YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69e8f8d2bb279
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 7 0 4
Bugün : 42465
Dün : 56818
Bu ay : 1258128
Geçen ay : 1803365
Toplam : 53403186
IP'niz : 216.73.217.119

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

NEDEN MUHAFAZAKÂRLIK ARTTIKÇA,

AHLAKSIZLIK DA AZITMAKTAYDI?

        

6 Nisan 2005 tarihinde ve AKP iktidarı sürecinde ülkemizde korkunç bir olay yaşanıyordu. Maalesef ülkemizde binlerce örneği bulunan; bahtı kara, bağrı yara bir kadın ve kahreden dramı, hepimizi temsil ediyordu. Önceki eşinden boşanıyor, yeni eşi kendisini başka erkeklere pazarlıyordu. Bu zalim adam, zavallı kadının yanında getirdiği küçücük ve masum çocuğa işkence ediyor ve döve döve öldürüyordu! Aile yuvası, toplumun temel taşı çöküyor, ahlak ve namus kavramı can çekişiyordu! Olay Hürriyet’te çıkmasına rağmen (6 Nisan 2005) üçüncü sayfa haberi yaklaşımı dışında, hiçbir yazıya konu olmuyordu. Bir de Vatan Gazetesi bu olaya kısaca değiniyordu. Neredeyse hiçbir köşe yazarı olaya parmak basmıyordu. Vatan Gazetesindeki bir uzman görüşünün dışında hiçbir sosyolog, psikolog, aydın görüş beyan etmiyordu.

 Dünyadan bihaber hükümetimiz ve onun Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanı’ndan bir ses, bir tepki gelmiyordu. Kim bilir, belki de onlara göre bu olay, sadece adi bir polisiye vak’adan ibaret görülüyordu.

Halbuki, bu acı ve feci durum gören gözler için, duyarlı vicdanlar için hiç de hafife alınacak, görmezlikten gelinebilecek gibi bir dram değildi!.. Sadece bir avuç duyarlı insanın feryadı; can çekişen vicdanlarımızın çığlıkları ve hıçkırıkları gibiydi…

“Nerede bu ülkenin kadın kuruluşları? Niçin susuyorlardı? Asıl konuları ve ilgileri bu tür dramlara dikkat çekmek olması gereken bu yapılar, illa bir “provokasyona veya paralı bir şova ya da argo tabiri ile dolduruşa getirildiklerinde” mi ortaya çıkıp edebiyat yapacaklardı?

Nerede bu ülkedeki Hümanizm Havarisi geçinen şarlatanlar? Onlar için Emirhan ya da annesi Melahat Semiz insan sayılmıyorlar mıydı? Nerede insan hakları savunucuları? Yoksa onların “azınlık haklarını”(!) savunmaktan ve taşeronluktan başka misyonları kalmamış mıydı? Nerede Hiroşima’da ölen çocuklar için ağıtlar yakan Zülfü Livaneli gibi sosyalist sanatçıları?

Nerede kedi karikatürleriyle uğraşan bu ülkenin Başbakanı? Yoksa etrafındaki Çin Seddi’nden o da mı olan biteni göremiyorlardı? Nerede bu olayı en iyi anlaması gerekenlerden birisi olan Meclis Başkanı?

Nerede TV’lerde kadın programı yapan ve sunan insanlar? İncir çekirdeğini doldurmayan meseleleri saatlerce tartışanlar!? Yoksa iş ciddiye binince onlar da mı kafalarını kuma gömüyorlardı? Nerede bu ülkenin İslamcıları!? Kendi aralarında tartıştıkları zaman mangalda kül bırakmayan, sonra zoru görünce tornistan edip giden külhanbeyi İlahiyatçıları? Sakalları kesip, gömlekleri çıkarınca İslamcılığı bırakıp eyyamcılığa mı başlamışlardı? Yoksa “Mücahitlikten Müteahhitliğe” mi terfi etmişlerdi?.. Bu ne kötü bir alışverişti! Hani AKP gelecek, dertler bitecekti? Hani Müslümanlar kardeşti? Yoksa paraya, pula, makam ve mala, lüks arabalara kavuşunca harç bitti, yapı paydos mu edilmişti? Din, dava edebiyatı bitmiş miydi? Böyle bir durum kardeşlik mi, yoksa kalleşlik mi, kim cevap verecekti?

Ya sizler!? Ey bu ülkenin milliyetçileri… Siz neredesiniz!? “Ne kamusal alanı ulan!” diye gürleyen sesleriniz niçin kesilmişti! Bu ülkenin ‘VATAN TAŞI’ ile ‘VATANDAŞI’nın haklarını savunmanın aynı şey olduğunu, “hatta kimlik erozyonunun toprak erozyonundan daha tehlikeli” bir hal aldığını ne zaman fark edeceksiniz? ’Benim kavgam kuru bir cihangirlik kavgası değil’ diyen Fatih’in medeniyet tasavvurunu ne gün üstleneceksiniz?

Ya size ne demeli, ey bu ülkenin solcuları ve sosyal demokratları? İşsizlik, yoksulluk, gelir dağılımındaki dengesizlikler, yabancılaşma, sömürü, sosyal çöküş, çevresel ve insani kirlenme, eğitim, sağlık, modernizmin getirdiği problemler, ruhsal yalnızlaşma, kadın ve çocuk hakları, aile… Efendim! Ne diyorsunuz, yoksa anlamadınız mı? Size; bu ülkenin köşe taşlarını yerinden oynatmak için manivela olarak kullanılan sloganlar dışında hiç mi duyarlı ve tutarlı bir tarafınız kalmamıştı?

Siz iyisi mi onları sakız gibi çiğnemeye devam edin bakalım… Ya bu ülkenin muhalefeti? Pardon. Onlar kepenkleri çoktan indirmiş ve tatile çıkmışlardı!

Ve nerede şanlı komutanlarımız?.. Halkın can ve mal güvenliğini, dahili ve harici düşmanlara karşı korumakla yükümlü kurumlarımız ve kurmaylarımız?.. Ne zaman tavır alacaklardı? Bunca kapkaç, hayatları kaybolup giden bunca insan, bunca dram karşısında hangi tedbirlere başvuracaklar (mıy)dı? Harcanıp giden hayatları ve en büyük zenginliğimiz olan insan kaynaklarımızın dejenerasyonunu, ne zaman MGK gündemine alacaklardı?

Nihayetinde biz bir Think Tank (Bilgi Üretme) kurumuyuz. Netice itibariyle tabloyu ortaya koyuyor ve görev çağrımızı yapıyoruz. Yetkinliğimiz ve etkinliğimiz bunlarla sınırlıydı… 

Çünkü bu olay, bütün zulüm tarihinin ve onun kadim geleneğinin tüm izlerini taşımaktaydı. Bu olayda Cennet’ten dünyaya gönderilen Hz. Adem’den beri süregelen iyilerle kötülerin mücadelesinin misali vardı. Onun sürgününden izler vardı!.. Bu olayda Habil ve Kâbil’in dramından enstantaneler vardı. Dikkatle bakarsanız; bu olayda ateşe atılan Hz. İbrahim’den bir şeyler vardı. Nemrut gibi kendimizi ve çocuklarımızı kendi ellerimizle ateşe atışımız vardı!.. Bu olayda isyan vardı. Hz. Nuh’un tufanından fırtınalar vardı.

Bu olayda Hz. Yusuf’un kuyuya atılışından, kanlı gömleğinden haber vardı. Hz. Yakup’un hasreti vardı! Bu olayda Hz. Eyyüb’ün sabrı, balığın karnındaki Hz. Yunus’un duası vardı. İnsanoğlunun nasıl zalimlerden oluşunun hikâyesi vardı. Pişman ve perişan oluşun seyri vardı.

Ne yoktu ki bu olayda.!? Bu olayda, insanlığın çarmıha gerilişi vardı. Habibi-i Neccar’ın feryadı vardı;

“Ey kavmim! Ey insanlar! Size gönderilen peygamberlere tabi olun! Onlara tabi olun ki sizden bir karşılık beklemiyorlar. Onlar kurtuluşa ermişlerdir.’’ ayetinin hakikati okunmaktaydı… Evet bu olayda Habib-i Neccar’ın feryadı ve öldürülüşünün dramı vardı, onun çağrısının gerçeği vardı.

Bu olayda Hz. Peygamber’in Mekke’de uğradığı zulmün dramı vardı. Taif’te anlaşılamayışının ve kendilerini rahmete çağırdıkları tarafından hakarete uğrayışının örneği vardı!

Bu olayda cahiliye kalıntısı her şey vardı. İnsanoğlunun cehaletinin, yoksulluğunun, çaresizliğinin dramı vardı. Tutunamamanın, ayağı kaymanın, çamura batmanın, tükenişin, haykıramamanın!.. Çalınmış hakların, yaşanmamış hayatların, doğamamış insanların… Mustaz’aflığın (zayıf düşürülmüşlüğün), insanları aklen, madden, kalben ve ahlaken yoksullaştırmanın soysuzluğu vardı!

Ey siz Nirvana’dakiler! Ey Siyonist ve emperyalist şeytanlar ve uşak ruhlu işbirlikçi köleler! Farkında mısınız, sizler insanları insanlıktan ve zıvanadan çıkardınız! Dinden, imandan, candan, maldan, namustan mahrum bıraktınız!. Bu utanç sizin!

