetin ve kulluk şuurunun temelidir.

Güzel ahlâk, doğruluk ve manevî bilinç merkezinde, güçlü bir imana sahip olmak için çaba sarf etmeliyiz.

Rabbimiz; nefsimizin aldatıcı yönlerine karşı uyanık olmayı, samimiyet, sadakat ve hakikat çizgisinde bir hayat sürmeyi nasip eylesin.

MÜMİN YALAN SÖYLEMEZ

Yalan sözün esiri olma
Fani olan dünyaya dalma
Heybeni günahla doldurma
Yaklaşma cehennem narına..

Doğru konuş, doğrudan ayrılma
Mümin isen, tevessül etme yalana
Uyarsan eğer, nefsine ve şeytana
Kaybedersin, her iki cihanda..

Zarar Mescidleri ve Haşereleri!

İslami ve siyasi mücadele tarihinde; bir davanın en ön saflarında yer alıp lidere en yakın konumda bulunduktan sonra dünyevi hesaplar, makam hırsı veya zafere olan inançsızlık nedeniyle yollarını ayıran ve ardından eski davasına ve liderine yönelik şiddetli bir karalama kampanyası başlatan tipler, Kur’an-ı Kerim içinde “münafık” ve “kalbinde maraz bulunanlar” kategorisinde titizlikle incelenmektedir. Bu tipler, başlangıçta cemaat disiplinine girip gayret gösterdikleri halde, sonradan yılgınlık ve yorgunluk sergileyen, düşmanların gücü karşısında çaresizlik ve ümitsizlik ifade ederek fesat oluşturan ve umduğu makam ve menfaatleri bulamayınca hıyanet ederek ayrılan kişilerdir.

Bu kişilerin savrulmasının ve liderlerine düşman kesilmesinin temelinde, İslami nizamın tesisi ve davanın galibiyeti konusundaki şüpheleri ve zafere olan itimatsızlıkları yatmaktadır. Kur’an, bu zihniyeti Ahzâb Suresi 12. ayeti referansıyla açıklar; nitekim bu kişiler zorluklarla karşılaştıklarında, “O sırada münafıklar ve kalbinde maraz olanlar: “Allah ve Resulü bizi aldatmaktan başka bir şey va’ad etmiyor (boş ve imkânsız zafer ve ganimet müjdeleriyle oyalıyorlar)” diyerek (fesatlık yapmış ve kafaları karıştırmışlardı).” diyerek hem kendilerini hem de çevrelerini umutsuzluğa sevk ederler. Hak davanın ve liderin başarılı olamayacağını zanneden bu kişiler, cihadın zorluğuna dayanmak ve menfaatlerinden fedakârlık yapmak yerine, güç odaklarına ve dünyevi çıkarlara meylederek dinden ve davadan dünyalarına basamak yapma yolunu seçerler.

Ayrılışlarının ardında yatan bir diğer sosyo-psikolojik faktör ise “enaniyet” (ego) ve “haset”tir. Kendilerini liderliğe veya makama daha layık gören, başkalarına gösterilen hürmet ve rağbeti hazmedemeyen bu kişiler, dava içinde şöhret ve etiket uğruna yaptıkları yalakalıkların, yaranmaların, şahsi ikbal ve menfaat karşılığı yaptıkları yardımların karşılığını alamadıklarında veya beklentileri karşılanmadığında, birer dönek olarak eski velinimetlerini karalamaya başlarlar. Lidere yakınlık ve bağlılık rolüyle uzun süre kendilerini gizleyen bu kişiler, aslında lideri yıpratmaya ve devre dışı bırakmaya çalışmakta, makam ve yetkileri kendi nefisleri hesabına istismar etmektedirler.

