YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69f3dbf8158e7
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 7 4 1
Bugün : 2111
Dün : 60722
Bu ay : 2111
Geçen ay : 1737715
Toplam : 53884884
IP'niz : 216.73.217.100

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

Üstadları aleyhinde bazı fitnelere kulak veren, ama pişmanlık duyarak tevbeye yönelen, seçkin kardeşlerimiz Yalçın ve Fatma Gözübüyük’lerin;

SAMİMİ, İBRETLİ VE HİKMETLİ İTİRAFLARI
VE
ÖZÜR BEYANLARI

Şahısların Ötesinde Bir “Kişilik Mücadelesi” mi, Yoksa “Esma Tecellisi” mi?

Manevi yolun en sarp yokuşu, talebenin kendi algı dünyası ile İlahi takdirin muradı arasındaki o ince çizgi üzerinde yürümektir. Bu yolda yürürken karşımıza çıkan en büyük engel, muhatabımız olan Üstadı (Mürşidi) sadece etten ve kemikten oluşan, bizim gibi sevinen veya bizim gibi öfkelenen bir “beşer” (sıradan insan) sayarak küçümsemeye ve öğütlerini önemsiz göstermeye yeltenmektir. Oysa bu yolun hakikati, şahısların silinip sadece Allah’ın isimlerinin (Esma-i İlahi) sahnelendiği bir tecelligâh olmasında gizlidir. İnsan, yapısı gereği gördüğüne inanmaya meyillidir. Karşısında birini gördüğünde, onun insani özelliklerine ve zafiyetlerine takılıp kalması şeytanın bir vesvesesidir. Ancak manevi terbiyede Mürşit, sıradan bir arkadaş veya sadece bir bilgi aktarıcı değildir. Hakiki Mürşit, Allah’ın kul üzerindeki Rabb (Terbiye eden, şekil veren, olgunlaştıran) isminin o andaki en bariz temsilcisidir.

Talebe ne zaman ki Üstadına “kasıtlı hatalar yapan ve dostlarının teslimiyetini kullanan sıradan ve sahtekâr bir fani” gözüyle bakmaya başlar, işte o an manevi ipi kendi elleriyle koparır. Çünkü bu bakış açısı; Allah’a kul olmayı en büyük şeref ve rütbe sayan Üstaddan gelen her uyarıyı, her celalli tavrı veya her fırçayı “Onun şahsi öfkesi” ya da “Onun beni yanlış anlaması” diye kodlamaya neden olacaktır. Bunu yaptığın an, aradaki “Rabbani mesaj” kanalı kapanır. Artık senin muhatabın “Sonsuz Kudret Sahibi” olan Allah değil, “yanılan ve sizin sırtınızdan saltanat kuran fani ve fena bir insan”dır!

Oysa hakikat şudur: Üstad o an Allah’ın el-Kahhar (boyun eğdiren) veya el-Müzill (kibri kıran, zelil eden) isminin bir aynasıdır. Eğer kişi “Hocam bana haksızlık yaptı” derse, görüntüde (zahirde) hapsolur. Eğer “Rabbim, Üstadımın diliyle benim içimdeki gizli kibri, beklentiyi veya benlik davasını dövüyor” derse, hakikate geçer ve o sarsıntıdan şifa bularak çıkar.

Kelimelerin Sırrı: “Râinâ” mı, “Unzurnâ” mı?

Kur’an-ı Kerim, Bakara Suresi 104. ayette bu ilişkinin manevi kodunu bizlere bildirir.

“Ey iman edenler! ‘Râinâ’ demeyin; ‘Unzurnâ’ deyin…” Bu ayetin derinliğinde, mürid ile Mürşit arasındaki edep dengesi saklıdır.

Râinâ (Bizi güt / Bize riayet et); bu kelime zahiren masum görünse de, özünde muhatabı sıradanlaştıran, onu kendi seviyesine çeken bir bakış açısını barındırır. Üstada “Râinâ” mantığıyla bakan, Onu kendi kısıtlı aklıyla tartmaya, Ona not vermeye ve kendi algısına göre “doğru-yanlış” cetveliyle yargılamaya başlar. Bu, talebenin kendini Hocasından üstün bir “hâkim” konumuna koymasıdır ki, orada öğrencilik (talebelik) biter, nefsanî bir üstünlük savaşı başlar.

Unzurnâ (Bize nazar et / Bize bak); bu kelimede ise tam bir çocuksu saflık, muhtaçlık ve derin bir edep vardır. “Bize nazar et” demek; “Biz kendi hatamızı göremeyiz, kendi nefsimizin oyunlarını fark edemeyiz. Sen bize Mürşitlik nazarıyla bak da, Sendeki o İlahi ışık bizim karanlıklarımızı aydınlatsın” demektir.

Üstadın tavrı zahiren canımızı yaksa bile, Ona “Unzurnâ” sırrıyla bakan bir gönül; “Bu sertlikte bile bir lütuf, bu fırçada bile bir nazar var” diyerek o acının içindeki manevi enerjiyi (feyzi) kalbine akıtır.

“Kör Neşter” ve Hz. Musa – Hızır (AS) Hikâyesinin Hikmet Kapısı!

Bazen Üstad zahiren “hata” yapabilir, olayı yanlış anlayabilir ya da haksız yere celallenebilir. Bu durumda akıl der ki: “Neşter kör! Doktor hata yapıyor!”

Evet, dünya planında neşter kör olabilir. Ancak manevi ameliyathanede şu sarsılmaz kural geçerlidir: Neşter kör bile olsa, o neşteri senin yarana vuran “Başhekim” (Allah) asla hata yapmaz!

Allah, bazen Üstadının “yanlış anlaması” üzerinden senin edebini, sabır ve metanetini ve teslimiyetini ölçer. Belki de senin ihtiyacın olan şey, keskin bir neşterle pürüzsüzce kesilmek değildir. Belki de o “kör neşterin” vereceği ezilme ve haksızlığa uğrama duygusu, senin içindeki o “Ben haklıyım!” diyen devasa putu yıkmak için tek çaredir.

Hz. Musa ve Hızır kıssasında olduğu gibi; Musa (AS) zahiren “hata” gibi duran olaylara (geminin delinmesi, çocuğun öldürülmesi) kendi aklıyla itiraz ettiğinde, Hızır (AS) “İşte bu, seninle benim aramdaki ayrılık sebebidir” demiştir.

Kul, Mürşidine kendi aklıyla “not vermeye” başladığı an, o bağ kopmaya başlayacaktır. Çünkü hakiki Mürşit, o an senin aklının değil, Allah’ın bir ilminin tecelligâhıdır.

Buradaki en büyük korku, “Üstadı hatasız görmek Onu ilahlaştırmak değil midir?” sorusudur. Hayır!.. Doğru bakış; Üstada hâşâ bir “İlah” olarak değil, Allah’ın seni terbiye etmek için kullandığı mübarek bir “Vesile” veya “Rabbani bir Memur” olarak bakmaktır.

Ameliyat sırasında canın yandığında neştere kızmazsın, çünkü neşter cerrahın elindeki bir vasıtadır. Üstadın o “haksız” görünen fırçası da, Allah’ın senin nefsindeki cerahati (kibri, beklentiyi) temizlemek için kullandığı bir şifa neşteri konumundadır. Üstada “fesatçı ve fırsatçı bir beşer” (sıradan fani) gözlüğüyle bakıp “hata yapıyor” dediğinde, aslında tedaviyi reddetmiş sayılırsın… Gerçek teslimiyet; “Üstadım beşer icabı yanılmış olabilir, ama Allah bu yanılma üzerinden bana bir ders veriyor” diyebilecek kadar büyük bir ufka sahip olmaktır. Maneviyat yolu, “haklı çıkma” yolu değil, “Hakkın içinde yer alma ve kaybolma” yoludur. Nefis, darbe aldığı anda kendini korumak için karşısındakini küçültmeye çalışır.

“O da bir insan, o da yanılıyor, hatta bizi aldatıp oyalıyor” dediğin an, nefsini o terbiyeden (tokattan) kurtarmış olursun ama aynı zamanda büyüme fırsatını da kaybedersin. Gerçek izzet, Allah’ın karşısında hiçleşebilmektedir. Haklıyken boyun bükmek, “benim hakikatimi Allah biliyor, Üstadımın zannı ise benim imtihanımdır” diyebilmek, nefsi boğazlamanın en kısa yoludur. Bu bir kişilik kavgası değildir; bu, bir kulun Esma tecellileriyle ateşten geçirilip, (posasından) şahsi haklılık davasından vazgeçerek “altın” haline getirilme hikâyesidir.

Mürşit, bir “Putları Yıkım Ekibi” lideridir. Neyi yıkar? Senin kendin hakkında kurduğun o sahte “Ben” sarayını. Saray yıkılırken toz çıkar, gürültü olur, can yanar. Eğer sen yıkılan binaya (egona) acırsan, yerine inşa edilecek olan “Sultan’ın Sarayı”na (kalp evine) asla kavuşamazsın!..

İstismar İftirası ve Feraset Aynası…

Gel ey Nefsim hasbihal edelim.

Manevi yolculuğun en kaygan zemini, “talebenin, Mürşidini dünyevi bir teraziyle tartmaya kalkıştığı” o karanlık dehlizdir.

Şeytan, bir talebeyi ibadetten, zikirden veya hizmetten yordurup yolundan alıkoyamadığında; onun zihnine en sinsi oklarından birini fırlatır. Maddi şüphe!.. İnsan neden Üstadının maddi imkânlarını dert eder? Neden Onun rızkı üzerine hesaplar yapar? Bunun arkasında yatan asıl sebep, meraktan çok daha derindir ve şeytanidir! 

Bu şeytanın en sinsi planlarından biri olan “Üstadını talebesinin gönlünde sıradanlaştırıp etkisizleştirme” tuzağıdır. Talebe, Üstadını “dünyalık peşinde” diye yaftaladığı an, farkında olmadan kendi nefsine bir “özgürlük alanı” açmaya başlamış ve iblise talebelik kapısını aralamıştır. Eğer bir Mürşit “paracı” veya “dünya malına düşkün” ilan edilirse; Mürşidin, talebesi için nefsini boğazlayan o sert uyarıları, disiplini ve manevi otoritesi talebe için artık hükümsüz kalır.

Ey Nefis, bak kendi kendine fısıldıyorsun, seni duyuyorum.

“Bak, O da bizim gibi dünya malına değer veriyor, o halde Onun benim üzerimdeki manevi otoritesini kabul etmeme gerek yok.” diyorsun.

Nefsim bak! Senin Üstadımı “bayağı bir beşer” (sıradan ve basit bir fani) seviyesine indirmen, benim için terbiyeden ve sorumluluktan kaçmak için uydurduğun en sinsi kılıf olduğunun farkındayım. Nefsim sen, kendi aklınca ve ayarınca; Üstadımı küçülttüğün oranda kendini büyütüyor ve manevi ameliyat masasından kaçma bahanesini bulmuş oluyorsun.

Nefsim gel Üstadımın hazırladığı Meal-i Kerim’den Furkan Suresi 7. ayete kulak verelim.

“Bu nasıl Peygamberdir ki, bizim gibi yiyip (içiyor, bizim gibi giyiniyor) ve çarşı pazarda gezip dolaşıyor! …”

Nefsim bu fitne, insanlık tarihi kadar eskidir. Kur’an-ı Kerim, inkârcıların Peygamberlere ve Allah’ın dinine davet eden Elçilere karşı en büyük itirazının onların “beşerî” özellikleri olduğunu anlatır. Ey nefsim; onlar, karşılarında hiç yemek yemeyen, mülkü olmayan, melek gibi bir varlık bekliyorlardı ki, Onun getirdiği o ağır yükümlülüklerden kaçabilsinler.