Daha bilimsel açıklamalar bekleyenler için dini kavram ve terminolojiye dayalı bu üslubumuz yadırgatıcı gelebilir. Fakat takdir edersiniz ki olayın insani boyutu kuru teorilerle ve salt akılla yapılacak açıklamaları yetersiz kılıyor. Kaldı ki burada kimseye iman telkin etmiyoruz. O başka bir tartışma konusu. Ne var ki Türkiye’yi yönetenler, dinin sosyopolitik, sosyoekonomik ve sosyopsikolojik boyutunu görmezlikten ve anlamazlıktan geliyorlar. Bilerek veya bilmeyerek de ülkenin kuyusunu kazanlara yol açıyorlar. Bu konuyu daha iyi anlamak için sıcak bir olaya, Papa’nın cenaze törenine bakmaları yeterli! Tüm çıplaklığıyla gözlerinin önünde duruyor. Batılıların, Yahudi ve Hristiyan dünyasının huzuru ve kurtuluşu “Din”de aradıklarını görmüyorlar. Daha pek çok boyutu olan bu olayda, insanın acıyan yüreği, akan kanı, yitirilen canı vardı. Ve tabi ki bu olayın sosyopsikolojik yönü vardı. İnsanın kendi özünü yitirmesi, içinin çölleşmesi ve kalbinin sevgisizleşmesi vardı!

Ahlaki temele dayalı bir sosyal toplum olmadıkça, birbirimizi boğazlamaktan kurtulamayacağımızı artık ne zaman anlayacağız? Ne zaman hayat ve huzur kaynağımız İslam’la barışacağız? Kısaca, her şey nasıl insan olacağımız ve nasıl insan inşa edeceğimizle alâkalıydı…

Daha söz bitmedi!

Çünkü bu bozuk ve barbar sistemin, bu haksız ve ahlaksız düzenin kurbanı olan zavallı kadın, kahpece katledilen yavrusunun parçalanmış cesedini, korkusundan bir bavul içinde Balıkesir’e taşıyordu! O bavulda; bu ülkeyi yönetemeyenlerin –dikkat edin yönetenlerin değil, çünkü yönetebilselerdi böyle olmazdı- günahları vardı! O bavulda hain yöneticilerin, zalim sermayenin suçları yatıyordu!..

O bavulda; varlığa, hayata, insana dair hiçbir fikri ve derdi olmayanların paradigmalarının iflası vardı. Bugünkü konumlarımızın, bakış açılarımızın, parametrelerimizin yetersizliği vardı o bavulda! Kendimizi gözden geçirmemizin, iş işten tamamen geçmeden, oturup bir nefis muhasebesi ve durum değerlendirmesi zorunluluğu vardı.

Çankaya tepelerinden birkaç kavram, birkaç kelime etrafında dönüp duran açıklamaların, bu ülkeyi anlamaya yetmediğinin göstergesi vardı o bavulda. O bavulda; iç ve dış düşman sıralaması yapan kurumların, bu ülkenin “yel değirmenlerinden” daha ciddi sorunları olduğunu göremeyişleri vardı. O bavulda; %9 kalkınma hızı sağladık, enflasyonu %10’un altına çektik diyerek böbürlenen hükümet çevrelerinin, politikalarının iflası vardı.

O bavulda; bu ülkenin aydınlarının sığlığı, yalakalığın çürümüşlüğü ve toplumun hiçbir sorununa çözüm öneremeyen üniversitelerinin çöküşü vardı. O bavulda; bu ülkeyi soyup soğana çevirenlerin, şerefsizliği vardı. Evet o bavulda, bu ülke soyulurken sesini çıkarmayanların, görevini yapmayanların vebali vardı, duyarsızlığı vardı.

O bavulda; elde ettikleri “erk”i ülke ve millet çıkarına kullanması gerekenlerin, kendi keselerini doldurmak için işledikleri suçların faturası vardı. O bavulda; en ufak bir dini tezahürü “laiklik tehdidi” olarak algılayan çevrelerin, “laik köklerden, etik değerler üretilemeyeceğini’’ bilemeyecek kadar büyük cehaletleri ve hıyanetleri vardı!.. Laisizmi, “kutsalsız bir toplum yaratma” çabalarının gerekçesi kılanların, insanları donatacak ve hayat karşısında savunmasız bırakmayacak bir önerilerinin olmadığı gerçeği vardı o bavulda. Evet, o bavulda siz vardınız, biz vardık! Velhasıl hepimiz vardık o bavulda!

Tıpkı Tabut’ta Fransa Krallığı Olduğu Gibi!

Fransız ihtilali öncesi yıllardı. Kral, avenesini de yanına alarak ava çıkmıştı. Dönem; “Ekmek bulamazlarsa, pasta yesinler” zamanıydı. Halk açtı ama kralın keyfi tıkırındaydı. Kral avlanıp eğlenme sevdasındaydı. Az ötede ise bir patika yolda kendisini taşıyan eller üzerinde, açlıktan ölmüş bir köylü tabutta mezara götürülüyordu! Kral sordu: “O ne?”

“Bir Köylü. Ölmüş efendim!” Dediler… Kral avına devam etti. Hiç aldırmadı bile!.. Yorumcu tarihe notunu şöyle düşecekti.

“O tabutta Fransız Köylüsü Yoktu. Fransa Krallığı Vardı!..”

Bu ülkenin bütün sorumluları ve sorumsuzları size söylüyoruz! Hâlâ görmüyor musunuz?

“Emirhan’ın cesedinin taşındığı o bavulda Türkiye Vardı!..” feryatlarına kulak asılmamıştı…

Ne diyelim; bu milleti imandan, İslam’dan, Kur’an’dan koparanlar utansındı!.. Şehvet ve şöhret’e tapıp, ahlak ve namus kavramını karartanlar utansındı!.. Medine’de kuyumcu Yahudi’nin, Müslüman bir hanımın eteğinin açılıp, edep yerlerinin görünmesine sebep olması olayının: Hz. Peygamberimizce İslam’ın ve insanlığın onuruna yönelik en tehlikeli saldırı sayılması gerçeğini unutturup, namusumuzu, yurdumuzu, ordumuzu ve onurumuzu hedef alan bunca tahrip tahkir ve tacize rağmen; hâlâ Allah Resulûnü “Hoşgörü ve Diyalog…” öncüsü göstermeye çalışan ve hiç utanmadan “Kutlu Doğum Haftası”nı kutlayanlar utansındı! Din istismarıyla iktidara gelip, din ve ahlak tahribatı yapanlar utansındı!

Şimdi yıl 2019… Ve hâlâ AKP iktidardaydı. Ama muhafazakârlık arttıkça, ahlaksızlık da azıtmaktaydı.

“Esra Erol programında bir kadın, kendisine ve kız kardeşine ağabeylerinin tecavüz edip, gebe bıraktığını açıklamıştı…”

“Kendi kızına küçük yaştan itibaren yıllarca tecavüz eden baba yakalanmıştı.”

“Beş çocuklu kadın, öz kaynıyla kaçmıştı…”

“Kayınvalidesiyle gizli aşk yaşayan damadı, karısını boşamıştı…”

“Mahalle imamı, caminin özel odasında Suriyeli kadınla basılmıştı.”

“Altı yaşındaki kız çocuğuna tecavüz eden 60 yaşındaki adam tutuklanmıştı…”

“Bakım yurdundaki kız ve erkek çocuklara tecavüz eden idareci aranmaktaydı…”

Yengesine, gelinine, teyzesine ve küçük talebesine tecavüze kalkışanlar, kurbanlarını öldürüp, parçalayıp çöp bidonlarına atanlar çoğalmıştı…

İnsanın kanını donduran, vicdanını sızlatan ve yüzünü kızartan bu tür haberler, her geçen gün artmakta, gazete ve TV haberlerinde sıklıkla yer almaktaydı. Toplum hızla yozlaşmaktaydı, ahlaki ve ailevi tahribat yaygınlaşmakta ve daha da beteri bu korkunç gidişat karşısında ilgili ve yetkili makamlar duyarsız kalmaktaydı.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi, son bir buçuk yılda (2017-2018 arası) 21 bin 957 çocuğun kayıtlara ‘hamile’ olarak geçtiğini açıklamıştı. Kayda girmeyenleri de hesaba katınca rakamlar daha korkunç boyutlara ulaşmaktaydı!