Bu hıyanet sürecinin en belirgin aşaması, kendi ayrılışlarını ve ihanetlerini meşrulaştırmak amacıyla eski liderlerine yönelik ahlak ve vicdan dışı iftiralara başvurmalarıdır. Özellikle lideri hırsızlıkla, cihat paralarını ve beytülmali zimmetine geçirmekle suçlamak, tarihi bir münafıklık taktiği ve klasiğidir. Kur’an-ı Kerim, Âl-i İmrân Suresi 161. ayetinde bu iftiralara doğrudan cevap vererek, “(Münafıkların Hz. Peygamberle ilgili; savaş gelirlerini keyfince ve yakın çevresine harcayıverdiği yönündeki itham ve iddiaları asılsızdır.) “Yeğüll” yapmak (yani ganimet malından gizlice bir şey aşırmak ve emanete-Beytü’l mâl’e hıyanette bulunmak) bir Peygambere asla yakışır (tavır) olmayacaktır. (Bu tür ithamlar Elçiye iftiradır.) Her kim, (ganimetten, devlet hazinesinden veya cihad bütçesinden) ihanetle bir şey çalarsa, kıyamet günü, o (haksız ve ahlâksız yollarla) aldıklarını (sırtlamış ve Allah’ın lanetine uğramış vaziyette) gelip (âleme rezil edilecektir). Sonra, (zerre kadar) haksızlık edilmeden, her nefsin kazandığı kendisine eksiksiz olarak ödenecektir.” hükmünü getirir ve her kim haksız yollarla bir şey çalarsa kıyamet günü onu sırtlanmış olarak rezil bir vaziyette geleceğini vurgular. Lideri, cihat paralarını mala çevirip kendi üzerine veya evlatlarına tapulamakla suçlayan bu kişiler, aslında kendi içlerindeki hıyanet potansiyelini dışa yansıtmakta ve davanın şahsı manevisine saldırarak tüm hareketi itibarsızlaştırmayı hedeflemektedirler.

Maddi iftiraların yanı sıra, lideri “taraftarlarını kandırmakla”, “sahte kahramanlıkla” veya “delilik ve hayalperestlikle” suçlamak da bu güruhun değişmez özelliğidir. Onlar, Kur’ani hedefleri “ulaşılamaz hayaller” veya “eskilerin masalları” olarak nitelendirip, liderin samimi müminleri oyaladığını iddia ederler. Aslında bunu yaparken de itimatsızlıkları lidere değil (hâşâ) Allah’a ve Resulünedir. Hatta bu tür kişiler, liderin arkasından konuşarak, onun kararlarının yanlış olduğunu, asıl doğrunun kendi zihinlerinde bulunduğunu iddia ederek; bu tiplerin ilk vazifeleri olan teşkilat içinde güvensizlik, itibarsızlaştırmak ve fesat çıkarmak olmakla beraber bunun yanında her manada fiziksel veya işlevse-fonksiyonel şekilde de yapılanmalara giderek, alternatif, bölen ve parçalayan Zarar Mescidleri yapılanmasına girerler.

Mescid-i Dırar kavramı, tarihsel bağlamda yalnızca fiziksel bir ibadet mekânına alternatif yeni bir bina inşa edilmesi olayı değil; günümüz teşkilat sosyolojisi ve siyaset bilimi açısından, haklı ve hayırlı bir hareketi içeriden bölme, engelleme, kurumsal bütünlüğe zarar verme ve bir “siyasi ve içtimai hıyanet merkezi” oluşturma girişimi olarak tanımlanabilmektedir. Modern anlamda bu kavram, dışarıda aleni bir rakip yapı kurmaktan ziyade, bizzat teşkilatın kalbinde, görünüşte aynı davayı savunuyormuş gibi yaparak meşru hiyerarşiyi baypas eden “merkezden bağımsız urlar ve unsurlar oluşturmak” anlamına gelir.

Bu modern “Zarar Mescidi” faaliyeti, teşkilat içinde biat, itaat ve irtibat ölçülerini tepeleyerek cemaat bütünlüğünü bozmayı ve lidere veya ana karargâha karşı gizli/açık rakip birey ve birimler (paralel yapılar) var etmeyi hedefler. Makam, menfaat ve şöhret aşkıyla hareket eden bu marazlı ve münafık tipler, kendi fevri eylemlerini meşrulaştırmak için çoğu kez “daha iyi hizmet vermek” veya “ıslah etmek” bahanesine sığınarak gizlice örgütlenir ve Mescid-i Dırar tipi hizipler inşa ederler.

