Siyasi Münafıklığa Kılıf:
DİNDAR KAHRAMANLIK
VE GERİ ADIM ATMA UTANMAZLIĞI!
İsveç’in NATO’ya alınması konusunda Sn. Erdoğan’ın ve yandaş takımının çok sert ve net (!) laflarının: “Taviz verme ve teslimiyet gösterme öncesi takınılan sızlanma çıkışları…” olduğunu söylediğimizde bize kızanlar, iki gün sonra Erdoğan’ın geri adımları ve uyumlu tavırları karşısında şaşırmışlar, ama bize de “Hocam yine haklı çıktın!..” demeye yanaşmamışlardı. Maalesef bunların en başında da, yandaşında da, Erbakan Hocamızın tabiriyle; “Bir hidayet kararması ve basiret bağlanması” yaşanmaktaydı. “Eğer utanmazsanız, istediğiniz tavrı takınınız ve arzu ettiğiniz şekilde davranınız!” hadisi bunlara tıpa tıp uymaktaydı…
İşte Hak’tan kopmak ve Kur’an’ın sadece istismarını yapmak, insanları bu noktaya taşırdı.
Allah’ın ayetlerinin yazılı olduğu sahifeler topluluğu olan KİTAP, “MUSHAF”tır. Mushaf-ı Şerif; inanarak ve anlamaya çalışarak, meali manası ve mesajıyla okunursa, “KUR’AN” olur. Okunan Kur’an; insanı hidayet ve istikamet yoluna, ibadet ve hizmet huzuruna ulaştırır, artık Hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı, helal ile haramı, dost ile düşmanı, yararlı ile zararlıyı fark edip ayırma şuuruna kavuşturursa “FURKAN” olur. Furkan feraseti ve kulluk mes’uliyetiyle sürekli okunan ve hayat rehberi yapılan, yani fiilen yaşanan Kur’an, Müslümana ve İslam toplumuna “ŞİFA” ve “DERMAN” olur. Kur’ani emir ve hükümlerin yasalara ve kurallara esas alınması, tüm insanların temel haklarının ve refahının sağlanması ve devlet eliyle uygulanması durumunda ise “İLAHİ FERMAN” olur.
Kur’an’ın hükümlerine uymak ve devlet adına uygulamak gayesi ve gayreti gütmeden, sadece manevi kıraat zevki için Mushaf okuyanların hüsranda olduklarını İsrâ Suresi 82. ayeti haber verip uyarmaktadır;
“Biz Kur’an’dan mü’minler için şifa ve rahmet (vesilesi) olan şeyleri (gerekli hüküm ve haberleri) indiriyoruz. Oysa O (Kur’an; sadece istismar için okuyan ama hükmünü uygulamayan) zalimlerin ise ancak zararını (hüsran ve hırçınlığını) artırır.” (İsrâ: 82)
Evet, Kur’an’ın sadece “SATIR”larının okunup tekrarlanmasıyla Hakka ve hayra varamayacağımız, yani; manası, mesajı ve ahkâmıyla “SADIR”larımıza taşıyıp uygulamadıkça “KUR’AN EHLİ” sayılmayacağımız hatırlatılmıştır. “SADIR”; göğüsler, gönüller, beyin ve bilinçler anlamındadır.
Yirmi iki yıllık iktidarları döneminde tek bir sefer olsun, herhangi bir konuda; “Acaba bu sorunun çözümünde esas olmak üzere Kur’an ne buyuruyor? Bu kararım ve icraatım Kur’an’ın açık ve kesin emirlerine ne kadar uygun bulunuyor?” diye düşünmeyen ve bunu dert edinmeyen bir insan, imana mı yoksa inkâra ve nifaka mı daha yakındır?
Bu Nasıl Dindar Kahramanlıktı?
T.C. Merkez Bankası Başkanlığına, Bayan Hafize Gaye Erkan’ın, Amerika’dan atandığı konuşulmaktaydı. Üstelik bu iddialara yönelik hiçbir yalanlamaya ve yanıtlamaya rastlanmaması da oldukça enteresandı. Yoksa bu tavır, “Sükût, ikrardan sayılır.” (Yani; bir iddia karşısında susmak, onu kabullenmek anlamı taşır) şeklinde mi anlaşılmalıydı?
Sn. Erdoğan’ın; ABD’deki Siyonist kodamanlarla ve İsrailli ajan diplomatlarla, özel münasebetlerini ve tavizlerini; Turhan Çömez TBM Meclisi’nde açıklamaya başlamıştı!
22. Dönem AKP Balıkesir Milletvekili olan ve Sn. R. T. Erdoğan’ın özel doktoru ve danışmanı olarak tanınan… AKP’de Genel Başkan Özel Kalem Müdürlüğü de yapan Turhan Çömez, E. Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’a yönelttiği eleştirileri ve Erdoğan’a yakın Atasay Kuyumculuk sahibi Cihan Kamer’e sağlanan özel vergi indirimlerini gündeme getirmesi üzerine, 28 Şubat 2008’de Disiplin Kuruluna sevk edilip partiden uzaklaştırılmıştı. Uzun bir süre gittiği Londra’da yaşayıp, sonunda yurda dönerek 2023 Seçimleri’nde Meral Akşener’in İYİ Partisi’nden Milletvekili yapılan Turhan Çömez’in şimdi TBMM’de, Sn. Erdoğan’ın hangi Siyonist merkezlerce irtibatları sonucu iktidara taşındığı konusundaki iddiaları Meclis’i karıştırmıştı.
Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın Erdoğan’a yazdığı mektupta: “Aptallık yapma!.. Senin şahsi sorunlarınla nasıl ilgilendiğimi biliyorsun… Sabrımı taşırma!..” gibi aşağılayıcı ifadeler kullandığını belirten Turhan Çömez: “Bu mektubu çöpe atmak değil, onurlu ve milli sorumlu bir yanıtla, ABD Büyükelçisi aracılığıyla, Trump’a iadesi, yani yüzüne fırlatılması lazımdı, ama maalesef iç kamuoyuna yönelik ucuz kahramanlık edebiyatlarıyla geçiştirilmeye çalışılmıştı!..” yorumunu yapmıştı.
T. Çömez ayrıca Meclis konuşmasında şu iddiaları gündeme taşımıştı:
“AKP kurulurken Karanlıklar Prensi olarak bilinen Richard Perle ile, hangi pazarlıklar sonucu hangi makam ve iktidara kavuşturulduklarını yakinen ve çok iyi bilenlerdenim. O süreçteki bir ABD seyahatinde Türk heyetini otelde bırakıp, hangi İsrailli ajan diplomatlarla hangi gizli görüşmeler gerçekleştiğini ve hangi tavizlerin verildiğinin en yakın canlı şahidiyim!..” diyen Turhan Çömez’e hakaretler yağdırmak yerine, varsa belgelerle bu iddialarını yanıtlamak lazımdı. İddialarını yanıtlayamadıkları aydınları, yazarları ve muhalefet yorumcularını adres ve hedef gösterip, tutuklanmaları ve cezalandırılmaları yönünde, hem de açık Anayasa hükmüne rağmen, Yargı’ya “telkin”lerde bulunup etkilemek, Sn. Erdoğan’ın ve Kurmaylarının en geçerli silahı halini almıştı.
Oysa Anayasa’nın 138. maddesi gayet açıktı:
“Hâkimler görevlerinde bağımsızdırlar… Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz”dı… Yoksa anayasalar, Baba Başkanları bağlamaz mıydı?
Borç Alan, Buyruk da Alırdı!?
