YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69800b7693f05
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 2
Bugün : 8339
Dün : 57744
Bu ay : 66083
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48769396
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

Problemsiz ve rakipsiz bir hayat, ancak basit ve silik kimseler içindir. Mücadeleci ve etkili insanların takipçileri oranında rakipleri; sevildikleri ve sivrildikleri kadar da hasetçileri ve problemleri olacağı kesindir. Onur, sorunlarla uğraşıp baş etmenin meyvesidir. Şeref, şerlilere direnmenin; Fazilet, rezaletlere karşı gelmenin ücretidir. Velhasıl, başarılı kimselerin başının belasız olması, sadık dostları ve danışmanları bulunan kişilerin düşmansız kalması mümkün değildir. Bu; alemin şeytansız kalmasını istemek gibi bir şeydir. Oysa imtihan dünyası Rahmanilerle şeytanilerin mücadelesi üzerine bina edilmiştir.

TRT 1’de Dr. İbrahim Kalın’ın sunduğu “Enine Boyuna” isimli programda Milli Savunma ve Adalet Bakanlığı da yapmış olan Prof. Hikmet Sami Türk, Osmanlı devletinin çöküşünü İslam dinine bağlamıştı.

“Suçlu, İslam dini” deye kesip atmıştı. Böylece, hem sabataycı ve mason ittihatçıları aklamış, hem de Dinimize olan kinini açıklamıştı.

“Peki, ya Osmanlı’nın yükselişi, o neye bağlıydı?”

Cevap yok, tıs çıkmamıştı.

İslam’ı suçlu olarak gören, ya da gösterenlerle aramızdaki fark şuydu: Bunlar, hem suçlu, hem de güçlüydü.

Bizim ise tek suçumuz, güçsüz ve dirençsiz görüntümüzdü” diyen yazar haklıydı. İşte Erbakan Hoca’ya bu nedenle düşmanlardı. Çünkü o “güçlü olmamız” için çalışmaktaydı.

AKP açıldığı gibi kapatılır!

Radikal bir AKP yandaşı ve Tayip Erdoğan şakşakçısı olan Avni Özgürel bile artık ümidini kesmiş ve yelkenleri indirmişti: “Yeni dönemde Tayyip Erdoğan ve…” yazısında:

Arapçada olasılığın hallerini ifade için üç kelime var: vacip, mümkün, mümteni!… Vacip: her şartta olması gerekeni; mümkün: olma ya da olmamanın eşit ihtimalini; mümteni ise; olması mümkün olmayan, yani imkânsızlık halini ifade eder. Bu ölçüyle bakıldığında Türkiye sürrealist tablo gibi… Her konuda her sonuç mümkün!.. Olması gerekler, yani vacip olanlar olmayabileceği gibi, olması imkânsız zannedilen her şey, mümkün, hatta bazı hallerde vacip olabilir!..

AKP tarihsel bakımdan Cumhuriyet’in Osmanlı’dan tevarüs ettiği bu tabloyu doğru okuyamamış olmanın bedelini ödemek üzere şimdi siyaset makasının kolları arasında.. İtiraz ettiği sisteme karşı koymaya mecali olmayışı yanında; uzlaşmayı da içine sindirememişliğin sonucunun ilanını bekliyoruz. İlanı bekliyoruz dedim, zira kimsenin zihninde sonucun ne olacağı konusunda fazla bir merak yok.. Dünyanın her yerinde ülke siyaseti ya da düzeni açısından önemli konularda yüksek yargının ne karar vereceği üzerinde tartışılırken, bizde sonuç başından belli… Merak edilen sadece, kararın 7’ye karşı 4 oyla mı yoksa 7’ye 2 oyla mı alınacağı!..    

Akıbet her ne şekilde tecelli ederse etsin, Tayyip Erdoğan açısından sürecin sonunda AKP defterinin kapanacağı anlaşılıyor… Ana muhalefetin liderinden başlayıp her kademesinde dillendirilen ‘Siyasi yasak noktasında kalmayacak bu iş, yargı süreci Başbakan’ın dokunulmazlığının kalkmasını takiben açılacak davalarla mahkûmiyete kadar devam edecek’ mealindeki açıklamalar; şayet öfkenin ötesinde ve bilinenin dışında mahiyeti meçhul bir projenin parçasıysa, gelecekte neler olacağı konusunda tahminlerde bulunmak elbette zor, hatta imkânsız…” demekteydi.[1]

Recep T. Erdoğan ve ekibini, yıllar öncesinden pohpohlayıp parlatarak, Milli Görüşten ayartanların; Refah-Yol hükümetini ve Fazilet Partilerini kapatıp AKP’ye iktidar yolu açanların, çok şükür ki, şimdi kapatılma senaryosunun milli sonuçlar doğurmasını önlemeye güçleri yetmemekteydi. Çünkü milli ve bilinçli Türkiye artık devredeydi. Şeytani planları Onlar hazırlamakta, ama parsayı milli güçler devşirmekteydi..