CHP Milletvekili Ali Şeker’in ‘istismar sonucu hamile çocuklar’ hakkında bilgi almak için yaptığı başvuruya aldığı yanıtla, Türkiye’nin kanayan yarası ‘çocuk anne’lerle ilgili korkunç rakamlar ortaya çıkmıştı. Resmi verilere göre, 18 ayda 21.957 çocuk gebe kalmış ve hastanelerde kayıt altına alınmıştı. İstanbul Küçükçekmece’de bulunan Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi ile İstanbul Bağcılar Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde 18 yaş altı gebeliklerin, adli makamlara bildirilmemesi skandalının ortaya çıkması üzerine, konu çeşitli soru ve Meclis araştırma önergeleri ile Meclis gündemine taşınmış, ancak gündeme alınmamıştı. Kendisi de doktor olan Milletvekili, bu sefer de bilgi edinme yasası çerçevesinde CİMER’e başvurmuştu. CİMER’den verilen yanıta göre, 2017 yılı genelinde ve 2018 yılının ilk 6 ayı içerisinde, yani toplamda 18 aylık bir süre zarfında, 21.957 çocuk gebe sayısının kayıtlara geçirilmiş olduğu anlaşılmıştı. Bu verilere göre, ne yazık ki her gün 40’tan fazla çocuğumuz, daha kendileri birer çocukken, okul sıralarındaki derslerini dinlemeleri gerekirken anne olmaya zorlanmışlardı. Ne yazık ki CİMER vasıtası ile edindiğimiz bilgilerde de bazı gerçekler gizlenmeye çalışılmıştı.

2017 yılında, hükümetin bir gece yarısı önergesiyle çocukları tecavüzcüsüyle evlendirerek af getirmeye çalıştığını ve muhalefetin gösterdiği güçlü tepki ile geri adım atmak zorunda kaldığını hatırlatan Milletvekili: “Çocuk annelikle mücadele etmek için çaba göstermesi gereken hükümet; gece yarısı kanun önergeleri ile çocuk anneliği, çocuk gelinleri özendiren, istismarcılara af getiren düzenlemeler için uğraş verdi. Okullarda ders kitapları aracılığıyla buluğ yaşına giren (kız çocuğu için 9 yaş, erkek çocuğu için 12 yaş) çocuk kendi başına evlenebilir şeklinde eğitimler verilirken, iktidar suskunluğunu korumayı tercih etti. Kanunu çıkaramadılar ancak adli makamlara bildirim yapmayarak fiili durum yaratıyorlar. Bu tercihin sonu da her gün 40’tan fazla çocuğumuzun anneliğe zorlanması sonucunu doğurdu” ifadelerini kullanmıştı.

Dr. Ali Şeker’in aşağıdaki soruları, soru önergesi ve bilgi edinme başvurusuna rağmen yanıtsız bırakılmıştı:

1- 2017 yılı boyunca ve 2018 yılının ilk 6 ayında, Türkiye genelinde kayda geçen 18 yaş altı gebe çocuklarımızın yaşlara göre dağılımı nasıldır?

2- Kayıtlara geçen en küçük gebe çocuk yaşı kaçtır?

3- 2018 yılı içerisinde ortaya çıkan ve yukarıda değinilen iki sağlık skandalı da göz önüne alındığında, çocuk gebelerin yetkili makamlara bildirilmesi konusunda hastane yetkilileri ve sağlık çalışanları yalnızca gebe poliklinikleri ve doğumhanelere başvuran vakaları dikkate almaktadır. Gebe polikliniği ve doğumhanelere başvuran çocuk gebelerin yanı sıra, çocuk polikliniği başta olmak üzere diğer branş ve polikliniklere başvuran çocuk gebelerin takip ve tespiti için alınan önlemler var mıdır?

4- 2017 yılı boyunca ve 2018 yılının ilk 6 ayında gebe polikliniği ve doğumhaneler dışındaki diğer polikliniklere ve branşlara başvuran ve gebe oldukları tespit edilen 18 yaş altı çocuk gebe sayısı kaçtır? Bu çocuklarımızın illere ve hastanelere göre dağılımı nasıldır?

5- Bu çocuklarımızın kaçı ile ilgili olarak sorumlu Sosyal Hizmetler Uzmanı vasıtasıyla İl Emniyet Müdürlüğü Çocuk Şubesi’ne bildirim yapılmıştır?

İşin daha da kötüsü, görünüşte muhafazakârlık ve din istismarcılığı, yani sahte ve sözde dindarlık arttıkça, toplumdaki ahlaki ve ailevi yozlaşma daha da azıtmaktaydı!

“Gündelik tartışmaların ve yandaş medyanın sihirbazlığı arasında-içinde gözden kaçan bir haber yayınlanmıştı. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 2017-2021 yılları için hazırlanan stratejik planda, Türk toplumunda dine olan ilgi arttıkça, ahlaki değerlerin aşındığı vurgulanmıştı. Maalesef toplumunun ahlaken korkunç bir yozlaşma sorunu yaşadığı saklanmaktaydı. Resmi rakamların gösterdiği üzere, hırsızlık, gasp, tecavüz, cinayet vb. adi suçlar nüfus artış hızından çok daha yüksek bir oranda artmaktaydı. Kadın cinayetlerinde ve “iş kazası” diye geçiştirilen ihmal ölümlerindeki artışlar, artık normal karşılanmaktaydı. Okullarda, öğrenci yurtlarında ve ıslahevlerinde çocuk tacizinin, sanılandan daha yüksek düzeyde olduğu konuşulmaktaydı.

Ama muhafazakârlık yani şekilci ve şuursuz Müslümanlık ve din istismarcılığı ise sürekli tırmanıştaydı. Yani AKP iktidarları boyunca aslında muhafazakârlaştıkça ahlaksızlaştığımız ortaya çıkmıştı. Türk toplumu Özal’dan bu yana üretimden kopan, borçlanan, dışarıdan bulduğu sıcak para ile içeride tüketimi pompalayan, kolay kazancı, bedavacılığı, devleti soymayı ve faizli kredi alıp, üstüne yatmayı gözü açıklık sayan bir bozuk düzene alıştırıldı. Devletin elindeki kamu iktisadi teşebbüsleri satıldı ya da kapatıldı. Eğitim sistemi laçkalaştı. İnsan kaynaklarının nitelikçe yükseltilmesine yönelik hiçbir çaba harcanmadı. Özal’dan Erdoğan’a uzanan çizgide uygulanagelen neoliberalizm, bireyciliği, çıkarcılığı, hayatın her alanında kalitesizliği doğurmaktaydı. Yükselen işsizlik, yoksulluk ve çıkarcılığın vardığı kültürel sonuç, ahlaki yozlaşmayı tırmandırmıştı. Artık Türkiye ekonomisini elinde tutanlar, sanayi ile ilişkileri olmayan, yani üretmeyen rantiyeciler, faiz ve borsa spekülatörleri olmaktaydı. Ülkemizin var olan zenginliği, toplumsal kesimler arasında korkunç bir gelir adaletsizliği içinde dağıtılmakta, toplumun büyük kesimi devlet yardımı denen sadaka gelirleriyle yaşamaya alıştırılmıştı.” tespitleri haklıydı. Ama bu durumdan yakınan insanların, ülkemizin maddi ve manevi kalkınması için hayatını harcayan Erbakan Hocaya karşı olumsuz ve onursuz tavırları da unutulmamıştı.

Televizyon programlarında, gazete sayfalarında, haber portallarında ve sosyal medyada, her türlü ahlaksızlığın ve porno yayınlarının pervasızca sergilendiği bir ortamda, özellikle gençler arasında görülen ahlaki çöküntünün, toplumun geleceği açısından son derece büyük tehlike ve tehditler oluşturduğu hâlâ dikkatlerden kaçırılmaktaydı.

Ne yazık ki, toplumun tamamı başta olmak üzere ve özellikle gençlerimize, medya kanalıyla kendi öz değerlerinden yoksun kişilerin yaşam tarzları imrenilecek tarzda sunulmaktaydı. Özellikle ve bilinçli bir şekilde, okul hayatını konu alan dizi ve programlarla ahlak ve maneviyat tahribatı yapılmaktaydı.

Maalesef; ülkemizde, tüm toplumsal yapı ve kurumlarda ciddi bir ahlak krizi ve vicdan erozyonu ile karşı karşıya bulunmaktayız. Sadece kamu kurum ve kuruluşlarında değil, tüm toplumsal katmanlarda bu kirliliğin ve yozlaşmanın giderek arttığını ve hatta kurumsallaştığını görmekte ama göz yummaktayız. Bu ahlak krizi ve maneviyat erozyonu en başta siyasal alanda yaygındır. Siyasal kültürün dejenerasyonu ve siyasal yozlaşmaların yaygınlaşması, ülkemizde dini ve ahlaki değerleri de, demokrasiyi de ciddi anlamda bozmaktadır. Bunun yanı sıra siyasal ahlaksızlıklar toplumun diğer alanlarında da ahlak sorunlarını gündeme taşımaktadır.

Siyasal alan dışında, medya sektörü de bir ahlak krizi ile karşı karşıya bulunmaktadır ve hatta ahlaki yozlaşmayı pompalamaktadır. Çağdaş demokrasilerde dördüncü kuvvet olarak anılan medyanın gücü ve toplumsal yaşam üzerindeki olumsuz etkileri, akıl almaz bir hızla artmaktadır. Bu bakımdan medya ahlakının yeniden tesis edilmesi önem taşımaktadır. Siyaset ve medyada yaşanan kirlilik ve yozlaşmalar dışında, ülkemizde iş dünyasında da ahlak sorunu ile karşı karşıya bulunmaktayız. Serbest piyasa ekonomisinde “iş ahlakı” ya da “firma ahlakı” ile ilgili kanun ve kuralların yokluğu yeni sorunları doğurmaktadır. Örneğin; vergi kaçakçılığı, tüketici haklarının yeterince korunamaması, çevreye karşı gerekli duyarlılığın kaybolması ve benzeri sorunlar giderek ciddi boyutlara varmaktadır.