Bu paralel yapının en belirgin taktiği; kendilerine verilmiş bir emir, görev veya yetki olmaksızın işgüzarlık yaparak işleyen sisteme sabotaj düzenlemek ve asıl işi yapanların tekerine çomak sokmaktır. Teşkilat içi bu “görev gaspı ve içeriden yıkma” taktiğini oldukça çarpıcı bir metaforla açıklamaktadır: Batağa saplanmış bir yük kamyonunu kurtarmak için önden çeken traktörlerin yanına gelip, “Aman siz yanlış yapıyorsunuz, arkadan çekersek daha rahat çıkar” diyerek traktörün birini arkaya bağlayan ve kamyonu ters istikamete çekip olduğu yere mıhlayan zihniyet, tam olarak İslami hareketleri içinden saptıran bu Mescid-i Dırar stratejisidir. Görünüşte “yardım etme ve yük alma” maskesi altında yapılan bu başıbozuk hareketler, aslında teşkilatın enerjisini tüketmeyi ve haklı hedefe varılmasını engellemeyi amaçlar. Bu kişiler, genel karargâhın emri ve izni olmadan, yetkililere danışmadan inisiyatif kullanarak kendi başlarına rastgele kararlar alır, yayınlar yapar ve böylece teşkilat içine kasten kargaşa ve yılgınlık aşılarlar.

Bu paralel odakların kendi iç otoritelerini pekiştirmek için uyguladıkları bir diğer siyaset ise, davanın asıl yükünü çeken sadık kadroları tasfiye etmektir. Lidere yakınlık ve aşırı bağlılık rolü arkasına gizlenen bu kişiler, teşkilattaki etiket ve etkinliklerini suistimal ederek, aslında lideri yıpratmaya ve devreden çıkarmaya çalışırken, diğer yandan davaya emek veren hizmet ehlini devamlı horlamaya, dışlamaya ve kösteklemeye girişirler. Kendi şeytani heves ve hesaplarını “İslam’ın gereği ve liderin emri” gibi gösterip saf kitleleri arkalarına takar; kendi kurdukları paralel tahakküme karşı gelenleri, eleştirenleri veya bu sinsi planı fark eden feraset sahiplerini ise derhal iftira, karalama ve şantaj yoluyla korkutup saf dışı bırakmaya uğraşırlar.

Nihayetinde Mescid-i Dırar kavramı; teşkilat içerisinde kendi başına buyruk yürüyen, irtibatsız ve istişaresiz şekilde hep kendi hesabına çalışan gruplar oluşturmak demektir. Kur’ani amaçlardan kopuk, ana gövdeye sormadan inisiyatif kullanan ve lüzumsuz tartışmalarla teşkilatın sinir sistemini dumura uğratan her türlü itaatsizlik, nifak ve tefrikaya açılan bir kapıdır ve bu eylemler nihayetinde sadece şeytani güçlerin ve rakiplerin ekmeğine yağ süren çağdaş bir “Zarar Mescidi” sendromudur.

Bu alternatif yapıları kurarken de “Biz sadece iyilik yapmak, ıslah etmek istiyoruz” diyerek yalan yere yemin ederler; oysa Tevbe Suresi 107. ayetinde belirtildiği üzere Allah, onların kesinlikle yalancı ve fesatçı olduklarına şahitlik etmektedir.

Bu kişiler eleştiri ve muhalefetlerini hak namına değil, şahsi kaprisleri ve şeytani hevesleri doğrultusunda yaparlar; öyle ki, hak davanın çilesini çeken ve en zor zamanlarda sabır gösteren lideri ve sadık mensupları dışlamak, onların hizmetlerine mani olmak şeklindeki hakaret ve hıyanetleri rahatlıkla icra ederler. Kendi ihanetlerini örtbas etmek için eski dava arkadaşlarını suçlamak, iftira üretmek ve asılsız iddialarla zihinleri bulandırmak, şeytanın izinden giden bu kimselerin en çok başvurduğu psikolojik savunma mekanizmasıdır.