19. yüzyılın başına kadar Osmanlı Devleti’nin dış borç almaya başvurmadığı tespiti yapılmaktadır. Eğer Devlet’in bütçesi açık veriyorsa, en çok Galata’daki Rum ve Ermeni bankerlere başvurulmaktaydı. Ancak olağanüstü yükler getiren Kırım Savaşı (1854-56) nedeniyle dış borçlanmaya mecbur kalınmıştı. 1854 yılında Londra ve Paris borsalarında tahvil çıkartmak suretiyle, bu iki ülkenin sermaye çevrelerinden “iki buçuk milyon Osmanlı altını” tutarında borç alınmış, arkası hızlanarak gelmeye başlamıştı. 1854-1875 yılları arasında “250 milyon Osmanlı altını” tutarında bir borç yükü altına daha sokulmuşlardı. Bu sırada Fransa’dan alınan borç ile bugünkü Dolmabahçe Sarayı da yapılmıştı. Fakat alınan borcun neredeyse yarıya yakını emisyon ve komisyon karşılığı olduğu için ele geçen para sadece 130 milyon kadardı. Alınan borçlar ise, ya savaş giderlerini karşılamak, ya bütçe açığını kapatmak ya da bir önceki borcu veya faizini ödemede kullanılmak üzere harcanırdı. Çok geçmeden borcun ana parası değil, ancak faizleri bile ödenemez bir hale gelip tıkanmıştı. Sonunda, 1876 yılında, borç ödemeyi durdurmak zorunda kalınmış, yani Osmanlı iflasını açıklamıştı. Nitekim 1875 yılı bütçesi 17-18 milyon altın iken, ödenecek borç 14 milyon altın seviyesine çıkmıştı. 1881 Kasım ayında “Muharrem Kararnamesi” adını alacak bir belge yayımlanmıştı. Alacaklılar elbette bu kararnameyi sıcak karşılamışlardı ve bu belgeyle borçların ancak bir kısmının (116 milyon) ödenebileceği vurgulanmıştı.
Aynı kararnameyle, borçların ödenmesi için bazı devlet gelirleri ayrılmıştı. Bunlar, özellikle tuz, tütün, ispirto tekelleriyle balık ve ipekten alınan vergiler, pul ve damga resimlerinin gelirlerinden oluşmaktaydı. Bunları toplamak ve alacaklılar arasında paylaştırmak üzere bir düzenleme yapılmıştı ki adını “Düyun-u Umumiye İdaresi”, yani (Genel Borçlar Yönetimi) koymuşlardı. Fakat bu Yönetim doğrudan doğruya yabancıların denetimindeydi ve onlara karşı da sorumluydu. Böylece, milli gelirin geniş bir bölümünü denetim altında tutan, bazı vergileri toplayan ve dağıtan ikinci ve bağımsız bir Maliye Bakanlığı oluşturmuşlardı. Bu uygulamanın geldiği düzeyi göstermesi bakımından şu karşılaştırma, durumun vahametini ortaya koymaktaydı: 1911 yılı itibarıyla Osmanlı Maliye Bakanlığında 5472 görevliye karşılık, Düyun-u Umumiye’de dokuz bine yakın insan çalışmaktaydı. (Daha geniş bilgi için bkz: Haluk Ülman, Birinci Dünya Savaşı’na Giden Yol (ve Savaş), AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara 1973, s. 65 vd.; İsmail Kıllıoğlu, Zaman İçinde Maraş, Edebiyat Ortamı Yayınları, Ankara 2020, s. 235 vd.)
Düyun-u Umumiye borçlarının tamamı ancak 1954 yılında ödenip kapatılmıştı.
Bir de, 1856 yılında Londra bankacılarından bir grup tarafından kurulan, 1863 yılında da bazı Fransız bankacılarının katıldığı Osmanlı Bankası adlı başka bir kuruluş vardır. Tarihi; uyarıcı, ders çıkartıcı bir bilim dalı niteliğiyle kavramadığımız sürece, aynı tuzaklara, aynı çukurlara ve kör kuyulara düşmekten kurtulamayız. Tarihten biraz doğru bilgi sağlanmış olsaydı, Devlet’in taraf olduğu herhangi bir ticari sözleşmede, Londra mahkemelerinin yetkili olduğu hükmü konulmazdı. Hem de Devlet’in hükümranlık hakkı pahasına!”[1] Ve işte şimdi Dindar Kahraman R. T. Erdoğan iktidarında MB başına ABD’den atanma yapılmış, Hafize Gaye Erkan yollanmıştı. Mehmet Şimşek’in Maliye Bakanı yapılması da bize Düyun-u Umumiye’yi hatırlatmıştı.
Sn. Erdoğan ve Dış Bakanı Fidan “Mangal Tozu Palavraları” Sıkarken, ABD İsveç’i NATO’ya almış mıydı?
İsveç’in NATO’ya üye olabilmek için Türkiye’nin onayının gerektiği şartı, ayrıca ABD’nin tek başına istediği bir ülkeyi NATO’ya üye olarak alamayacağı kaydı kâğıt üzerinde kalmıştı. Özellikle de arka arkaya yaşanan Kutsal Kitabımıza saldırıların merkezinde İsveç’in bulunması, bunun yanında aynı zamanda Kutsal Kitabımıza saldırıların İsveç polisinin koruması altında yapılmış olması, ülkemizden onay almasını iyice zorlaştırmıştı. Çünkü Türkiye’den yapılan açıklamalarda terör ve teröristlere karşı İsveç’ten somut adım atmasının istenmesini; öyle anlaşılıyor ki, İsveç ders de almamıştı. Yani ülkemiz, İsveç’in; başta PKK teröristleri olmak üzere iadesi yönünde somut adım beklerken, ülkesinde dinimize saldırı ve terör olaylarının faillerini koruma hususundaki inadı ve küstahlığı elbette kasıtlıydı.
Ancak, İsveç NATO üyeliği için Türkiye’nin onayını beklerken, ABD üye olmamış bir ülkeye bombardıman uçağı verme kararı almıştı. Medyaya yansıyan haberlere göre 19 Haziran’da iki Amerikan Lancer bombardıman uçağı güya İsveç Ordusu ve Hava Kuvvetleri ile eğitim için Lulea Üssü’nde konuşlandırılmıştı. Aynı ABD’nin; ülkemizin parasını ödediği uçakları yıllardan beri teslim etmemesi, ister istemez insanın aklına “ABD tek başına karar vererek İsveç’i NATO’ya aldı mı?” sorusunu taşımıştı. Elbette ABD’nin böyle bir yetkisi yoktu ama gücüne dayanarak her türlü yetkiyi kendisinde görüyor gibi davranmaktaydı.
Bu arada; ABD’nin her fırsatta İsveç’in NATO üyeliğine onay vermemiz için birtakım baskılar uyguladığı da hatırlandığında, ister istemez NATO üyeliğimizi gözden geçirmemiz gerektiği açıktı. Çünkü uzun yıllardan beri üyesi olmamıza ve dünyanın çeşitli bölgelerinde NATO’da görev almamıza rağmen, üyeliği netleşmemiş bir ülkeye bombardıman uçağı gönderen ABD’nin niyetini anlamak için fazlaca düşünmeye gerek olmadığı ortadadır. Bu arada sıkça dikkat çekmeye çalıştığım, bölgemizin ABD tarafından teröristlerin barınağı haline getirildiği, bir başka ifadeyle bir yandan PKK, terör örgütü olarak kabul edilirken; öbür yandan aynı PKK’nın bir militanının, Kur’an-ı Kerim yakan hainin PKK’lı olmasının bir tesadüf olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü İsveç, NATO üyesi olmadığı halde bombardıman uçağı gönderilirken, ABD’nin; ülkemizin parasını ödediği uçakları teslim etmiyor oluşu, küstahlığın da ötesinde açıkça düşmanlıktır. Kısacası görünen o ki, ortada NATO isimli bir Haçlı ittifakı bulunduğu gerçeğini, bu ittifakın her fırsatta dindaşlık dayanışması sergilediğini belirtmek yanlış olmayacaktır. Aslında bundan sonra İsveç ile aynı masa etrafında toplanıp üyelik müzakerelerinin sürdürülmesinin doğru olmadığını, artık bundan sonrasını İsveç’in düşünmesi gerektiğini açıkça vurgulamak lazımdır. Çünkü Türkiye’nin vereceği karar doğrultusunda NATO üyesi olabileceği gerçeği ortada iken hâlâ birtakım özgürlük palavralarına sığınarak, benim inancıma yönelik saldırıları korumaya almış bir İsveç ile aynı uluslararası askeri örgüt içinde birlikte olmanın da İsveç’e ödül anlamına gelebileceği unutulmamalıdır.”[2] Ancak Sn. Erdoğan’dan ve AKP iktidarından bu onurlu ve sorumlu tavrı beklemek ise boşunadır! Sahi ABD ve diğer AB ülkeleri PKK ve PYD’ye destek çıkmıyorlar mıydı? Ey AKP iktidarı! Girmek için can attığınız ve her türlü hakaretlerine katlandığınız bu AB ülkelerinin, 1992-1995 yılları arasında sırf Müslüman oldukları için Bosna soykırımını yapan ve en az 200.000 (iki yüz bin) masum insanı katleden Haçlı zalimleri olduklarını unutmanız bile ayarınızı ortaya koymaktaydı!