Eğitim ve bilim dünyasında da ahlaki değerlerin giderek dejenerasyona uğradığı bir süreç yaşanmaktadır. Benzeri ahlaki çöküntülerin toplumun diğer katmanları için de yaygınlaştığı açıktır. Örneğin; hukuk devleti anlayışında bir yozlaşma yaşandığı, bunun sonucu olarak adalet ve yargının işlemez durumda olduğu ortadadır.

Özetle, ülkemizde son yıllarda tüm toplumsal yapı ve kurumlarda bir ahlak erozyonu giderek yaygınlaşmaktadır. Siyasetten medyaya, iş dünyasından eğitim ve bilim dünyasına kadar uzanan tüm katmanlarda, gözle görülür ve hissedilir bir deformasyon ve dejenerasyon yaşanmaktadır. Toplumsal kirlilik ve yozlaşmalar hızla yaygınlaşmakta ve giderek kurumsallaşmaktadır.

“Ahlak İlkeleri” (The Principles of Ethics) adlı eserinde Herbert Spencer (1820- 1903) “Herkes ahlaklı olmayınca, hiç kimse ahlaklı kalamaz!” diye yazmaktadır. Yani Kur’an ayetlerinin ve Hadis-i Şeriflerin bildirdiği gibi, birinin ahlaka uygun olmayan davranışlarda bulunmasına, diğerlerinin gerekli ve yeterli tepkiyi koymaması durumunda ahlak dışı (gayri ahlaki) davranışlar artacaktır. 19. yüzyılda yaşamış büyük liberal filozoflardan biri olan Spencer’in ahlak konusunda verdiği mesaj oldukça açıktır; bir kişinin ahlaklı olması, ya da bir tek alanda ahlaka uygun olan davranışların bulunması yeterli olmamaktadır, tüm alanlarda ahlaka uygun ilkelerin ve standartların yürürlükte olması şarttır.

“Balık baştan kokar” atasözünün verdiği mesaj açıktır. Örneğin, bir şirket yönetiminde ya da devlet yönetiminde eğer lider ve üst yöneticiler ahlaka uygun davranmazlarsa, o zaman şirket ya da devlet kuruluşunda görev yapan diğer çalışanların ahlaka uygun davranması söz konusu olmayacaktır. En azından üst yönetimin, kendi altlarında çalışanlardan ahlaka uygun davranış ve eylemlerde bulunmalarını bekleme hakkı olmayacaktır. Özetle; liderlik ve yönetim ahlakı, organizasyon ahlakı için gerekli bir şarttır. Fakat, yeterli bir şart değildir… Bir organizasyonda ahlaktan söz edebilmek için liderlik ve yönetim ahlakı yanı sıra başlıca şu ahlaki altyapıların da bulunması lazımdır.[1] 

1- Sistem ve nizam ahlakı: Toplumun bağlı olduğu anayasaların, kuralların, normların, standartların; hukuka, ahlaka ve temel insan haklarına uygun olması lazımdır.

2-   İktidar ahlakı: Ülke yönetiminde söz sahibi olan etkili ve yetkili kadroların, şahsi makam ve çıkarları uğruna haksızlık ve ahlaksızlığa kaymaları, derece derece tüm toplum katmanlarını saracak ve sarsacaktır.

3- İnsan ahlakı: Toplumu oluşturan bireylerin de her konumda Hak’ka ve ahlaka uygun davranışlarda bulunması şarttır. Bunun için de en başta toplumu oluşturan ailelerin ve bu ailede yetişen bireylerin ahlaklı yetiştirilmeleri lazımdır. Toplumun yönetildiği siyasal sistemin ve aynı zamanda ekonomik düzenin ahlaki olması için, eğitim sisteminin ve kanaat önderlerinin Milli ve manevi değerlere göre hizmet vermeleri şarttır. Diniyle düzeni uyuşmayan bir toplumun yozlaşması kaçınılmazdır. Ahlaksız Batı’nın Haçlı dayatmalarını, AB uyum yasaları olarak Meclis’ten tıkır tıkır ve tartışmasız geçiren bir iktidarın, sinsi tahribatları sonucunda halkın bu denli yozlaşması doğal karşılanmalıdır.

Sayıştay, çoğu AKP’li belediyelerde olan büyük çaplı yolsuzluklar tespit ediyor, ama savcılar harekete geçmiyordu!

Çoğu AKP’li belediyelerdeki yolsuzluklarla ilgili Sayıştay’ın 2013 raporlarını ve tespitlerini ihbar kabul eden savcılar 1522 belediyeye soruşturma başlatmıştı. Ancak Sayıştay’ın 2017 raporlarından dolayı hâlâ harekete geçen olmayışı kafaları karıştırmaktaydı. Sayıştay, belediyelerdeki yolsuzluk ve usulsüzlükleri bir bir gün yüzüne çıkardığı halde savcıların sessizliğini koruması “yargının siyasallaşması” olarak yorumlanmıştı.

Evet, yolsuzluklar ortaya çıkmıştı, ama harekete geçen yoktu! Son günlerin en dikkat çeken gündemi, hiç şüphesiz Sayıştay’ın raporlarıydı! Sayıştay, çoğu AKP’li belediyelerdeki yolsuzluk ve usulsüzlükleri bir bir ortaya koyarken, savcılar ise harekete geçmek yerine sessiz kalmayı tercih ediyorlardı! Bundan 5 yıl önce (2013) Sayıştay’ın raporları savcılar tarafından ihbar kabul edilirken, Sayıştay’ın 2017 raporlarında tespit ettiği usulsüzlük ve yolsuzluklar hakkında hâlâ işlem başlatılmaması nasıl okunmalıydı? Sayıştay’ın kamu kurum ve kuruluşları denetleyen raporları Türkiye’nin gündemindeki yerini korumaktaydı. Özellikle belediyelerle ilgili yolsuzluk ve usulsüzlüklerin öne çıktığı raporların konuşulduğu dönemde, aniden Sayıştay Başkan Yardımcısı Fikret Çöker’in görevden alınması kafalarda soru işaretlerine yol açmıştı. Yerel seçimlere kısa bir süre kala Sayıştay’ın belediyelerdeki kirli çamaşırları ortaya dökmesi, AKP iktidarını zora sokarken, savcılar şimdilik sessiz kalmaktaydı.

2013 yılında bin 382 belediye hakkında soruşturma açılmıştı

Sayıştay’ın 2017 denetim raporlarına göre hemen hemen kırık not almayan belediye yokken, Sayıştay Başkan Yardımcısının aniden görevden alınması ise şüpheleri artırmıştı. Sayıştay’ın 2013 raporundaki tespitlerini ihbar kabul eden savcılar, yolsuzluk ve usulsüzlüklerden dolayı bin 382 belediye hakkında soruşturma açmıştı. Sayıştay’ın 2017 raporlarından sonra savcılıkların şimdiye kadar hiçbir belediye hakkında soruşturmanın dahi başlatılmaması yargının, iktidarın güdümüne alındığının ispatı mıydı?

Hatırlanacağı üzere Sayıştay’ın 2017 belediye denetim raporlarına göre, hesaplarda milyonlarca liralık açık görülmesi, belediyelere ait binaların kayıtlara geçirilmemesi, yasalara aykırı görevlendirmeler saptanmıştı. Özellikle 1 metrelik hortuma 78 TL ödenmesi, 33 kuruşluk oyuncak için 60 TL ödenmesi ve aşırı yakıt tüketen araçlar gibi birçok usulsüzlük ve yolsuzluk raporlara yansımıştı. Ayrıca raporlar; Tayland’a teknik gezi düzenlenmesi, kamu araçlarıyla tatile gitme ve özel işlerinde kullanma gibi belediyelerin vatandaşın parasını har vurup harman savurduğunu açığa çıkarmıştı. Ancak belediyeler kamuya ait paraları yandaşa peşkeş ederken, hiçbir savcının hâlâ harekete geçmemesi, AKP iktidarının iç yüzünü ortaya koymaktaydı. (10.11.2018 – Milli Gazete) İşte ülkemizdeki ahlaki yozlaşmanın altında bu bozuk anlayış ve yaklaşım yatmaktaydı.

AKP iktidarı Şeker Fabrikalarını satıyor, yerine cezaevi kuruyordu!

AKP Yozgat Milletvekili’nin yaptığı açıklamayı, önemine binaen dikkatlerinize sunuyorum. AKP’li Vekil diyor ki; “Yakın zamanda açılışını yapacağımız Yozgat Cezaevi’nin inşaat alanında incelemelerde bulunduk. 4 bin kişinin yatacağı, 2.700 personelin istihdam edileceği ve bacasız fabrika gibi çalışacak cezaevinin hayırlı olmasını diliyorum.” Dikkat buyurun yapılacak cezaevinde 4 bin kişi yatacak, 2.700 personel çalışacak ve böylelikle Yozgat; 4 bin suçluyu barındıran il olarak kalkınmış olacakmış. Yozgat’ta, binlerce insanı ilgilendiren şeker fabrikası, Nisan ayındaki özelleştirmede 275 milyon liraya satılmıştı. Şimdi 110 milyon liraya Yozgat Cezaevi yaptırılmaktaydı. Kırşehir şeker fabrikasını 330 milyon liraya satan hükümet, aynı Kırşehir’e KDV’si içinde 338 milyonluk cezaevi konduracaktı. Bu yamuk kafalara göre, Kırşehir, Yozgat’a bakarak daha fazla kalkınmış olacaktı! Fabrika satmayı başarı, cezaevi açmayı yatırım sanan bir iktidarımız vardı. Ne kadar övünsek azdır değil mi?[2] 

Yeri gelmişken “Muhafazakârlık” kavramının bir tanımını da yapmamız gerekmektedir.

