Dışişleri: Karar KKTC Hükümeti'ninmiş!..
Dışişleri Bakanlığı, Lokmacı'daki üst geçidin kaldırılması kararına ilişkin siyasi değerlendirmesini KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'a ilettiğini ve bu konudaki nihai kararın KKTC makamlarına ait olduğunu bildirdi.
Bakanlıktan yapılan açıklamada, "Talat'ın 5 Ocak 2007 tarihinde Ankara'ya yaptığı ziyaretin ardından bazı basın yayın organlarında Lefkoşa'nın Lokmacı mevkiindeki kapının açılması konusunda gerçeği yansıtmayan haber ve yorumların Genelkurmay Başkanlığı'nın 6 Ocak 2007 tarihli açıklamasına rağmen maalesef devam ettiği" ifade edildi.
"KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Talat'ın, Lokmacı kapısındaki üst geçidin kaldırılması kararını tarafımıza bildirmesinden sonra hükümetimiz, konunun güvenlik boyutunu da göz önünde bulundurarak askeri makamlarımızın görüşünü almış ve siyasi değerlendirmesini Sayın Talat'a iletmiştir" denilen açıklamada, "bu konudaki nihai karar ve inisiyatifin KKTC makamlarına ait bir husus" olduğu belirtildi.[1]
Millet uyanmasın diye papazla görüşme iptal edilmiş!…
KKTC Din İşleri Başkanı Ahmet Yönlüer, Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu 2. Hrisostomos ile bugün yapacağı görüşmenin, Başpiskopos Hrisostomos'un barışa ve dinler arası diyaloga zarar verici açıklamalarda bulunması ve radikal bir politikacı gibi davranması nedeniyle iptal edildiğini bildirdi.
Ahmet Yönlüer, Başpiskopos Hrisostomos'un, kendisiyle yapacağı görüşme arefesinde yaptığı açıklamanın "bardağı taşırdığına" işaret ederek, Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ve Başbakan Ferdi Sabit Soyer ile de görüştükten sonra görüşmeyi iptal ettiklerini söyledi. Yönlüer, iptal kararının Başpiskopos Hrisostomos'a da iletildiğini kaydetti.
Daha önceki açıklamalarında, görüşmede ön yargılı olunmaması, siyasi konuların gündeme getirilmemesi, dinler arası diyalogun ön plana çıkarılması, iki toplumun barışına din adamları olarak nasıl katkı konulacağının görüşülmesini istediğini sürekli gündeme getirdiğini kaydeden Yönlüer, KKTC'deki kiliselerin kendisinin yetki alanında olmadığını açıkladığını, bu konunun Vakıflar İdaresi ile Eski Eserler ve Müzeler Dairesi'nin yetkisi alanında olduğunu hatırlattığını belirtti.
Başpiskopos 2. Hrisostomos'un radikal bir siyasetçi gibi konuştuğuna işaret eden Yönlüler, şunları söyledi:
"Marjinal bir politikacı gibi, radikal söylemli bir politikacı gibi, ‘işgal kuvvetleri Kıbrıs'tan gitsin', ‘yerleşik' diye adlandırdığı soydaşlarımız için ‘çekilip gitsin' diyor. Bunlar din adamlarının işi değil. Bizim işimiz, Allah'ın bize emrettiği, dinler arası diyalog ve hoşgörüyü toplumlarımıza anlatmalıyız. Biz bu mesajı vermek amacıyla ve hedefiyle bu toplantının gerçekleşmesine onay verdik."
Yönlüer, Başpiskopos 2. Hrisostomos'un, Rum yönetimi lideri Tasos Papadopulos gibi açıklama yaptığını ifade ederek, "Ha Hrisostomos ha Papadopulos" dedi.
Yönlüer, Türk Ajansı-Kıbrıs'a (TAK) yaptığı açıklamada ise ziyaretin iptal edilme gerekçeleriyle ilgili olarak şunları kaydetti:
"Geçişlerin metodu konusunda mutabakata varmamıza rağmen Hrisostomos'un bu konuyu Türk makamlarını rencide edici şekilde sürekli gündemde tutması nedeniyle ziyaret iptal edildi."