AKP gerçekten haksız ve dayanaksız türban yasağını kaldırmak isteseydi, tiyniyeti ve zihniyeti belli A. Necdet Sezer tarafından atanmış ve emeklilikleri yaklaşmış, Yüksek Mahkeme üyelerinin yerine Abdullah Gül’ün atayacağı yeni yargıçları beklemesi gerekmez miydi?

Demek ki, mağdur rolü oynamak ve başörtüsü mazlumlarını oyalayıp oy almak daha çok işine gelmekteydi!?.

Sn. A. Necdet Sezer döneminde gizli ve gerçek Cumhurbaşkanı gibi davranan sabataist Mason Kemal Nehrozoğlu’nun, şimdi de ve özellikle ABD başkanlık yarışı ve İran’a saldırı hazırlığı öncesinde ve dahi TSK’da yeni komuta kademesinin belirleneceği kritik YAŞ kararlarının alınacağı bir Ağustos arefesinde, AKP’yi kapatma davası dolayısıyla ulaşılması hedeflenen sinsi ve Siyonist sonuçları ve siyasi rantları gerçekleştirecek gizli  görüşmeleri ve gidiş-gelişleri organize etmekte(mi)ydi!?

Ve yine A. Necdet Sezer’in “günah dosyalarının” Recep T. Erdoğan’a sızdırıldığı ve bunu bir koz ve şantaj olarak kullandığı söylenmekteydi!?.

Acaba, MİT Hocası Mahir Kaynak’ın, MOSSAD ağzıyla, AKP ileri gelenlerine:

“Ortamda büyük bir sorun bulunuyor ve bunu bizim çözmemiz imkânsız görünüyor. Bu badireyi atlatmak için başka akıllara ihtiyacımız var..” diyerek Küresel Yahudi Lobilerine ve ABD ağabeylerine sığınıp sıyrılmayı teklif ettiği iddiaları, hem Mahir MİT’çinin, hem de AKP’li döneklerin fıtratına uygun düşmekteydi.

AKP’nin şok etkisi yapan: emekli paşaları, hem de askeri lojmanlarda tutuklatma girişimi; acaba orduyu kışkırtıp açık bir darbeye mecbur ederek, yine mağdur rolü oynamaya ve bedavadan oy toplamaya mı yönelikti? Soruları bile akla gelmekteydi. Çünkü rotasız kaptanlara ve ucuz kahramanlara göre her türlü uyuzluk ve uğursuzluk caizdi.

Evet evet; küçük hevesli, düşük seviyeli kişi ve ekiplerden, büyük çileler ve mutlu neticeler beklemek nafileydi. Çile yerine “hile”yi seçenler, hükümet olmak için hıyanete girişenler basit kimselerdi… Büyük zaferler, düdük kişiliklerin değil; güçlü karakterlerin eseriydi..

AKP sonrası karanlık mıdır?

·       AKP’ye Açılan dava, bir büyük siyaset mühendisliği projenin eylemli ilk adımıdır.

·       Bu proje her hal ve şartta başarıya ulaştırılacaktır.

·       Davanın ardında AKP’nin etki alanının dışında olan devletin tamamı vardır.

·       Türban, laikliği sabote anlamında önemlidir, ancak gerçek fonksiyonu açılan davaya ambalaj olmasıdır.

·       AKP mutlak şekilde kapatılacaktır. Kapatılmama ihtimali binde bir bile sanılmamaktadır.

·       Tayyip Erdoğan dahil 40 kişinin tamamına yakınına siyaset yapma yasağı konulacaktır.

·       Cumhurbaşkanı Abdullah Gül için de yasak kararı çıkacaktır.

·       Çıkacak yasak kararı sonrasında Abdullah Gül’ün Çankaya’da kalıp kalamayacağı tartışmaya açılıp Gül istifa etmeye zorlanacaktır.

·       Kapatılma kararı ile beraber sümen altında tutulan yolsuzluk bombaları bir bir patlatılıp AKP cenahında panik yaratılacaktır.