Muhafazakârlık; “tutuculuk, statükoculuk, atadan-babadan devralınan gelenek ve görenekleri sorgulamadan koruyuculuk” demektir.

Muhafazakârlık; alışılagelen hayat tarzını, yaşayıp uyum sağladığı devlet ve siyaset nizamını, din adına uygulanagelen ruhsuz ve şuursuz tören ve tatbikatları, “doğru mu yanlış mı, yararlı mı zararlı mı?” diye akıl ve ilim süzgecinden geçirmeden aynen kabullenip, taklitçilik ve şekilcilik olarak yerine getirmektir.

Muhafazakârlık: “uydum kalabalığa, doydum alabalığa” mantığıyla hazıra rıza göstermek, kolaycılığı tercih etmek, olumlu değişimlere ve onurlu dönüşümlere direnmek ve özellikle risk ve özveri gerektiren gayretlere hiç girişmemektir.

İnanç ve ahlak değerlerine, haklı ve hayırlı prensiplerine bağlı kaldıkları için Müslümanlara da muhafazakâr denmesinin münasip düştüğünü söyleyenler olsa da, aslında Müslümanlıkla muhafazakârlık tamamen farklı ve aykırı şeylerdir. Nefsanî dürtülerine ve şeytani beklentilerine göre birtakım eklemeler ve eksiltmeler yapılarak, özellikle cihat şuuru, Hak ve adaleti hâkim kılma sorumluluğu çıkarılarak yozlaştırılmış ve “Ilımlı İslam” kılıfı takılmış bir yaklaşım ve yaşam tarzını hırsla ve heyecanla korumak, aslında Batılıların savunup sahiplendiği Muhafazakârlığın ta kendisidir.

Müslümanlar, gerici ve bozuk durumu muhafaza edici değil; ileri düşünceli, değişimci, Hak ve hayır adına devrimci bir ruha sahiptir. Peygamber Efendimizin:

“İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır. Bugünü dünden geri olan hüsrandadır” Hadisi bu gerçeği işaret etmektedir. Hatta İmamı Gazali, Hz. Peygamberimizin: “Her gün yetmiş (veya 100) sefer tevbe ettiğini” belirten Hadis-i Şerifi; “Manen, ruhen, ilmen ve ahlaken sürekli yükselen ve değişim geçiren Efendimizin, bir alt dereceden daha üst mertebeye eriştiğinde, önceki vaziyetinden terfi etmesi” şeklinde izah etmiştir. Çünkü terfi, bir üst makamı tercih ve terakki etmek yanında, önceki makamı da terk ve tevbe etmeyi gerektirir.

Muhafazakârlığın esası; taklitçilik, gelenekçilik ve ataperestliktir.

“Ne zaman onlara “Allah’ın indirdiklerine tabi olun (bâtıl ve bozuk bağımlılıklardan kurtulun)” denilse, onlar: “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (gelenek ve göreneğe) uyarız” derler. (Peki) Ya ataları aklı bir şeye (gerçeğe) yatmayan ve doğru yolu da bulamayan (kimseler) idiyse?” (Bakara: 170) ayetleri bu muhafazakârlık anlayışını reddetmektedir.

“Onlar, ‘çirkin bir hayâsızlık’ işlediklerinde: “Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Bunu bize Allah emretti” derler. De ki: “Şüphesiz Allah, ‘çirkin hayâsızlıkları’ emretmez. Bilmediğiniz bir şeyi Allah’a karşı mı söylüyorsunuz?” (A’raf: 28)

“De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır?” De ki: “Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır.” Bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklarız.” (A’raf: 32)

“De ki: “Rabbim yalnızca çirkin-hayâsızlıkları -onlardan açıkta olanlarını ve gizli yapılanlarını- günahlara bulaşmayı, haklı nedeni olmayan ‘isyan ve saldırıyı’, kendisi hakkında ispatlayıcı bir delil indirmediği şeyi Allah’a şirk koşmanızı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri uydurmayı haram kılmıştır.” (A’raf: 33)

“Öyleyse, Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden veya ayetlerini yalanlayanlardan daha zalim kimdir? Kitaptan kendilerine bir pay erişen (ve bilgiç geçinip dini hükümleri dejenere eden) bunlardır. Nihayet elçilerimiz, hayatlarına son vermek üzere kendilerine gittiklerinde onlara diyecekler ki: “Allah’tan başka taptıklarınız (menfaat umarak ve zararından korkarak kendilerine sığınıp uşaklık yaptıklarınız, hani) nerede?” “Onlar bizi (yüzüstü) bırakıp-kayboldular” diyecekler. (Böylelikle) Bunlar, gerçekten nankör kâfirler olduklarına kendi aleyhlerinde şehadet ettiler.” (A’raf: 37) gibi ayetler muhafazakarlığı, yozlaştırılmış ve hurafeler bulaştırılmış taklitçi din anlayışını kötülemektedir.

Bugün “İslam’ı ılımlaştırma” safsatası, dinler arası diyalog ve uzlaşma salatası çerçevesindeki girişimler, Müslümanları yozlaşmış Yahudilik ve Hristiyanlıkla aynı potaya sokma gayretleridir ve özellikle ılımlı İslamcı yazarların “Muhafazakâr Müslümanlığı” savunmaları bu yüzdendir.

Bir zamanlar Batılı ajansların, Lübnan’daki iç savaşı aktarırken kullandıkları: “Sağcı Hristiyanlar ve solcu Müslümanlar” yakıştırması unutulmuş değildir ve çok önemli mesajlar içermektedir.

Cenab-ı Hak; Kur’an-ı Kerim’de, Müslümanları “Hanifler” olarak tarif etmektedir. (Bak: Al-i İmran: 67 Hacc: 30-31)

Hanif (Hanife): Bir şeye meyletmek, mevcut durumdan daha uygun ve olgun bir düşünce ve davranışa yönelmek anlamına gelir.

Cahiliye müşrikleri, tek Allah’a inanan, sünnet olan ve usulünce Hac yapan kişilere, Hz. İbrahim’in Dini üzere olduklarını belirtmek üzere “Hanif Müslim” derlerdi.

“Gerçek şu ki: İbrahim (AS. tek başına) bir ümmetti; Allah’a bütünüyle ve gönülden yönelip itaat eden (ganiten) bir HANİF’ti (Muvahhid bir mü’mindi, mevcudu muhafaza edici değildi). Müşriklerden olmaya tenezzül etmemişti.” (Nahl: 120)

Yani bu ayetler; HANİF MÜSLİM olmanın ilk şartının; eski düzene ve köhnemiş zihniyete başkaldırmak, aklını ve vicdanını kullanarak tağuti rejimlere, putlar ve tabular sistemine savaş açmak olduğunu belirtmekte ve bâtıl muhafazakârlık düşüncesine karşı onurlu ve şuurlu mücadelenin simgesi olarak Hz. İbrahim’i (AS.) göstermektedir.

Dikkat ediniz, Erbakan’ın Milli Görüş Hareketini sürekli “fitnecilik”le suçlayan ve savaş açan malum güçler ve yerli işbirlikçi çevreler; Menderes’i, Demirel’i, Özal’ı ve AKP’yi hep “Muhafazakâr” olarak nitelemiş ve desteklemiştir. Bugün birçok cemaat ve tarikatın kendilerini “muhafazakâr” olarak tanıtması, işte o malum güçlerin hizmetinde olduklarını göstermek içindir. Hatta Fetullahçı Cemaate mensup İlahiyatçıların, Siyonizm’e ve emperyalizme dikkat çeken ve cihat şuuru veren bazı ayetlere, “Dinlerarası Diyalog ayarı” vererek; asıl anlamından ve amacından saptırmaya çalışmaları, hayret ve nefretle izlenmektedir. Evet, bizler Batılı ve bâtıl anlamda bir muhafazakâr değil, İslam’a bütünüyle sahip çıkan mü’minleriz.

 

Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

{mp3}neden_muhafazakarlik{/mp3}

 


[1] Bak: Coşkun Can Aktan (Ed.) Yolsuzlukla Mücadele Stratejileri, Ankara: Hak-İş Yayınları, 2001.

[2] ismailhakkikiraz@milligazete.com.tr

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Picture of Ahmet AKGÜL

Ahmet AKGÜL

Subscribe
Bildir
6 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Sinsi kanun maddeleri…
AKP seçmenlaerine rakamlarla ahlaksızlıkların artışını anlatmaya kalktığımızda karşılaştığımız bir durum var. Efendim bir yasayla mı oluyor bu işler? Hani nerde serbestliğe izin veren madde? AKP öyle madde çıkarsa bile halk yapmasın, eğitim ailede başlar….