Sonuç olarak Kur’an-ı Kerim, hidayet ve hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra dünyalık makam ve menfaat hırsıyla elçiye ve hak dava rehberine muhalefet edip müminlerin yolundan ayrılanların, düştükleri sapkınlıkta bırakılacaklarını ve varacakları yerin sürekli bir cehennem zindanı olacağını Nisa Suresi 115. ayeti ile mutlak bir kaideye bağlamıştır. Kendi menfaatleri için doğruları gizleyen, davayı hevalarına göre yorumlayan bu kişiler, ahirette büyük bir hüsrana uğrayacakları gibi, dünyada da zamanla rezil ve rüsva edileceklerdir. Zira Sünnetullah gereği Allah, hak davaya ihanet edenlerin yerine, Kendisinin onları sevdiği, onların da Kendisini sevdiği, kınayıcıların kınamasından korkmayan, davasında sadık yepyeni bir topluluk getirecektir.

Yalan söyleyen kişi, o an kendi dünyasının “hükmü geçen tanrısı” olmaya yeltenmiştir. Oysa hakikat tektir ve Allah’ın takdiridir. Kendi uydurduğu sahte dünyaya sığınan kişi, aslında örümcek ipliğinden bir kale inşa etmektedir; hakikat güneşi doğduğunda o kale yerle bir olmaya mahkûmdur.”

Cahiliye döneminde kız çocuklarını toprağa gömülmekten kurtaran sahabi, Hz Resulüllaha sorar:Ya Rasûlullah! İslamdan önce işlediğim ameller için de bana sevap var mı?

Hz Peygamber sav :”Öyle yaptığın için Mümin oldun ya” buyurur..

Sahabeyi kurtaran, işte bu doğruluğudur.

İmanı korumanın en temel şartı;yalandan korunup kaçınmak, doğruluğu esas almaktır.

Rahman ve Rahim Allahın Adıyla

Rabbim, Beni (gidilecek yere, hicret ve ziyaret edilecek şehre ve girişilecek her işe) doğru (ve şuurlu) bir girdirişle girdir ve (çıkarılacak yerden) doğru (ve onurlu) bir çıkarışla çıkar ve katından Bana çok güçlü bir yardımcı delil ve dayanak (sultan) ver (ki başarılı olayım).”

İsra Suresi 80

“(Ey Nebim!) Kesin olarak biliyoruz ki, onların söyledikleri Seni gerçekten üzüyor. Doğrusu onlar Seni yalanlamıyorlar, ancak o zalimler (inatla ve şeytanlık damarıyla) aslında (inkâr ve nifak kastıyla) Allah’ın ayetlerine başkaldırıyorlar. (İtiraz ve isyanları bundandır. Ve asıl düşmanlıkları Banadır!) [Her asırda; Hz. Peygamberi ve Onun izindeki İslam tebliğcilerini yalanlayan kimse; aslında Allah’ın ahkâmına kin tutmakta ve gerçeği fark ettiği halde ısrarla saldırıp çok inatçı Yahudiler gibi “cühud”luk, yani çıfıtlık ve fesatçılık yapmaktadır.]”
“Andolsun Senden önce de elçiler yalanlanmıştı; ama onlara yardımımız (ve zafer va’adimiz) gelinceye kadar, yalanlandıkları ve eziyete uğratıldıkları şeye sabredip dayanmışlardı. Allah’ın sözlerini (va’adlerini) değiştirebilecek (hiçbir kuvvet) yoktur. Andolsun, gönderilen peygamberlerin haberlerinden bir bölümü Sana da (vahiyle) gelip ulaşmıştır.”
“Eğer onların yüz çevirmeleri Sana ağır geliyor (ve büyük sıkıntı veriyorsa; haydi) onlara bir ayet (mucize) getirmek için yerde bir tünel açmaya veya göğe bir merdiven dayamaya gücün yetiyorsa (yap! Halbuki) eğer Allah dileseydi, onların tümünü hidayet üzere toplardı. Öyleyse sakın cahillerden olma. (Çünkü hissi ve fevri davrananlar hakikate ulaşamayacaklardır.)” (En’am Suresi 33-35 ayet)

“(Ey Resulüm!) Eğer Seni yalanlarlarsa (aldırma, çünkü) Senden önce apaçık belgeler (mucizeler), Zeburlar (hüküm ve hikmet içerikli kutsal sahifeler) ve nurlu kitapla gelen elçileri de yalanlayıp (inkâr ve itiraz etmişlerdi).” (Âl-i İmran Suresi 184. Ayet)