Ve hele Sn. R. T. Erdoğan’ın: “Siz önce AB’ye (Avrupa Birliği’ne) giriş için önümüzü açın, biz de (NATO için) İSVEÇ’in önünü açalım” teklifi, bunların Haçlı AB’ye girmek ve o ahlâksızlık kazanında eritilmek için, hangi kutsallarımızın pazarlık konusu yapıldığının ve Milli çıkarlarımızı nasıl rüşvet sunduklarının kahredici bir fotoğrafıydı. Yani İsveç (ve diğer AB ülkeleri) tarafından Kur’an-ı Kerimlerin yakılması ve PKK’ya arka çıkılması bunların umurunda bile olmamaktaydı. Yeter ki Haçlı ve ahlâksız AB bataklığına bunları katsınlardı!?
Şimdi soruyoruz… Güya; “Kur’an-ı Kerim yakıldı… PKK’ya arka çıkıldı…” diye İsveç’in NATO üyeliğine yönelik bunca havadan, tafradan ve kurusıkı palavradan sonra Sn. Erdoğan’ın 10 Temmuz 2023’te Litvanya’nın başkenti Vilnius’ta bunların hepsinden geri adım atıp mutabakata razı olması ve İsveç’in NATO üyeliğine yeşil ışık yakılması, Dindar Kahraman(!)lığın hangi kuralına uydurulacaktı? İsrail’in ve Siyonist mahfillerin adamları oldukları konuşulan Hakan Fidan’la, İbrahim Kalın, Sn. Erdoğan’ın kulağına ne fısıldamışlardı ki, onun İsveç’le ilgili çok sert ve net (!) tavrından, geri adım attırmışlardı?
Ve ey Sn. Erdoğan’ın çok bilgiç danışmanı ve müzmin yandaşı!.. Biz sana, “Bekle gör, Erdoğan’a tükürdüğünü yalatacaklar ve İsveç’in NATO üyeliğine tıpış tıpış razı kılacaklar!..” dediğimizde; “Yahu, insaf be Ahmet (Akgül) Hocam… Bir insan ve hele Sn. Erdoğan, İsveç’in Kur’an’a saygısızlığı ve PKK’ya yardımları ortada iken ve üstelik bunca kesin ve keskin tavrına rağmen, hiç geri adım atar mı?” diye karşı çıkmış ve bizi ön yargılı olmakla suçlamıştınız… Hatırlayın biz ise cevaben: “Biz sizi de, Reisinizi de… O malum ve mel’un merkezlere sizi mahkûm ve mecbur bırakan gizli ve kirli ilişkilerinizi de çok iyi bildiğimizden bunları konuşmaktayız, yarın da hatırlatırız!..” diye uyarmıştık.
Şimdi ey AKİT’çiler, nakitçiler!.. Ey Cübbeliler, rütbeliler!.. Ey bekâ ve bağımsızlık edebiyatıyla Erdoğan’ın bütün bu tahribatlarına kılıf uyduran Sn. Bahçeli ve MHP’liler!.. Ey Fatih Erbakan ve YRP’liler!.. Ey Hüda-Par’lı günübirlik söylem değiştirenler!.. Ey ilim ve irfan ehli geçinenler!.. Ve ey, “Bu AKP Erbakan’ın özel projesi, bu Erdoğan ise Hoca’nın danışıklı dövüş içindeki seçkin talebesi ve takipçisidir” zırvalarıyla ve Rahmetli Erbakan’dan intikam alırcasına Erdoğan’ın bütün talan ve tahribatlarına hikmet ve keramet uyduran Elaziz’ci sefihler!.. Ve ey bütün AKP’liler, Dindar Kahramanınızın bu kararlı, bu tutarlı ve bu duyarlı tavrından dolayı şeref duymalısınız!.. Ve hâlâ, gerçekte Türkiye’yi kimlerin yönlendirip yönettiğini anlamayacak mısınız!?
Dindar Kahraman ve dünya lideri sayılan Erdoğan’ın bütün ağırlığına ve saygınlığına (!) rağmen İsrail küstahça katliamlarına devam ediyordu.
İsrail’in, Cenin mülteci kampına yönelik saldırısının oluşturduğu gerginlik ve İsrail tarafından yapılan açıklamada “saldırıların devam edeceği” ifadeleri, gerginliğin daha da artmasına yol açıyordu. Öbür yandan Fransa’da yaşanan olayların dozajı biraz düşmüş olsa da nasıl sonuçlanacağı belirsizliğini koruyordu. Bu arada, Fransa’da eski bir siyasetçi tarafından 17 yaşındaki genci katleden polise yardım kampanyası başlatılıyor ve ilk gün kısa zamanda toplanan yardımın bir buçuk milyon avroyu bulduğu konuşuluyordu. Oysa hiç yere öldürülen Cezayir ve Fas kökenli gence yardım kampanyasında sadece 130 bin avro toplanıyordu. Böyle bir kampanya ile “cinayet işlemiş bir polise yardım toplanarak, işlediği cinayet ödüllendiriliyor mu?” sorusunu gündeme taşıyordu.
Kısacası, dünyada gerilim her gün biraz daha artıyordu. Ne yazık ki İsrail, devlet terörü estirerek Filistinlileri katlediyor ama dünyadan ciddi tepki gelmiyor, Fransa’da 17 yaşında bir çocuğu öldüren polis memurunu ödüllendirmek için yardım kampanyası bile başlatılıyordu. Bunun da ötesinde başlatılan böyle bir yardım kampanyası Fransızlar tarafından ilgi ve destek görüyordu.
Böylece dünya üzerinde bir gizli el sürekli olarak yeryüzünde kan akmasını sağlıyor, dünyanın maddi nimetleri hep bir avuç gizli dünya devleti mensuplarına akıtılıyordu. Özetle, artık yeryüzündeki bu zalimlerin hâkimiyetine son vermek gerekiyordu.[3] Ancak, bunun için önce Türkiye’nin özüne ve Milli Çözüme dönmesi gerekiyordu. Haçlı Batı’nın ve onları güden Siyonist odakların kuyruğuna takılıp AB uyum yasaları diye ailevi ve ahlâki yapımızı tahrip eden, ülkemizi borç batağına saplatıp rehin konumuna getiren Erdoğan iktidarıyla bu kutlu değişimlerin asla yaşanamayacağı ise artık herkesçe biliniyordu.