·       Bir aksilik olur da ters bir süreç şekillenirse; (Hiç arzu etmesek de) demokrasi perdesi  bir süreliğine inecek ve askıya alınacaktır!?”

NOT: Bunlar temenni değil, bilgiye dayalı analizimizdir.”[2]

Yani bu kör kavgasının ve kargaşasının ardından, kesinlikle yeni bir dönem ve yeni bir düzen başlayacaktır. Bu her yönüyle milli, yerli, ilmi ve insani bir süreç ve sistem olacaktır!..

Mustafa Kemal’in konjonktür gereği katlandığı, ama ayakları yere bastıkça kurtulmaya çalıştığı ve maalesef işte bu yüzden hayatına kıyıldığı; “Lozan’ın gizli dayatmaları” da tarihin çöplüğüne atılacaktır.

Lozan’ın saklanan yüzünde Batı’nın ve özellikle İngiltere’nin ve bunları kışkırtıp yönlendiren siyonist Yahudilerin sinsi planları saklıdır.

Bu sürecin ilk sinyalleri çok eskilerde verilmesine rağmen özellikle 19. yüzyılda su yüzüne çıkmıştır. Bunun en çarpıcı örneği 1899 yılında Avam Kamarasında yaşanmıştır. İngiltere Başbakanlarından William E. Gladstone kamaranın toplantısı esnasında Kur’an’ı Kerim’i yere atarak “Bu Kur’an Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara gerçek anlamda hakim olamayız. Ya Kur’an’ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur’an’dan soğutmalıyız” demiştir. Lozan’da kesintiye uğrayan görüşmeler yeniden başladığında Milli (!) Şef İ. İnönü Batılılara şu sözü verir. “Din’in devlet ve toplum hayatından silinmesi ile ilgili her şey yapılacaktır.”[3] İngiliz Heyeti Murahhas Başkanı Lord Curzon’da “Türkiye İslamiyet ile alakasını ve İslam’ı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle gönül birliği etmiş olur ve Hıristiyan Dünyası’nın hürmet ve minnetini kazanır; biz de kendisine istediğini veririz” beyanında bulunmuştur.[4] Lozan’dan sonra Avam Kamarası’nda Lord Curzon’a “Türklerin İstiklali’ni ne için tanıdınız?” sorusunu şöyle cevaplandırır: “İşte asıl bundan sonra Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira, biz onları maneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz. Yani İsmet’in imzaladığı belge ki bu özel belge Lozan Antlaşmasından iki gün önce sadece İsmet İnönü tarafından Türkiye Cumhuriyeti adına imzaladığı (21 Temmuz 1923) çok özel ve gizli belgedir’, Türk Milletini İslamiyet ve din cephesinden öldürmek kararıdır.”[5]

Mısır Hahambaşısı Hayim Naum, önce ABD’deki konferanslarında “Türk’ün bedenini bırakmak, ruhunu dolduran İslâm’ı boşaltmak” düşüncesini anlatır. Sonra İngiltere’de Lord Curzon’a: “Siz Türklerin zahiri istiklaliyetini kabul ediniz. Ben Onlara İslâmiyet’i ve İslami temsilciliklerini, ayaklar atlında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum” der. İsmet İnönü’nün yakın dostu Hayim Naum, Lozan’da Türk Heyetinin müşaviri olarak görev yapar. Bu görüşmelerin sonlarına doğru Lord Curson, yeterince Türkiye’nin geleceğini ipotek altına alamamış gibi, zaaf sahibi İ. İnönü’ye “…bugün reddediyorsunuz, hiçbir şeyiniz yok, kalkınmak isteyeceksiniz ve bir gün bize geleceksiniz. Bugün reddettiklerinizi o gün kabul edeceksiniz.” diyerek uyarmıştır da! Buradan da anlaşılacağı gibi Lozan Antlaşması dışında bir başka belge daha vardır ki yukarıda belirtilmiştir. Bu belgeye Türkiye Cumhuriyeti adına İsmet İnönü’nün tek başına imza atmasının nedeni ile Atatürk Nutuk’ta bir tek O’nu hedef alamamıştır. Bu belge milletten gizli tutulmaktadır.”[6]

Geçenlerde Tıp doçenti bir kardeşimiz anlatmıştı:

İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde ilk dersimize giren bir Hoca:

“İstanbul doğumlu olmayanlar ayağa kalksınlar” dedi. Pek çoğumuz kalktık. “Şimdi doktor çocuğu olanlar otursun!” dedi. Bir iki tanesi oturdu. “Şimdi diğerleri lütfen dışarı çıksınlar” dedi.

