YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69cdf1933ac91
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 1 6
Bugün : 9659
Dün : 56643
Bu ay : 66302
Geçen ay : 1803365
Toplam : 52211360
IP'niz : 216.73.216.113

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

Pentagon dört senedir Müslüman ülkelerde gizli operasyonlar yapıyor; ABD’nin her gün yeni bir çıbanı deşiliyor!

New York Times gazetesi, ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un, Suriye, Pakistan ve diğer ülkelerde “El Kaide’ye karşı operasyon” adı altında 12 kadar gizli saldırı düzenlediğini açıklamıştı

ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un, Suriye, Pakistan ve diğer ülkelerde 12 kadar gizli saldırı düzenlediği öne sürüldü. New York Times gazetesinin, adları açıklanmayan 6’dan fazla askeri ve istihbarat yetkilileriyle işgalci ABD yönetiminin üst düzey politika belirleyicilerine dayanarak verdiği haberde, söz konusu askeri operasyonlara ilişkin yetki emrini eski savunma bakanı Donanld Rumsfeld’in, ABD Başkanı George W. Bush’un onayıyla gizli olarak imzaladığını belirten. Gazete, söz konusu gizli emirle, işgalci ABD ordusunun direnişçileri dünyanın neresinde olursa olsun vurma yetkisi kazandığını yazmıştı.

ABD ile savaş halinde olmayan ülkelere karşı operasyonlar düzenlenmesine ilişkin daha geniş çerçeveli bir emir sahibi olunduğunu ileri süren gazete, söz konusu emre karşın yine de her bir operasyonun düzenlenmesi için ayrıca yüksek seviyeli hükümet onayı gerektiğini hatırlatmıştı.

Müslüman ülkelerde cirit atılıyor!

Gazete, ABD yönetiminin üst düzey bir yetkilisinin yaptığı açıklamalara dayanarak verdiği haberde emrin, aralarında Suriye, Pakistan, Yemen, Suudi Arabistan ve diğer Basra Körfezi ülkelerinin de bulunduğu 15-20 ülkeyi güya ‘El Kaide direnişçilerinin faaliyet gösterdiklerine veya sığınak bulduklarına inanılan’ ülkeler olarak belirlediğini de yazmıştı. Üst düzey bir CIA yetkilisinin operasyonlardan birinin Pakistan’ın Bajuar bölgesinde bir binaya yapıldığını belirten gazete, haber kaynaklarının daha önce açıklanmayan operasyonlar hakkında ayrıntılı bilgi vermek istemediklerini ancak saldırıların Suriye, Pakistan ve diğer ülkelerde düzenlendiğini söylemekle yetindiklerini vurguladı.

ABD katliam üstüne katliam yapıyor

Afganistan’ın kuzeybatısında Amerikan işgal güçlerinin hava saldırısında kadın ve çocukların da aralarında bulunduğu yüzlerce masum insan hayatını kaybediyordu.

Taliban rejiminin devrildiği 2001`den bu yana en kanlı saldırılara sahne olan Afganistan`da, geçtiğimiz yılın başından bu yana meydana gelen şiddet olaylarında 20 binden fazla insanın öldüğü bildiriliyordu.

Pakistan’a hava saldırıları da yüzlerce can alıyor

ABD’nin yaptığı saldırılar dışında Pakistan da, “mini Taliban ülkesi” olarak nitelendirdiği Bajur bölgesine de sürekli operasyonlar yapılıyor, yüzlerce masum insan katlediliyordu. ABD Ordusu bu operasyonlarda 2500 dolayında Talibanın öldürüldüğünü, 93 askerle 195 sivilin de hayatını kaybettiğini bildiriyordu ama gerçek kayıpların çok daha fazla olduğu biliniyordu. Evet, Irak, Afganistan, Pakistan ve İran’dan sonra şimdi sıra Türkiye’ye geliyordu.

Türkiye’nin parçalanması resmen ABD Kongresi’nde tartışılıyor

Amerikan Kongresi’ne sunulan RS22079 kodlu ve 25 Eylül 2008 tarihli raporun adı “Saddam’dan sonra Kürtler” adını taşıyor. Raporu hazırlayan kişi Kenneth Katzman, Amerikan Kongresi Araştırma Servisi (Congressional Research Service-CRS)’nin kıdemli Ortadoğu “uzman”larından. Kongre Araştırma Merkezi çalışanları CIA görevlilerinden oluşuyordu.