Hrisostomos'un Kuzey Kıbrıs'a geçişlerle ilgili söylediklerinin ve görüşmeyi ısrarla amacından saptırmasının iptal kararını getirdiğini vurgulayan Yönlüer, Başpiskopos'un bir din adamı gibi değil de marjinal bir politikacı gibi açıklamalar yapmaya devam etmesinin, Kıbrıs'ta dinler arası diyalogu başlatacak olan böylesi bir görüşmenin ileride yapılmasını imkânsız kılacağını ifade etti.
Yönlüer, "Kuzey Kıbrıs'taki kiliselerle ilgili KKTC'deki yetkili idarenin Vakıflar ve Eski Eserler İdaresi olduğunu açıklamama rağmen, Hrisostomos'un bu konuyu buluşmamızın ana maddesi haline getirmeye çalışmasına anlam verememekteyiz" dedi.
Hrisostomos'un, buluşmanın ana temasının dinler arası diyalogu başlatmak ve barışa katkı koyacak bir girişim başlatmak olduğunu göz ardı etmesinin düşündürücü olduğunu dile getiren Yönlüer, "Hatta bu konuyla ilgili tek bir kelime dahi söylememesi düşündürücüdür" diyerek üzüntülerini belirtti.
KKTC feda edilemez, Talat derhal istifa etmelidir KKTC Cumhurbaşkanı Talat'ın Türkiye'ye gelerek Genel Kurmay Başkanı ile görüşmesine sebep olan Lokmacı Köprüsü krizine ilişkin bir açıklama yapan Türkiye Sağlık İşçileri Sendikası Genel Başkanı Mustafa Başoğlu, KKTC Cumhurbaşkanı Talat'ın KKTC'nin değil kendi geleceğinin peşinde olduğunu belirterek, "Sayın Talat bir an önce istifa etmelidir" dedi. Geçtiğimiz günlerde KKTC Cumhurbaşkanı Talat'ın Türkiye'ye gelerek Genel Kurmay Başkanı ile görüşmesine sebep olan Lokmacı Köprüsü krizine ilişkin bir açıklama yapan Türkiye Sağlık İşçileri Sendikası Genel Başkanı Mustafa Başoğlu, KKTC Cumhurbaşkanı Talat'ın KKTC'nin değil kendi geleceğinin peşinde olduğunu belirterek, "Sayın Talat bir an önce istifa etmelidir" dedi. Başoğlu, açıklamasında; KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın Lokmacı Üst Geçidi'ni Rumlara açma isteğinin Kıbrıs sorununa çözüm değil, daha çok çözümsüzlük getireceğine olan inancını dile getirdi. Kıbrıs'ın herkesin siyasi veya iktisadi çıkarlarının üstünde olduğunu kaydeden Başoğlu, Talat'ın da KKTC'yi kendi siyasi geleceği için feda edemeyeceğini vurgulayarak, "Çünkü eldeki kozlar tek tek karşı tarafa üstelik hiçbir pazarlık yapılmadan verilmekte, Türk tarafının eli zayıflatılmaktadır. Sayın Talat ya derhal istifa etmeli ya da Türk devletinin temel politikasına ters düşmeyecek şekilde kendisini yenilemelidir. Sayın Talat unutmamalıdır ki KKTC üzerinde Türkiye, kendisinden daha fazla hakka sahiptir. O yüzden önemli konularda Türkiye'ye sormadan, Rumlar'a yaranmak için kendi kendine hareket etmesi, hiçbir şekilde kabul edilemez" dedi. |
Denktaş: Devlet olduğumuzu göstermeliyiz
KKTC'nin 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, son günlerin tartışma konusu Lokmacı Barikatındaki üst geçitle ilgili olarak, "Uzlaşma istiyorsak kim olduğumuzu bilerek ve devletimize sahip çıkarak konuşmalıyız. Lokmacı Barikatında devlet olarak var olduğumuzu kanıtlamalıyız" ifadesini yineledi.
Rauf Denktaş, yaptığı yazılı açıklamada, "eş zamanlı harekette ısrar edilmesi ve bu kabul edilinceye kadar köprüye dokunulmaması gerektiğini" belirterek, "geçitleri engelleyenin köprü değil, Papadopulos'un Kıbrıs'ın tümüne sahip çıkma sevdası olduğunu" kaydetti.
"Egemen bir devletin kendi giriş kapılarını tayinde serbest olduğunu; limanların da bu nedenle egemenlikle bağlantılı olduğunu" kaydeden Denktaş, Kıbrıs'ta ateşkes anlaşmasının hüküm sürdüğüne dikkati çekti.