Oysa tüm bunlar sinsi kanun maddeleri ve cümleleri altında gizli. Ve mahkemede alınan kararlar sonucunda serbestliği ortaya çıkan ve halk arasında iletişim ile serbestliğine kanaat getirilerek yaygınlaşan eylemler. Kaldı ki eğitim ailede başlasa ne olacak eğitim sistemi doğru ebeveynler mi yetiştiriyor ki? Söyleyecek çok söz varda anlamak istemiyorlar malesef.

Bu makale, ayrıca ahlaki altyapılar, Müslümanlık ve muhafazakarlık arasındaki keskin fark gibi kavramsal tanımlamalar adına çok ilgi çekici ve şuurlandırıcı fikirler içermekte. Kesinlikle istifade edilmeli ve hatta Türk Dil Kurumu müfrredatına inşallah Adil Düzen kurulduğunda işlenmeli.

Baki selamlar…

Bu makaleden de bir kez daha anlaşılıyor ki Artık ADİL DÜZEN MEDENİYETİNİN İktidar Olmasının Zamanı Geldiğinin İşaretidir!..
Bu makaleden de bir kez daha anlaşılıyor ki Artık ADİL DÜZEN MEDENİYETİNİN İktidar Olmasının Zamanı Geldiğinin İşaretidir!..

İnsanlık ahlaken çökmüş vaziyette
İnsanlık ekonomik olarak bitmiş vaziyette
İnsanlık doğrunun faydalının adaletin güzelin iyinin yanında olmaktan ziyade yanlışın zararlının zulmün çirkinin ve kötünün yanında olmayı tercih edenlerin arttığı bir vaziyette,
İnsanlık bunca bitmişlikten yok olmaya yüz tutmuşluktan yozlaşmanın hat safhaya gelmesi ile insanlığın kurtuluşuna huzuruna dünya ve ahiret saadetine ulaşmasına vesile olacak düzenin iktidar olmasının mecburi olduğu yani YENİ BİR DÜNYANIN ADİL DÜZEN MEDENİYETİNİN neşvünema bulması ile insanlığın yüzünün güleceği devrin günlerin arefesinde olduğumuzun bir işareti ve kanıtıdır.
Bundan dolayı biz insanlığa Aziz Erbakan Hocamızın En büyük ikramlarından biri olan ADİL DÜZEN projesini en iyi anlayan kavrayan ve bunu kitap haline getirip tüm dünyaya duyuran açıklayan ve ADİL DÜZEN’İ hayata uygulamasını bizatihi kendilerinin başrol oynayacağı Üstadımız Ahmet AKGÜL Hocamıza bu hayırlı faydalı makalesinden ötürü sonsuz teşekkürlerimizi arzediyorum.

İstatistiklerin, suç oranlarını tüm zamanların en üst seviyesinde olduğunu göstermesi; MUHAFAZAKÂR İDARENİN İFLASINI GÖSTERMEKTEDİR!
Türkiye 2015 yılı dünya suç endeksinde 147 ülke içinde 100. Sırada yer alıyor.
TÜRKİYE’DE İŞLENEN SUÇ ORANLARI
*2004-2014 yılları arasında, 100 binin üzerinde kadın cinsel saldırıya uğradı.
*Türkiye’de 2011-2014 yılları arasında suç oranı %58 arttı.
*2013 yılında yapılan bir araştırmaya göre Türkiye’de çocukların %74’ü şiddetin en az bir biçimine (aç bırakma, odaya kitleme, kulağını çekme, dayak atma) maruz kalıyor.
*Suça sürüklenen çocuk sayısı 2013’ten 2014’e %6.2 arttı.
*Cinayet sıralamasında Türkiye 41 ülke arasında 13. Sırada.
*Son 7 yılda kadın cinayetleri %1400 arttı.
*Türkiye’de her 10 kadından 4’ü fiziksel şiddete uğruyor.
*7-9 yaşları arasındaki her 4 kız çocuktan biri cinsel şiddete uğruyor. [1]

Avukat Doğan: İşlenen suçların yüzde 46’sı çocuklara yönelik
İSTANBUL, (DHA)- TÜKETİCİ Başvuru Merkezi (TBM) Hukuk Komisyonu Başkanı Emekli Hâkim Avukat İzzet Doğan, Türkiye’de işlenen suçların yüzde 46’sının çocuklara karşı işlendiğini belirterek, bu suçlarda cinsel istismar ve şiddetin öne çıktığını kaydetti.
Türkiye’de çocuklara karşın işlenen suçlarda artış olduğunu belirten Avukat Doğan, “Ülkemizde çocuklara karşı inanılmayacak ve yüreğimizi acıtacak birçok olayların yaşandığını ve gittikçe arttığını görmekteyiz. Tecavüz edilmekte, sokağa atılmakta, dilendirilmekte, uygun olmayan işlerde çalıştırılmakta, bazen de ayrılan eşler arasında şantaj unsuru yapılmaktadır.
Çocuğun cinsel istismarında Türkiye dünya listesinde üçüncü sırada bulunmaktadır. Öyle ki her altı erkek çocuktan biri cinsel istismara uğruyor. Mağdurların yüzde 70’i 18 yaş altı. 11 yaşından küçüklerin oranı, yüzde 70’e ulaşıyor.
‘SON 5 YILDA YÜZDE 50 ARTIŞ VAR’
“Cinsel istismar rakamlarının boyutu da korkutucudur. Adli sicil kayıtlarına göre, son 5 yılda çocuk istismarı dava sayısında yüzde 50 artış var. TÜİK verilerine göre, 2015 yılında Türkiye’de işlenen suçların yüzde 46’sı çocuklara karşı işlenirken, çocuğa şiddet ve cinsel istismar öne çıkıyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2015 verileri suç mağduru çocuk sayısının yılda 122 bini geçtiği, bunların yüzde 10’unun cinsel suçlar olduğunu gösteriyor. Adalet Bakanlığı’nın 2015 verilerine göre de yılda ortalama 17 bin istismar davası açılıyor, bu davaların yüzde 45’i mahkumiyetle sonuçlanmıyor. Adalet verileri, yılda ortalama 8 bin çocuğun cinsel olarak istismara uğradığını ortaya koyuyor. Saldırganların yüzde 60’ı ise çocukların tanıdıkları biri olduğunu belirtti.”[2]

89 BİN 725 CİNSEL İSTİSMARIN 33 BİN 441’İNİN ÇOCUĞA KARŞI İŞLENEN CİNSEL İSTİSMAR OLDUĞU BİLDİRİLDİ
BirGün’den Mustafa Mert Bildircin’in haberine göre; 2017 yılında 89 bin 725 dosya cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar kapsamında incelendi. Şüpheliler hakkında 2017’de verilen toplam 89 bin 725 kararın 33 bin 441’inin çocuğa karşı işlenen cinsel istismar olduğu bildirildi. Bu rakamın tüm zamanların en üst seviyesi olduğu öğrenildi
DOSYA SAYILARI ARTTI
*Cumhuriyet başsavcılıklarına son on yılda gelen dosya sayısında da çarpıcı bir artış yaşandı. 2008 yılında başsavcılıklara gelen dosya sayısı 5 milyon 659 bin 680 iken bu rakam 2017 yılında yüzde 49,8’lik artışla 8 milyon 479 bin 555’e ulaştı.
*Bakanlığa göre, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na son on yılda gelen dosya sayısı yüzde 12,5 Ceza Genel Kurulu ve Ceza Daireleri’nde yüzde 41 ve Hukuk Genel Kurulu ile Hukuk Daireleri’nde ise yüzde 51 arttı. *Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na 2008 yılında gelen toplam dosya sayısı 627 bin 637 iken yüzde 12 buçukluk artış ile 2017 yılında 705 bin 910’a ulaştı. Bu dosyalardan yalnızca 192 bin 567’si karara bağlandı. *Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve ceza dairelerine 2017 yılında gelen 619 bin 865 dosyadan karara bağlanan dosya sayısı ise 277 bin 90 oldu.
*Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Hukuk Daireleri’ne 2017 yılında gelen dosya sayısı 674 bin 471’le ifade edildi. Bunlardan 351 bin 562’si karara bağlanırken, 322 bin 909’u 2018 yılına devretti [3]

İşte Türkiye’nin şiddet ve cinayet haritası
2017 yılında 3 bin 494 bireysel silahlı olay yaşanırken 3 bin 529 kişi yaralandı, 2 bin 187 kişi yaşamını yitirdi. Rakamlar, 2017 yılındaki silahlı olay sayısının bir önceki yıla göre yüzde 28, son üç yıla bakıldığında ise yaklaşık yüzde 61 arttığını gösterdi. [4]

Kıymetli yazarımız Ahmet Akgül Hocamızın buyurduğu gibi “Muhafazakârlık; alışılagelen hayat tarzını, yaşayıp uyum sağladığı devlet ve siyaset nizamını, din adına uygulanagelen ruhsuz ve şuursuz tören ve tatbikatları, “doğru mu yanlış mı, yararlı mı zararlı mı?” diye akıl ve ilim süzgecinden geçirmeden aynen kabullenip, taklitçilik ve şekilcilik olarak yerine getirmektir.”
AKP’de kendisini muhafazakâr olarak ifade etmektedir. Toplumda, AKP ile birlikte muhafazakârlığın arttığı, kendini muhafazakâr olarak ifade etmeyenlerde zihniyette muhafazakâr oldukları ve bu kimliğin kriterlerine göre hareket ettikleri de ortada. İşin acısı Muhafazakârlık, İslam’mış gibi topluma algılatılmakta. İslam; ‘Kenar-ı Diclede Bir Kurt Kapsa Koyunu Gelir De Adl-i İlahi Ömer’den Sorar Onu!’ anlayışını, şuurunu, vicdanını, düzenini, otoritesini idareye hakim kılar. Sizin muhafazakâr iktidarınızın idaresindeki şehirlerin göbeğinde hayvanlar değil 5 yaşındaki çocuklar, alçaklar tarafından kapılıyor ve daha ötesi bu durum hızla artarak devam ediyor. Siz İslam değilsiniz İslam’ı istismar eden ve ülkemizi yok oluşa götüren muhafazakâr zalimlersiniz.