Rapor uzun ama esas olarak Kürtlerin yaşadığı bölgeleri tanımlıyor ve buralarda bir devletin kurulması gerektiğini öne sürüyor. Raporun yazarı Katzman, projenin aslında bir kukla devlet oluşturma projesini olduğunu da açıkça vurguluyordu:

“Bugüne kadar Kürtler Ortadoğu topraklarında tutsak olarak yaşadılar. Şimdi Birleşik Devletlerin desteğiyle” bu tutsaklıktan kurtulma şansını yakaladılar.”

Tabii bu sözler söylenirken harita unutulmamıştı. Cumhuriyet Gazetesi’nin 26 Ekim 2008 tarihli manşetinde yayınlanan harita bildiğiniz gibi, Türkiye, İran, Suriye ve Irak’ı parçalara ayırmaktaydı. Bu haritanın önemi, resmi bir Amerikan kurumu hatta Amerikan yönetiminin en üst organı olan Kongre’ye sunulan bir raporun içinde yer alması. Yani parçalanmış Türkiye haritası artık resmen Amerikan Devleti’nin kurumlarına girmiş olmaktaydı.

Raporun adı da çok dikkat çekiciydi: “Saddam’dan sonra Kürtler!?”. Bu başlık Irak saldırısının hedefini de çok açık biçimde ortaya koymaktaydı. 2002 yılında şu anda La Haye’deki Uluslar arası Savaş Suçları Mahkemesi’nde yargılanan Yugoslavya eski Genelkurmay Başkanı Nebojsa Pavkoviç, Irak savaşıyla ilgili yaptığı değerlendirmede şunu hatırlatmıştı:

“Amerika, Irak’a kuzey Irak’a yerleşmek için saldırıyor.” Bu söz o zaman basit bir cümle ya da tespit olarak düşünülebilirdi, ancak bugün daha net anlaşılmaktaydı. Tabii Pavkoviç’in bu öngörüsünde, Yugoslavya’nın parçalanma süreciyle Irak Saldırısını aynı kategoride değerlendirmesi anlamlıydı. Yugoslavya parçalanmadan önce yine Amerikan Kongresi’ne Richard Hoolbrooke tarafından sunulan raporun başlığı, “Sosyalizm sonrası Balkanlar” adını taşımaktaydı. Hoolbrooke daha sonra Yugoslavya parçalanma süreci içinde aktif rol almıştı.

CIA ajanı Fadis’in kitabında TSK açıkça hedef alınıyor..

1990’lardan bu yana Türkiye’nin güneydoğusu ve Ortadoğu’da faaliyet gösteren CIA ajanı Sam Faddis, anılarını anlattığı ve geçen günlerde ABD’de piyasaya çıkan “Operation Hotel California” adlı kitabında, 2003 Irak Savaşı sırasında CIA timleriyle Türk askerleri arasında çatışmanın eşiğinden dönüldüğünü belirtmişti. Kitapta verilen tarihler gösteriyor ki TSK’nın bölgedeki birlikleriyle Amerikan güçleri arasında ki tartışmalar Çuval olayından sonra da devam etmişti. Kitaba göre, Faddis ve ekibinin TSK’yla sürtüşmesi Şubat 2003’ten sonra gözle görülür hale gelmişti. Faddis, “Gizli operasyonlar için İncirlik’ten gelecek malzemeye ihtiyacımız vardı. Her seferinde TSK’nın onayını almak gerekiyordu. Haftalar süren prosedür işimizi çok zorlaştırıyordu. Silopi’deki Türk komutan bizim Kuzey Irak’ta olmamızdan çok rahatsızdı” iddiasını dile getirmişti. Faddis, TSK’nin Kuzey Irak’a gidecek olan İncirlik merkezli sevkiyatları denetlemek istediğini belirterek “Sınıra gelen gizli görevli ekiplerimize çok kötü davranmaya başladılar” diyerek şöyle devam etmiştir: “CIA merkezindeki gizli operasyonlar bölümünden bir üst düzey görevli Şubat 2003’te durumu görmek için bölgeye geldi. Türk Silahlı Kuvvetleri bu geziden çok rahatsız oldu. Toplantılara gözlemci sokmak istediklerini, bunun anlaşmalar gereği olduğunu söylediler. CIA bu iddiayı reddetti. Buna Silopi’deki Türk Özel Harekât Birimi Komutanı çok sinirlendi. Bir gün Salahaddin’deki toplantımıza gelen Türk Teğmen, ‘Eğer bu gizli görevli sınırı geçerse Türk Ordusu kendisini gözaltına alacak’ diye tehdit etmişti…!?