Tekrar başa dönelim;
Biz; MUSHAF seviyesinde mi, KUR’AN meziyetinde mi, FURKAN marifetinde mi, DERMAN derecesinde mi, yoksa FERMAN fazilet ve mes’uliyetinde mi Kur’an’la irtibatlıyız? sorusunun doğru yanıtı, gerçek ayarımızı ortaya koyacaktır. Olgun ve sorumlu mü’min bunların hepsine sahip olandır.
İtikadi ve en tehlikeli münafık; Kur’an’ın lafzını okuyup, ahlâkını ve ahkâmını lüzumsuz sayandır:
“(Ey Resulüm!) Sana indirilen (Kur’an’a) ve Senden önce gönderilen (Kitaplara), sözde inandıklarını öne süren (sahtekâr münafıkları) görmez misin? Ki bunlar, (hak ve adalet ölçüleriyle değil) tağutun önünde (zalim ve bâtıl düzenlerin kurum ve kurallarıyla) muhakeme olunmak (şeytan fikirli Yahudi ve Hristiyanların hükmü altında yaşamak) istemektedirler! Oysa (mü’min ve Müslüman sayılmak için) onu (tağutu ve süper güç putunu) red ve inkâr etmekle emrolunmuşlardır. Şeytan onları derin ve dönüşü olmayan bir sapkınlığa sürüklemek istemektedir.
Ne vakit onlara: (Bu temelsiz ve geçersiz yorumları bırakıp) ‘Allah’ın indirdiği (Kur’an’ın açık ve kesin hükümlerine) ve Resulün (bildirdiklerine ve sünnetine) gelin (bunları ölçü edinelim)’ denildiğinde, o münafıkların Senden süratle uzaklaşıp kaçtıklarını (ve Kur’an’ın hükümlerinden kaytardıklarını) görürsün. (İşte bunlar asıl itikadi münafıkların ta kendileridir.) (Nisa: 60-61)
[Not: Bir Müslümanın şu soruları kendisine yöneltmesi ve samimi yanıtlarına göre iman durumunu değerlendirmesi gerekir. Benim istisnasız her konudaki tercihim ve hedefim: 1- İman ve itaat mı, İtiraz ve inkâr mı? 2- İslam’a (Hakka) teslim olmak mı, Fırsatçılık ve isyan mı? 3- Kur’an’ın Rahmani esasları mı, Batı’nın şeytani yasaları mı? 4- Faizsiz bir nizam mı, Faizli sömürü çarkı mı? 5- İslam ülkeleri ittifakı mı, Haçlı ortaklığı mı? 6- Farz-helâl kuralları mı, Haramların mübahlığı mı? 7- Hidayet aydınlığı mı, Dalâlet karanlığı mı? 8- Hakk ve hayır mı, Şer ve bâtıl mı? 9- Nübüvvet ve Sünnet bağlayıcılığı mı, Nefsaniyet ve şehvet bataklığı mı? 10- Ahiret ve adalet amaçlı mı, Dünya ve menfaat ağırlıklı mı? Evet, bu 10 şıktan sadece 1 tanesinde bile ikinci maddeyi tercih ve tensip edenlerin, iman ve İslam şuuru yara almaya ve hidayeti kararmaya başlamış demektir. Baskıcı ve zorlayıcı durumlarda aciz ve çaresiz fertlere ve müstaz’af kesimlere İkrâh-ı Mülci=Ölüm ve sakatlama cinsinden ağır tehditler gibi bazı mecburiyetler bir mazeret sayılsa bile, imkân ve iktidar sahipleri için bu tür mazeretlere sığınmak geçersizdir.]”
Ve hele, Hakk ve hayır yolunu bulup bildikten sonra, bâtıla kayanlar ve Batı’ya uşaklık yapanlar, en tehlikeli siyasi münafıklardır!
“Her kim kendisine ‘dosdoğru yol’ apaçık belli olduktan (hidayet ve hakikati bilip tanıdıktan, Hakk ile Bâtıl’ın farkına ve şuuruna vardıktan) sonra, (dünyalık makam ve menfaat hırsıyla) Elçiye (Peygambere ve Hakk dava rehberine) muhalefet edip (haklı ve hayırlı hareketten ayrılırsa) ve mü’minlerin yolundan başka bir yola (Siyonist ve Haçlı İttifakına ve şeytani kurallarına) uyarsa, onu dönüp gittiği yanda (şerli ortam ve ortaklıkta) bırakırız (bu hıyanet ve hakaretinden dolayı tekrar Hakka ve hidayet yoluna dönmesine fırsat tanımayız ve hidayetini karartırız) ve (ahirette de) cehenneme sokarız. O ne kötü ve sürekli bir (zindan) karargâhıdır!” (Nisa: 115)
En aşırı “Erbakancı” takınan ve Aziz Hocamızı AKP iktidarının ve Erdoğan’ın bütün tahribat ve talanlarına ortak yapmaktan sakınmayan NİFAK TAKIMI, nedense Kur’an’ın meali manası ve mesajından özellikle Milli Çözüm’ün, 40 yıllık bir ilmi gayret, özel marifet ve mes’uliyetle hazırladığı meal ve mesajdan oldukça rahatsızlardır.
Fussilet Suresi 26. ayeti bu nasipsiz ve edepsiz kimseleri haber buyurmaktadır:
“Kâfirler (müşrikler ve münafık kesimler) birbirlerine: ‘Bu Kur’an’ı dinlemeyin ve Ona (karşı; ayetleri okunurken ve açıklanırken) yaygaralar koparın. (Siz Allah’ın emirlerini Kur’an’dan öğrenmeye çalışmayın; Onu en iyi anlayıp açıkladıkları sanılan bel’am kılıklı Siyonist kuklalarına ve başka kitap ve yayınlara kulak kabartın.) Umulur ki, böylece (belki) üstün gelirsiniz’ (diyerek aldatmışlardı).” (Fussilet: 26)
Çünkü Kur’an’ın manası ve mesajı bu tıynetsiz tiplerin, akılsızlığını ve ahlâksızlığını ortaya koymaktadır. Kendi kof kafalarında kurguladıkları, nefsani ve şeytani kuruntularını “Erbakan’ın buyrukları” gibi sunmaktan sakınmayan… Her konuda ve defalarca yanıldıkları halde hâlâ utanmayan ve yeni hezeyanlar uyduran bu insanlar, yanlarında ve yuvalarında asla Kur’an Meali bulundurmazlar, Kur’an’a başvurma ihtiyacı duymazlar, çünkü nefislerini ilahlaştırmış bir SÜFYAN takımıdırlar.
Münâfikun Suresi 4. ayeti bunları anlatmaktadır:
“(Ey Nebim!) Sen onları (münafıkları) gördüğün zaman, (düzgün ve bakımlı) endamları (zahiri kalıpları ve tavırları) Senin hoşuna gidip beğenini kazanmaktadır. Konuştukları zaman da onları dinlemeye (değer sanırsın. Oysa bunlar sözlerine, kıyafetlerine ve zahir görünüşlerine aşırı dikkat gösterip, suni ve sahte davranışlarla takva ve tarafsızlık numarası yapmakta ustalaşmışlardır. Aslında) Onlar sanki (sütun misali) dayandırılmış düzgün ahşap-kütükler gibi (şuursuz ve vicdansızdırlar. Bu kofluklarından ve korkularından dolayı da) Her çıkışı ve çağrıyı (her yaygarayı ve konuşulanı) kendileri aleyhlerine sanırlar. Onlar (sinsi ve tehlikeli) düşmandırlar, bu yüzden onlardan kaçınıp-sakının (münafıkları tanımaya çalışın ve onlara karşı tedbirli ve dikkatli olun). Allah onları kahretsin; nasıl da (Hakk’tan) çevriliyorlar ve dönekleşip duruyorlar. [Bakara: 204, 205 ve 206 bu ayetin izahıdır.]” (Münâfikun: 4)
Ayetin sonunda geçen:
“Onlar (sinsi ve tehlikeli) düşmandırlar, bu yüzden onlardan kaçınıp sakının!” uyarısı üzerinde durmak ve gereğini yapmak lazımdır.