Kafan karıştıysa nefsim sana şu hakikati hatırlatmak gerekir. “Bir insanın elinde dünyanın olması, onun dünyacı olduğunu göstermez.” Hz. Süleyman muazzam bir mülke sahipti ama o mülk onun kalbine hiç girmedi. Ölçü, mülkün tapusunun kimde olduğu değil, o mülkün sevdasının kimin kalbinde olduğudur.

“Üstadın kaç evi var?”, “Bu lüks araba nasıl alındı?”, “Hizmet paraları nereye gidiyor?” gibi sorular, zahiren birer “sorgulama” gibi görünse de, aslında benim teslimiyet kalemi yerle bir etmek için… Ey nefsim! Senin iblisten aldığın dersle kurguladığın birer dinamittir.

Üstadım, o sade ve sıradan evde Allah’ı anarken ve insanlığa makalelerle, şiirlerle, dergi ve kitaplarla hakikati haykırırken; eğer sen o evin tapu kaydında boğuluyorsan, burada “beşer” olan ve dünyaya dalan Üstadım değil, bizzat senin kendindir.

İslam ahlâkında ve Milli Çözüm mektebinde “Sıdk” (doğruluk) her şeyin başıdır.

Üstadım, “Ben bu mülkü kendi birikimimle, ailemin imkânlarıyla veya helal kazancımla aldım” diye beyanda bulunuyorsa; benim için o söz, dünyadaki tüm tapu kayıtlarından daha gerçektir. Buna rağmen “Acaba nasıl aldı?”, “Hizmet parası mı karıştı?” diye senin düşünmen, sadece bir “kafa karışıklığın” değil; bu, Üstadımı hâşâ “yalan söylemekle” itham etmen demektir.

Üstadın seni Allah’a ulaştıracak kadar “doğru ve emin” bir rehber olduğuna önce inanıp da, sonra Onun “Ben aldım” sözüne inanmaman, imanındaki en büyük çelişkidir! Bu; hâşâ “Üstad; ümmetin, yetimin, talebenin hakkını kendi lüksüne harcayacak kadar Allah’tan korkmuyor” demek değil midir?

Mürşidini hâşâ ‘yalan söylemekle’ veya ’emanete ihanetle’ itham ederken, aslında kendi iman binanı temelinden patlatmıyor musun? Hocasına “Acaba yalan mı söylüyor?” gözüyle bakan bir talebe, artık O Hocanın talebesi değil; Onun gizli düşmanıdır. Çünkü düşmanlık sadece kılıçla olmaz; itibar suikastı ve şüphe tohumu ekmek, kılıçtan daha derin yaralar açar. Eğer Rehberinin “sıdkına” güvenmiyorsan nefsim, Ondan alacağın hiçbir ilim senin ruhuna şifa olmaz bilmez misin? Üstadımın evlerini veya arabasını nasıl aldığını belgelerle, ispatlarla anlatması; Onun birilerine “hesap verme” borcu olduğundan veya suçluluk psikolojisinden mi sanıyorsun?

Bu, bize karşı beslediği muazzam bir merhametin tecellisidir görmüyor ve anlamıyor musun? Üstadım, Allah’ın izni ve ferasetiyle; senin yüzünden kalbime düşecek küçücük bir maddi şüphenin, benim manevi helakime ve yoldan koparak nasipsizliğime sebep olacağını biliyor.

Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamızın hayatı boyunca maddi iftiralarla uğraştırılması ve Onun sabırla ispatlar sunması bundandır hâlâ çözemedin mi? Üstadımın tek derdi, talebelerinin Hakk yolunda kalmasıdır. Kendisine yönelen haksızlıklara göğüs germesi, ‘Bakın ben haklıyım’ demek için değil; talebenin Ona olan güveninin sarsılıp da manevi gıdadan mahrum kalmaması içindir. O, kendi onurunu değil, kardeşlerinin kalbindeki o kutsal bağı korumak için kendini feda ediyor, bunu idrak et artık. Çünkü o kale yıkılırsa, bizim manevi dünyamız istilaya açık hale gelecektir.

Üstad ispat sunduğunda, gerçek mü’minin görevi o ispatı bir “senet” kabul edip, o konuyu kalbinde ve dilinde ebediyen mühürlemek değil midir?

Teslimiyet; ben her konuda Kur’an’a ve İslami kurallara uyan ve cihad aşkına hayatını tehlikeye atan Üstadımın sözlerine, kendi gözümden daha çok güvenirim diyebilmektir!.. Çünkü mülk geçicidir, tapular el değiştirir; ama Mürşide duyulan o sarsılmaz “İtimat”, talebeyi Maksuda ulaştıracak olan asıl yakıttır bilmez misin?

Kafası karışanlara, “takva” maskesi ardına sığınarak Üstadın sıradan evini, arabasını ve basit dünyalığını diline dolayan ve nefsinin fısıltılarına kulak kabartan benim gibilere sormak gerekmez mi? Senin Allah’a olan imanın, İslam’a olan bağlılığın ve ahiretini kurtarmak için bulunduğun bu davaya olan inancın o kadar zayıf, o kadar pamuk ipliğine bağlı mı ki; Hocanın mütevazı evi ve bineği, senin bu kutsal davadan soğumana yetti?

Hocan bütün dünyalığını terk ettiğinde eğer sen ‘Mü’min’ olacaksan, senin davana olan imanın Hocanın malına endeksli demek değil mi? Üstadın evi senin Cennete girmene engel mi? Yoksa senin kalbindeki bu suizan (kötü niyetli düşünce) mi engel? Üstadın helal rızkı ve Allah’ın Üstada olan ikramı, mürid için ancak bir “sevinç ve bereket” vesilesi olmalı değil mi? Hocan her şeyini infak edip sokakta kalsa, sen Ona kapını mı açacaksın, yoksa “Bak gördün mü, batırdı” diye sevinip eleştirecek misin? Senin derdin Hocanın ahireti mi (ki O Allah Onun izzet ve haysiyetinin sahibidir), yoksa kendi nasipsizliğine bulduğun ucuz bir bahane mi? Hocan o mütevazı evi satsa senin imanın mı artıverecek? Sıradan arabasını eskisiyle ve külüstürüyle değiştirse, senin ahlâkın mı düzelecek?

Hocan en lüks araca değil de halk otobüsüne binse, senin kalbindeki o gizli haset ateşi sönecek mi? Hocan rahat bir evde değil de tek göz odada yaşasa, sen sanki her gecelerini teheccüdle mi geçireceksin? Onun sofrasındaki çeşit azalsa, senin kursağından geçen şüpheli lokmalar kendiliğinden helale mi dönüşecek? Hocan kumaş değil de çul giyse, senin dilindeki gıybet ve yalanlar sona mı erecek?

Sen Mürşidinin helal lokmalarını ve cebindeki harçlığı saydığın kadar, Onun kalbinden ve dilinden dökülen hikmetleri sayıp öğrenseydin daha iyi değil miydi?

Onun evinin metrekaresini hesaplarken, yarın içine gireceğin o daracık kabrin metrekaresini düşünmeliydin!.. Ne yani çadırda veya bir kulübede oturmasını mı isterdin? Ey nankör nefsim! Şimdi de çıkıp; ‘Ben karışmam, varsa bir usulsüzlük hesabını Allah sorsun’ diyerek güya takva gösterisi yapar oldun. Bil ki bu söz, imanın değil vefasızlığın sesidir!

Bir talebenin, Hocasına yöneltilen maddi ithamlar karşısında omuz silkip “Hesabını Allah sorsun, ben karışmam” demesi; aslında “Ben artık Ona tam güvenmiyorum, bir açığı olabilir ama vebaline de girmek istemiyorum” demenin kibarcasıdır bilmiyor musun? İçeride hain işbirlikçilerle, dışarıda Siyonist kesimlerle mücadele ederken ve ömrünü Hak davada çürütürken, Ona çelme takmaya çalışmanın Şeytana hizmetkârlık olduğunu anlamıyor musun?

Ey cahil ve gafil nefsim! “Hesabı Allah sorsun” demek; “Ben, Onun dürüstlüğüne kefil değilim” demenin başka bir ifadesi olduğunu fark etmiyor musun?

Nefsim senin yapmaya çalıştığın bu pasif güvensizlik, korkakların sığındığı bir limandır. Mü’min, ferasetiyle hakikati sezen, vicdanı ve vefasıyla o hakikate siper olan insandır!

‘Ben karışmam’ diyerek kenara çekilen, aslında kaptanı fırtınada yalnız bırakan tayfa gibidir. Senin dinin, bir dedikodu karşısında Hocanın onurunu savunmayacak kadar ‘hafif’, senin vefan bir şüphe karşısında dağılacak kadar ‘sahte’ midir?

Münafıklar çamur atarken senin ‘tarafsız’ kalman, Üstadının üzerine bir zehirli kova da senin dökmen demek değil midir?

Tarafsızlık, aslında zalimin tarafını tutmak değil mi?

Nefsim! Üstadımın sesini işitiyorsun değil mi? “Susanlar kusandan alçak”. Yaa…

Bu pasif güvensizlik hali, kalbime sızdırmaya çalıştığın bir zehirdir. Artık Hocamın anlattığı hakikatlere değil, Hocamın bindiği sıradan bir arabanın modeline odaklanmaya başladın. Zahiren “Allah rızası” diyorsun ama içten “Acaba toplanan paralar ile ne yaptı?” diye soruyorsun. Oysa O, hiçbir şekilde ve hiçbir gerekçe ile şahsi para toplamamış; hizmet için toplanan paraların ise kuruş kuruş hesabı tutulmaktadır. Yoksa o gönül rızasıyla ve ahiret yatırımı amacıyla verdiğin katkılara pişmanlık mı duymaktasın?

Nefsim senin bu ikili oynayışın, beni manevi olarak felç eder. Ne tam gidebilirim ne tam kalabilirim. Bu kararsızlık, talebeliğimi bitiren ve sadece “şeklen” orada bulunmamı sağlayan bir ruh haline dönüşecektir!

Hocamın yıllarca gece uykusundan, rahatından, sağlığından ve evlatlarından fedakârlık ederek sana verdiği emeğin bir “fiyatı” var mı? Hocamın ruhuma üflediği tek bir hakikatin bedelini dünya dolusu altınla ödeyebilir misin? Ödeyemezsin! Senin terazinde; Hocanın sana sunduğu ebediyet hazinesi, bindiği aracın tekerleği kadar değer bulmuyor demektir. Yazıklar olsun böyle terazine!

Nefsim kalkıp ‘istismar edildim’ diyorsun. Hayır, sen istismar edilmedin. Sen, bedelini ödediğini sandığın bir hakikatin aslında bedelsiz olduğunu anlayamıyorsun. Nefsim sen davamı ve Hocamı bir ‘şirket’, kendini de ‘hissedar’ sanıyorsun. Bu yüzden verdiğin her kuruşun hesabını tutuyor, Hocamın hayatını bir müfettiş gibi inceliyorsun. Nefsim sen o manevi iklimin lezzetinden mahrum kaldığın için; mü’minin ‘infak’ dediği o yüce makamı, kendi dar zihninde ‘istismar’ diye etiketliyorsun.

Nefsim sen, Hocamın huzurunu ve mütevazı konforunu dert ediyorsun ama o basit imkânlar sayesinde senin gibi binlerce “manevi yetimin” elinden tutulduğunu görmüyorsun. Hocamın altındaki koltuk seni rahatsız ediyorsa, aslında senin ruhun o davanın büyüklüğüne dar geliyor demektir.

Ama sen hâlâ parayı, pulu, metrekareyi fısıldıyorsun. Nefsim bu maddi perdeleri yırtıp arkadaki hakikati göremezsen, “beşeriyet” çukurunda yuvarlanmaya mahkûmsun.