[1] http://www.haber7.com/guncel/haber/2389184-turkiyede-en-cok-islenen-suclar-neler
[2] http://www.hurriyet.com.tr/yerel-haberler/istanbul/merkez/avukat-dogan-islenen-suclarin-yuzde-46si-cocu-41025141
[3] https://www.haberler.com/adalet-bakanligi-acikladi-turkiye-nin-suc-10855484-haberi/
[4] https://www.cnnturk.com/turkiye/iste-turkiyenin-siddet-ve-cinayet-haritasi?page=1

HESAP VERECEĞİNE İNANAN KİMSELER İÇİN!..
Makalenin başında anlatılan 6 Nisan 2015 tarihli feci olay ;ülkemizin karşı karşıya kaldığı belki en büyük tehdit ve tehlike olan: AHLAK TERÖRÜ’nü,manevi çölleşmeyi, değerlerin tahribini… İNSANIN YOZLAŞMASI’nı ortaya koyan,bu tarz elim olayların binlercesinden sadece bir tanesidir!.. Bu tür felaketler karşısında üç maymunları oynayan;liberalinden-solcusuna, milliyetçisinden- muhafazakarına… köşe yazarından-köşe kapanına,sivil toplumundan-kamu topuzuna…neredeyse halk ve yönetim katmanlarının kahredici sessizlikleri,vicdan kanatan duyarsızlıkları!..Sadra şifa olacak çözümler yerine dostlar alış-verişte görsün tarzındaki pansuman tedbirleri…Bu çığlıkları duyarak çözüm üretmek yerine, bizzat tetikleyip yaygınlaştıracak şekilde yapılan sosyal-hukuki düzenlemeler-ilişkiler!..internet ve görsel-işitsel kanallardan tüm kutsallara adeta savaş açan yayınlar-saldırılar.(ab hatırına zina vb. sapkınlıkların suç olmaktan çıkarılışı,cazipmiş gibi algılatan yayın ve propagandalara engel olmak bir yana.sessiz kalınması ve adeta çanak tutulması…)ARŞI TİTRETECEK ölçüde büyük bir suçtur-vebaldir!..

Plastik poşetlerin çevreye vermiş olduğu zararları bertaraf etmek için bile,alayı-vala ile tedbirler geliştirerek “yüksek hassasiyet(!..)sergileyen(!) yetkili,etkili ve işbirlikçi zerzevat takımının; bu ve benzeri rezaletler-felaketler karşısındaki “Ala Dağdan Serin” halleri,duyarsızlıkları;yetkilerini yanlış kullanmak suretiyle suç ortağı olmaklıkları… KAN DONDURMAKTA’dır!

İşbirlikçi işbilir(!) takınımın devr-i saltanatlarında;16 yıldır yaşanan tüm bu yaşanmışlıklar; bu tür kafalardan ve tüm batıl zihniyet-sistem ve kimselerden; ülkemiz İslam alemi ve insanlık için herhangi bir yarar sağlanamayacağını,müspet hiç bir yere varılamayacağını bir kez daha ,çok acı şekillerde ortaya koymuştur!..

Yaşanılanlar açısından bakıldığında bizce en önemli alan olan, “Ahlak ve Maneviyat” sahalarının dışında,neredeyse tüm sahalarda da aynı felaketler yaşanmaktadır…:Borca esir ve neredeyse tüm milli kurumları elden çıkarmış bir yönetim..İşsizlikle kıvranan kitleler!..Belediyeler ve bir kısım kamu kurumlarında-ihalelerinde had safhaya çıkmış yolsuzluk ve usulsüzlükler!..Hukuk sistemi ve adalet adına pekçok şeyin tahrip olduşu!..Şahsiyetli onurlu dış politika yerine, her an daldan dala konan ab-abd-israil ekseninde uydu ruhlu uygulamalar…

Bunun böyle gitmesi elbette hiç mümkün değildir!..”Samimi ve Şuurlu Müslümanlık Bilinci”ni ithal kökenli,batıcı ve batıl “Muhafazakârlık” yaklaşımı ile çürüten zihniyetlerin ,aslında ülkelerine ve insanlığa en büyük kötülüğü yaptıkları apaçık ortadadır!..

Yaşanan tüm bu feceatlerin biran evvel aşılması ve sahil-i selamete ulaşılması için:Onun bunun güdümünde değil,bizzat gerçek millilik ruhuna sahip,bağımsızlıkçı ve maneviyatçı!..Ülkemiz-bölgemiz ve insanlığın sorunlarını ve çözüm yollarını çok iyi bilen bir bilgeliğe ve bunları tatbik edebilecek bir cesaret,dirayet ve metanete sahip!..İnsanlığın tek kurtuluş yolunu temsil eden MUTLAK DOĞRU’lar( Sarih Kur’an ayetleri-Sahih Sünnet ölçüleri) yanı sıra ;İcma-i Ümmetin kaideleri ve asrımızın büyük bilgesi ve lideri Aziz Erbakan Hocamızın plan-proje ve prensiplerini-Adil Düzen’i çok iyi bilip tatbik edebilecek bir şahşiyetin etrafında kenetlenerek, ACİL bir MİLLİ ÇÖZÜM VE ONARIM HÜKÜMETİ kurulması mecburi bir istikamet olmaktadır!..Gerçekten vatansever, insani değerlere saygılı,milli ve manevi hassasiyeti olan tüm toplum katmanları ve yetkili kimselerin, bu haklı ve hayırlı çağrı ve çığlığı dikkate almaları,milli, insani ve manevi bir mesuliyettir!..
Bu konuda ortaya koyulacak duyarsızlıklar neticesinde meydana gelmiş bulunan ve daha bin beter gelecek olan vahim tablolar,ülkemizi ve yeryüzünü yaşanmaz hale getirecektir!.. Tüm bu çağrılar karşısında hala bir sorumluluk düşüncesi taşımadan hareket edenler, tarih önünde ve ebediyette nasıl hesap vereceklerdir?!..

Kâfir ve Zalimleri Çatlatırcasına Hakkı Haykırmak; Ancak Milli Çözüm’ün Marifeti ve Meziyetidir. Elhamdulillah…
AKP’nin temeli ahlaksızlık üzerine kuruludur. Bir ihanetin meyvesidir. Asrın Sahibi’ne ve O’nun Mukaddes ‘İslâm Davası’na ihanetin zehirli meyvesi…
Bu nedenle hangi işi-icraatı yaparlarsa yapsınlar, sonuçları Siyonizm’in işine yarayacaktır. Bu ahlaksızlık düzeninde, herkes vebal altındadır.
Kim derse ki; “Ben bu düzenden kendimi koruyorum, günaha-harama bulaşmıyorum”…. Yalan söyler.
Faiz iliklerimize işlemişken, gecelerimiz namazla gündüzlerimiz oruçla geçse bile bu hiç kimseyi arındırmaz, vebalden kurtarmaz…

Aziz Erbakan Hocam 92 yılında, Ramazan ayında İzmit’te verdiği Adil Düzen Konferansında şöyle buyurdular: “Bu düzenin vebalinden kurtulmanın tek yolu, ADİL DÜZEN için çalışmaktır.”

Şuurlu mü’mine düşen, gecesini gündüzüne katıp, Aziz Hocamın işaret ettiği gibi, Adil Düzen için çalışmaktır. Allah kuluna her konuda kâfidir.

Adil Düzen için çalışan tek topluluk ise; Milli Çözüm’ün Şahs-ı Manevisi Aziz Ahmet Hocam Rehberliğindeki bir avuç sadıklardır. Allah son nefesimize kadar bu yoldan ayırmasın!…

Bismillahirrahmanirrahim…

1- Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…

2- Her türlü hamd, şükür ve övgü, (canlı ve cansız bütün varlıkları ve özellikle insanı; atom altı enerji zerreciklerinden moleküllere, protein hücrelerinden, sinir, sindirim, dolaşım ve boşaltım gibi yüzlerce sistemlere kadar: Her saniye milyarlarca harika bileşim ve iletişim halinde yaratan… Şehirler büyüklüğündeki en gelişmiş bilgisayarların bile bunların milyonda birini başaramayacağı şartları oluşturup, her şeyin ve herkesin bütün ihtiyaçlarını karşılayan, bizim ve) âlemlerin Rabbi olan Allah’adır, (minnet ve hizmet O’na yakışır, ve O’na layıktır).