Evet Bakara Suresi 204. ayetinin son kısmına göre, bu münafıklar İslam davası için: “(En gizli ve tehlikeli) azılı bir düşman” sayılmaktadır.
“(Ey Resulüm!) İnsanlardan öylesi vardır ki, (aslında İslam’a hasım ve Sana hain oldukları halde) dünya hayatına ilişkin sözleri (kahramanlık gösterileri, başarılı girişimleri, kolaycı ve çıkarcı projeleri) Senin hoşuna gidecektir ve (böyleleri) kalbindekine (münafıklık ve menfaatçilik düşüncesine) rağmen Allah’ı şahit getirir (yeminler ederek dine ve davaya sadık ve samimi olduğunu belirtir); oysa o (gizli ve tehlikeli) azılı bir düşman (yerindedir).
(Çünkü bu tipler, Hakk davadan döneklik ederek) Sırtını çevirip gittiği ve işbaşına (iktidara) geçtiği zaman; (ülkesinde ve) yeryüzünde (barış kılıflı) bozgunculuğa girişmeye, ekini ve nesli (bozup) helak etmeye çaba gösterir. (Genleri bozulmuş İsrail tohumları ile bitki ve hayvan türlerini ve bebeklerin-gençlerin geleceğini tahribe yönelir.) Allah ise, (fitne ve fesadı) bozgunculuğu sevmemektedir. [Not: 8 Kasım 2006’da çıkarılan 5553 sayılı Hibrit Tohum Kanunu’yla, yerli tohumlarımıza yasak getirilmiş ve uzmanlara göre bu uygulamadan sonra hastalık ve ölüm oranlarında tam üç kat artış gözlenmiştir.]
Bunlara: ‘Allah’tan kork!’ (Bu hıyanet ve tahribatlarından vazgeç) denildiğinde ise, büyüklük gururu (ve sapkınlık durumu) onu (daha da kuşatıp isyana ve) günaha sürüklemektedir. Böylelerine cehennem yeterlidir; ne kötü bir yataktır o, (girince göreceklerdir.)” (Bakara: 204-205-206)
Asla unutmayalım; Kur’an-ı Kerim’in sarih (açık ve net) ayetlerini ve Peygamber Efendimizin sahih (doğru) hadislerini esas alarak yapılan yorumlar, bir nevi içtihat sayılır, isabet edip doğruyu tutturan iki sevap, yanılan ise bir sevap kazanır. Ama Kur’an ve Sünneti esas ölçü almadan, sadece kendi kurgu ve kuruntularına göre rastgele yorum yapanlar, hatta tuttursalar bile bir günah yazılır… Yanılmaları ve başkalarını yanıltmaları karşılığı da iki kat günah yazılır ve Allah bunların hidayetlerini karartır.

“HOCAM, KUR’AN EHLİ OLDUĞUNUZ İÇİN YİNE HAKLI ÇIKTINIZ!..”
40 yıllık bir ilmi gayret, özel marifet ve mes’uliyetle Rabbani Yaklaşım ve Anlayışınızla Yüce Kur’an’ın Manasını ve Mesajını hazırladınız…
Allah’ın ayetlerinin yazılı olduğu sahifeler topluluğu olan KİTABI yani MUSHAF-I ŞERİFİ; inanarak ve anlamaya çalışarak, meali manası ve mesajıyla okudunuz, “KUR’AN” oldu…
Okuduğunuz Kur’an; sizleri hidayet ve istikamet yoluna, ibadet ve hizmet huzuruna ulaştırıp Hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı, helal ile haramı, dost ile düşmanı, yararlı ile zararlıyı fark edip ayırma şuuruna kavuşturdu “FURKAN” oldu…
Furkan feraseti ve kulluk mes’uliyetiyle sürekli okuduğunuz ve hayat rehberi yaptığınız, yani fiilen yaşadığınız Kur’an, Müslümanlara ve İslam toplumuna “ŞİFA” ve “DERMAN” oldu…
Milli Çözüm Mücadelesi;
Kur’ani emir ve hükümlerin yasalara ve kurallara esas alınması, tüm insanların temel haklarının ve refahının sağlanması ve devlet eliyle uygulanması için “İLAHİ FERMAN” olacaktır.
“Hocam yine haklı çıktınız!..”
Kur’an’ın lafzını okuyup, ahlâkını ve ahkâmını lüzumsuz sayanların itikadi ve en tehlikeli münafık olduğunu söylediniz.
“Hocam yine haklı çıktınız!..”
Ve hele, Hakk ve hayır yolunu bulup bildikten sonra, bâtıla kayan ve Batı’ya uşaklık yapanların en tehlikeli siyasi münafıklar olduğunu söylediniz.
“Hocam yine haklı çıktınız!..”
En aşırı “Erbakancı” takınan ve Aziz Hocamızı AKP iktidarının ve Erdoğan’ın bütün tahribat ve talanlarına ortak yapmaktan sakınmayan NİFAK TAKIMININ, nedense Kur’an’ın meali manası ve mesajından özellikle Milli Çözüm’ün, 40 yıllık bir ilmi gayret, özel marifet ve mes’uliyetle hazırladığı meal ve mesajdan oldukça rahatsız olduklarını, çünkü Kur’an’ın manası ve mesajının bu tıynetsiz tiplerin, akılsızlığını ve ahlâksızlığını ortaya koyduğunu söylediniz.
“Hocam yine haklı çıktınız!..”
Kendi kof kafalarında kurguladıkları, nefsani ve şeytani kuruntularını “Erbakan’ın buyrukları” gibi sunmaktan sakınmayan… Her konuda ve defalarca yanıldıkları halde hâlâ utanmayan ve yeni hezeyanlar uyduran bu insanların, yanlarında ve yuvalarında asla Kur’an Meali bulundurmadıklarını, Kur’an’a başvurma ihtiyacı duymadıklarını, çünkü nefislerini ilahlaştırmış bir SÜFYAN takımı olduklarını söylediniz.
“Hocam yine haklı çıktınız!..”
Kur’an ve Sünneti esas ölçü almadan, sadece kendi kurgu ve kuruntularına göre rastgele yorum yapanlar, “Hocam yine haklı çıktın!..” diyemediler.
Dindar kahraman ve dünya lideri sayılan Siyonist İsrail işbirlikçilerinin arkasına takıldılar…
“Bir hidayet kararması ve basiret bağlanması” yaşıyorlardı…
İman,insana kuvvet ve cesaret kazandırır.
İlim, insana irfan ve hürmet kazandırır.
Zikir, insana itminan ve sekinet(huzur ve sükunet) kazandırır.
Namaz ve oruç insana, insaf ve istikamet kazandırır.
Güzel ahlak, insana muhabbet ve emniyet kazandırır.
Cömertlik, insana dost ve cemaat kazandırır.
CİHATise, insana izzet ve hürriyet kazandırır.
Gayreti olmayanlar, zalimlerin kuklası ve kuludur.
Cesareti olmayanların onuru ve özgürlüğü yoktur.
Din derdi ve Hakkı hakim kılma cehdi çekmeyenlerin… Mevla’sına güvenip gayret edeceğine, masonlara ve münafıklara boyun eğenlerin ve kafirlerin müsamahası kadar Müslümanlık rolü oynamayı fazilet bilenlerin, belki karınları toktur ama, vicdanları yoktur ve kalpleri boştur.
Avrupa’ya iman,Amerika’dan ittika (korku) edip,Asya’dan da istifade etmeyi düşünenler ve Allah’tan da cennet bekleyenler ise,hem ahmaktır hem de alçaktır.