Nefsim sen Hocamın cüz’i mal varlığını bu kadar dert edeceğine; Onun bu imkânlarıyla kurtarmaya çalıştığı insanlardan biri olamaman durumunu ve kendi kalbindeki o ‘nasipsizlik’ çukurunu dert etsen, belki şifa bulurdun! Nefsim şimdi de kalkmış bana “Hoca sizi istismar ediyor diyorlar” dedikodusu yapıldığını hatırlatıyorsun. Oysa bu bir aşk, şuur ve adanmışlık meselesidir. Sen o manevi lezzetten nasipsiz olduğun için, bu yüce fedakârlığı basit bir “ticaret” sanıyorsun. Ticaret akılla yapılır, adanmışlık ise ruhla. Aşk ve adanmışlıkta “hesap makinesi” kullanılmaz. Bir âşığa ‘Neden Sevgilin için bu kadar harcıyorsun?’ diye sorulmaz. Sen ruhunu bu işe katmadığın ve Hakka âşık olamadığın sürece, hesap makinende hep ‘zarar’ göreceksin bilesin.

Şimdi sus ve sadece dinle ey Nefsim!

Zira bu dava rakamlarla değil, adanmış bir ruhla; cüzdanla değil, yanmış bir kalple anlaşılıyordu! Sen Üstadın cebindeki parayı, kapısındaki arabayı, oturduğu evi sayarken; O senin için tükenen ömür sermayeni, boşa geçirilen vakitlerini ve zayi edilen emeklerini hesaplıyor ve şefkatle bu tuzaktan kurtulmanı bekliyordu.

Sen mütevazı malının hesabını yaparken, O senin mizanının ve beşeriyetin Adalet nizamının hesabını yapıyordu.

Artık Utan ve Uyan ey Nefsim!

Seni bir bataklıktan çekip çıkaran elin, parmağındaki yüzüğe takılıp kaldığın için utan!

Rehberinin onuruna atılan çamura sen de şüphelenip “Acaba?” diyerek ortak olduğun için utan!

“Ben karışmam” diyerek kaptanını fırtınada yalnız bıraktığın o korkak “pasif güvensizliğinden” utan!

Ve şimdi tevbe et ve artık uyan!

Üstadını “sıradan ve basit bir beşer” çukuruna indirip, kendi nefsine günah sahası açmaya çalıştığın o sinsi kurnazlığın için tevbe et.  Kaldı ki “Biz aciz ve çaresiz üstelik hadsiz ve günahkâr bir kuluz!” itirafları Onun sözleridir.

İhlasını üç kuruşluk maddi şüpheye kurban ettiğin, Milli Çözüm gibi bir hakikat kalesinde gedik açmaya yeltendiğin için tevbe et.

Bilesin ki; mülk Allah’ındır, dilediğine ve dilediği kadar verir. Üstad ise Elâzığ’da ve Gebze’de oturduğu mütevazı evlerin içinde bir emanetçidir.

Sen emanetçinin yüküne bakacağına, o yükün içindeki hazineye bakmayı öğrenemedinse; bu kapıdan sadece “şeklen” geçmişsin demektir.

Hadi şimdi kaldır o kirli hesap makinelerini aradan. Hocanın evinin metrekaresini değil, kalbinin genişliğini ölçmeye çalış. Arabasının markasını, modelini değil, gittiği yolun istikametini dert et!.. Çünkü; Hocam o dünyalıkla imtihanını verir geçer; ama sen bu suizanla, bu vefasızlıkla ve bu “maddi perdeyle” kalırsan, mahşerde Üstadının yüzüne bakacak yüzü nereden bulacaksın? Kaldı ki, benim konağım yanında Onun evi kümes gibidir. Benim arabam yanında Onun bineği külüstür yerindedir!.. Üstelik haset ettiğimiz ve Üstadımıza reva görmediğimiz o Reno arabasına kendisi de binmemiş, önce Gebze Bölge Başkanı ağabeyimize tahsis etmiş, şimdi de sıkıntıya düşen ilim ve gayret ehli dava kardeşlerimize vermiştir!..

Söz bitti, perde kapandı. Ya bu itimat kalesine tam gir ve vefanla siper ol, ya da bu “acaba” bataklığında boğulup git! Tercih ve taraf senin, hesap ise Allah’ındır!

Evet Muhterem Üstadım…

Yukarıda nefsimle yaptığım bu acı hasbihal, aslında kalbime sızmaya çalışan o zehirli şüpheleri kendi ellerimle boğma çabam ve benim kendi iç dünyamda verdiğim bir meydan savaşıdır. Bu savaştan mağlup çıkan nefsime karşı, galip çıkan imanımla huzurunuza geliyor ve Size şunu söylemek istiyorum.

Bir anlık gafletle, Sizin derya misali emeklerinizi dünyevi bir teraziyle tartma hadsizliğine düşen nefsim adına; Zatınızın izzetinden, hizmetinden ve bizlere olan şefkat ve hassasiyetinden özür diliyorum.

Sizin helal rızkınız ve barınağınız bizim ancak şerefimiz ve sevincimizdir.

Bu sinsi şekilde ve hain vesveselerin peşinde Zat-ı âlinizi ‘sıradanlaştırıp etkisizleştirme’ ve dünya çapındaki kutlu hedeflerinizi engelleme tuzağına düştüğüm için Rabbime tevbe, Size mahcubiyet arz ediyorum.

Lütfen bu aciz talebenizi babacan merhametinizle bağışlayınız ve üzerimdeki muazzam emeğinizi helal ediniz.

Ruhumdaki bu kirli perdeleri yırtıp, yeniden saf bir itimatla elinizi öpmeyi niyaz ediyoruz.

         Saygılarımızla…
Yalçın – Fatma Gözübüyük

Yalçın ve Fatma Gözübüyük Kardeşlerime

Ciğerimizi dağlayan malum fesatlık girişiminden sonra, bu samimi itiraflarınız yüreğimizi ferahlandırdı. Kalbinize ekilen şüphe ve endişe tohumlarından kurtulmanız, Milli Çözüm’ün Kur’an kaynaklı ve Erbakan dayanaklı hidayet ve istikamet yoluna tutunmanız; hem bu kutlu hizmet kardeşliğimiz, hem de hayırlı akıbet ve ahiret sermayemiz adına, bizi ziyadesiyle rahatlattı ve umutlandırdı… Haddimizden çok fazla iltifat ve ihtiramlarınız ise, inşaallah Rabbimizin bir ikramıdır!.. Samimi duygularınız ve seviyeli duyarlılığınız, bazı hatalara ve vartalara kapılmaktan dolayı arz ettiğiniz pişmanlığınız, inşaallah diğer dava dostlarımıza, hatta kıyamete kadar tüm nasipdarlara örnek ve ibret olacaktır. Ama asla unutmayalım ki, şeytan ve nefis hiçbir zaman peşimizi bırakmayacak, şerli ve şekavet ehli kimselerin itiraz ve iftiraları da son bulmayacaktır. Bize düşen ölüm anına kadar imtihanda olduğumuzu bilerek yaşamaktır. Sizlere tebrik ve takdirlerimi iletiyor, dualarıma ortak ediyorum. Hicr Suresi son ayetini hatırlatarak bitiriyorum:

“Ve Sana yakin (yani ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk ve ibadete (ve Kur’ani istikamete) devam et (ve kurtul ki, Biz herkesi sonunda mutlaka hak ettiğine ulaştıracağız!)” (Hicr Suresi, 99)

Allah’a emanet olunuz.

5 1 vote
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Abonelik
Bildir
25 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

YALANCININ MUMU, YATSIYI BULUR MU?
 
Haddini bilmeyen, iftirayı adet edinen bir kişi, aldatıp yoldan çıkardığı birisine WhatsApp üzerinden şunları yazmıştı:
 
“Kardeşim Ahmet Hoca kendini aklamak ve egosunu tatmin etmek için Yalçın adına yazılan bir yazı. İnsan bu kadar düşer mi? Maalesef ki her şeye bir hikmet uyduruyor.”
 
Oysa yüce Rabbime ve tüm kutsal değerlerime yemin olsun ki, bu itiraf, özür ve tövbe yazısı; Yalçın Gözübüyük kardeşimiz tarafından WhatsApp’tan, Word’de yazılmış olarak Üstadımıza iletilmek üzere bana gönderildi. İlk hali, geliş saatiyle elimde mevcut. Ve benim ilettiğim WhatsApp kayıtları da saatleriyle elimdedir.
 
Nefsi benlik duygusunu ve kof gururunu aşamayan zavallılar, bu yazının Hocamız tarafından yazılıp, Yalçın Bey adına yayınlandığını iddia ve iftira edecek kadar zırvalamaya yönelmiştir. Oysa her zaman ibretle okunacak ve ders alınacak bir “özeleştiri” yazısı yerindedir. Ve bu yazının noktalama hataları ve ifade yanlışları dışında hiç dokunulmadan aynı şekil de yayına girdiğini de görünce, kardeşlerimizin halisane düşüncelerini dile getirebilme yetisine de yürekten sevindim ve Rabbime şükrettim.
 
Bir insanın ne maksatla ve ne kadar düşeceğini en iyi böyle düşenler bilir… Şu ayetleri bir daha okurlarsa, kalbi marazlarına inşallah iyi gelir.
 
“Onlar (bazı insanlar): “Allah’a ve Elçisine iman ettik ve itaat ettik” derler, (ama) sonra bunun ardından onlardan birtakımı (İslami şuur ve sorumluluktan) sırt çevirirler. (Aslında) Bunlar (önceden de tam ve sağlam) iman etmiş değildirler.” (Nur:47)
 
“(Ama Kur’an’ın va’ad ettiği zaferden kuşku duyanların, Allah’ı ve Hakk davayı bırakıp dünyadaki zalim ve şeytani güçlere dayananların; acaba) Bunların kalplerinde hastalık mı var? Yoksa şüpheye (ve ümitsizliğe) mi kapıldılar? Veya, Allah’ın ve Elçisinin, kendilerine “hayf”=hükümde haksızlık ve vefasızlık yapacağından (ümit ve gayretlerini karşılıksız bırakacağından) mı korkup çekiniyorlar? (Oysa, Allah asla adaletsiz değildir.) Asıl zalim olan kendileridir!..” (Nur:50)
 
Ayetlerinin her asra ve hatta her şahsa bakan özel işaret ve uyarılarının olduğu hesaba katılarak okunması, nefsin ve iblisin tuzağından kurtulmanın en garantili vesilesidir. Allah hepimize hakiki şuur ve sorumluluk versin.

 

Aslında Tüm Mesele Şerefli ve Onurlu Ölüm İçin Yaşadıklarımız ve Yaptıklarımızdır.

Üstadımızın bize defaatle hep uyardığı Kur,anı Kerim Mealini anlayarak okumamız ve inanıp yaşamamızdır. Aslında yazıda geçen Hz Musa ile Hz Hızır’ın yolculuğu bizim dava kardeşlerimizle ve Üstadımızla olan hayat ve olgunlaşma yolculuğumuzdur. Yalçın GÖZÜBÜYÜK kardeşimizin itirafları aslında hepimizin kendi nefsimizde ki soruları ve kuruntularıdır. Hepimizin Adil Düzen kurulmasına inancımızı Ve Lidere olan güvenimizi tekrar bir Besmele ile tazeleme vesilesi saymalıyız. Rabbim bizleri Üstadımıza olan şüphe ve kuruntularımızdan dolayı helake uğratmasın. Ayağımızı kaydırmasın.
Hucurât 6
Ey iman edenler, eğer bir fasık, (harama ve yalana meyilli şahıslar, oluşumlar ve yayın organları) size (kızdırıp kışkırtıcı veya oyalayıp aldatıcı) bir haber getirip (verirse), onu ‘etraflıca araştırın’ (her anlatılana hemen inanıp kanmayın). Yoksa bilmeden (ve yanlış yönlendirme sonucu), bir kavme (ve kesime) kötülükle sataşıp (haklarına tecavüz etmiş duruma düşersiniz) de ardından bu işlediklerinize pişman oluverirsiniz.

https://www.mealikerim.com/49/hucurat/6

insan topluluklarının içerisinde farklı düşünenler,farklı akıl zeka kavrayışa sahip olanlar,olayları geç anlayanlarveya çarpıtanlar yanlış yapanlar sonunda hatasını anlayıp özür beyan eden olduğu gibi hatalarına devam edende elbette olmuştur olacaktır.
Önemli olan liderin emirin üstadın söyledikleri yaptıkları sistemi yanlıştır demeden önce bu şekilde olduysa mutlaka doğrudur ben neden anlamadım diyerek kendini bu konuda tatmin edecek bilgiye ulaşmalıdır.