"Rum tarafının, Kıbrıs'ın tümüne sahip çıkma iddiasından vazgeçmediğini, adanın tümünün sahibiymiş gibi konuştuğunu, sınırlarda kapı açılmasını kendi egemenliğini kuzeye yayma eylemi olarak görüp, bu görüşe göre şartlar ileri sürdüğünü" kaydeden Denktaş, Lokmacı Barikatından geçiş şartlarının bundan önce, askeri devriye durumu da göz önünde tutularak bir köprü inşasıyla halledilmek istendiğini ve bunun karşılığında Rum tarafının da eş zamanda kendi tarafındaki duvarı kaldırmasının iletildiğini söyledi.
Rauf Denktaş, şöyle devam etti:
"Şimdi tek taraflı köprüyü kaldırma eyleminden bahsediliyor. Yani Türk tarafı bir defa daha dünyaya şık görünmek ve Rum liderinin uzlaşmazlığını yeniden kanıtlamak düşüncesiyle devlet olarak verdiği sözden geri adım atıyor, Rum tarafı gerilemeden ve ‘egemen güç olarak' şartlarını yüzsüzce yükseltirken.
Kendimizi dünyaya şirin göstermek eyleminde gerileyen hep biz olmaktayız. Bunun nedeni devlet olduğumuzu bir kenara iterek sırf ‘isim yapmak, hoş görünmek, puan kazanmak' düşüncesiyle hareket etmemizdendir. Karşı taraf her attığı adımda ‘devlet benim, egemen benim ve bunlardan taviz vermeyeceğim' diyerek yürümektedir. Bunu gözden kaçırdığımız içindir ki gerileyen taraf biz oluyoruz."[2]
Lokmacı barikatı ile neler yıkılacak? Lokmacı Barikatı'nın açılması ne anlama geliyor? Mesele, buranın sadece bir geçiş kapısı haline getirilmesi olsa, itiraz etmeye gerek olmayabilirdi. Kaldı ki, o zaman bile Kıbrıs'ta iki taraf arasındaki geçişler fevkalade azalmış ve güneye geçen Türkler çeşitli bahanelerle tutuklanıp içeriye tıkılırken, yeni kapılar açmaya neden gerek duyulduğunu sormak gerekirdi. Genelkurmay Başkanlığı'nın açıklamasında da anıldığı gibi burası askeri yasak bölge ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kontrolünde. Geçiş kapısı olarak açılması isteniyorsa, burada da bir devletten ötekine geçişleri düzenleyen kuralların aynen uygulanması lazım. Rumlar kuzeye geçerken mutlaka pasaport göstermeliler; pasaportlara ya da başka bir kağıda giriş-çıkış işlemlerinin yapılması ve bunlar KKTC bilgisayarlarına işlenmesi gerekli. Aksi takdirde KKTC'nin egemen olma iddiaları bundan büyük zarar görecektir. Oysa AKP destekli Mehmet Ali Talat önce geçişlerin sağlanması için buraya 500 milyar lira harcayarak bir köprü yaptırdı. Köprü ve geçiş noktaları ile buralarda yapılacak kontroller Papadopoulos'un hoşuna gitmedi; çünkü, Papadopoulos bir devletten ötekine geçişi istemiyor. Ona göre KKTC toprakları da ‘Kıbrıs Cumhuriyeti' adıyla hareket eden Rum devletinin işgal altındaki arazileri. Eğer geçiş noktalarında kontroller olur ve bu kontroller bir devletten ötekine geçişi andırırsa o zaman iki devlet görüntüsü ortaya çıkar. İşin garip tarafı Papadopoulos itiraz edince AKP destekli Talat'ın hemen geri adımlar atarak, köprüyü yıktırmaya kalkışması ve bölgenin askersizleştirilmesini istemesi oldu. Öteden beri Rumların iddiası Kıbrıs'ın askerden arındırılmasıdır. Kendileri Türk nüfusunun dört katı oldukları ve kendi silahlı kuvvetleri de Kıbrıs Cumhuriyeti'nin meşru kuvvetleri