(Alıntı)
Furkan 55
(Zavallı şaşkınlar ve sapkınlar) Allah’ı bırakıp kendilerine (gerçek anlamda) yarar ve zarar sağlayamayacak olan şeylere (zalim kişilere ve ülkelere) kulluk (ve hizmet) ediyorlar. İşte (asıl tehlikeli ve gizli) kâfir olan; kendi Rabbine (ve sadık mü’minlere) karşı (şeytani güçlere) arka çıkandır (veya; asıl kâfir, Rabbine karşı gelenlere destek olandır).
https://www.mealikerim.com/25/furkan/55
Makalemizden şu hatırlatmaları yinelemekte yarar görüyorum:
Olgun ve sorumlu mü’min şunların hepsine sahip olandır.
Allah’ın ayetlerinin yazılı olduğu sahifeler topluluğu olan KİTAP, “MUSHAF” tır. Mushaf-ı Şerif; inanarak ve anlamaya çalışarak, meali manası ve mesajıyla okunursa, “KUR’AN” olur. Okunan Kur’an; insanı hidayet ve istikamet yoluna, ibadet ve hizmet huzuruna ulaştırır, artık Hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı, helal ile haramı, dost ile düşmanı, yararlı ile zararlıyı fark edip ayırma şuuruna kavuşturursa “FURKAN” olur. Furkan feraseti ve kulluk mes’uliyetiyle sürekli okunan ve hayat rehberi yapılan, yani fiilen yaşanan Kur’an, Müslümana ve İslam toplumuna “ŞİFA” ve “DERMAN” olur. Kur’ani emir ve hükümlerin yasalara ve kurallara esas alınması, tüm insanların temel haklarının ve refahının sağlanması ve devlet eliyle uygulanması durumunda ise “İLAHİ FERMAN” olur.
Biz; MUSHAF seviyesinde mi, KUR’AN meziyetinde mi, FURKAN marifetinde mi, DERMAN derecesinde mi, yoksa FERMAN fazilet ve mes’uliyetinde mi Kur’an’la irtibatlıyız? sorusunun doğru yanıtı, gerçek ayarımızı ortaya koyacaktır. Olgun ve sorumlu mü’min bunların hepsine sahip olandır.
İşte Hakka Tercüman Olmak, işte Kur’an’a Tercüman Olmak… Muhterem Ahmet Hocamıza şükranlarımı arzederim…
Münafıklığa mahkum olmanın en temel nedenlerinden biri şeytan’a esaret,şeytanın şarlatanlarına ise mahkumiyettir..
Kişinin yazdıkları, konuştukları birer İddiadır.
Amellleri, yaptıkları, niyet ve davranışları ise en önemli İspattır….
Yarabbi insanlara karşı ispatlanan ve ispatlanamayan her türlü günah ve rezaletlerden Aziz Zatına sığınırız.
“Ve hele Sn. R. T. Erdoğan’ın: “Siz önce AB’ye (Avrupa Birliği’ne) giriş için önümüzü açın, biz de (NATO için) İSVEÇ’in önünü açalım” teklifi, bunların Haçlı AB’ye girmek ve o ahlâksızlık kazanında eritilmek için, hangi kutsallarımızın pazarlık konusu yapıldığının ve Milli çıkarlarımızı nasıl rüşvet sunduklarının kahredici bir fotoğrafıydı. Yani İsveç (ve diğer AB ülkeleri) tarafından Kur’an-ı Kerimlerin yakılması ve PKK’ya arka çıkılması bunların umurunda bile olmamaktaydı. Yeter ki Haçlı ve ahlâksız AB bataklığına bunları katsınlardı!?
Ve hele, Hakk ve hayır yolunu bulup bildikten sonra, bâtıla kayanlar ve Batı’ya uşaklık yapanlar, en tehlikeli siyasi münafıklardır” Makalemizden bir bölüm.
İktidarın istismarını (ana kaynak olarak) Milli Çözümden başka deşifre eden yok. Sözlerine itimat edilip güvenilen ve fikirle etki meydana getiren Üstad Ahmet Akgül Hocamızdan başka kanat önderi yok.
HÂLÂ TEVBE ETMEYECEKLER Mİ?
*28 Şubat sonrası; nefsi hevâ ve heveslerine uyarak, Hakk davadan ayrılan..
Elçiye ihanet edip, İslam davasına ihanet eden AKP yöneticileri. Siyonizm’in kuklası oldunuz ve saplandığınız bataklık boyunuzu aştı! Oysa ki tevbe edip bağışlanma dilemeniz gerekmez miydi?
*Yıllarca ülkenin beka sorununun AKP olduğunu belirten Bahçeli ve MHP yöneticileri! Acaba hangi şantajlara boyun eğdiler? Vatan toprakları ayaklarımızın altından giderken.. tevbe edip, pişmanlık göstermeniz gerekmez miydi?
*Milli Görüş Camiasını bölmekle övünen..
“Erbakan Hoca olsaydı, Cumhur İttifakını desteklerdi!” diyerek, Hocamıza en büyük iftirayı atan YRP yöneticileri! Tevbe edip, Milli Görüş çizgisine dönmeniz gerekmez miydi?
*Cehennemin kapılarını kapatacağız diyerek Milliyetçilik istismarı yapan ve az bir menfaat uğruna oylarını satan S.oğan, tevbe edip ihanetten vazgeçmeniz gerekmez miydi?
*Milli Görüş çizgisinden çıkan SP yöneticileri, hata ve yanlışlarımızdan tevbe edip Milli Görüş ruhuna yakışır hareket etmeniz gerekmez miydi?
Milli Çözüm’ün şahıslarla problemleri yoktur! Daha önce defalarca tevbe edilip, Erbakan çizgisine dönen kim olursa olsun sahip çıkılacağını vurgulamıştır!
Kılıçdaroğlu; Pişmanlıklarını dile getirip, “Helalleşme Programı” başlattığında ilk olarak Milli Çözüm Dergisi sahip çıkmıştır!
Ahiret yerine değersiz dünya malını seçtiniz. Makam ve koltuk peşine düştünüz. Şan ve şöhret delisi oldunuz. Şantajlara boyun eğdiniz! Vatanımızı, halkımızı, ümmeti ve bütün insanlığı düşünmeniz gerekirken;
Şan, şöhret, şeref, çıkar ve makamınızı seçtiniz..
Merhametlilerin en merhametlisine sığınıp, samimi tevbe edip bütün gerçekleri ortaya koymanız gerekmez miydi? Ahirette vereceğiniz hesap, dünyada vereceğiniz hesaptan çok daha şiddetli değil midir?
Son viraja girmişken, Rabbimizin arzı geniştir ve tevbe kapısı açıktır.
Medeniyet ve Mehdiyet ınkılabı öncesi umulur ki, hidayetini kararmayanlar doğru yola erişirler…
İnsanı hayvandan ayıran ve , Adem oğlunu eşrefi mahlukat yapan,onun, akıl etmesidir, yani düşünme değerlendirme, ihtiyaçlarını ve amaçlarını önem ve öncelik sırasına göre derecelendirme ve ahlaki prensiplere değer verme yeteneğidir.
Tefekkür ve tezekkür etmeyen, akıl yürütmeyen başkalarının ürettiği fikir ve kanaatleri izan ve vicdan süzgecinden geçirmeden kabullenip peşinden giden kimseler.
Ruhen ve ahlaken esir gibidir, İbni Sina’nın dediği gibi, en kör insan gerçekleri görmek istemeyen ve bunun için gayret göstermeyen kimsedir.
Küresel eşkıyaların dünyaya Kendi menfaatleri doğrultusunda nizamat verebilmek için türlü stratejiler geliştirdikleri bir süreç yaşanıyordu.
Bunların ekonomik sömürü yöntemi şöyle işliyordu. Borç ver..