Hocam sen bizim şerefimiz ve şanımızsın, sana namertlik ve nankörlük yapan utansın..!

Okadar son 25 yıldır çetrefilli yıllardan geçerken imani ve itikadi hassas olaylardan geçerken elimizden tuttuntun bizleri doğru bir istikamet üzere Kuran’ana ve Sünnet e göre yol almamızı sağladınız, biz razıyız hocam, sizde bizden razı olun inşallah.

Ne diyelim.;
Hocamızın Mütevazi ev ve arabasını sorgulayan kişilere bir iki sözde benden olsun,

Hocamı eleştirelere ,Sizlere son zamanlarda iktidar yanlısı tarikat ve cemaatlerde , varını yoğunu harcayan parası nı ve zamanını kaybeden müridlerin durumunu hatırlatırım.!!

“Resulullah’ın (sav) ayağına diken batacağına benim gözüme ok saplansın” inancına sahip olan ashabı kiramı örnek aldığını veya örnek alacağını iddia eden; Hak davasının Kâmil Mürşidine tabi olduğunu iddia eden Milli Çözüm cülerin üstadlarına olan sadakatleri O’nu üzecek en küçük bir düşünce, tavır ve hareketten sakınması ile ölçülür. Üstadı, Abisi veya bir kardeşi hakkında dünyevi bir dedikodudan Allah’a sığınmalı , Üstadın uyarı ve nasihatlerine herhangi bir bahane ile tevil getirmek yerine talimat ve tavsiyelerine samimiyetle uymalıyız.

“Ya Rabbi İmanlarımız kemâle ermeden canlarımızı alma,
Kardeşliğimizi pekiştirmeden canlarımızı alma,
Adil Düzen kurulmadan ve bu uğurda cihad etmeden canlarımızı alma,
duasını her gün yapmak bizi şeytanın fitnesinden koruyacaktır…

Allah mümin kulları üzerine merhametinin temsilcisi olarak onların üzerindeki zincirleri kırmak, hurafe ve bidatlardan kurtarmak için salih, alim ve önder şahsiyetlerini göndermiştir. Bu gönderilen özel ısmarlama olan üstadlarına mürşitlerine normal çarşı pazar gezen sıradan bir insana bakar gibi bakan bir kişi  Hocasından gerektiği şekilde istifade edemez eğitim ve terbiyeside yarım kalacaktır. 

İşte Rabbimizin sonsuz rahmet ve merhametini ve terbiye eden Rab isminin tecellisini gösteren esmaları gerçek mürşitleri üzerinde tecelli etmekteydi. Bir kimsenin üstadı aslında talebesini anne ve babasından daha çok düşünür ve merhamet eder. Çünkü insanın anne ve babası evladının genel olarak bu dünyasını ve rahatını düşünür amma insanın mürşidi ve Üstadı ise öncelikle talebesinin ahiretini düşünür ki asıl olanda şevkat ve merhamette budur. Üstadına tam teslimiyet ve bağlılıkla bağlanan kişi manevi eğitimini başarılı bir şekilde geçirecektir. Diğer türlü sınıfta kalıp hem kendisine hemde Üstadının başına bela olacaktır ki, bu bir kişinin ahiretini ziyan etmesi için fazlası ile yetecektir. 

Rabbim her birimizi Üstadımıza yük olan talebelerden etmesin yeter, yürüdüğü yolda bir diken veya çakıl taşı olamayalım yeter. 

Yalçın Bey’in arzu halini okuyunca hepimiz için bir olgunlaşma süreci olan hayat imtihanımızın süreçlerini tekrardan yaşadım, ibret almaya, hikmetle düşünmeye çalıştım . Rabbim kalemine ve yüreğine sağlık, sağlamlık versin.

Fitne ateşi her zaman yanacak, bazen köz kalacak bazen alev alacaktır. Sadakat ehline düşen Kuran ve Sünnet ışığında hep ama hep düşünmek, sahip olunan nimetlere şükretmek, şükredilmeyen nimetin ise elden alınacağı şuuruyla yaşamaktır.

Hz. Ömer (RA) şöyle demiştir:

“Hiç kimse, hidayet zannederek peşinden gittiği dalâlet hususunda ya da dalâlet zannederek terk ettiği hidayet hususunda mazeret sahibi değildir. Meseleler beyan edilmiş ve mazeret ortadan kalkmıştır.”

(Berbehârî – Şerhu’s Sunne)

Nitekim, MÜRSELÂT SURESİ’nde de Rabbimiz şöyle buyuruyor:

Rahman, Rahim olan Allah’ın adıyla

1- Birbiri ardınca ve iyilik amacıyla (örfen; zamanın şartlarına ve ihtiyaçlarına uygun olarak) gönderilenlere (uyarıcılara, Hakka çağırıcılara) yemin olsun ki;

2- Derken (sert ve çetin rüzgârlar gibi, her hayırlı hizmete koşturup, şeytani odakları ve münafıkları) kökünden koparıp savuranlara…

3- Ardından (hakikat prensiplerini ve huzur projelerini, neşriyat yoluyla) korkmadan ve yılmadan yaydıkça yayanlara,

4- Sonra, (rahatının ve menfaatinin kölesi ve nefsani arzularının esiri olanlardan uzaklaşıp, Hakkı bâtıldan, sadıkı sahtekârdan, mü’mini münafıktan çok kesin ve keskin biçimde) ayırdıkça ayıranlara… (Mutlak doğruları ve mutlu oluşumları topluma tanıtanlara,)

5- (Ve gelecek nesillere de) Bir zikir ve öğüt (olacak eserler) bırakanlara!

6- Böylece (hiç kimsenin “bilmiyordum, başka türlü sanıyordum” gibi) bir bahanesi ve mazereti (kalmasın), veya (herkes apaçık şekilde) uyarılsın! (diye gerçekleri, hem de gerekçeleriyle birlikte ortaya koyanlara yemin olsun ki,)

7- Şüphesiz size va’ad edilen (zalimlerin hezimeti, ezilen mü’minlerin zafer ve hâkimiyeti ve kıyamet haberi) mutlaka vuku bulacaktır.

Abdullah – Ahmet AKGÜL Meali: https://www.mealikerim.com/77/murselat

GİTMENİN DE BİR EDEBİ, BİR AHLAKI VARDIR. ONURU OLAN GİTMESİNİ BİLMELİ…

Üstadını; Allah’ın, kendisini terbiye etmek için kullandığı mübarek bir vesile olarak kabul etmeyi bilen, tasavvufun temeli olan Mürid-Mürşid münasebetinin nasıl olması gerektiğini idrak edebilenlerdir…

TEDAVİ OLMAK İSTEYENLERE ÖRNEK BİR YAKLAŞIM TEŞKİL EDECEK BU YAZI. İNŞALLAH HİSSEDAR OLUNUR…

Eski Türkçeden gelen arkadaş kelimesi; savaşlarda sırta bağlanan taştan gelmiştir. yani “arka-taş”. Şüphe duymadan sırtını dönebileceğin manasını taşır. Olaya Tasavvuf derinliği ile bakmayanlar en azından “Dava Arkadaşlığı” nazarıyla bakabilirse kendi yerini görecektir…

Şimdi bu ibretle okunacak ve ders alınacak bir “özeleştiri” yazısını bile zan ve iftiralarla, hadsizlikle yorumlayanlara (inşallah olmaz ama) kulak kabartanlar olur ise şu sözlerime lütfen kulak versinler;

Davasına önder ve rehber olarak gördüğü kişiye şüphe ile bakanlar yani doktoruna tedavi edeceğinden şüphelenerek yaklaşanlar nasıl tedavi bulacaklar?!..

İftira atan ve ısrarla fitne yaymaya devam eden ve itibar suikasti yapan müfterilere için yazı ve şiir ile tekzib ve nefsi müdafa Zata “sürekli gündemi sıcak tutuyor” diye fitnelerine devam edenlere kulak kabartanlar İslam Fıkhıyla gönülleri nasıl ferah bulacak?!..

Ümmetin ve insanlığın salahiyeti adına, Siyonizm ile Milli Görüş davası ve projeleriyle mücadele ana hedefi ile icra edilen yüzlerce makaleyi, sohbetleri, konferansları, 110 tane kitabı ve ödenmiş bedelleri yok sayıp fındık kabuğunu doldurmayacak nefsi ithamları haklı çıkarmak adına, nefsi müdafaa hakkı ve takipçileri aydınlatma ihtiyacı adına yazılan yazılar üzerinden bunca emeği ve mücadeleyi yok saymak hangi vicdanla açıklanacak?!..

İmani tekamül sürecinin önce taklid sonra tahkik, yani önce teslimiyet sonra hikmet arama olduğunu idrak edemeyip önce şüphe sonra o şüpheye kılıf arama gayretine girişerek tekamüllerini nasıl sağlayacak?!..

Mürid mürşid ilişkisinin idrak edilmesi için Hz. Musa ile Hızır (A.S.) kısasalarını veya Siyeri Nebi den örnekler verilmesini “üstadı ilahlaştırmak veya peygamberleştirmek” olarak yorumlayan… “onu günahsız bir kalkan, sorgulanamaz bir zırh giydirilmek için bir gayret” olarak insanların zihnine fitne yayanlara, İslam için girişilen nefis ve cihad mücadelesinde hangi kaynaklardan örnek vermek gerekir?!!!

Hata olarak görülen ama aslında yarım anlatılarak; saptırılarak, cımbızlanarak atılan iftiralara yapılan açıklamaları yetersiz gören, Peygamberlerden örnek verildiğinde sırf Üstadı hatalı ilan etmek adına Peygamberlerin Maturidi ve Eş’ari akaidine göre “İsmet; yani günah, yalan, ihanet, vahyi yanlış aktarma, büyük ahlaki kusurlar gibi durumlara düşmekten ilahi koruma altında tutma” manasını bile saptırıp “peygamberlerde hata yapmıştır” diyerek nefislerini haklı çıkarmak adına itikadlarını zedeleyenlere izahat nasıl yapılacak?!..

Kuran Meali ve Tefsir Meali gibi eserleri müellifin kendi işine göre yorumlaması olarak fitne yayanlar, müellifin kendi eserinin giriş kısmında, “açıklamalı meallerin zaten müelliflerin çağın şartlarına ve insanların ihtiyaçlarına göre Kuran’ı yorumlamak” olarak yaptığı izahatını örterek bu Meali Kerim’den nasıl şifa bulacaklar?!..

Kendilerine ayna tutulan makalelerde geçen bazı hadislerin senetlerinden şüphelenip, ayetlerin taraflı yorumlanarak delil gösterildiğini iddia edenler, sonra bunları haklı çıkmak adına tekzib etme gayretiyle yalanlayanlar ve bataklığa saplananlar kendi itikadlarını zedelediklerini ne zaman anlayacaklar?!..