olduğuna göre, ada silahtan arındırıldığında çıkacak olanlar Türk Silahlı Kuvvetleri olacak. Talat, Lokmacı bölgesinin ve Lefkoşa'nın silahtan arındırılmasından ve yeni yıl demecinde bütün adanın silahtan arındırılmasından bahsederken, Rumların bu tezlerine destek vermiş oluyor. Bunda çok şaşırılacak bir taraf da yok doğrusu. Çünkü Talat'ı eskiden beri bilenler onun her halükarda Türkiye'yi adadan çıkartma mücadelesi verdiğini bilirler. Talat bilhassa muhalefetteyken bu tezleri defalarca dile getirmişti. Şimdi de yarı açık yarı gizli şekillerde benzeri politikaları uyguluyor. AKP'ye gelince, onların bu politikalara hala ve canı gönülden destek vermelerini; kendi yapmak istediklerini bir şekilde Talat'a yaptırmaya çalışmalarını anlamak mümkün değil. Çünkü bu saatten sonra, hala Türkiye'nin AB'ye girebileceğini düşünüyor olamazlar. AB'nin Kıbrıs konusunda izlediği politikaların ne kadar ikiyüzlü ve ne kadar Hıristiyan merkezli olduğunu görmemiş olmaları da düşünülemez. |
O halde hala KKTC'yi tasfiye etmek ve KKTC'nin egemenliğini sulandıracak adımlarla kendi elimizle kurduğumuz devleti tahrip etmek için neden bu kadar cüretkar olabiliyorlar? Mesele sadece Lokmacı Barikatı'nın yıkılması demek değil. 2004 yılı Nisan ayındaki referandumlardan bu yana KKTC'nin egemenlik iddialarının ortadan kaldırılması için sistemli bir politika uygulanıyor.
Referandumlardan bir ay sonra BM Genel Sekreteri Kofi Annan, Türklerin bu plana büyük bir çoğunlukla oy vermiş olmalarının, artık egemenlik iddiasında olmayacakları anlamına geldiğini söylüyordu. O günden beri, gerek AB'nin gerekse ABD'nin izlediği bütün politikalar bu amaca yönelik. KKTC'nin egemen bir devlet olmadığını; KKTC topraklarının bir şekilde ana gövdeden ayrılmış işgal bölgeleri olduğunu göstermeye ve uygulamaya yönelik. Ardından da KKTC'deki devlet otoritesi yok edilmek suretiyle Batı Almanya'nın Doğu Almanya'yı yutmasına benzer bir oyun oynanmak isteniyor. Ama Almanyaların ikisi de Almandı. Burada bir taraf Müslüman ve Türk, öteki de Ortodoks ve Rum. AKP bunu bile göremiyor artık. Yazıklar olsun…[3]
Irak, petrol, Somali ve (sonrası!)
Amerikan ve İngiliz şirketleri Irak petrollerinin % 75'ine 30 yıl süreyle el koyuyor.
Irak'ın dünya petrol rezervinin neredeyse % 15'ine sahip olduğunu bilenler de bu gerçeği daha iyi anlarlar. Üstelik Irak, benzer rezerve sahip İran'a komşu ve dünya petrol rezervinin %70 ine sahip bölgenin en önemli ve stratejik ülkesidir.
Bu bölgenin petrolü ise ağırlıklı olarak Amerikan ve İngiliz şirketleri tarafından önce Hürmüz Boğazı'ndan sonra Aden Körfezi ve Süveyş Kanalı'ndan geçerek bu ülkelere taşınmaktadır. Hürmüz Körfezi'nin bir tarafında Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman öbür tarafında ise İran var. Batı'nın İran ile sürtüşmesinde zaman zaman çekingen davranmasının bir diğer nedeni (Diğer neden Şiiliği kullanma) de işte İran'ın bu stratejik konumudur. Yani nükleer programından dolayı İran'ı tehdit eden ABD ve müttefikleri Hürmüz'ün yani petrolün geçiş güvenliğini düşünerek tereddütlü davranıyor.