Sürekli borç verip kendine bağımlılığı arttır.
işgal edilmesi planlanan ülkedeki insanları, tüketime yöneltecek hilelerle onları kolaycılığa alıştır..
Bu gündümlü ekonomilerini büyütmek için, yöneticileri sürekli borç almaya mecbur kıl.
Ve gün gelsin, borç harçla ekonomilerini çeviren ülkeler, aldıkları borcun faizini bile ödeyemez durumda tıkanıp kalsın.
Böylece dara düşmüş ülkelere borç versin diye kurulan siyonist bankaları kurumların ağına takılsın..
Ey dindar kahraman ve yandaşları Yirmi iki yıllık iktidarları döneminde tek bir sefer olsun, herhangi bir konuda; “Acaba bu sorunun çözümünde esas olmak üzere Kur’an ne buyuruyor? Bu kararım ve icraatım Kur’an’ın açık ve kesin emirlerine ne kadar uygun bulunuyor?” diye düşünmeyen ve bunu dert edinmeyen bir insan, imana mı yoksa inkâra ve nifaka mı daha yakındır?
akletmiyorsunuz, ama yinede milli çözüm sizi çözüyor..
Unutmayın ki, insan hakları özgürlük ve ilericilik gibi kavramları kullanıp, millete zulmedenler, bir gün mutlaka bilinçlenecek ve bilinecek olan toplumun nefreti altında ezilecektir.
Aziz Erbakan Hocamız, AKP iktidara gelince özellikle AKP’lilerin çok itiraz ettiği şu tespiti yapmıştı: “Bu AKP, bir at yarışı spikerinden farksızdır. Bunlar hükümet değil at yarışı spikeridir fakat ne yazık ki kendilerinin hükümet olduğunu sadece zannediyorlar. Atın üzerinde kendileri yok. Yaptıkları şey at yarışı spikerinin yaptığıdır.” Bu tespit, üzerinden geçen 22 yıla rağmen, hâlâ henüz yeni söylenmiş gibi gerçekliğini koruyor. Kendi iradeleri olmadan, sadece işbirliği yaptıkları odakların emir ve görüşlerini topluma anlatan bir iktidar… İspat mı? Çok basit… Cumhurbaşkanlığı resmi internet sitesinde, 22.05.24 tarihinde yayına girmiş olan bir bilgilendirme: “Filistin’de işlenen insanlık suçlarının hesabının hukuk önünde sorulması için her türlü çabayı gösteriyoruz” Başlık böyle lakin daha ilk paragrafta: “Güney Afrikalı dostlarımızın Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail aleyhine açtığı soykırım davasına biz de müdahil olmayı kararlaştırdık” diyen yine Sn. Erdoğan. Metin gayet uzun ve kendisi bize Gazze’de olanları anlatıp, savaştaki son durumu sunuyor adeta… İcraat mı? Yok daha değil… Karar daha yeni alındı. Hele bir Refah Kampı da paramparça olsun; gözyaşları eşliğinde, yanan yüreklerle ve Azerbaycan’dan gelip Ceyhan’dan israil terör devletine giden yakıtı kınayıp davaya müdahil olma konusundaki karardaki kararlılık ifade edilecektir. Sonuçta spiker olan durumu anlatır…
Onlar (marazlı münafıklar) sizi (uzaktan) gözetleyip duruyorlar. Eğer size Allah’tan bir fetih (zafer ve ganimet) gelirse: “Biz de sizinle birlikte değil miydik?” diye (yılışıyorlar). Ama şayet kâfirlere (başarıdan) bir nasip düşecek olursa (zalimler galip gelirse onlara yanaşıp): “Sizi üstün gelmeniz için (destekleyerek), mü’minlerden size (gelecek tehlikeleri) önlemedik mi?” diye (münafıklık ediyorlar). Allah, kıyamet günü aranızda hükmedecektir. Allah, kâfirlere mü’minlerin aleyhinde kesinlikle yol vermeyecektir. (Sonunda mü’min mücahitleri zafere ulaştıracaktır.)
Nisa Suresi 141
Cumhurbaşkanı Erdoğan, defalarca ‘katil’ dediği Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es Sisi ile Katar’da bir araya geldi.
Washington Post Yazarı Cemal Kaşıkçı, 2 Ekim 2018’de Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda öldürüldü. Suudi Arabistan, Kaşıkçı cinayetine ilişkin dosyaların kendilerine verilmesini istedi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konuyla ilgili 14 Aralık 2018’de Suudi Arabistan’ın isteğine “Ya kusura bakmayın o kadar değil. Dinletiriz, gösteririz ama vermeyiz. Ha verelim de ondan sonra bunları da yok mu edeceksiniz. Bunlar dünyayı enayi zannediyorlar. İnsanları enayi zannediyorlar, bu millet enayi değil, hesabi sormayı bilir” diyerek cevap vermişti. 7 Nisan 2022 tarihinde Türk mahkemeleri davayı durdurma kararı verdi. Dosya, Adalet Bakanlığı’nın olumlu görüşü üzerine Suudi Arabistan’a devredildi.
ABD uyruklu Rahip Andrew Craig Brunson’un Türkiye’de casusluk yaptığı iddiasıyla tutuklanması, ABD ile Türkiye arasında gerilime sebep oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, her fırsatta Rahip Brunson’un bırakılmayacağını dile getirdi. Erdoğan, 11 Ocak 2018’de “Amerika teröristi vermiyor, bahaneler uyduruyor. O zaman sen de bizden hiçbir teröristi alamazsın. Bu fakir bu görevde olduğu sürece teröristi alamazsın” diyerek sert çıktı.
13 Ekim 2018’de Rahip Brunson serbest bırakıldı ve ülkesine döndü.
Hükümetin Birleşik Arap Emirlikleri’ni FETÖ darbesinin finansörü olarak lanse etmesinden sonra, bu ülkeyle yakınlaşması dikkatlerden kaçmadı.