Apo’nun federasyon önerisi TBMM’ye geliyor.

Hatırlarsanız, DTP, Apo’nun Türkiye’nin bölünmesini öngören projesini Türkçe, Kürtçe ve İngilizce bastırıp milletvekillerine dağıtmıştı! Üstelik bu haber ajanslara 29 Ekim 2008 günü geçti. DTP’lilerin Abdullah Öcalan’ın ortaya attığı “demokratik özerklik projesi” olarak adlandırdıkları, Türkiye’nin federasyonlara bölünmesini öngören 2007 kongre kararlarını Türkçe, Kürtçe ve İngilizce bastırıp milletvekillerine dağıtması Meclis’te tartışmalar yaratmıştı. Abdullah Öcalan’ın avukatları aracılığıyla “tartışmaya açılması” talimatını verdiği “demokratik özerklik” projesi Türkiye’nin 20-25 özerk bölgeye ayrılmasını amaçlamaktaydı.

Cumhuriyet Bayramı törenlerine katılmayan DTP’li belediye başkanlarının yanında partinin “güvercinler” olarak adlandırılan isimlerin federasyon çağrıları yapmaları dikkatleri toplamıştı. Apo’ya kötü muamele yapıldığı gerekçesiyle “ayaklanma provaları” yapan DTP mitingleri ve Tayip Erdoğan’ın Diyarbakır ve Tunceli gezileri sırasında yaşananlarda unutulmamalıydı.

Barzani ve Erdoğan ABD’ye aynı amaçla gönderiliyor!

Kukla yönetimin sözde lideri Mesud Barzani, ABD Başkanı George Bush’la görüşmek Washington’a gitmişti. Bölgesel yönetimin yetkilisi Fuad Hüseyin, Mesud Barzani’nin ABD’ye gidiş gerekçesini, “Bush’un çağrısı üzerine Irak’la ilgili görüş alışverişinde bulunmak” olduğunu belirtmişti. Barzani’nin uzun bir süre Amerika’da kaldığı bu ziyareti ilginç kılan bir başka gelişme ise aynı günlerde Tayyip Erdoğan’ın da Amerika’ya gönderilmesiydi!.

Ergenekon Duruşması’nın ilk gününde Barzani’nin yaptığı bir açıklamada: “Türkiye’yle yeni bir sayfa açtık” demesi çok önemliydi. Bu açıklama Dışişleri heyetinin Kuzey Irak’ta olduğu dönemde yapıldığı için daha da dikkat çekiciydi. Metehan Demir’e bir röportaj veren Irak Genelkurmay Başkanı Babakir Zıbari, “Türkiye’nin Barzani’yle anlaşması halinde sınırların bile değişebileceğini” söylemişti.10[1]

Daha sonra Fethullah Gülen’in sığındığı Amerika’dan “Ergenekon davası sulandırılıyor. Emekli Generaller Gata-Kulli oynuyor!” sözleriyle yargı ve TSK’ya saldırması da, Ergenekon komplolarının fos çıkması ve Orduyu yıpratma kampanyasının başarısız kalması üzerine paniklediklerinin göstergesiydi.

Türk ordusuna yönelik psikolojik savaşı abd İsrail ve ab yönlendiriyor

TSK düşmanı Taraf devlet parasıyla finanse ediliyor

Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın genel müdürü olduğu Çalık Holding’in alt kuruluşu Turkuaz Dağıtım Pazarlama A.Ş.’ye ait olan Sabah gazetesi Milli Eğitim Bakanlığı’nın yüz temel eseri içinden seçtiği elli kitabı promosyon olarak dağıtmıştı.

Böylece yüz binlerce kitap, Taraf Gazetesini çıkaran Alkım Yayınları tarafından basılacaktı. Bu durum, Ordu’ya yönelik psikolojik savaşta başı çeken Taraf gazetesine AKP desteği olarak yorumlanmıştı. Çalık, Sabah-ATV grubunu Vakıf Bank’tan AKP aracılığıyla usulsüzce çektiği krediyle aldığı hatırlanmaktaydı.