Oysa aynı ülkeler hiç çekinmeden Etiyopya'nın komşusu Somali'yi işgal etmesine ses çıkartmadı. Çünkü Somali, Aden Körfezi'ni ve dolayısıyla buradan geçerek Süveyş Kanalı'na doğru ilerleyecek petrol tankerlerini tehdit edebilecekti. Üstelik Somali'de İslamcı bir hükümet Eylül'de işbaşına gelmiş ve bu hükümet Somali'deki çok zengin doğalgaz ve petrol yataklarının işletilmesi için Çin ile anlaşmalar imzalamaya başlamıştı…
Sudan'da da Somali gibi çok zengin pertol yatakları bulunmuş ve bu yatakların işletilmesi için Çin ile anlaşmalar imzalanmıştı. Çin ise kendi petrol gereksinimin %60 nı Sudan'dan karşılıyordu. Sudan da Somali gibi Kızıldeniz'e uzun kıyısı olan bir ülke ve yine Somali gibi dünyanın en zengin petrol ülkesi olan Suudi Arabistan'ın karşı kıyısında bulunuyor.
Görüldüğü gibi ABD, İngiltere ve yandaşlarının öncelikle hedefi petrol. Çünkü bu coğrafyada yaklaşık olarak 800 milyar varil petrol ve 2.2 trilyon metreküp doğalgaz var.
Batı'nın bu iki enerji kaynağına olan gereksinimi bir yana bıraksak bile petrol şirketlerinin bu alandan sağladığı ve sağlayacağı trilyonlarca dolarlık kârdan vazgeçeceğini hiç kimse beklememeli. Bu şirketler böyle bir kâr için bırakın 650 bin Iraklıyı, gerekirse on binlerce Amerikalı ve İngiliz askerinin ölümünü bile görmezlikten gelir.
PKK, Kerkük, Şii-Sünni çatışması, Kürt-Arap ya da Kürt -Türkmen düşmanlığı onlar için amaca giden yolda kullanılması gereken birer malzemeden başka bir şey değildir. Bu nedenle hiç kimse yukarıda saydığım konularda yakın gelecekte çözüm beklemesin.[4]
Lokma Lokma Gidiyor
Erbakan Hoca buna "salam" politikası derdi. Salam dilimler gibi Kıbrıs'ın elimizden yavaş yavaş çıkarılacağını bu benzetmeyle anlatırdı. Lokmacı köprüsünün durup dururken yıkılmasının Lefkoşa'nın yavaş yavaş bir Rum bölgesi haline getirilme operasyonunun başlangıcı olduğunu söyleyenler, bu benzetmenin haklı çıktığını gösteriyorlar. Papadopulos'un, askerimizin ve sembollerin (bayrakların) de çekilmesini istemesi ve ondan sonra, keyifleri isterse duvarı yıkacaklarını bildirmesi ise her zamanki kibirlerinin yeni bir örneği.
Bizi aşağılayan başka biri, adını söylerken dilimin dolandığı papazdı "Biz kiliselerimizi geri istiyoruz."
Biz camilerimizi geri isteyemiyoruz ama. Üstelik bu laflar, onlarla dinler arası diyalog yapmaya giden din görevlisine söyleniyor. İnşaallah bu aşağılanmalar faydalı olur da aşağılana aşağılana yaptığımız şeyin, sadece topraklarımızı geri vermek olduğu anlaşılır. O kadar tokatlandığı halde topraklarını "kaybetmek" isteyen başka bir ülke şimdiye kadar tarih sahnesine çıkmamıştır.
Talat'ın Kıbrıs devletinin kuruluş yıldönümünde önünden geçen KKTC TürkBirliği'ni alkışlaması için kendisini uyaran karısına, soğuk bir yüzle:
"Alkışlamayacağım" demesinin anlamı yavaş yavaş daha da netleşiyor. Prof. Ercan Çitlioğlu'ndan öğrendiğimize, göre aynı törende KKTC'nin kendi askeri birliğinin, Harbiye Marşı'nı söyledikleri için haklarında soruşturma açılmasını emretmesi de şaşkınlık verecek bir şeydir. Harbiye marşında bir mısra vardır:
"Kanla irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti."
Prof. Çitlioğlu:
"Evet", diyordu, "biz bu Cumhuriyeti kanla irfanla kurduk."
Bu marştaki "kan" lafından hoşlanmayanlar her zaman emperyalistlerin döktüğü ve halen Müslüman ülkelerde dökmekte olduğu kanları unutuyorlar. İstiklal Savaşımızı da unutuyorlar. Kıbrıs Barış Harekatı sırasında dökülen Mücahid, Mehmetçik ve sivil halk kanlarını da unutuyorlar.