“De ki: “Yeryüzünde dolaşın (ve tarihten ibret alın) da, sonra görün (bakalım) davetçileri yalanlayanlar nasıl bir akıbete uğramışlardır?” (En’am Suresi 11. Ayet)

SADAKAT; İMANIN SİGORTASIDIR!
Kelime-i Şehadet, aslında Allah’la ve Resulüllah’la yapılan bir anlaşmadır ve sadakat; hayatı boyunca ve her şart altında bu ahdine bağlı kalmak, Allah’ın rızasından ve davasından asla caymamaktır. Ahzâb Suresi 23. ayet bu durumu şöyle açıklamaktadır:

“Mü’minlerden öyle (mert ve metin) er kişiler vardır ki, Allah üzerine yaptıkları ahde (iman, itaat ve cihad sözlerine) sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirip (Hakk uğrunda canını vermiştir), kimi de (gönülden cenneti ve şahadeti umup) beklemektedirler. Onlar hiçbir vazgeçme ve yan çizme (bedel ve bahane) ile (Allah adına verdikleri sözlerini) değiştirmemişlerdir.”

Güçlü bir sadakat duygusu, beraberinde güçlü bir imanı da olgunlaştıracak ve bu, mü’min kişinin Allah yolunda kendisine isabet edebilecek her türlü zorluğa karşı sabretme şevkini ve gücünü arttıracaktır. Kişiyi, sürekli olarak ‘Allah’a yönelip dönen, Allah’ı zikreden, O’ndan korkup, O’nu seven ve sadece Allah’ı veli edinmiş’ salih bir kul haline sokacaktır. Allah’a karşı olan bu güçlü bağlılığı, mü’mini bu yolda sürekli salih ameller yapmaya ve ‘Allah’ın rızasını’ kazanmaya uğraştıracak ve onu üstün ahlâklı ve imani olgunluğa erişmiş saygın bir kişi konumuna taşıyacaktır. İşte Milli Çözüm Ekibi’ne hayranlık ve saygınlık kazandıran, bu sadakat ve bağlılıklarıdır.

“(Kalbi) Ölü iken kendisini (iman ve İslam’la) dirilttiğimiz ve insanlar içinde (sapıtmadan, örnek ve rehber olarak) yürümesi için kendisine bir nur (akıl ve anlayış) verdiğimiz kimsenin durumu, (gaflet ve cehalet) karanlıklarında kalıp oradan bir çıkış (yolu) bulamayan kimsenin durumu gibi midir? İşte, kâfirlere yapmakta oldukları böyle ‘süslü ve çekici’ gösterilmiştir.” (En’am Suresi: 122)

Peygamber efendimiz (sav) “Bir kişinin kalbinde aynı anda iman ile küfür, doğruluk ile yalancılık, hıyanet ile emanet bir arada bulunmaz..” buyurmuşlardır. Bu çok tehlikeli olan günahtan uzaklaşılmasına ilişkin yazılan ve içerisinde güzel veciz örneklerin de yer aldığı makale için Milli Çözüm’e teşekkür ediyoruz.

Çok Değerli Muhterem Hocam;

Tebrik ve tensipleriniz, benim için hem bir onur hem de silkinip kendime gelmemi sağlayan hayati bir uyarı hükmündedir.

‘Özenti başka, hakikatin özü başkadır’ ikazınızla; nefsimin gizli Firavunluk iddialarına, manevi bir kisve altında sızma ihtimaline karşı gönül dünyamda bir ‘basiret’ kapısı açtınız.

Hallac-ı Mansur ve Yunus Emre gibi zatların ulaştığı o muazzam mertebelerin dilini kullanmanın; o çileleri çekmeden, o bedelleri ödemeden ne denli büyük bir hadsizlik ve manevi bir risk olduğunu bu dersinizle bir kez daha idrak ettim.

İşaret buyurduğunuz üzere; makam ve rütbe iddialarından sıyrılıp ‘kulluk bilincine sarılmanın yegâne yolu, hayallerle uçmak değil, gerçeklerle ve hizmetle pişmektir.