Sınıfın büyük kısmı dışarı çıktık.. Dersin bitimine yakın, bunun nedenini öğrenmek için içeriye girip sorduk. Bize şunları söyledi.

“Ben yobazlık kültürüyle beyinleri yoğrulmuş Anadolu çocuklarına ders vermem ve sınıf geçirmem. Lions ve Rotary gibi aydınlık kulüplere ve çağdaş derneklere üye olup bizlere katılanlar dışındakilerle ilgilenmem!..”

Bunları duyunca şaşırıp kalmıştık. Taşradan gitmiş olmanın verdiği ürkeklik ve acemilikle: “Yahu siz hangi yetki ve gerekçeyle böyle davranıyorsunuz? Burası şehit dedelerimizin kanı pahasına bize emanet edilen Türkiye Cumhuriyetidir. Bu ülkeyi siz gizli Masonlar mı yönetiyorsunuz?” diye sormaya bile yanaşamamıştık…”

Evet laiklik perdesi altında bu millete dayatılan Masonluk despotizmi; sömürme ve sindirme saltanatının çöküş paniği içinde çırpınmakta ve hırçınlaşmaktadır. Ama çaresi yok, Atatürk’ten sonra yeniden hortlatılan ve zehirli ahtapot gibi tüm kurumları hakimiyeti altına alan Masonluk denen bu şeytan şebekesi ve bunların demokratik kılıflı despotik düzeni yıkılacaktır!..

Fetullahçılar AKP’yi sattı mı?

Zaman’dan Hüseyin Gülerce’nin 12 ve 13 Haziran 2008 tarihlerinde yazdığı 2 yazıyı çok dikkatli okumak gerekiyordu; çünkü Gülerce’nin yazıları cemaati bağlıyordu..

Bakın, 12 Haziran’daki yazısında ne diyordu:

“Maçı doğru okuyalım. Demokratik hiçbir ülkede kimsenin hayalinden bile geçiremeyeceği bir şekilde, yüzde 47 oy almış iktidar partisinin kapatılması için davulla zurnayla iddianame hazırlanıyor. Mahkeme bunu kabul ediyor. Hatta Cumhurbaşkanı’nın işin içine çekilmesi hamlesini bile onaylıyor. Fevkalâde bir durum var. Ortada bir kararlılık var. “Bu tepe ya alınacak, ya alınacak” diyorlar. Yargıtay ve Danıştay bildiri yayınlıyor. Yani yargı harekete geçmiş. Hamle, topyekûn bir hamle. Silahlı Kuvvetler bu hamleye destek veriyor. “Malûmun ilâmı” diyor. CHP zaten karargâhta ve hamlenin siyasî ayağını, kitlelere takdimini üstlenmiş. Üniversite yönetimi, medyanın asıl gücü, iş dünyasının en önde olanları lojistik desteği sonuna kadar sağlıyor. Hepimiz, “demokrasi, hukuk, istikrar” diye sesimizi yükseltsek, bu keyfiyet karşısında netice alabilir miyiz? Bunu yapmayalım demiyorum. Yapıyoruz da zaten. Ama oyunun kuralları değiştirilmiş ve hakem bundan asla rahatsız değil, tam tersine işin içinde.

“Ne demek istiyorum? Bu ülkede demokratikleşme zaman alacaktır. En az bir nesil geçmesi gerekir. Gerilim ve kutuplaşma da, gücümüzü tüketiyor, zaman kaybediyoruz. Üvey anne gibi değil, gerçek anne gibi davranmalıyız. Yüreğimize taş basalım ama gücü elinde tutanların nasırına basmayalım. Onlarla zıtlaşmanın bir faydası yok. Taviz mi verelim? Vermeyelim, dik duralım ama hissiyatı bırakıp, aklın ve mantığın yolunu bulmaya çalışalım, bugünden yarına demokrasi gelmez”

Yani, “sabır telkin ediyor cemaatine, “büyük anın” geldiğini zannedip pervasız davrananların frenine basıyor. “Gün bugün değil, akıllı olun, başımızı belaya sokmayın” mesajı veriyordu…..

Hüseyin Gülerce’nin 13 Haziran tarihli yazısında ise:

“Bence AK Parti’nin kapatılması ihtimali yüzde 99’dur. Çünkü devlet kurumlarının, kendilerini bugüne kadar görülmemiş ölçüde yıpratacak bu süreci iyi hesaplamış olmaları gerekir.