Şimdi siyasette yalan söylemek de moda oldu. Talat'ın:
"Askerler de bu işe razı" sözlerini söylemediğini Genelkurmay Başkanı yalanladığında, kimsenin sesi çıkmadı.
KKTC anayasasına göre korunan Türk topraklarından askerin çıkmasını isteyenler, daha doğrusu askerin artık Türkiye'nin ve Kıbrıs'ın güvenliği için bir şey yapmamasının daha doğru olduğunu düşünenler, Kıbrıs'taki Yunan askerlerini, İngiliz ve Amerikan üslerini, Ege'deki silahlanmayı unutmuş görünürler. Üstelik Irak'ta kan döken ABD'nin ve koalisyonun, bu işleri, asker gücüyle yaptığını da unuturlar. Ne diyeyim, Allah, bunu, çok acı bir biçimde hatırlatmaktan bizi esirgesin![5]
Lokmacı Köprüsü, kafa karıştırıyor! "Yapın" diye, kim verdi parayı? Türkiye. "Yıkın" diye, kim verdi parayı? Avrupa Birliği. Hadiseyi kavramak için başkaca soru ve cevaba gerek yok bana göre. Ama çok kısa bir köşe yazısı olur bu haliyle… Malum, köşe dediğin uzun olur… Ne yapmalı? Çekelim kelimelerin ucundan biraz, uzasın madem. Niye yapıldı bu köprü? Rumlar geçsin diye. Geçtiler mi? Geçmediler. Niye yıkıldı bu köprü? Rumlar geçsin diye. Geçiyorlar mı? Geçmiyorlar. E aferin o zaman. Yalakalık hatırası yanımıza kâr kaldı en azından. |
Nerede bu Lokmacı? Lefkoşa'da. Şu soru sorulmuyor mesela… Lefkoşa'da kapı yok mu? Öyle ya… Öyle bir hava estiriliyor ki, sanırsın orada kapı mapı yok… Mutlaka açılmalı! Peki gerçek ne? Bir değil, iki gerçek var. Çünkü Lefkoşa'da iki kapı zaten var. Biri, Ledra Palas, yayalar için, açık… Biri, Metehan, otomobiller için, açık… Bunlar söylenmediği için, hiç kimsenin aklına şu soru da gelmiyor doğal olarak… Zaten açık olan iki tane kapıdan geçmiyorsa adam, üçüncü kapıdan neden geçsin kardeşim? Dar mı öbürleri? Ve, deniyor ki… Lokmacı esnafı zor durumda. Eğer buysa sorun… Kolay. Paraya sıkıştılarsa, Rum'a yalvarmaya gerek yok, bizim Beşiktaş Çarşı'dan toplarız üç beş kuruş… Can verdik sizin için, evelallah, para da veririz. Borç da değil hem… Hibe. Canlarımızın bedelini istedik mi ki, paramızı geri isteyelim? Özetle… Neydi bizim Kıbrıs politikamız? Kazan-Kazan. Bir alacak, bir verecektik. Eşzamanlı. Ne yapıyoruz? Söke söke aldığımız yerlerden, köprüleri söke söke çekiliyoruz. Neden? Önce verelim, sonra belki alırız diye. Umut yani… O halde adını da doğru koymak lazım. Kazan-Kazan olamaz bu… Kazı-Kazan'dır olsa olsa, Kazı-Kazan. (10 Ocak 2007 / Yılmaz Özdil / Sabah) |
[1] (a.a)
[2] (a.a)
[3] 09 Ocak 2007 / Hasan Ünal / Milli Gazete
[4] 09 Şubat 2007 / Hüsnü Mahalli / Akşam
[5] 10 Ocak 2007 / Afet Ilgaz / Milli Gazete

Sehitlerin Vebalini Bir Düşünün!
Şehitlerimizi verdiğimiz Kıbrıs topraklarımız nasıl göz göre göre verilir….Çok üzücü insan kahroluyor…Kolay mı kazanıldı… Türkiye yi uretme bir ülke haline getirdikleri gibi Kıbrıs ida pasif hale getirip sonra ver kurtul politikasıyla herşeyi mahvedecekler….Tabi bunlar ne anlar cihattan ,vefadan… Yazık çok yazık….Sehitlerin iki eli iki yakasında olacak bu vebale girenlerin..Rabbim nasip etmesin kuffarin hedefleri boşa çıksın İnsaAllah…