Tarafa yapılan AKP desteği medyaya da yansımıştı. Sözcü gazetesinden Mehmet Şehirli, 23 Ekim 2008 tarihli yazısında konuyu gündeme getiren yazısında “Sabah gazetesinin düzenlediği kampanyadaki kitapların yüz binlerce basılacağı düşünülürse, masrafların mali boyutu da ortaya çıkıyor. Milyon dolarları bulacak bu kaynak, Sabah’ın kampanyası aracılığıyla Taraf Gazetesi’ne aktaracak.” Turkuaz’ın ATV-Sabah Grubu’nu devlet bankalarının kredisiyle aldığını hatırlatarak, “Acaba birileri konumu gereği yapmak isteyip yapamadığını bu gazeteyle yaptırarak askeri halkın gözü önünde küçük düşürmek mi istiyor? Yani Taraf maşa olarak mı kullanılıyor?” diye sormaktaydı.

Yeniçağ gazetesi yazarı Sabahattin Önkibar da 23 Ekim tarihli yazısında Sabah’ın Taraf gazetesine desteğini hatırlatarak: “İşte Taraf gazetesinin finansörü” başlıklı yazıda, şu ifadeleri kullanmıştı: “Sabah, kendi baskı tesisleri ve kitap şirketi olmasına karşın bu yüz binlerce kitabın baskısını Alkım’a, yani dolayısıyla Taraf gazetesine yaptıracak. Bunun anlamı milyonlarca dolar baskı parasının buraya aktarılması demek. Peki, bu durum dolaylı olarak Tarafı finanse etmek değil de nedir?”

Taraf gazetesinde yayımlanan Fethullah Gülen Cemaati’ne ait reklam ve ilanlar aracılığıyla gazetenin nasıl finanse edildiğini yazmıştı. Haberde ayrıca Taraf gazetesinin basımının ve dağıtımının Çalık Holding’e bağlı Turkuaz Dağıtım Pazarlama A.Ş. tarafından yapıldığı da açıklanmıştı.

TSK’nın kolu kanadı kırılmaya çalışılıyor. Ve bu maksatla İçişleri Bakanlığı’na olağanüstü yetkiler veriliyor.

2008’in 14 Ekim tarihindeki Terörle Mücadele Değerlendirme Toplantısı ve 21 Ekim’deki Milli Güvenlik Kurulu toplantılarından, “terörle mücadelede kurumlar arası koordinasyonu sağlamak” gerekçesiyle yeni bir yapılanma kararı çıkmıştı.

En Büyük Yetki İçişleri Bakanlığı’na bırakılıyor.

Yeni yapılanmada, terörle mücadele konusunda tüm yetkiler İçişleri Bakanlığı’nın şemsiyesi altında toplanıyordu. Yeni yapılanmada İçişleri Bakanı aynı zamanda başbakan yardımcılığı görevi de üstlenerek yeni yetkilerle donatılıyordu. Plan çerçevesinde bir “İç Güvenlik Yüksek Kurulu” bir de “İç Güvenlik Genel Sekreterliği” oluşturuluyordu. İç Güvenlik Yüksek Kurulu ve genel sekreterliğini; terörle mücadelede eşgüdüm, koordinasyon, strateji belirleme, geliştirme, bilgilendirme ve denetleme konularında çalışacağı söyleniyordu.

Emniyet Teşkilatı da Yeni Yetkilerle Donatılıyor

Yeni plan uzun vadede, iç güvenlik ve terörle mücadele konusunda Jandarma Genel Komutanlığının elindeki bazı yetkileri de kısıtlıyordu. Koordinasyon merkezinin İçişleri Bakanlığı bünyesinde oluşturulmasının ardından, bakanlığa bağlı emniyet teşkilatı da birçok yetkiyi Jandarma’dan devralıyordu. Emniyet Genel Müdürlüğünün de bir süre sonra müsteşarlığa dönüştürülmesi de planlanıyordu.

Ayrıca Sahil Güvenlik Komutanlığının da bu yapılanmaya bağlanması öngörülüyordu. Sınır güvenliği konusunda, bir müsteşarlığın kurulması amaçlanarak İç Güvenlik Yüksek Kurulu ve Genel Sekreterliği’nin Avrupa’da ve Ortadoğu’da temsilcilikler açması da planlanıyordu. Yeni yapılanma çerçevesinde, bilimsel araştırmalar yapacak bir bilgi bankası kurulması ve istihbarat havuzu oluşturulması ve PKK’ya katılımın önlenmesi ve topluma kazandırmayla ilgili projelerin geliştirilmesi de hedefleniyordu.