Laiklik ve demokrasi konusu tamam bir kırılma noktasıdır, fakat çözüm zıtlaşmada değildir. Zıtlaşma devam eder, kutuplaşma şiddetlenir ise hepimiz kaybederiz. O halde toplumsal mutabakatı acı çeksek de, içimiz kan ağlasa da denemek ve başarmak zorundayız” diyordu..  Yani Fetullahçılar sürekli güçlüden yana oluyordu.. Böylece AKP gözden çıkarılıyordu.

Zaman Gazetesinde Ekrem Dumanlı (16 Haziran 2008)  yazısında ise:

“Birbirimizi kartelci, iktidar yanlısı, Ergenekoncu medya ilan etmekten karşılıklı vazgeçelim; gazetecilik mesleği zarar görüyor” diye uyarıyor ve malum yerlere yaranmaya çalışıyordu.

Karamanlis ile Gül Siyonist siyasette okul arkadaşı ve dava yoldaşıydı!?

Kulis Ankara yazmıştı:

Uluslararası Liderlik Okulu, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na bağlı ve Siyonist Yahudi Lobilerinin güdümünde bulunuyor. Bu okula gidip mezun olan sonrasında hızla yükseliyor.

Bir müddet önce resmi sitelerinde bir liste yayınladılar.

Listede, okuldan mezun olanların isimlerini açıkladılar.

Bu listeye göre; okuldan mezun olanların birçoğu ülkelerinde Başbakan, Devlet Başkanı olmuş!

Mesela şu anda Pasifikte 3, Ortadoğu ve Güney Asya’da 4, Afrika’da 8, Avrupa’da 19, toplamda ise 48 ülkenin mevcut başbakan ve cumhurbaşkanları Amerika’daki bu okuldan mezunmuş!.

Elbette hepsini yazmaya gerek yok.

Ama bir çoğunu şıp diye tanıyacaksınız.

Mesela;

Afganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai: 1987, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy 1985 yılında mezun olmuş.

Turuncu devrimden tanıdığımız Gürcistan Devlet Başkanı Saakaşvili 1999’da,

Kırmızı devrimden tanıdığımız Kırgızistan Devlet Başkanı Bakiyev 2004’te,

Balkanların en genç devleti Kosova’nın yeni lideri Fatmir Seydi ise 2003 yılında mezun olmuş.

Bitmedi, İngiltere Başbakanı Gordon Brown 1992, Avusturya Cumhurbaşkanı Fischer 1964, Danimarka Başbakanı Rasmussen 1982, Hollanda Başbakanı Balkenende 1985 yılı mezunlarından.

İsrail Başbakanı Ehud Olmert’in mezuniyet tarihi ise 1978.

Listeye göre; Yunanistan Başbakanı Konstantin Karamanlis ile Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise dönem arkadaşı.

Her ikisi de ABD’deki liderlik eğitiminden 1995 yılında başarıyla mezun olmuşlar. Yani, Yunanistan,  Türkiye ve Afganistan yöneticilerinin beyinleri aynı odaklarca yıkanıp kodlanmışlar!?..

Siyonist Robert Mc Namara’nın itirafları

ABD’de eğitime alınan personelin, özellikle subay ve siyasetçilerin, ekonomik, sosyal ve siyasi eğilimleri güçlü ve zayıf yönleri, belli olaylar karşısındaki tepkileri öğrenilir. Eğitim aşamasında bu personele bazı şifreler, bilinç altına itilir, böylelikle bu personelin pek çoğu sadece ABD’nin komuta edebileceği, açma kapama düğmesi ile donatılmış gibidir. Artık bu personel istemese de ABD’nin işbirlikçisi haline gelir. ABD Savunma eski Bakanı Robert Mc Namara 1967 yılında bu hususu şöyle teyid etmektedir. Birleşik Devletlerdeki ve yabancı ülkelerdeki askeri okullarımızda, eğitim kurumlarımızda yetiştirdiğimiz subaylar, bürokratlar, bilim ve siyaset adamları Amerikalıların ne yapmak istediklerini ve nasıl düşündüklerini gayet iyi bilen ve ona göre hareket eden kimselerdir. Özellikle liderlik mevkiinde bulunanların ne kadar önemli olduğunu belirtmek bile gereksizdir. “…ayrıca böyle kimselerden dost edinmenin değeri ölçülemeyecek kadar fazladır.”[7]

Evet, devlet adamı; kendisini halkının, inancının ve insanlığın hizmetine adayan kimsedir. Vitrin figüranı ise, dış güçlerin hizmetine giren, milletini kendi hevesleri için istismar eden ve ülkesine hıyanete yönelen siyasetçilerdir.