Bundan sonraki gayretim; duygusal coşkunlukların ötesine geçerek, emir buyurduğunuz:

1. Meal-i Kerim’e yoğunlaşmak,
2. Site yazılarını ve hikmetli şiirlerinizi özümseyerek yorumlamak,
3. Milli Çözüm sohbetlerine ve hizmetlerine sadakatle katkı sunmak

düsturları çerçevesinde, haddimi bilerek bir ‘kul’ olarak kalabilmektir.

Heveslerimi hakikate tebdil etme yolundaki bu şefkatli rehberliğiniz için minnettarım.

Dualarınızı bekler, hürmetle ellerinizden öperim.

NEFSE DEĞİL, RABBİNE UY!
Nefs insanın, katırıdır
Azdırırsan, satırıdır
Hak; Allah’ın, hatırıdır
Nefse değil, Rabbine uy!..

Rabbini tam, bilmen için
Tahmin değil, “İlmen” için
Vesveseyi, silmen için
Nefse değil, Rabbine uy!..

Hak üflemiş, o nurundur1
İzzet-i nefs, onurundur
Meşru makbul, konurundur2
Keyfe değil, Rabbine uy!..

Nefis sana, bir binektir
İman yoksa, bir inektir
Güçlü sanma, bir sinektir
Nefse değil, Rabbine uy!..

Çıban deşip, irin akıt
Tevbe et ki; olma sakıt3
İman cihad, ruha yakıt
Nefse değil, Rabbine uy!..

Mahkûm musun, hâkim misin
Misafir mi, mukim misin
Tahkim misin, akim4 misin
Nefse değil, Rabbine uy!..

Yaratışa, hayretinle
Has gayenle, gayretinle
Cennet rü’yet, hasretinle
Nefse değil, Rabbine uy!..

Meal mesaj, Kur’an ile
Hak yolda can, kurban ile
Kalbin dilin, her an ile
Nefse değil, Rabbine uy!..

İman ile, istikamet
Cihad ahlâk, hoş ganimet
Çün kesindir, bil kıyamet
Keyfe değil, Rabbine uy!..

Yıldızlarla, feleklerle
Velilerle, meleklerle
Hep en halis, dileklerle
Nefse değil, Rabbine uy!..

Ahmet Hoca, lafla olmaz
Dibi delik, kova dolmaz
Bir yüz ki Hak; yolda solmaz
Neye yarar, Rabbine uy!..

( Aralık 2024 MÇ )

Kâinatın Nizamı ve İnsanın İstisnası

Kâinatın varoluş nizamı, iradeden yoksun varlıkların “Tekvini Şeriat” olarak adlandırılan fıtri yasalara mutlak itaati üzerine tesis edilmiştir. Cansız cisimlerden nebatata ve hayvanata kadar tüm mahlûkat, kendilerine tayin edilen bu nizamın dışına çıkma, günah işleme veya yalana sapma kabiliyetinden yoksun oldukları için seçimsiz ve mecburi bir dürüstlük sergilerler.

Oysa insan, kendisine emanet edilen “cüz-i irade” ile bu yaradılış ahengin içinde istisnai ve riskli bir konuma yerleştirilmiştir. İnsanın iç alemine yerleştirilen “fücur” (günah eğilimi) ve “takva” (vicdanî doğruluk) arasındaki bitmek bilmez muharebe, onu mecburi bir itaat yerine bilinçli bir teslimiyete davet eder.

Bu bağlamda, insanın hata yapabilme ve hatta yalana meyledebilme potansiyeli; salt bir ahlaki çöküşten ziyade, onu meleklerden bile üstün kılabilecek “eşref-i mahlûkat” makamına aday yapan kulluk imtihanının zorunlu zeminidir. Zira iradi bir tercih ve saptırıcı dürtülere karşı kazanılmış bir direnç olmasaydı; insanın elde edeceği ahlaki faziletten ve “sıdk” makamının manevi şerefinden bahsetmek mümkün olamazdı. Dolayısıyla insanın zaafiyetleri, kâinat orkestrasındaki basit bir ahenksizlik değil; aklıyla ve hür iradesiyle gerçekleştireceği o zorlu ve kıymetli teslimiyetin mecburi bir yansımasıdır.