İç Güvenlik Yüksek Kurulu kurulduktan sonra Terörle Mücadele Yüksek Kurulu lağvedilmeyip kalması düşünülüyordu. Oysa uzmanlara göre, aynı görevi üstlenen iki kurul arasında yetki karmaşası oluşturması kaçınılmaz görülüyordu. Terörle mücadelede tüm yetkinin İçişleri Bakanlığı’na verilmesini eleştiren uzmanlar “terörle mücadele sadece İçişleri Bakanlığı’nın değil devletin bütün kurumlarının görevidir. MGK daha sağlıklı yapılandırılır ve çalıştırılırsa bu ihtiyacı görür” yorumunu yapıyordu.

İşin Başına Efkan Ala mı hazırlanıyor?

İç Güvenlik Yüksek Kurulu Başkanlığı için Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala’nın adı geçiyordu. Bir yıl önce Başbakanlık Müsteşarlığı görevine getirilen Ala, bu görevinden önce Diyarbakır Valiliği görevini yürütüyordu. Gülen cemaati içinde yer aldığı belirtilen Efkan Ala’yı kamuoyu; Diyarbakır’da 2005 yılında yapılan 29 Ekim kutlamaları sırasında Atatürkçü Düşünce Derneği üyelerinin açtığı Atatürk posterlerini “provokasyon olur” diye toplatınca tanıdı. Ala’nın şimdiki görevine, kamu kurumlarındaki tarikatçı kadrolaşmayı koordine etmesi için atandığı belirtiliyordu.

İçişleri Bakanlığının daha büyük yetkilerle donatılması, aynı zamanda polis ve Bakanlık’ta yuvalanan Fethullahçı gladyoya da yeni mevziler kazandırmak anlamına geliyordu.

“Ordu ve Demokrasi” Başlıklı Yazıda önemli gerçeklere ve tarihi geçmişine dikkat çekiliyor:

“Bilindiği gibi Anglosaksonlar Britanya adalarını. Franklar, Normanlar, Germenler Orta Avrupa’yı 5.-6. yüzyıllarda, Macarlar da Tuna kıyısını bizimle aynı yıllarda Orta Asya’dan gelip anayurt edinmişlerdir kendilerine. Ama bu yeni anayurtlarından sürülüp çıkarılmak için yüzlerce yıldır uğraşılan biz Türklerden başka bir halk daha var mıdır acaba yeryüzünde?

Karanlık kafalı kiralık aydınlarımız atalarımızın İznik’İ fethetmesinin hemen ardından düzenlenen ilk Haçlı Seferi’nden bu yana Avrupalıların bizi Anadolu’dan atabilmek için uğraştıkları tezini bir komplo teorisi diye yorumlayıp, sanki bizi bir an önce ordusuz bırakabilmek amacıyla da çıkardıkları özel gazetelerde “sivil demokrasi” yaygaralarıyla ordu ile demokrasi ilişkisini tartışıyormuş gibi var güçleriyle saldırıyorlar orduya.

Savlarını tanıtlamak için de, bilindiği gibi Genelkurmay Başkanları ile kuvvet komutanlarının Türkiye ile Avrupa ülkelerindeki konumlarını karşılaştırıp. Batı ülkelerinde kimsenin onların adını bile bilmediği halde, bizde siyasal gündemden hiç düşmemelerini en önemli kanıt olarak göstermektedirler ısrarla.

Oysa ordu ile demokrasi gerçekten birbirleriyle bağdaşabilmeleri olanaksız karşıt kavramlar mıdır acaba?

Biliyorsunuz demokrasi sözcüğünün Atina kent devletleri ve Roma İmparatorluğu’ndan sonra Avrupa’da yeniden kullanılması 19. yüzyılın ortalarından itibaren başlamıştır, ama demokrasi kavgasının tarihi ise ta 13. yüzyıla kadar inmektedir. Örneğin İngiltere’de “Lordlar Kamarası” 1215 yılında imzalanan ilk Manga Carta’nın ardından, “Avam Kamarası” 1300’lerin başlarında açılmış, yüzyıllar boyu süren kilise kavgalarından sonra 17. yüzyılın ortalarında Cromwell devrimiyle “secular” düzen gerçekleştirilirken, 1789 devrimiyle de Fransa’da ilk laik devlet kurulmuştur.