Peki, toplum olarak, çilemizi ve endişelerimizi neler oluşturmaktaydı? Olması gereken çile ve mücadelemiz, yani kutsal bir gayemiz var mıydı?

İbrahim Veli bunu bir Temel fıkrasıyla açıklıyor. İdris, Temel’e sorar: Güzel mi olmak istersun, aptal mi? Temel, düşünmeden cevaplar: Tabii ki aptal olmak isterum. İdris şaşırarak sorar: Niçun? Cevap hazırdır: Güzelluk geçiçidur!

Şimdi çektiğimiz çilelerimize bir bakalım, geçici mi, kalıcı mı? Şayet geçici ise neden üzülüyoruz ki, zaten geçip gidecek.. Asıl sorun: neden kalıcı ve kutsal çilelerimiz yok! Bu açıdan baktığımızda “çileden çıkmak”, çıldırmak değil, bir kurtuluştur. Milletimizi yaşadığı basit ve fasit çilelerden çıkarmak için yeni bir şahlanışa ihtiyaç var.

Bu milletin geçmişte çektiği, şu anda çekmekte olduğu ve gelecekte de çekeceği çilelerin tamamına yakını maalesef geçicidir. Boş ve kof heveslerdir. Hatta bazen çirkin ve çirkef şehvetlerdir. “Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hurşit Güneş’in, “Türk erkekleri, Rus hayat kadınları için yılda 600 milyon dolar harcıyor tesbitleri!” bunun utandırıcı bir göstergesidir. Bugün insanımız, iş bulamıyorsa, bulduğu işte aldığı ücretle geçinemiyorsa, iyi ücret alıp da mutlu olamıyorsa, çalışırken emekli olma hayali kurup, emekli olunca tekrar iş arıyorsa ve böylece hayat boyu gereksiz ve değersiz “geçici çilelerle” boğuşuyorsa, bunların temel sebebi: kalıcı çilesinin olmamasıdır.

Çanakkale Savaşı sırasında Galatasaray Lisesi’ndeki Muzaffer’in derdi okulunu bitirmek olsaydı, biz de biterdik. Zaten bizi bitiren hep, “hele bir mektebi, sonra askerliği, ardından işsizliği, derken memuriyet ve işçiliği ve sonunda emekliliği ‘bitirme arzumuz'” olmadı mı? Şu yokluğum bitse, şu okulum bitse, şu sorunum bitse, diyerek kandırmacamız devam ediyor. Adamlar seni bitirmeye çalışıyor, sen de işlerini… Oysa, asıl işimizi ele almadan, hiçbir işi bitiremeyeceğiz.

Demek ki, geçici çilelere son veren kalıcı çilelerdir. Kalıcı ve kapsayıcı kutsal çilelerin varsa… Yüksek gayeler ve gerçek gayretler için çırpınıyorsan, ne mutlu sana!  Gelin, kalıcı çilemiz yolunda birçok geçici çileye talip olalım. Derin dertleri zevk edinip, dermanımızın dert içinde saklı olduğunun farkına ve tadına varalım. Kalıcı olanı bulamazsak geçici olanlarla harap ve bitap düşmüş olacağız. Geçici güzelliklerle kendimizi kandıracağız! Bir de bakacağız ki: dünya bir penceredir, her gelen bakıp geçmiş. Unutulmayanlar ise, asıl çilesine talip olanlar olmuş. 

Bu millete “kalıcı bir çile aşkı” vererek çileden çıkarmak lazım! Yeter artık basit çilelerle çirkinleştiğin ey millet! Senin çilen: Dertsizliğin… Cihana yön vermek asıl derdin olacakken, ithal dertlerle, haram menfaatler ve dürtülerle uğraşıyorsun. Daha doğrusu asıl çilenin peşine düşmediğinden Allah tarafından diğer çilelerle boğuşturuluyorsun!

Uyanmazsan, bir Çanakkale çilesi daha yaşar, uyanırsın! Ama şimdi uyanırsan; Roma’yı bile kuşatır, Avrupa’yı, Amerika’yı da eline alırsın. Ve birden bulunamayan Türkiye’yi karşında bulursun. Çilesi Roma olanların, bu milleti “çileden çıkaracağına” yani nizamı-alem sorumluluğu ve “Yurtta sulh cihanda sulh” sırrıyla çılgınlaşacağına olan inancımız tamdır. Bu milleti millet yapan değer ve dinamiklere olan inancımız gibi…” 