Milli Çözüm’ün narkoza girmiş bir hastayı uyandırmak adına merhameten attığı tokatları yani yaptığı uyarıları ise; Milli Çözümün ve Şahsı Manevisinin hiçbir zaman böyle bir iddiası olmamasına rağmen “Tek Müslüman sizmisiniz” yaklaşımıyla düşmanca nefsini savunmaya çalışanlar bu badireyi atlatma ihtimalleri nasıl olacak?!..

Hasılı Milli Görüşün özü Milli Çözüm Davası ve Şahsı Manevisi 25 yıldır bizlere yüzlerce şey öğretti ama en önemlisi bu öğretilerini sürdürebilmek için anahtar bir karakter kazandırdı. Bu karakterin adı “MERT MÜMİN” olmaktır.

Mert karakter kendi yarasını acıyacağını bile bile dağlamayı bilmeli… Eğer bilmiyorsa zaten hiç Milli Çözüm karakterini kazanmamıştır… O zaman da “insan” olmanın gereği efendi gibi gitmesini bilmeli…

ŞİMDİ TEKRARLAYALIM; TEDAVİ OLMAK İSTEYENLERE ÖRNEK BİR YAKLAŞIM TEŞKİL EDECEK BU YAZI. İNŞALLAH HİSSEDAR OLUNUR…

Büyük mücadeleleri, İlim ve Akıl yürütür..Karakter ise sonuçlandırırmış.Karakter ve haysiyet tekamülünü tamamlayamamış kişilikler, kutlu sonuçlara ulaşamayacak, hüsrandan asla kurtulamayacaktır.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ;

Lafla, politika ile, düşmanın aldatıcı vaatlerine kulak vermekle askerlik görevi yapılamaz. Omuzlarında ve özellikle kafalarında askerlik sorumluluğunu yüklenecek kadar kuvvet bulunmayanların feci sonuçlarla karşılaşmaları kaçınılmazdır. (1927, Ankara) sözleri, bu konuda ne kadar önemlidir.!

Hata etmek ne kadar insani ise de hatadan dönmek de o kadar kıymetlidir. Üstadımızdan öğrendiğimiz bir duayı hatırlamakta fayda var: “Ya Rabbi, bağışlanmayacak hatalara düşmekten bizi muhafaza eyle!” Amin.

YALÇIN GÖZÜBÜYÜK VE EŞLERİNİ HATALARINI ANLAYIP DÖNMELERİNDEN VE BAĞIŞLANMA DİLEKLERİNİ SUNDUKLARI BU HARİKA YAZIDAN DOLAYI TEBRİK EDERİZ. MUHTEŞEM GÜZEL TESPİTLERDE BULUNMUŞLAR ALLAH RAZI OLSUN..HER İNSAN HATA EDER, HATA EDENLERİN EN HAYIRLISI HATALARINI GÖRÜP PİŞMANLIK GÖSTEREN VE TÖVBE EDENLERDİR. HATASINDA ISRAR EDENLER İSE ŞEYTANIN DOSTLARIDIR. BU MAKALE HER İKİSİNİDE GÖSTERDİ. NEFSİ DAVRANANLAR NEFİSLERİNİ PEŞİNDE GİDENLER GURURA KİBİRE KAPILANLAR, HATALARININ ÜZERİNE YENİ HATALAR EKLEYENLER ELBETTE GERİ DÖNÜŞLERİ KENDİ ELLERİ İLE ZORLAŞTIRMAKTADIRLAR. OYSAKİ SAMİMİ BİR PİŞMANLIK, SAMİMİ BİR TÖVBEDİR GEREKLİ OLAN. HER ŞEYİ DÜZELTMEYE YETECEKTİR. MİLLİ ÇÖZÜM HAKKIN TERCÜMANLIĞINI YAPMAKTADIR. DOLAYISIYLA ŞEYTANIN EN ÇOK UĞRAŞACAĞI EKİP MİLLİ ÇÖZÜM EKİBİDİR. BUNU HER BİRİMİZ BİLİRİZ. AMA ŞEYTANIN VESVESELERİNE İĞVALARINA KANMADAN DA DURAMAMAKTAYIZ. EVET İŞİMİZ ZOR AZİZ ERBAKAN HOCAMIZIN VE ÜSTAD AHMET AKGÜL HOCAMIZIN HİMMETLERİ İLE İNŞALLAH ZORLAR KOLAYLAŞACAK. BİZ BİRBİRİMİZİ SEVMEYE BAKALIM. NEFSSANİ DAVRANIŞLARDAN, GURURDAN, KİBİRDEN ARINMAYA BAKALIM. BİRBİRİMİZİ KUCAKLAYALIM, ŞEYTANIN EKMEĞİNE YAĞ SÜRMEYELİM..YANLIŞ DÜŞÜNCELERE DALDIĞIMIZDA BUNUN ŞEYTANIN OYUNU OLDUĞUNU FARKINA VARALIM. SONRADAN ANLADIK İSE GERİ ADIM ATMASINI DA BİLELİM, ÖZÜR DİLEYELİM BİRBİRİMİZDEN KIRGINLIKLARA DARGINLARA SON VERELİM.. GERİ ADIM ATAMAYINCA SORUNLAR DAHA DA BÜYÜMEKTE. ÜSTADIMIZ NEREDEYSE HER KONUŞMASINDAN BİZLERDEN BUNU İSTEMEKTE. MEVEDDET..BİRİBİRİMZE SÜREKLİ DUALAR EDELİM. ŞEYTAN AYAKLARIMIZI KAYDIRMAK İÇİN YAPMAYACAĞI ŞEY YOK, HER ŞEYİ FISILDAYACAK, HER ŞEYİ DENEYECEK ONA FIRSAT VERMEYELİM. AMA ELBETTE SADIKLAR BELLİ OLACAK ŞEKİLDE İMTİHANLAR YAŞANACAK…

YA RABBİ BİZLERİ AZİZ ERBAKAN HOCAMIZA VE ÜSTAD AHMET AKGÜL HOCAMIZA LAYIK TALEBE EYLE BİZLERİ ONLARA SIKI VE SAĞLAM YOLARKADAŞLARI EYLE. İNANIYORUZ Kİ MİLLİ ÇÖZÜM ÜSTAD AHMET AKGÜL HOCAMIZ ÖNCÜLÜĞÜNDE ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. RABBİM AYAKLARIMIZI VE KALBİMZİ SABİT KILSIN, KAYMASINA SEBEBİYET VERECEK HATALARA GÜNAHLARA DALMAKTAN TÜM KARDEŞLERİMİZLE BİRLİKTE BİZLERİ KORUSUN. AMİN.

VİCDANIN SESİNİ DİNLEMEK HER DAİM SAADET GETİRİR!..

Öncelikle kardeşlerimizin yürekten temiz bir niyetle ve samimiyetle yaptıkları bu tevbelerinin özürlerinin ve pişmanlıklarının gereğini en güzel şekilde yerine getirdikleri için kendilerini tebrik ediyorum. İnsan olmanın gereği , hata etmek ne kadar insani ise de hatadan dönmenin erdem olduğu, ders almanın kıymetli olduğunu hep birlikte müşahede ettik. Elhamdülillah.

İnsan sevdiğinin kaderini yaşarmış,
AZİZ ERBAKAN HOCAMIZ’IN KADERİNİ YAŞAYAN ÜSTADIMIZ’A, SADAKAT ŞEREFİMİZDİR!..

Rabbimizle (Kur’an’la) konuşanlar hatırlayacaklar, ne buyurmuştu Allah’ımız (Mücadele 21):
“Muhakkak Ben ve Elçilerim galip geleceğiz”. diyordu… Bakın bu yazı yayına girer girmez Ali Çağıl Bey’in yorumunda bahsettiği hadsiz kişinin bir WhatsApp mesajı ile, oyununu noktalattı – başında patlattı rabbimiz.
Yunus Emre’nin bir sözünde ifade ettiği gibi: “Sen doğru ol, eğri belasını bulur”!
Ya rabbi bu davaya ve bu davanın Şahsi Manevisi olan Asrımıza ve Kur’an’a Tercümanlık eden Üstadımıza, layık olamayız, ne olur Allah’ım bari nankörlerden hainlerden olmamanın gayretini çabasını takatimizin sonuna kadar gösterip taaa mezara kadar çene kapayıncaya kadar bizlere cümle sadıklara lütfeyle. Amin.

Vedat kardeşimin ifade ettiği şu duayı yinelemek istiyorum; Üstadımızdan öğrendiğimiz şu duayı hatırlamakta fayda var:
“Ya Rabbi, bağışlanmayacak hatalara düşmekten bizleri muhafaza eyle!” Amin.

“(Unutmayınız ki) Allah, “muhakkak Ben ve Elçilerim galip geleceğiz” diye yazmış (ve kararlaştırmış)tır. ” (Mücadele Suresi 21. Ayet – https://www.mealikerim.com/58/mucadele/21 )

YALANCININ MUMU, YATSIYI BULMADI.

İbret alalım – teslim olalım – ibretlik olmayalım…
Temennisi ve duasıyla…

NİSA SURESİ 55. AYET
Böylece, onlardan (Hz. İbrahim’in asrındaki ve sonrasındaki insanlardan) kimi ona inanmış, kimi de ona sırt çevirip (isyan ve inkâra kalkışmıştı). Çılgın ateş olan cehenneme (girmek için elçiye itiraz ve ihanetleri) yeterlidir.
(BAK: https://www.mealikerim.com/4/nisa/55 )

NİSA SURESİ 42. AYET
O gün, küfre (nankörlüğe) sapıp da (dünyalık makam ve menfaat hatırına) Elçiye isyan edenler, (ahirette) yerle bir olmayı (toprak olup savrulmayı) temenni edip isteyeceklerdir. Zira Allah’tan hiçbir sözü (ve yaşanmış olayı) gizleyemezler (ve hak ettikleri akıbete erişeceklerdir).
(BAK: https://www.mealikerim.com/4/nisa/42 )

Bu samimi ve yol gösterici yazı için Allah razı olsun.

Yüce Allah bizlere de manevi hastalıklarımızdan kurtulmayı, davamıza tamamen Allah rızası için 4 elle sarılmayı, hocamıza gönülden sadakatle bağlanmayı nasip etsin. Bizleri mücahid kullarından eylesin..

Hocamızın ruhumuza üflediği tek bir hakikatin bedeli dünya dolusu altınla ödenebilir mi?

Oysa bu yolun hakikati, şahısların silinip sadece Allah’ın isimlerinin (Esma-i İlahi) sahnelendiği bir tecelligâh olmasında gizlidir.

Gerçek izzet, Allah’ın karşısında hiçleşebilmektedir.

“*Senin Allah’a olan imanın, İslam’a olan bağlılığın ve ahiretini kurtarmak için bulunduğun bu davaya olan inancın o kadar zayıf, o kadar pamuk ipliğine bağlı mı ki; Hocanın mütevazı evi ve bineği, senin bu kutsal davadan soğumana yetti?

*Söz bitti, perde kapandı. Ya bu itimat kalesine tam gir ve vefanla siper ol, ya da bu “acaba” bataklığında boğulup git! Tercih ve taraf senin, hesap ise Allah’ındır!

*Unzurnâ (Bize nazar et / Bize bak); bu kelimede ise tam bir çocuksu saflık, muhtaçlık ve derin bir edep vardır. “Bize nazar et” demek; “Biz kendi hatamızı göremeyiz, kendi nefsimizin oyunlarını fark edemeyiz. Sen bize Mürşitlik nazarıyla bak da, Sendeki o İlahi ışık bizim karanlıklarımızı aydınlatsın” demektir.

*Hz. Musa ve Hızır kıssasında olduğu gibi; Musa (AS) zahiren “hata” gibi duran olaylara (geminin delinmesi, çocuğun öldürülmesi) kendi aklıyla itiraz ettiğinde, Hızır (AS) “İşte bu, seninle benim aramdaki ayrılık sebebidir” demiştir.”