Aynı süreçte sanayi devrimini de gerçekleştirip dünyayı sömürgeleştirme yarışına girmiş ve genellikle parlamenter krallıklarla yönetilen bu Colonialist (sömürgeci) devletlerde seçimle oluşturulan demokratik düzenlerin temelini de, “colonel” sözcüğünün hâlâ İngilizce askeri argoda “albay, paşa” anlamında kullanıldığı düşünülürse Ordu’nun oluşturduğu, dolayısıyla bu demokrasilerin tıpkı “Roma demokrasisi” gibi birer,”askeri demokrasiler” olduğu gerçeği de ortadadır.

Ne var ki, ikinci Dünya Savaşı’ndan yeneni de yenileni de yenik çıkıp sömürgelerini yavaş yavaş yitiren, dolayısıyla nitelik değiştiren ordularının da artık yönetimde hiçbir etkinliğinin kalmadığı bu ülkelerde daha önceki demokrasi anlayışı ile bugünkü demokrasi anlayışlarının aynı olduğunu söyleyebilmek de kuşkusuz olanaksızdır.

Oysa 19. yüzyılda sanayileşmesini tamamlayıp daha 1898 yılında ispanya’nın Uzakdoğu’daki sömürgesi Filipin’i işgal eden ABD ise, Başkan Wilson’un 1915’de Meksika’ya asker yerleştirip Haiti adasına el koyduktan sonra 1917’de Birinci Dünya Savaşı’na katılarak 54 bin olan asker sayısını hızla 500 bine çıkarmasıyla tam bir emperyalist devlet haline dönüşmüş, artık eski dünya ile de yakından ilgilenmeye başlamıştır.

Gerçi Birinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’yi mandalaştıramadıkları gibi, 1919 yılında Taşnakların yaptığı “kurulacak Ermenistan’ın Amerikan mandası olması” başvurusunu Senato’nun “kârlı (rantabl) bulmayıp” reddetmesi yüzünden Ortadoğu haritasının cetvel ve gönye ile çizildiği bu yağmadan bir pay kapamamışlardır.

Ama ikinci Dünya Savaşı patlar patlamaz askerliği zorunlu hale getirip ordudaki asker sayısını 1941’de 1,4 milyona, 1942’de 5 milyona, 1945’te de 8 milyona çıkaran ABD, savaş sonrasında artık”colonialism” yerine “mandaterisin” (Mandacılık) sloganlarıyla bütün dünyaya göz dikmiş bir emperyalist ülke, “Mandaterist” bir imparatorluktur.

Örneğin 1946 yılında ABD’nin 90 tümeni, tam bir milyon askeri denizaşırı ülkelerde görev yapmaktadır. Dünya petrol rezervlerinin % 67,5’ine sahip Ortadoğu da artık ilk hedeftir.

İlginçtir, söz konusu yıllarda Arabistan petrollerine çeşitli yöntemlerle el konulurken, ola ki Ortadoğu’nun sürekli denetim altında tutulması açısından önemli bir konumda bulunduğu için aynı anda Türkiye ile de yakından ilgilenilmiştir hemen.

Anımsanacağı gibi, önce Stalin’in Kars ve Ardahan’ı istediği haberleri çıkarılıp Türkiye ile Sovyetler Birliği’nin arasının açılmasına çalışılırken, acele yaptırılan 1946 seçimleriyle ülkede iki partili Amerikan usulü parlamenter düzenin kurulması sağlanmış ve hemen ikili anlaşmalarla ordumuzun üniforması değiştirilip, subaylar Amerika’ya götürülüp eğitilmeğe başlanılmış, 1950 seçimlerinin ardından da NATO’ya bağlanan Türk ordusunun bütün kademelerine Amerikalı uzmanlar yerleştirilmiştir. Daha sonra da ordunun devrimci niteliğinin bir an önce törpülenmesi için Başbakan Menderes’in sözcülüğünde “Battal Gazi ordusu”, “Bu orduyu astsubaylarla da yönetirim” şeklindeki yaygaralarla ordu eleştirisi başlatılmıştır, ilk hedef olarak da subaylar seçilmiş ve 27 Mayıs devrimi fırsat bilinerek hemen ardından 7 bine yakın Kemalist subayın emekli edilmesinin sağlanmasından sonra da, ordu ile demokrasi kavramları siyasal tartışma gündemine girdirilip demokrasimizin sivilleştirilmesi (!) başarılmıştır.