Cenab Şahabeddin, Mısır’a yaptığı seyahate dair anılarını yazdığı ‘Hac Yolunda’ adlı eserinde İskenderiye’yi anlatırken, şehir ekonomisine ilişkin ilginç tespitlerde bulunur: “Burada dünyadaki bütün malların borsası takip olunur. Borsanın en küçük hareketi halkın kalbinde bir çarpıntıya yol açıyor. Bunlar hep güzel, yalnız iyi olmayan bir yanı var: bütün bu ticaretle uğraşanların % 99’u yabancı. Bütün göz alıcı mağazaları Avrupa’dan, Asya’dan, Amerika’dan gelen yabancılar doldurmuş. Asıl Mısır halkının çoğunluğuna arabacılık, hamallık gibi değersiz işler kalmış. Zeki bir Mısır’lı, şüphesiz bu durumu anımsatarak: ‘Şehrimiz zenginleştikçe biz fakirleşiyoruz. Galiba şehrimiz bizi dolandırıyor’ demişti.”[8] Şimdi de AKP’li hükümetimiz bizi oyalayıp avutuyor. Çünkü milli gelirimiz arttıkça biz fakirleşiyoruz. Galiba iktidarımızca aldatılıyoruz.

Bu konuya ışık tutacak bir ayeti kerime ile bağlıyalım:

“Müminler; sadece: “Rabbimiz Allah’tır. (Hayat prensibimiz Kur’an, rehberimiz Resulüllahtır)” demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından çıkarıldılar (Devlet, siyaset, eğitim ve memuriyet imkânlarından mahrum bırakılıp dışlandılar).

Eğer Allah’ın; (zalim ve hain) insanların, bazısını bazısıyla defetmesi (inkârcılarla istismarcıları birbiriyle uğraştırıp hezimete düşürmesi) olmasaydı: Manastırlar, Kiliseler, Havralar ve içinde Allah’ın isminin çokça anıldığı mescitler yıkılıp giderdi. (Böylece bütün dünya dinsizlerin güdümüne girip cehenneme çevrilirdi.)

Allah, kendi (Dini)ne yardım edenlere, elbette ve kesinlikle yardım edip (zafere eriştirecektir). Şüphesiz Allah, sonsuz kuvvet ve izzet sahibidir.”[9]


[1] Radikal

[2] 13.05.2008 / Sabahattin Önkibar  / Yeniçağ

[3] Bak. Nurullah Aydın / Her şey Türkiye için / 1999 / sh:10

[4] sh:11

[5] A.g.e  / sh:11

[6] Hasan Hüseyin Memiş Diken / Hükümet Sistemleri / 3. bas. sh:343)

[7] Emperyalizm Çağı / Harry Magdoff  / 1974 / sh:155

[8] Akif Çarkçı

[9] Hacc Suresi: 40. Ayet

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Ahmet AKGÜL

Ahmet AKGÜL

AHMET AKGÜL KİMDİR?