Bu samimi, ibretli ve hikmetli itirafları okurken sanki tüm mevsimleri bir arada yaşıyormuş hissi oluştu içimde. Bir yandan, nefsimle yüzleşmek kalbime acı acı dokunurken, bir yandan Rabbime sonsuz kere şükrederken buldum kendimi. Bizlere böyle bir hakikat kapısı nasip olmasaydı, hangi dalgalarda çalkalanırdık. Sürekli bizlere hakkı, kulluk sorumluluklarımızı hatırlatan, elimizi bırakmayan… Okumanın, araştırmanın, anlamanın ve bunların bilinciyle yaşamayı aşılayan Üstadımızın üzerimizdeki emeklerini düşündüm ve şükrettim. Hocamızın şefkat uyarıları, hakikati gösteren ve bizleri şuurlandıran çok kıymetli eserleri bizlerin en güzel hazinesi. Hakkınızı asla ödeyemeyiz. Allah sizden razı olsun. Hepimizin imtihanı devam ediyor. Rabbim nefsimize karşı uyanık olma gücü ve kuvveti versin bizlere. Doğruluktan ve sadakatten ayırmasın. Üzerimizdeki tüm emeklerinize minnettarız ve muhtacız. Bizlere hakkınızı helal edin. Selam ve dua ile.

Mürid-Mürşid münasebetinin nasıl olması gerektiğini ortaya koyan hikmet dolu enfes bir beyanat olmuş,müstefid olduk. Bir daha okudum akabinde bir daha okuyacağım. Ehlullahın kalbini nazargahı ilahi bildik,esmanın tecelligahı bildik. Kâmil Mürşid, bâzan Celal ile bâzan Cemal ile zatında esmayı müzahir kılar. Allah her tâlibe bunu idrak edebilecek selim bir kalp nasip eyleyip,nefislerimizi taşkınlıktan muhafaza eylesin.

“Şayet onu işittiğiniz zaman: “Bu konuda söz söylemek (ve münafık iftiracıları haklı görmek) bize yakışmaz. (Allah’ım) Sen Yücesin; (hâşâ!) bu, büyük bir iftiradır” demeniz gerekmez miydi?
 
Eğer (gerçekten) iman edenlerden iseniz, bunun gibisine (Peygamberin namusuna, Hakk dava elçilerinin ve masum kişilerin onuruna yönelik asılsız iddialar karşısında tepkisizliğe) bir daha dönmemeniz için Allah size öğüt vermektedir.
 
Ve Allah size ayetleri açıklıyor (ve şöyle uyarıyor); Allah (her şeyi ayrıntılarıyla) Bilendir, Hüküm ve Hikmet sahibidir.”
Nur Suresi: 16-18 ayetleri. Ahmet-Abdullah Akgül – Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı
 
“Velayet ve Risalet
Cenab-ı Hak hiçbir kavmi hiçbir asırda “Resul”süz bırakmayacağını, İslam’ı öğretecek ve Hakka davet edecek bir Peygamber, Mürşit veya Mehdi göndermedikçe, toplumları sorumlu tutmayacağını, “Biz bir Resul göndermedikçe (hiçbir kavme) azap edecek değiliz” (İsrâ: 15) ayetiyle açıkça haber vermektedir. Kur’an-ı Kerim’de “Resul” kelimesi, Allah’ın peygamber olarak seçip görevlendirdiği ve kendilerine kitap ve şeriat gönderdiği zatlar için kullanıldığı gibi, o peygamberlerin dinini tebliğ ve tecdid eden davetçiler hakkında da kullanıldığı bilinmektedir.
 
“(Belkıs dedi ki:) Ben onlara (Hz. Süleyman’a) bir hediye göndereyim de bakalım, resuller (elçiler) ne ile dönecekler.” (Neml: 35)
 
“Onlara resullerin (davetçi ve tebliğcilerin) geldiği şu kent halkını misal olarak anlat ki, Biz onlara iki resul (mübelliğ ve mürşit) gönderdik, onları yalanladılar, Biz de (elçileri) üçüncü biriyle destekledik ve güçlendirdik…” (Yâsin: 13-14) gibi ayetler, geçmişte peygamberlerin dinine hizmet ve davet eden “Resul”ler görevlendirildiği gibi…
 
“Göğün, açık bir duman getireceği günü gözetle ki (bu duman) insanları kuşatır ve bu çok acı bir azap (vasıtası)dır. (O gün, çaresiz insanlar:) ‘Ya Rabbi, bizden bu azabı kaldır. Çünkü biz artık inanıyoruz.’ diye yalvaracaklardır. Ama artık bu noktadan sonra düşünüp pişman olmalarının faydası olmayacaktır. Halbuki kendilerine apaçık bir resul gelmişti de, ondan yüz çevirdiler ve bu ‘cinlenmiş ve (boş şeyler) öğretilmiştir’ dediler.” (Duhân: 10-14) ayetlerinin bildirdiği gibi ileride bazı “resul”ler, yani müceddit, müçtehit ve mürşitler de mutlaka gelecektir.
 
Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz; “Benim ümmetimin âlimleri, Ben-i İsrail’in peygamberleri makamındadır” buyurmakla da bu gerçeğe işaret etmişlerdir.
 
Elbette mürşitler ve mücedditler, hâşâ peygamber yerinde değillerdir. Çünkü peygamberler Kitap ve Şeriatla gönderilir. Davetleri resmi ve umumidir. Mürşit ve mübelliğ makamındaki resuller ise, kendi peygamberlerine tâbidir. Hizmetleri samimi ve özeldir. Hem peygamber olan resuller bizzat “Vahy-i İlahiye” muhataptır. Mürşit ve müceddit olan resuller ise ancak “İlham-ı Rabbaniye” mazhardır. Üstelik, Peygamber Efendimizle “Nübüvvet makamı” kapanmış, İslam dini her bakımdan kemâle erdirilmiştir. Artık yeni bir din ve yeni bir peygamber gelmeyecektir. Ancak:
 
“Onların içinden, emrimizle hidayete ve istikamet yoluna ileten imamlar (önderler) yetiştirmiştik.” (Secde: 24) “Her kavmin bir hâdîsi (yol göstericisi) vardır.” (Ra’d: 7) ayetlerinin işaret buyurduğu gibi, Müslümanları bid’atlardan ve bozuk itikatlardan temizleyerek, Kur’ani hükümleri kendi asrının şartlarına ve ihtiyaçlarına göre yeniden tarif ve tatbik edecek önemli şahsiyetlerin her zaman bulunması Allah’ın rahmet ve hidayeti gereğidir.
 
“Onları, emrimizle hidayete vesile olan (ibadet ve istikamet yoluna çağıran) imamlar (ve önderler) yaptık ve onlara hayırlı işler yapmayı vahyettik” (Enbiya: 73) ayeti de bu gerçeği ifade etmektedir.
 
Cenab-ı Hakkın vahyetmesi de değişik şekillerdedir. Cemadata (cansız varlıklara), nebatata, hayvanata ve insanlara kendi seviyelerine ve ihtiyaçlarına göre derece derece vahyetmektedir. “İşte o gün (yeryüzü) haberlerini söyler. Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir” (Zilzâl: 4, 5) ayeti bütün madenlerin ve cansız görülen molekül ve elementlerin, gayesine hizmet için özel bir vahye ve sevk-i İlahiye, mazhar ve muhtaç olduklarını göstermektedir.
 
“Rabbin (şifalı bal yapmak üzere) bal arısına şöyle vahyetti.” (Nahl: 68) ayet-i kerimesi de bildiriyor ki arının bal, koyunun süt, tavuğun yumurta, kelebek böceğinin ipek yapması, ağaçların çeşit çeşit meyvelere durması, hep Allah’ın vahyetmesi ve öğretmesi iledir ve hikmet-i Rabbanidir.
 
Allah-u Teâlâ hazretlerinin insanlara vahyetmesi, bazı gerçekleri bildirmesi ve öğretmesi de mertebe mertebedir.
 
“Allah bir insanla (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahiyle (kalbine ilham ederek) veya perde arkasından veya bir resul gönderip (ona) izniyle dilediğini vahyeder” (Şûrâ: 51) ayetinde açıklandığı gibi:
 
a- Ya insanların uyması gereken helâl ve haram ölçülerini bildiren, ibadet ve istikamet yolunu gösteren, emir ve hükümlerin peygamberlere bildirilmesi şeklindeki “vahiy” vardır ki, bunların inkârı küfür, terki ise zulümdür. Bu tür vahiylerin hükmü genel ve kalıcıdır. Herkesi bağlayıcıdır.
 
b- Bir de Mürşid, Mehdi, Müceddid ve Müçtehit sıfatı taşıyan zatlara Cenab-ı Hakkın hususi surette vahyetmesi, yani bazı hakikatlerin onların kalbine ilham ve ilka edilmesi vardır ki, bu da Hak’tır ve hayırlıdır.
 
“Doğan erkek çocukları öldüren Firavun’un adamlarından Hz. Musa’yı kurtarması için bazı tedbir planlarının annesine vahyedilmesi.” (Taha: 38)
 
“Bana ve elçilerime inanın diye (Hz. İsa’nın) havarilerine vahyedilmesi.” (Maide: 111)
 
Hatta; “nefislerine fisk-u fücurlarının, takva ve hayırlarının ilham edilmesi.” (Şems: 8) Peygamberler dışındaki bazı zevatın da İlahi bir ilhamata mazhar olduğunu; “kesbi” ilimler yanında “vehbi” ilimlerin de bulunduğunu açıkça bildirmektedir ve hem geçmişte hem de günümüzde bunun binlerce örnekleri görülmektedir. Yalnız şu var ki; peygamberler dışındaki mürşit ve müceddit gibi şahsiyetlerin, ancak Kur’an’a uygun olan, onu açıklayan ve zihinlere yaklaştıran ve İslam’ın genel esaslarının ve amaçlarının gerçekleşmesine yarayan keşif ve ilhamları geçerlidir. Ve zaten “mucize” gibi “keramet”lerin de Hak olduğuna inanmak, ehli sünnetin esasları arasındadır.
 
Kur’an’a ters düşen ilham ve iddiaların ise, “Rahmani” değil “Şeytani” oldukları da herkesçe bilinmekte ve reddedilmektedir.
 