Ve 12 Mart ile 12 Eylül örneklerinden çok iyi bilindiği gibi, bu Amerikancı sivil demokrasi ne zaman tökezlese NATO aracılığıyla göreve çağrılan ordu silah zoruyla hemen rayına oturtmuştur onu.

Kısacası, 21. yüzyıla kadar Türkiye’deki uygulamalarda da uyuşmazlıkları kesinlikle söz konusu olmayan ordu ile demokrasi ilişkisi, kuşku yok ki devletin niteliğine göre biçimlenmektedir. Bu nedenle ordu da devletin niteliğine göre ya mazlum halkları sömürgeleştiren bir saldırı ordusudur, ya da bir savunma ordusu. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nda Harbiye Nazırlığı (Savaş Bakanlığı) vardır, Cumhuriyet’te ise Milli Savunma Bakanlığı…

Ama bugün bize II. Dünya Savaşı’ndan tüyü tozağı dökülerek çıkmış, halen eski sömürge halklarının işgali altında ve geleceklerini bu eski sömürgelerinin genç kuşaklarına bağlamış köhne devletlerle, Lichtenstein, Monaco, İsviçre gibi sentetik devletleri örnek gösteren, ama ABD söz konusu olunca yalnız Pentagon’dakilerin de değil. Beyaz Saray’daki, hatta gazetelerdeki şahinlerin adlarını dahi bir çırpıda ezbere sıralayıveren Sorosçu aydınlarımız, ne acıdır ki Amerikan Demokrasisi’nin de, temelinde ordunun yattığı bir “askeri demokrasi” olduğunun sanki farkında bile değiller11[2]

Evet, TC devletinin varlık ve bağımsızlık sigortası olan TSK, sürekli yıpratılmaya, zayıflatılmaya, kolu kanadı kırılarak etkisiz bırakılmaya çalışılıyor.  “Demokratikleşme, AB ile bütünleşme,”  hile ve hevesiyle ordumuzu güdükleştirmeye yönelik hıyanet ve hakaretler giderek artıyor, AB ve ABD güdümlü satılık yazarlar ve kiralık kovboylar, her geçen gün biraz da azıtıyor. Yani, kıçı kaşınan itler, kışla duvarına işiyor, ama kaçıp cami avlusuna sığınıyor!..


[1] Bak: Aydınlık 2 KASIM 2008

[2] demirtasceyhun@ulusalkanal.com.tr

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Ahmet AKGÜL

Ahmet AKGÜL

AHMET AKGÜL KİMDİR?

INTRODUCTION OF USTADH AHMET AKGÜL

رسالة تعريفية لمعلمنا أحمد أكجول

قبل مؤتمر النظام العادل في جامعة قيرغيزستان أراباييف، والذي حضرناه، قدم أحد المحاضرين أستاذنا أحمد أكجول على النحو التالي: أحمد أكجول موجود في تركيا؛ إنه عالم ومثقف نادر جدًا يجمع بين المبادئ الإسلامية والمتطلبات الإنسانية، وفكر أتاتورك في التغيير والقومية الإيجابية والتوازن الاجتماعي. ألف حوالي 100 كتاب، بعضها في 3 مجلدات، وجميعها أعمال فريدة وأصيلة. 10 من الكتب؛ تمت ترجمته إلى الإنجليزية والروسية واليابانية والفارسية والفرنسية والعربية. البروفيسور الراحل، أحد رؤساء وزراء تركيا الأسطوريين. دكتور. ويعتبر من أكثر الطلاب المميزين وأتباع نجم الدين أربكان.
لقد حضر المؤتمرات العلمية في جميع أنحاء تركيا وأوروبا والجغرافيا الإسلامية منذ ما يقرب من 40 عامًا. إنه رجل حكيم تنبأ وشرح التطورات المهمة في تركيا ومنطقته والعالم قبل عقود، وتعرض للعديد من المشاكل والهجمات لهذا السبب، لكنه كان دائما على حق في النهاية. وهو رئيس تحرير مجلة الحل الوطني، التي يتابعها عن كثب كبار البيروقراطيين العسكريين والمدنيين، وأساتذة الجامعات، والكتاب والمعلقين المهمين، ومسؤولي الدولة في تركيا. ضد الأنظمة الرأسمالية والاشتراكية والليبرالية في العالم؛ فهو يحتوي على الجوانب الجيدة والمفيدة لجميعها، لكنه يترك الجوانب السيئة والضارة؛ سيدنا، الذي أعد ودافع عن برامج النظام العادل الأصلية القائمة على العقل والعلم والتاريخ والضمير والقرآن، يبلغ من العمر 74 عامًا وأب لخمسة أطفال. لا يتقاضى إتاوات أبدًا عن أي من كتبه أو مجلاته أو مقالاته أو مؤتمراته، ويعيش حياة متواضعة بعيدًا عن الترف والراحة، ويغطي نفقات كل ذلك بحوالي 40 من الرفاق المتطوعين والمخلصين في سبيل الله. المعلم الذي يدافع عن "حرمة التبشير بالعلم" وبالتالي لا يدين بالشكر لأي مركز أو حكومة. باستثناء ما يقرب من 105 من أعمال أستاذنا، حتى الأحزاب والحكومات تظل غير مبالية؛ الدين والأخلاق في المرحلة الابتدائية: 4-5، المرحلة المتوسطة: 1-2-3، المرحلة الثانوية: 1-2-3-4 والجامعة: 1-2-3، وفقاً للحقائق العلمية وجوهر الإسلام. ولكن بغض النظر عن أي طائفة، فقد أعد كتب العلم. خلال أحاديثهم المميزة جداً، كتلاميذه ومتابعيه المخلصين: "كيف أعددتم هذه (100) كتاباً يزيد عن مائة، كيف رتبتم وقتكم؟" أجاب أستاذنا أحمد أكجول على أسئلتنا كالتالي، ليكون قدوة وتشجيعًا لنا:



1- منذ ما يقرب من 60 عامًا، باستثناء الأمراض الخطيرة والصعوبات الكبيرة؛ ولم أؤجل عمل اليوم إلى الغد، كما أنني لم أحاول تأجيل عمل الصباح إلى الظهر أو عمل الظهر إلى المساء. لأنه لا ينبغي لي أن أضيع رأس مال حياتي المحدود في مساعي فارغة ومجانية يسميها القرآن الإلغاء ويحرمها

 

2- حتى لو كان شخصًا لديه معرفة وخبرة في موضوع ما، حتى لو كان أصغر منا كثيرًا... حتى لو كان شخصًا عاديًا وبسيطًا، فأنا لا أشعر بالإهانة أبدًا عند الاستماع إليه أو تعلم شيء ما، لأن أكبر عائق أمام التعلم والحصول على العلم هو الكبرياء والكبر

-3ما حصلنا عليه؛ حاولت أن أقرأ وأفهم كتابات وكتب الجميع، محليًا أو أجنبيًا، يساريًا أو يمينيًا، أعرفه أو لا أعرفه، أحبه أو أكرهه.
4- كنت أسجل المعلومات التي تعلمتها وأجد أهميتها منها أو مما سمعته في البرامج والمؤتمرات التليفزيونية، ولم أتردد قط في كتابتها ونقلها بذكر أصحابها
5- من خلال الوقوع في الرغبات والاعتراضات التعسفية من أقرب أقاربي ورفاقي وأعضاء الحزب وذوي المناصب ذات النفوذ والكفاءة... أو من منطلق حرصي على راحتي ومصالحي الشخصية، لم أخفي أبدًا الحقيقة التي قالها لي يجدها العقل والضمير نافعة ومفيدة، ولم أصعب فهمها بتغليفها بأغلفة مختلفة
6- كل الأشخاص الذين التقينا بهم في أي مناسبة وأصبحنا قريبين بما يكفي لتناول كوب من الشاي أو السفر لمدة ساعة على متن الطائرة؛ حاولت مساعدتهم على اكتساب وزيادة وعيهم الأخلاقي والضميري وكرامتهم، وخاصة سلامهم الروحي والعالمي. بمعنى آخر، كنت أهدف إلى أن أكون مفيداً له، وليس أن أستفيد من منصبه وفرصه ومجاملاته.
7- ولعل ذلك يعتبر ثمرة ومعجزة للأهداف والجهود المخلصة... وطبعا بفضل الله تعالى وفضله لا بد من قراءة كتاب ما يقارب 700 صفحة بسرعة في ساعة أو ساعتين. وتهنئة هذا الكتاب وانتقاده عمدا، والحمد لله أن إنتاج ملاحظات من 10 صفحات أصبح أسهل بالنسبة لنا.
أطيب التحيات…

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...