Sıdk ve doğruluk mücadelesinin üzerinde, tüm iradi tercihleri kuşatan ve onlara asıl kimliğini veren bir ‘niyet’ şemsiyesi yer alır. İnsanın dünyadaki varoluşsal imtihanı, yalnızca fiillerin zahiri doğruluğu ile değil, bu fiilleri yönlendiren ‘niyet’ ile şekillenir. Nitekim ‘Ameller niyetlere göredir’ nebevi düsturu uyarınca; niyet, amelin bizzat ruhu ve içinde saklandığı manevi kaptır.

Bu noktada İslam ahlakının en güzide duraklarından biri olan sükût, niyetin saflığını koruyan bir ’emniyet kilidi’ olarak karşımıza çıkar. Peygamber Efendimiz’in (SAV) hayır konuşmayı imanın gereği sayması, aksi durumda sükûtu tavsiye etmesi; aslında niyetin bozulma ve nefsin konuşma şehvetine yenik düşme riskine karşı bir önlemdir. İradeli bir doğruluk, ancak sükûtun süzgecinden geçmiş ve Hakk’ın rızasıyla yoğurulmuş bir niyetle gerçek kimliğini bulur.

Bu bağlamda insanın kendi nefsini hakikat karşısında nasıl konumlandırdığı, onun yalan ve sıdk (doğruluk) kavramlarına olan yaklaşımını belirler. İnsanların “doğruluk” iddialarını incelediğimizde, temel kaynakların da ruhuna uygun biçimde, iki farklı sapma ve itikadi risk sınıfı karşımıza çıkmaktadır.

İnsanın “doğruluk” iddiasıyla düştüğü iki büyük tuzak: Kendi dürüstlüğüyle övünmek (kibir) ve kendi fikrini hakikat saymak (gizli şirk/firavunlaşma). Niyetin burada ameli nasıl ifsat edebileceği görülecektir.

Birinci tip; “Ben (hep) doğruyu söylerim!” iddiasında bulunan zihniyettir. Bu ifadede, kişinin kendisini dışarıdaki müstakil bir “doğru”ya (Hakikat’e) nispet etmesi ve doğruluğu uymakla yükümlü olduğu bir ideal olarak kabul etmesi söz konusudur. Yani nirengi noktası kişinin dışındadır ve şahıs “sıdk” makamına talip olmaktadır. Ancak bu cümlede öne çıkan “ben” vurgusu, kişinin nefsi temize çıkarma (nefis tezkiyesi) ve kendi meziyetlerini bizzat kendisine mal etme kibrini barındırır.

İnsana verilen dürüstlük ve doğruluk yeteneği (feraset-basiret-dirayet) aslında Allah’ın bir emaneti iken, kişinin bu başarıyı sahiplenerek “Ben doğruyum” demesi, ahlaki bir olgunlaşma sürecindeki “nefs-i emmare” kibrini yansıtır. Zira gerçek inançta doğruluğu Allah’tan bilmek esastır.

İkinci ve çok daha tehlikeli olan tip ise; “Benim (her) söylediğim doğrudur!” diyen ve derin bir itikadi risk barındıran yaklaşımdır. Bu ifadede kişi, nirengi noktasını dışarıdaki mutlak “Hak”tan alıp şahsın kendi “Hevâ”sına, yani şahsi istek ve görüşlerine taşımaktadır. Bir insanın kendi sözünü mutlak doğrunun kriteri olarak sunması, bir anlamda, hüküm verme (teşri) yetkisini kendinde görmek demektir ki bu, dolaylı ve üstü kapalı bir şekilde bir ilahlık ve firavunluk davası gütmektir. Kur’an’ın “kendi hevâsını ilah edinenler” olarak tarif ettiği bu sapkın psikolojide kişi, kendisini kâinatın merkezi zannetmeye başlar ve hakikatin yegâne sahibi gibi davranır.