Kapitalist ve Komünist bâtıl zihniyetleri ve zalim şahsiyetleri alkışlayan, Adil bir Düzenin kurulmasına karşı çıkan, cihat ve cemaat şuuru taşımayan… Masonlara “maşaallah madalyası” takan… Kısaca niyeti ve istikameti bozuk olan kimselerin tarikat, ıslahat, ilhamat ve keramet adına ortaya attıkları şeylerin, açık bir istismarcılık ve sahtekârlık olduğu ve “istidrac” sayıldığı da bir gerçektir. Ancak bu tür kötü örnekleri bahane ederek, hikmet ve hakikat yolcularını, velâyet ve keramet erbabını inkâr etmek ve özellikle bizi; adalet nizamını kurmak, zulüm ve kötülüğü ortadan kaldırmak için hizmete çağıran zatların davetine icabet etmemek, büyük bir vebal ve nasipsizliktir. Bu konuyu şu Ayet-i Kerimeyle bağlayalım:
 
“Yemin olsun ki Biz her ümmet (ve millet) için de ‘Allah’a kulluk yapın (Kur’an’ın kurallarını uygulayın), tağuti (düzenlerden ve şeytani sistemlerden) kaçın’ diye bir resul (peygamber ve davetçi) gönderdik. (Böylece) O toplumun kimine Allah hidayet buyurdu, kimileri de sapkınlığa müstahak oldu.” (Nahl: 36)
 
Sadakat ve Hıyanet
 
Tarih boyunca Hak davalara karşı işlenen hıyanetler, genellikle şu şekilde ortaya çıkmıştır:
 
1- Değişme ve düzelmeye ihtiyaç duymamak ve mevcut zulüm ve zillete razı olmak, İslam adaletinin uygulanmasını arzulamamak şeklindeki hıyanet,
 
2- Değişime, önceden taraftar olduğu ve sözde Hakkı savunduğu halde, sorumlulukla ilgili davete ve fiili hizmete katılmamak, rahatına ve menfaatine düşkünlük gibi çeşitli sebeplerle hizmetten kaçmak şeklindeki hıyanet,
 
3- Liderini ve hizmet prensiplerini, beraberlik ve bağlılığa lâyık görmemek gibi bahanelerle teşkilat düzeninden ve disiplininden kaytarmak suretiyle hıyanet,
 
4- Genel Başkan ve Komutanın, nefislerine hoş gelmeyen bazı talimat ve tatbikatlarına itiraz ve isyan ederek karşı çıkmak, fitne çıkarmak biçimindeki hıyanet,
 
5- İlk başta cemaat disiplinine ve teşkilat düzenine girdiği ve gayret gösterdiği halde, sonradan yılgınlık ve yorgunluk gösteren, düşmanların üstün güçleri karşısında çaresizlik ve ümitsizlik ifade eden ve bu işin böyle başa gidemeyeceğini söyleyenlerin, moral bozucu iddia ve davranışlarda bulunup fesat oluşturmak veya umduğu makam ve menfaatleri bulamayarak ayrılmak şeklindeki hıyanet.
 
Bu gerçekler Bakara Suresi’nin 246-252. ayetlerinde Talut’la Calut kıssasında anlatılmakta ve ta başından, nihai başarıya kadar cihat döneminde yaşanan ve ortaya çıkan “insan manzaraları” tanıtılmaktadır. Aynı bu tür hıyanetler, tarih boyunca her Hak davanın içinde görülmüştür. Maalesef bunların acı örneklerine günümüzde de rastlanmaktadır.
 
a- Bugün ülkemizde ve yeryüzünde Müslüman bilinenlerin pek çoğu, “İslam’a bütünüyle karşı çıkarak ve hayatlarından dışlayarak” hıyanet etmişlerdir.
 
b- Bazıları da İslam’ın sadece itikat ve ibadet kısımlarına razı olup, onun “Şeriat ve muamelat” kısmını lüzumsuz sayarak hıyanet etmişlerdir.
 
c- Bir kısım Müslümanlar da “Zulmü ve kötülüğü ortadan kaldırmak ve yerine adalet nizamını kurmak” üzere kurulan cemaat düzenine ve teşkilat disiplinine uymamak ve Hakkı ve hayrı savunmamak suretiyle hıyanet içine girmişlerdir.
 
d- Zulme ve zillete karşı çıkan, hizmet arzusu ve gayreti taşıyan bazı kimselerin de maalesef Talut’la Calut hikâyesinde anlatıldığı gibi, bir kısmı, komutanını beğenmeyip, biat ve itaati içine sindirmeyerek, bir kısmı liderimizin bazı icraatlarına akıl erdiremeyerek, bir kısmı üzerine aldığı vazife ve mesuliyetlerini yerine getirmeyerek, bir kısmı makam ve yetkilerini istismar ederek derece derece hıyanete düşmüşlerdir.
 
Hâlâ dava adamı bilindikleri ve pek samimi ve şuurlu zannedildikleri halde, “biat ve itaati” kabul etmeyen ve bu gibi kavram ve kurallara burun büken kimselere rastlanmaktadır.
 
Davamızın ilmi programı ve inancımızın tatbikat planı olan “Adil Düzen” projelerini okumayan, anlamaya çalışmayan, hatta sorumsuzca hafife alan ve beyinleri bulandıran tipler bulunmaktadır.
 
Hizmet için kurulan bu harekete ve bu muhterem ve mübarek cemaate gerçekten inandığı ve manevi sorumluluktan kurtulmaya çalıştığı için değil, milletvekili olmak, şan ve şöhrete kavuşmak için giren nasipsizler vardır.
 
Ta başından itibaren davanın çilesini çeken, zahmetini yüklenen, en zor zamanlarda bile sabır ve sadakat gösteren, cemaatimize moral ve metanet veren kimseleri horlamak, dışlamak, hizmetlerine mani olmak şeklindeki hakaret ve hıyanetlere şahit olunmaktadır.
 
Üstelik dünyalık heves ve hesaplarla, bir yandan biat ve sadakat numarası yapan, bir yandan da bu teşkilata ve başımızdaki Zat’a en adi hakaret ve hıyanetleri reva gören alçakları, hâlâ seven ve savunan ikiyüzlüler ortalıktadır.
 
Velhasıl bu dava, hem herkesin hakiki ayarını ve değerini ortaya çıkaran bir imtihandır…
 
Çünkü bu dava, hem kimi yararlı kimi zararlı pek çok mahlûkatı içinde barındıran, ama asla bulanmayan bir bahr-i ummandır…
 
Hem bu dava, hizmet ve sadakat ehlinin piştiği ve yetiştiği manevi bir kışladır…
 
Hem bu dava, şeytanın saltanatını yıkacak ve Rahman’ın adalet düzenini kuracak inkılab-ı ahir zamandır.
 
Öyle ise, “Ey iman edenler!.. Bile bile emanetlerinize (görev ve yetkilerinizi davanın ve İslam’ın aleyhine kullanmak suretiyle) hıyanet ederek, Allah’a ve Elçisine karşı hainlik yapmayın.” (Enfâl: 27) emrini dinlemek ve düşünmek zorundayız. Her ne suretle olursa olsun, hıyanet sayılacak davranışlarda bulunmak ve hıyaneti açık olan kimseleri savunmak kesinlikle yasaklanmıştır.
 
“(İslam davasını ve imkânlarını istismar ve suistimal ederek, aslında) Kendi kendilerine hıyanet edenleri savunma. Çünkü Allah (CC) daima hainlik yapan ve günahlara dalan kimseleri asla sevmez” (Nisa: 107) tehdidinden mutlaka sakınılmalıdır. Ve bu dünyanın fani olduğu ve hepimizin imtihanda bulunduğu hatırdan çıkarılmamalı, bunun için “…Ne elimizden çıkan nimetlere, ne de başımıza gelen musibetlere asla üzülmemeli…” (Âl-i İmrân: 153) ve Allah’ın takdirine razı olmalıdır.
 
Ve hiç unutulmamalıdır ki, eninde sonunda müstaz’aflar, (ezilen, hor görülen, ama davanın çilesini çeken ve sadakat gösteren kahramanlar) yeryüzünde iktidara varis olacaklardır… Çünkü Allah (CC), “Mücahit ve müttaki olan müstaz’afları, insanlara önder yapmayı, onlara lütuf ve ihsanda bulunmayı ve kendilerini şeref ve iktidara mirasçı kılmayı va’ad ve murat etmiştir.” (Kasas: 5)
 
“Hor görülen ve ezilen sadıklar (müstaz’aflar) topluluğunu, nimet ve faziletlerle donatılan yeryüzünün doğusuna ve batısına sahip kılmak” (A’raf: 137) Allah’ın va’adi ve müjdesidir.
 
“Düşünün ki, bir zamanlar siz azdınız. Bulunduğunuz yerde (çevrenizde hatta teşkilatınız içinde) horlanıyor ve hırpalanıyordunuz. (Hatta öyle ki) İnsanların sizi kapıp götürmesinden ve her an hakaret etmesinden korkuyordunuz. (Şimdi sevinin zira) Allah size sahip çıktı ve barındırdı. Sizi yardımıyla destekledi, sizi (maddi ve manevi) en güzel şeylerle rızıklandırdı… Ta ki şükredesiniz (şuurlu ve sorumlu davranasınız.)” (Enfâl: 26) ayetinin gerçekleşeceği günler elbette gelecektir.”
https://www.millicozum.com/mc/ozel-yazilar/yozlastirilan-bazi-kavramlar-ve-kurallari/
 
Öylesine kutlu bir davada bir Lidere biat etmişiz ki, O Zat; şeytanın şifrelerini çözmüş, yakında onun dünyadaki kurulu düzenini yıkacak, Adil bir Düzeni kuracak.
 
Şeytanın ve şeytanilerin bu kadar saldırganlığı bundandır. Yakında saltanatları yıkılacak.
 
“Biz Milli Görüşçüyüz. Elbette bütün Milletimizin, Ülkemizin, Bölgemizin ve tüm İslam ve insanlık âleminin, barış, huzur ve refahını amaçlarız.
 
Bütün bu gayretlerimiz, ibadet şuuru ve imtihan sorumluluğu kapsamında değerlendirilmelidir.
 
Bir hizmet ve gayretin ibadet sayılması için beş şey gerekmektedir:
 
a- Emredildiği için yani Allah’ın rızası ve insanların yararı için yapılacak,
 
b- Emredildiği ve Hz. Peygamberin öğrettiği şekilde yapılacak,
 
c- Emredildiği kadar yapılacak, miktar ve orana uyulacak,
 
d- Emredilen zaman ve mekânda yapılacak,
 
e- Önem ve öncelik sırasına göre yapılacak. (Farz, vacip, sünnet) (Bak: Nahl: 50. ayet)
 
Bu beş ölçüye dikkat ederek hayatımızı sürdürürsek dünyada da ahirette de mesut ve bahtiyar oluruz inşaallah.
 
Erbakan Hocamızın bir sözünü de burada hatırlayalım;

“Bütün mesele, bu şerefli davada nasıl bir imtihan vereceğimizdir.”

Üstadını; Allah’ın, kendisini terbiye etmek için kullandığı mübarek bir vesile olarak kabul ettiğinde her şey çok daha kolay oluyor demek ki. Hz. Musa ile Hızır (A.S.) kısasında olduğu gibi. Bazen bizim aklımıza yatmayan şeyler, hakikatte tam olması gerektiği gibi gelişiyor olabilir. İnsan bunu zaman ilerledikçe, bilgisi arttıkça, bakış açısı genişledikçe çözebiliyor.

Bir gün Hacı Bayram-ı Velî’ye sordular: Bazı dervişlere kırk yıldır hilâfet vermedin; Akşemseddin’e ise az bir müddet içinde hilâfet verdin. Bunun hikmeti nedir? Hacı Bayram: Her ne görüp işitti ise hemen inandı. Sonra, hikmetini yine kendisi bildi. Akşemseddin’in hikmeti budur. Ama yanımda kırk yıldan beri hizmet eden bu dervişler derhal gördüklerinin ve işittiklerinin aslını ve öyle olmasının hikmetini sorarlar. (Yani önce sorgularlar, sonra inanırlar. Akşemseddin ise önce inanır, sonra hikmetini arar H.A.)

Evet, bazen nefsin en derinlerindeki gizli kibir, gizli şirk gibi kötülükleri kesip atmak için, sancılı manevi ameliyatlar, nefse zor gelen operasyonlar gerekebilir. Kişi doktora kızmayıp acısına dayanır ve doktoruna güvenir, operasyonun hikmetini bilirse sağlığına kavuşur. Çocuklar gibi canının yandığına yanar da doktordan kaçarsa iyileşemez, telef olur gider. Allah bizlere zor zamanlarımızın hikmetini anlamayı ve gereğini yapmayı nasip eylesin.

ÜSTADIMIZI ÖYLE YA DA BÖYLE; ÜZMEK!..

( Aleyhde Bazı Fitnelere Kulak Kabartmaktan Tutalım, Her Türlü Üzmeye, Söz Verdiğimiz Halde Sözümüzde Duramayışlarımıza Varıncaya Kadar Herşey)

Yapılan hatanın farkına varmanın ve bin pişman olmanın ve bir daha o hatayı yapmamaya karar vermenin nasıl olacağını bizlere gösteren bir misalle karşı karşıyayız.
 