INTRODUCTION OF USTADH AHMET AKGÜL

رسالة تعريفية لمعلمنا أحمد أكجول

قبل مؤتمر النظام العادل في جامعة قيرغيزستان أراباييف، والذي حضرناه، قدم أحد المحاضرين أستاذنا أحمد أكجول على النحو التالي: أحمد أكجول موجود في تركيا؛ إنه عالم ومثقف نادر جدًا يجمع بين المبادئ الإسلامية والمتطلبات الإنسانية، وفكر أتاتورك في التغيير والقومية الإيجابية والتوازن الاجتماعي. ألف حوالي 100 كتاب، بعضها في 3 مجلدات، وجميعها أعمال فريدة وأصيلة. 10 من الكتب؛ تمت ترجمته إلى الإنجليزية والروسية واليابانية والفارسية والفرنسية والعربية. البروفيسور الراحل، أحد رؤساء وزراء تركيا الأسطوريين. دكتور. ويعتبر من أكثر الطلاب المميزين وأتباع نجم الدين أربكان.
لقد حضر المؤتمرات العلمية في جميع أنحاء تركيا وأوروبا والجغرافيا الإسلامية منذ ما يقرب من 40 عامًا. إنه رجل حكيم تنبأ وشرح التطورات المهمة في تركيا ومنطقته والعالم قبل عقود، وتعرض للعديد من المشاكل والهجمات لهذا السبب، لكنه كان دائما على حق في النهاية. وهو رئيس تحرير مجلة الحل الوطني، التي يتابعها عن كثب كبار البيروقراطيين العسكريين والمدنيين، وأساتذة الجامعات، والكتاب والمعلقين المهمين، ومسؤولي الدولة في تركيا. ضد الأنظمة الرأسمالية والاشتراكية والليبرالية في العالم؛ فهو يحتوي على الجوانب الجيدة والمفيدة لجميعها، لكنه يترك الجوانب السيئة والضارة؛ سيدنا، الذي أعد ودافع عن برامج النظام العادل الأصلية القائمة على العقل والعلم والتاريخ والضمير والقرآن، يبلغ من العمر 74 عامًا وأب لخمسة أطفال. لا يتقاضى إتاوات أبدًا عن أي من كتبه أو مجلاته أو مقالاته أو مؤتمراته، ويعيش حياة متواضعة بعيدًا عن الترف والراحة، ويغطي نفقات كل ذلك بحوالي 40 من الرفاق المتطوعين والمخلصين في سبيل الله. المعلم الذي يدافع عن "حرمة التبشير بالعلم" وبالتالي لا يدين بالشكر لأي مركز أو حكومة. باستثناء ما يقرب من 105 من أعمال أستاذنا، حتى الأحزاب والحكومات تظل غير مبالية؛ الدين والأخلاق في المرحلة الابتدائية: 4-5، المرحلة المتوسطة: 1-2-3، المرحلة الثانوية: 1-2-3-4 والجامعة: 1-2-3، وفقاً للحقائق العلمية وجوهر الإسلام. ولكن بغض النظر عن أي طائفة، فقد أعد كتب العلم. خلال أحاديثهم المميزة جداً، كتلاميذه ومتابعيه المخلصين: "كيف أعددتم هذه (100) كتاباً يزيد عن مائة، كيف رتبتم وقتكم؟" أجاب أستاذنا أحمد أكجول على أسئلتنا كالتالي، ليكون قدوة وتشجيعًا لنا:



1- منذ ما يقرب من 60 عامًا، باستثناء الأمراض الخطيرة والصعوبات الكبيرة؛ ولم أؤجل عمل اليوم إلى الغد، كما أنني لم أحاول تأجيل عمل الصباح إلى الظهر أو عمل الظهر إلى المساء. لأنه لا ينبغي لي أن أضيع رأس مال حياتي المحدود في مساعي فارغة ومجانية يسميها القرآن الإلغاء ويحرمها

 

2- حتى لو كان شخصًا لديه معرفة وخبرة في موضوع ما، حتى لو كان أصغر منا كثيرًا... حتى لو كان شخصًا عاديًا وبسيطًا، فأنا لا أشعر بالإهانة أبدًا عند الاستماع إليه أو تعلم شيء ما، لأن أكبر عائق أمام التعلم والحصول على العلم هو الكبرياء والكبر

-3ما حصلنا عليه؛ حاولت أن أقرأ وأفهم كتابات وكتب الجميع، محليًا أو أجنبيًا، يساريًا أو يمينيًا، أعرفه أو لا أعرفه، أحبه أو أكرهه.
4- كنت أسجل المعلومات التي تعلمتها وأجد أهميتها منها أو مما سمعته في البرامج والمؤتمرات التليفزيونية، ولم أتردد قط في كتابتها ونقلها بذكر أصحابها
5- من خلال الوقوع في الرغبات والاعتراضات التعسفية من أقرب أقاربي ورفاقي وأعضاء الحزب وذوي المناصب ذات النفوذ والكفاءة... أو من منطلق حرصي على راحتي ومصالحي الشخصية، لم أخفي أبدًا الحقيقة التي قالها لي يجدها العقل والضمير نافعة ومفيدة، ولم أصعب فهمها بتغليفها بأغلفة مختلفة
6- كل الأشخاص الذين التقينا بهم في أي مناسبة وأصبحنا قريبين بما يكفي لتناول كوب من الشاي أو السفر لمدة ساعة على متن الطائرة؛ حاولت مساعدتهم على اكتساب وزيادة وعيهم الأخلاقي والضميري وكرامتهم، وخاصة سلامهم الروحي والعالمي. بمعنى آخر، كنت أهدف إلى أن أكون مفيداً له، وليس أن أستفيد من منصبه وفرصه ومجاملاته.
7- ولعل ذلك يعتبر ثمرة ومعجزة للأهداف والجهود المخلصة... وطبعا بفضل الله تعالى وفضله لا بد من قراءة كتاب ما يقارب 700 صفحة بسرعة في ساعة أو ساعتين. وتهنئة هذا الكتاب وانتقاده عمدا، والحمد لله أن إنتاج ملاحظات من 10 صفحات أصبح أسهل بالنسبة لنا.
أطيب التحيات…

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...