3- (Ki) O dünyada her şeye ve herkese acıyıp kollayan RAHMAN’dır, ahirette mü’min ve müstakim kullarını bağışlayıp sonsuz rahmetine kavuşturacak RAHİM (olan Allah’tır).

4- (O) Din gününün (Ahirette kesin hesap, ceza ve ödülün karara bağlanacağı büyük mahkemenin) tek ve gerçek Maliki (Hâkimi ve Sahib-i mutlakıdır).

5- (Bu nedenlerle Ey Rabbimiz) Biz (bütün mü’minler) ancak ve yalnız Sana ibadet eder (Senin buyruklarını uygular ve Yüce rızanı ararız) ve (her konuda) sadece Senden yardım diler (ve Senin avn-ü inayetine sığınırız).

6- (Ne olur) Bizi Sırat-ı Mustakime (dosdoğru Din çerçevesine ve istikamet çizgisine) hidayet buyurup (Hakka ve hayra ulaştır).

7- (Daha önce) Kendilerine nimet verdiğin (hidayet ve hakikate erdirdiğin) kimselerin (Nebilerin, Sıddıkların, Şehitlerin ve Salihlerin) doğrultusuna (bizi yönlendirip yollandır; ama ne olur Yarabbi, Yahudilerin azgın Siyonist kesimleri ve İşbirlikçileri gibi bütün) ğadabına uğrayanların ve (Hristiyanların emperyalist kesimleri, müşrik takipçileri ve Batı ahlaksızlığının taklitçileri gibi her türlü Hakk’tan) sapıtanların yoluna (kaymamıza fırsat tanıma! Bütün batıl yollardan) gayrı (ve ayrı olan İslam’da sabit kıl.) Amin!

Bismillahirrahmanirrahim….

87- (Ey Resulûm ve ümmeti!) Andolsun, Sana (huzur ve şuurla) tekrarlanan yediyi (namazların her rekâtında tekraren okunan ve Kur’an’ın özeti sayılan Fatiha-i şerifi) ve Yüce Kur’an-ı Azim’i verdik.

88- (Öyle ise) Sakın onlardan bazılarını yararlandırdığımız (dünyalık makam ve menfaat gibi geçici) şeylere gözünü dikme, onlardan dolayı hüzne kapılıp üzülme, mü’minler için de (şefkat) kanatlarını ger (ve kutlu sonu bekleyiver.)

89- Ey Resulûm, de ki: “Ben ancak ikaz ve inzar edici bir Peygamberim.”

90- Tıpkı o (dinlerini) taksim edicilerin (kolay tarafını alıp zor kısmını bırakıverenlerin) üzerine indirdiğimiz (azapla sizi de uyarmaya geldim).

91- Onlar ki Kur’an’ı parça parça edip bölümlere ayırmışlar (işlerine gelen kısmını alıp, diğer hükümlerini önemsiz ve gereksiz saymışlar, böylece sapıtıp azıtmışlardı).

92- Rabbine andolsun, onların tümüne (bunun hesabını) soracağız.

93- Yapmakta oldukları (sahtekârlık, riyakârlık ve fesatlık gibi) şeyleri (onlara hatırlatacağız).

94- (Ey Nebim ve Onun varisleri!) Sana emrolunan (hüküm ve hakikatleri) açıkça (kâfir ve zalimleri çatlatırcasına) anlat ve müşriklerden yüz çevirip (saldırılarına aldırma ki, onlardan intikamımızı alacağız!)

95- Şüphesiz, (Hakk’tan ve hayırdan ayrılmadan ve hainlerin hücum ve hakaretine aldırmadan davet ve hizmetine devam ettiğin için Seninle) o alay edenlere karşı Biz Sana kâfiyiz (ve yanındayız! Sevap ve şeref kazanman için bazı sıkıntı ve saldırılara uğratırız, ama asla Seni sahipsiz bırakmayız ve zalimlerin ezmesine fırsat tanımayız).

Sadakallah’ul Azim…

Patates Soğan Muhafızları…
Siyonist sistemin muhafazasından sorumlu “Muhafazakârların”; “Cihadsız İslâm” yani “Ilımlı İslâm” safsatasının kuklaları seçilmeleri elbette bir tesadüf değildir.
Az önce sitemize giren bu yazıyla eşzamanlı olarak bir yazıya tevafuk ettim. Aziz Erbakan Hocamızın açık bir kerametine daha şahitlik ettim.
İktidar yalakası ve faiz fetvacısı Hayrettin Karaman bugün köşesinden ilginç bir yazı yazmış. Kendisinin tasavvuf aleyhinde olduğunu söyleyen bir zevata cevap verirken de -şecaat arz ederken sirkatin söyler- misali;

“Benim tasavvuf aleyhinde bulunduğumu söyleyen bir kişinin birden fazla ilmî ve ahlâkî problemi/arızası var demektir. Hayatımın hiçbir döneminde sahih İslâm tasavvufuna karşı çıkmadım, tam aksine ondan istifade etmeye çalıştım. Benim ve ekibimin mücadele ettiği sözde tasavvuf ve tarikat faaliyeti, sahte, şeriat dışı, dini istismara yönelik olanlardır. Tasavvuf ilim ve amel olarak ortaya çıktığı günden beri de onun gerçek mürşitleri, sahte tasavvuf çıkışları ile mücadele etmiş, insanları onların saptırmalarına karşı uyarmışlardır.” buyurmuşlar.

Yani din istismarcısı AKP’nin fetvacısı, din istismarına karşı olduklarını ifade etmişler. Gel de gülme!…
Yazının başlarında ise, kendi sahteliğine inandırıcılık katmak adına –ki Din İstismarcılarının Ortak Özelliği- aynı zamanda Erbakan İstismarıdır… “Erbakan Hocanın ve Milli Görüş’ün aleyhinde hiç bulunmadık” dedikten sonra eklemişler: “…ama ilerleyen yıllarda onun düzen anlayışı ve siyaset tarzını tenkit ettiğimiz oldu.”

Bilirsiniz, bir cümlede “ama”dan önceki ifade sâkıt olur, yani düşer… Yazıda da zaten bu durumu ifade eden ilgili bölüm şöyle:

Merhum Erbakan ile hiçbir zaman aramız bozulmadı, o, beni daima önemli toplantılarına davet etti, 150 kişilik heyet halinde Türk cumhuriyetleri ziyaretlerinde ben de bulundum, bana bir defadan fazla milletvekilliği teklif etti, bazı önemli istişarelere de çağırıldım. Türk cumhuriyetlerine yapılan ziyaretten dönünce “Adil Düzen” adıyla Erbakan’ın takdim ettiği anlayış ve projeyi ilmî olarak tenkit etme ihtiyacını hissettik. Merhum Sabahaddin Zaim Hocanın başkanlığında seyahate katılan 15 kadar akademisyen ve hoca, Milli Görüş’ün partisine mensup birkaç zatın (içlerinde bugünkü Cumhurbaşkanımız da var) katılım ve hizmetiyle bir yıla yakın çalıştık ve ortaya bir rapor çıkmış oldu ve bu rapor Erbakan’a sunuldu. Bu faaliyet bir çatışma değil, genişletilmiş istişare mahiyetindedir.

Allah şifa versin dostumuz Ahmet Vanlıoğlu’nun aldığı randevu ile Fatih’te bir evde Erbakan Hoca ile bizim ekipten 8-10 arkadaş buluştuk, İmam Hatip Okullarına siyasetin sokulmamasını kendisinden rica ettik ve karşılıklı olarak gerekçelerimizi açıkladık. Ama Hoca’yı ikna edemedik, şu cümlesini nakledebilirim: “Ben sizi anlı şanlı cihada davet ediyorum, siz cephe gerisinde kalıp soğan ve patates soyalım diyorsunuz, ne yapalım bu bir nasip meselesidir.”

(https://www.yenisafak.com/yazarlar/hayrettinkaraman/milli-gorus-ve-tasavvufun-aleyhinde-bulunma-2048300)

O gün Erbakan Hocanın ADİL DÜZEN projelerine karşı çıkanların, bugün neyi muhafaza ettikleri, neyin hizmetkârı oldukları ortadadır. Gelinen noktada, bu işbirlikçiler ülkeyi uçurumun kenarına getirdiler, 15 yılda ahlâk tefessüh etti, toplum yozlaştı, faiz iliklerimize işledi, haram genlerimizi bozdu, ülke battı… Ama bu zerzevatın iktidarı, kahraman edalarıyla patates soğan deposu basarak milletin aklıyla alay etseler de, asıl kendileri en büyük alay konusu olmuşlardır.

Velhasıl; Cihad İzzettir. Cihadı terk eden nasipsizlerin ise Aziz Hocamız seneler öncesinden düşecekleri zillet durumu kendilerinin yüzlerine söylemişler…

Aziz Hocamız bir şey daha söylemişti bu Siyonist muhafazakârları için:

“Helak Olacaksınız!”

ÖZEL YAZILAR

YORUMLAR

Son Yorumlar
6
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...