İşte rahmet, afv-ü mağfiret kapılarını aralayan ruh hali resmen karşımıza çıktı bu örnek itirafla.
 
Evet, hatamızı fark etmek böyle olur.
Pişman ruh hali böyle olur.
Bir daha aynı hataya düşmemek için kararlılık en az böyle olmalıdır! Rabbim sonunu hayır getirmeyi lütfetsin.
 
Bekleneni yerine getirdiği için değil! Yazıdanda anlıyoruz kaleme alınan ifadeler hissettiriyor zaten Kardeşlerimizin bin pişman ruh halini yaşamalarıyla, tabiri caizse olanca genişliğine rağmen yeryüzü yazıdaki kardeşlerimizi sıktıkça darladıkça darlamış ki , Kur’an’da geçen 3 Sahabe örneğinde olduğu gibi ( Kâ’b bin Mâlik, Mürâre bin Rebi, Hilâl bin Ümeyye – Tevbe Suresi 118. Ayet)… İşte pişmanlık nasıl olurmuş … İşte tevbe nasıl olurmuş…. İşte özür nasıl dilenmeliymişin en güzel örneği…
 
Kadı ki cümle alemi kandırsak ne çare… Bu kardeşlerimiz gibi af ve merhamet kapısını aralayamadıkça…

Ancak hiç unutmayacağımız – aklımızdan çıkarmayacağımız bir şey var : Önümüzdeki ömrümüzde söylenlere tâbi olmak – talimatları pür dikkat uygulama gayreti gütmek – aşımızdan işimizden çevremizden eşimizden dostumuzdan ÖNCEYE KOYMAZ İSEK DAVAMIZI – REHBERİMİZİ yani birşeyin ibadet olması şartından birisi olan ÖNEM VE ÖNCELİĞİMİZE almazsak – Davamıza vakit ayırma Liderimizi anlama ve yayınlarına kafa yormaz , böylesi vesveseleri sözleri kalbimizin tersiyle itelemez tokatlamazsak yarın yine şeytan ve iki ayaklı şeytanlar ve nefsimiz galib çıkabilir Allah Muhafaza. Rabbim cümlemizi muhafaza buyursun.

TEVBE SURESİ 118. AYET
Rahata ve menfaate meyletmeleri yüzünden cihaddan ve Bizans’a yönelik zorlu Tebük gazasından) Geri bırakılan (Sahabeden) o üç kişiye, (Kâ’b bin Mâlik, Mürâre bin Rebi, Hilâl bin Ümeyye’ye 50 gün boyunca uygulanan tecrit=ilgiyi kesme cezası yüzünden) olanca genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmeye başlamış, vicdani (sorumluluk ve rahatsızlıkları) kendilerini sıktıkça sıkmış ve (artık) Allah’tan başka sığınacak hiçbir makam ve barınak olmadığı kanaatine varmışlardı. Sonunda (hatalarını fark ve terk edip yeniden hayra ve hizmete) yönelmeleri için, Allah onların tevbelerini kabul etti. Şüphesiz Allah, (yalnızca) O, tevbeleri kabul edendir, Esirgeyendir.
( BAK: http://www.mealikerim.com)

Yıllardır özlemle ve sabırla beklediğimiz büyük devrim ve değişimin arefesinde olduğuna inandığımız bu günlerde, Adil Düzen Devrimi; kutlu değişim öncesi belki de son Ramazan ayında olduğumuzdan fikren ve kalben temizlenip, tevbe edip bu son fırsatı gecikmeden en güzel şekilde değerlendirelim. Üstadımızın dediği gibi; “Ramazan affetse Kurban affetmez!”

Nefsimizin kaç perde perde gerisinde hangi manevi hastalıklarımız varsa O’nun Neşterinden kaçmayıp şifa bulalım inşaAllah..

“Şayet onu işittiğiniz zaman: “Bu konuda söz söylemek (ve münafık iftiracıları haklı görmek) bize yakışmaz. (Allah’ım) Sen Yücesin; (hâşâ!) bu, büyük bir iftiradır” demeniz gerekmez miydi?

Eğer (gerçekten) iman edenlerden iseniz, bunun gibisine (Peygamberin namusuna, Hakk dava elçilerinin ve masum kişilerin onuruna yönelik asılsız iddialar karşısında tepkisizliğe) bir daha dönmemeniz için Allah size öğüt vermektedir.” Nur 16-17

Yazının tamamı muazzam derecede önemli ancak bir kaç cümleyi buraya almak istiyorum..

‘Ben karışmam’ diyerek kenara çekilen, aslında kaptanı fırtınada yalnız bırakan tayfa gibidir. Senin dinin, bir dedikodu karşısında Hocanın onurunu savunmayacak kadar ‘hafif’, senin vefan bir şüphe karşısında dağılacak kadar ‘sahte’ midir?

Münafıklar çamur atarken senin ‘tarafsız’ kalman, Üstadının üzerine bir zehirli kova da senin dökmen demek değil midir?

Tarafsızlık, aslında zalimin tarafını tutmak değil mi?

Nefsim! Üstadımın sesini işitiyorsun değil mi? “Susanlar kusandan alçak”. Yaa…

“De ki: “Allah’ın dışında bize yararı ve zararı olmayan başka şeylere mi yalvarıp tapalım? Allah bizi hidayete erdirdikten sonra, şeytanların ayartarak yeryüzünde şaşkınca bıraktıkları, (mü’min ve müstakim) arkadaşlarının da: ‘Doğru yola, bize gel’ diye kendisini çağırdığı (ama lafını duyuramadığı) kimse gibi, topuklarımız üzerinde gerisin geri (bâtıla) mı döndürülüp (sapıtalım)?” De ki: “Hiç şüphesiz Allah’ın yolu, asıl yoldur. (Gerçek hidayet O’nun hidayetidir.) Ve biz âlemlerin Rabbine (kendimizi) teslim etmekle emrolunduk.” (Kurtuluş İslam’dadır.)” (En’am Suresi 71. Ayet)

Milli Çözüme Karşı Olanların Durumu

Erbakan Hocamız ve Milli Görüşe sırtlarını dönenlerin ve ihanet edenlerin düştükleri durum aynı bugün Milli Çözüme karşı olup aleyhtarlık gösterenlerle paraleldir. Şahsımca işin özü, Ahmet hocaya karşı olanların asıl dertleri Erbakan hocaylaydı. Bugün bunu daha net gözlemlemekteyiz. Allah ıslah etsin.

Ali beyin yorumunu okuyunca aklıma ilk gelen düşünceleri paylaşmak istedim. Yalçın beyin samimi İtiraflarını ve yazısını karalamak ve çamur at izi kalsın cinsinden iftiralara yönelen zavallı bir güruh var demekki. Kim olduklarını bilmesemde bu tipler kalbi marazlı, münafık yapılı ve çürümüş beyinli insanlardır. Hak bir oluşuma karşı cephe almış olan şuursuz takımını tüm İftiraları ve bu çilkef yaklaşımlarından dolayı kınamakta behis yoktur…

Yeryüzün tamamen şeytani siyonist şebekenin elinde inim inim inlediği dönemde İnsanlığın kurtuluşunun tek çaresi olan Erbakan Projelerinin sıkı takipçisi Milli Çözüm Ekibiyle şeytanların ve ona avanelik edenlerin uğraşması ve özelliklede Muhterem Üstadı Ahmet Akgül Hocamıza iftiralar düzülmesi imtihan gereği ve tarihteki Hak Dava Önderlerinin de başına geldiği gibi gelmişti.
Milli Çözüm Ekibi ”İçinizden (insanları Hakka ve) hayra davet edecek, (ve bunun sonunda elde edecekleri devlet ve hükümet imkânlarıyla ma’rufu) iyilikleri emredip yürütecek ve (münkeri) kötülükleri de nehyedip önleyecek bir ümmet bulunsun. (Bu hizmet ve hedefler için bir liderin çevresinde organizeli bir teşkilat kurulsun.) İşte asıl kurtuluşa ve başarıya erecek olan bunlardır. Ali İmran 104” ve;

”Doğrusu Allah, Kendi yolunda (tuğlaları ve bütün parçaları) sanki birbirine (kurşunla) kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak (irtibatlı, intizamlı ve itaatli bir teşkilat şuuruna ve ordu disiplini sorumluluğuna sahip olarak cihad edip) çarpışanları seven (ve destekleyen)dir. (Özel izin ve mazeretler ile gizli görevliler dışında, ferdi ve fevri hareket edenleri değil Saf 4” Ayetlerinin gereğini yapmaktadır.

Ey iman edenler! Allah’a itaat edin (Kur’an’a uyun), Peygambere (sünnetine tâbi olun), ve sizden olan “Ulu’l-Emr’e” (yani, inandığınız gibi Hakk ve hayır üzere sizi yönetenlere, adil devlete ve hükümete, gerçek ilim ve içtihat ehline) de itaat edin. Eğer herhangi bir hususta anlaşamayıp çekişirseniz, onu hemen Allah’a (Kur’an’a) ve Resulüne (Sünnete) arz edip (bunlara göre hüküm verin. Sorunlarınızı; sarih ayetleri ve sahih hadisleri esas alarak, akıl ve ilim yoluyla kıyas yaparak, İÇTİHAT yöntemiyle çözmeyi öğrenin). Şayet Allah’a ve ahirete inanıyorsanız, bu sizin için daha hayırlıdır ve dönüp erişilecek netice olarak daha güzeldir.” Nisa 59 Ayetinde emrolunduğu gibi Elçiye Biat ve İtaat Farzdır.
Çok Şükür ki; biz Milli Çözüm ekibini her yönden eğiten donatan, yüzlerce fitneden uyarıp ikaz eden ve hain ve işbirlikçilerin günahlarına ortak olmaktan koruyan istikamet üzere Erbakan’ın plan projelerinin ve uygulanmasının dertlisi, ömrünü insanlığa bir nevi vakfetmiş bir Liderimiz vardır. Bundan dolayı şeytanlarda vazifesini yapmaktadır.

Yukarıda Yakup Kardeşimiz ve Kıymetli eşlerinin Samimi, İbretli ve Hikmetli İtirafları ve Özür Beyanlarını okuyunca, bu samimiyet kokan cümleler karşısında kendimizi muhasebeye çekmekten alı koyamadık. Milli Çözüm Ekibine yakışan tavırda buydu.

”Eğer Sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, (her şeyi) İşitendir, (hakkıyla) Bilendir. (Şeytani düşünceleri giderecektir.)
Gerçek şu ki müttakilere şeytan (tarafından ve tayfasın)dan bir vesvese ve tahrik dokunduğu vakit; (derhal Allah’ı) zikrederler (Kur’an’ın öğütlerini ve ölçülerini hatırlayıp gerçeği görürler) ve o zaman (iman ferasetiyle anında) basiret sahibi olarak (doğru yolu seçerler ve şeytanın vesvesesini defederler.) araf 200,201”
Kardeşlerimiz bu ayetlerdeki Rabbimiz’in hatırlatmalarını dikkate almışlar hem bizlere (yaptığımız ört bas edip kabullenmediğimiz geçiştirdiğimiz) hatalarımız karşısında nasıl davranmamız gerektiğine yol göstererek tercüman olmuşlar hem de onlara gıpta ile bakmamıza ve örnek almamıza vesile olmuşlardır.
Tüm kardeşlerimizle birlikte yaptığımız hatalar, nefsani düşünce ve kuruntular dahil asgari bu kardeşlerimizin tavrını uygulamayı Allah her birimize nasip etsin. Amin.

Picture of .............

.............

YORUMLAR

Son Yorumlar
25
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...