Bu zehirli psikoloji, bizzat Şeytan’ın (İblis’in) Hz. Adem’in yaratılışı ve secde emri karşısında sergilediği küstah mantığın bir tezahürüdür. Nitekim şeytan, “Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten, onu çamurdan yarattın” diyerek kendi eksik kıyasını ve şahsi mantığını Allah’ın mutlak emrinin önüne koymuş, kendi uydurduğu gerekçeyi mutlak doğru sayarak gizli bir şirk bataklığına düşmüştür. Kendi zan ve kuruntularını, İlahi emrin (mutlak dini esasın) yerine koyan bu zihniyet, hakikati tekeline alarak başkalarını nasipsiz ilan etme şirkindedir. Bu tip insanlar bir şekilde, ikrar etmeseler de kendilerini (hâşâ) “rab” ilan etmiş sayılırlar

Bu iki iddiayı değerlendirirken “Hakk” ve “Doğru” ayrımının üzerinden bir kez daha geçmek ve hatırlatmak lazım gelmektedir. “Hakk”, asla değişmeyen, zamana ve şartlara göre başkalaşmayan İlahi, mutlak gerçeklerdir. “Doğru” ise değişen şartlara göre üretilen beşeri içtihatlar ve yorumlardır. Birinci cümledeki “Ben hep doğruyu söylerim” diyen kişi, değişebilen beşeri düzlemde bir dürüstlük iddiasındadır. Ancak “Benim söylediğim doğrudur” diyen kişi, beşeri ve değişken olan şahsi sözünü kutsal ve mutlak “Hakk” mertebesine çıkararak açıkça ilahlık iddia etmiş olur.

Netice itibarıyla:

İnsanın hakikat karşısındaki duruşu, nefsin en sinsi katmanlarını ele veren iki temel iddia ile sınanır. Kişinin “Ben doğruyum” diyerek ahlaki bir narsisizme düşmesi ile “Doğru benim” diyerek kanun koyucu-hüküm koyucu bir narsisizme (firavunlaşma) sapması, hakikat yolundaki en büyük engellerdir. Zira “Hakk” ile “Doğru” arasındaki o ince çizgi; mutlak olanla beşeri olanın, ilahi olanla şahsi olanın ayrıldığı noktadır.

Mü’mine yakışan tavır; kendi şahsi doğrularını mutlaklaştırmak veya dürüstlüğüyle övünmek değil, kendi hiçliğini idrak ederek “Doğru olan ancak Allah’ın bildirdiğidir” (Hakk ancak Rabbinden gelendir) bilinciyle O’nun mutlak hakikatine teslim olmaktır. İnsanın fıtri sınırlarını ve her şeyi bilebilme kapasitesindeki kısıtlılıklarını idrak etmesinin en veciz ifadesi olan “En doğrusunu Allah bilir” (Vallahü a’lem) düsturu, İslami tefekkür ve içtihat geleneğimizin en temel emniyet supabıdır.

İnsan aklı ne kadar derinleşirse derinleşsin, her şeyin mutlak hakikatini ancak Allah bilir. Kula düşen; kendi zannını ve çıkarımlarını mutlaklaştırmak yerine, nefsin ilahlaşma hevesine karşı ilmi ve ahlaki bir tevazu duruşu sergilemektir. İnsanların kendi sınırlı cüz-i iradeleriyle şer veya zarar zannettikleri hususların ardında yatan ezeli hikmeti tam manasıyla kavramaları imkânsızdır; çünkü her şeyin doğrusunu ve insan için neyin hayırlı olduğunu ancak Allah bilir, kullar bilemez.

Muhyiddin Arabi, Hallacı Mansur ve Yunus Emre örneklerindeki hakikatler üzerinden (O zatların makamına ve mertebesine ulaşmadan onların iddialarını tekrarlamanın çok tehlikeli sayıldığı hatırlatmaları) bizlere Haddimizi Bildiren – Ders Almamızı ve Yükselişimize yönelik eylem ve davranışlara sahip olmamıza vesile olan bu yazı ve hatırlatmalar için Milli Çözüm’e minnettarız.

Picture of Yalçın GÖZÜBÜYÜK

Yalçın GÖZÜBÜYÜK

YORUMLAR

Son Yorumlar
14
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...