ERBAKAN HOCAMIZIN DEDİĞİ GİBİ İSRAİL GÜÇTEN ANLAR İSRAİL İLE BARIŞ DÜŞÜNMEK İHANNETTEN ÖTE DEĞİLDİR. BUNUN EN ÖNEMLİ GÖSTERGESİ İSE; “SİYONİZM’İN, SAVAŞ İÇİN BARIŞ TAKTİĞİDİR” (Dikkatimi çeken bu konu ile ilgili okuma ve araştırma doğrultusunda çıkardığım notların bütün hali) Müslümanlar için kutsal olan Filistin toprakları, Yahudilerin inanışına göre onlar içinde kutsaldır. Yahudiler, bu toprakları sadece bir yurt olarak görmekten ziyade, vaat edilmiş topraklar olarak görürler. Yahudilere bu toprakları kutsal kılan şey ise; ruhban haham takımı tarafından tahrip edilmiş Tevrat ve aynı şekilde şeytani dürtü, nefsani azgınlık ile yazılmış Kabaladır. Bu nedenle günümüzde Ortadoğu ile ilgili yorum yapmadan önce Yahudi inancını dikkatle incelemek gerekir. Kudüs’ten İlk Çıkış ve Mesih İnancı Kudüs’ü kuşatan ve daha sonrasında ise himayesine alan Romalılara karşı, rahat durmayan ve sürekli isyan, bozgunculuk çıkaran Yahudiler, MS 70 yılında Roma ordusu ile savaşarak büyük sürgünü kendi elleriyle başlatmışlardı. Bu büyük saldırı neticesinde mağlup olan Yahudiler Süleyman Tapınağına kadar çekildiler ve burada sıkıştılar. Roma orduları en son tapınağı yakıp, yıkarak birçok Yahudi’yi kılıçtan geçirdi. Tapınaktan geriye ise, bugün ağlama duvarı olarak bilinen, batı tarafında ki duvarı kaldı. En son tapınağın yıkılması ile birlikte, Yahudiler Filistin’den sürgün edildi. Zaman ile dünyanın dört bir yanına dağıldılar. 19 asır sürecek olan bu sürgün dönemine Yahudiler; “Diaspora” kutsal topraklar dışında yaşanan dönem diyeceklerdi. İlk başta, Sürgüne üzülen Yahudiler bir müddet sonra bunun bir fırsat olduğunu düşünüp bu sürece önem verdiler. Çünkü ellerinde bulunan Muharref Tevrat’a göre Mesih’in geri geleceğine, kutsal topraklara geri döneceklerine ve daha sonrasında ise Dünya hakimiyetini ellerine alacakları inancı, Muharref Tevrat’ta onlara bildirilmişti. Bunun için ise önce Dünya’nın dört bir yanına dağılmalı, ülkeleri kontrol altına almalı bu süre zarfında ise Filistin’de bir Yahudi devleti kurmaktı. Lakin bu süreç oldukça uzun sürecek, sabır, plan ve program isteyen bir süreçti. Mesih’in gelmesi ile birlikte; • Yahudiler kurtulacak • Diğer din ve milletleri hakimiyetleri altına alıp, tek Dünya Devletini kuracaklar ve köle yapacaklar Mesih’in gelmesi içinse, dünyanın dört bir yanına dağılan Yahudilerin; • Filistin topraklarına geri dönmesi • Yahudi Devleti kurması • Yıkılan Süleyman Tapınağının yeniden inşa edilmesi gerekmekteydi. İşte benden ve miras olarak sana milletleri, mülkün olarak yeryüzünün uçlarını da vereceğim. Onları demir çomakla kıracaksın, bir çömlekçi kabı gibi onları parçalayacaksın! (Kitabı Mukaddes, Mezmurlar, Bab 2/8-9) Asırlardır devam eden mücadele bunun için yapılmaktaydı. Yukarıda yazdığımız koşulları sağlamak, Mesihi getirmek ve dünya hâkimiyetini tam manası ile ele almak olacaktı. Yahudiler 19 Asır Sonra Filistin’de Yahudiler ilk sürgünden 19 asır sonra Filistin topraklarına dönmüşlerdi. Mesih’in gelmesi için gereken şartlardan ikisi gerçekleşmişti. Yahudilerin bu dönüşünü incelediğimiz zaman bizim yakın tarihimiz ile yakından ilgili olduğunu da göreceğiz. 19 Yüzyıla gelindiğinde, Siyonizm’in fikir babası Theodor Herzl, Mesih’in gelmesi ve dünya hakimiyetinin sağlanması için Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin kurulması gerektiğini söylemiş ve bunun için mücadeleye başlamıştı. Daha öncesinde, Rothschild ailesinin desteği ile gruplar halinde Yahudi aileleri Filistin’e yerleştirilmiş lakin bu süreç Dini Siyonizm dönemiydi. Theodor Herzl ise Siyasi Siyonizm’in düğmesine basmış oldu. Ne kadar Mesih’in gelmesi istese de Herzl agnostik bir Yahudi’ydi. Temel mantığına bakacak olursak aslında Yahudilik bir dinden ziyade, dünya hakimiyeti için bir yöntem, din kılıfı geçirilmiş üstün bir ırk saplantısı idi. O dönem Filistin toprakları Osmanlı İmparatorluğu himayesinde olduğu için, Theodor Herzl Osmanlı topraklarına gelip dönemin Sultanı Abdülhamit Han ile irtibat kurmaya çalıştı. Sultan kendisinden talep edilen bu görüşme randevu ve isteklerini sürekli ötelemiş ve terslemişti. Lakin saray içerisinde bulunan Masonlar ve Yahudi dönmesi yöneticiler sayesinde sultan ile görüşmeyi başarmıştı. Herzl, Sultan Abdülhamit’e; Filistin toprakları karşılığında Osmanlıyı tüm borçlarından kurtarmayı teklif etti. Kendisi basit bir gazeteci olan Herzl ’in para noktasında en büyük destekçisi Rothschild ailesiydi. Bu teklif sonucunda Sultan Abdülhamit onu şu muhteşem sözler ile terslemiş ve huzurundan kovmuştu. “Ben bir karış bile olsa toprak satmam. Bu vatan bana ait değil, milletime aittir. Benim ecdadım bu imparatorluğu savaşta kanlarını dökerek kazanmışlar, onları kanları ile verimli kılmışlardır” Herzl’e verilen bu cevap ile umduğunu bulamayan Siyonizm, Sultan Abdülhamit’ten ümidini kesmişti, geriye ise tek çare kalmıştı; sultanı tahttan indirmek, imparatorluğu çökertmek ve kutsal toprakları Osmanlı’nın elinden işgal yöntemi ile almaktı. Ve Osmanlı imparatorluğunun yıkılması için düğmeye basıldı. Bu süre zarfında; Mason ve Yahudi dönmesi işbirlikçilerin halkı kışkırtması ile Sultan Abdülhamit tahttan indirildi. Sonrasında ise çorap söküğü gibi gelen olaylar meydana geldi. Önce Balkan devletleri bağımsızlığını ilan etti, bu süre zarfında imparatorluk işbirlikçilerin kışkırtması ile iç meseleler noktasında karıştırıldı ve bölündü. Böyle zor bir süreç içinde iken, imparatorluk kendini 1. Dünya Savaşının içinde buldu. Siyonizm’in planları, kusursuz bir şekilde saat gibi işliyordu. Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı ile yıkılması ve (Filistin’deki) Kutsal Toprakları İngiltere’nin işgal altına alması, Siyonistler tarafından büyük bir sevinç ve umut ile karşılandı. Çünkü: Siyonist Devletin kurulacağı Yahudi Diyarı, Osmanlı’nın elinden kurtarılmıştı ve Yahudilere vermeye hazır olduklarını Balfour Deklarasyonu ile dünyaya duyuran Siyonist Hristiyan yöneticilerin eline geçmiş durumdaydı. Artık 19 Asırlık büyük sürgün sona ermiş, Yahudiler büyük göçler halinde kutsal topraklara göç etmişlerdi. Mesih’i getirme noktasında 2. Büyük adım olan Yahudi devletinin kurulması, 1948 yılında Korsan İsrail devleti ile fiilen başladı. Yahudilerin Kısa ve Uzun Vadeli Planları Yaşanan tüm bu olayları, tarihi bilgileri göz önünde bulundurduğumuz zaman, Yahudilerin Ortadoğu’da attığı her adım geliştirdiği her strateji; kutsal topraklar inancı ve Mesih beklentisi üzeredir. Kurulan korsan devlet İsrail’in günümüze kadar gelmiş tüm liderleri, kutsal topraklar ve üstün ırk inancını yitirmeden korumuş, bu uğurda zulüm ve vahşetten geri durmamışlardır. İsrail tarihinin ünlü isimleri Golda Meir, Moşe Dayan, İzak Rabin başta olmak üzere pek çok devlet yetkilisi zaman zaman bu inançlarına olan bağlılıklarını dile getirmekten çekinmemişlerdir. Örneğin, 1967 yılında Araplar ve Yahudiler arasında gerçekleşen Altı Gün Savaşları’nın komutanı Moşe Dayan, İsrail’in uyguladığı işgal politikasına şu sözleri ile sahip çıkmıştı: “Eğer Kitab-ı Mukaddes’e sahip çıkıyorsak, eğer kendimizi Kitab-ı Mukaddes’te yazılı halktan sayıyorsak, Kitabın yazdığı topraklara da sahip olmamız gerekir. Hakimlerin, Patriklerin, Kudüs’ün, Hebron’un, Jeriko’nun ve daha pek çok yerin topraklarına…(Jerusalem Post, 10 Ağustos 1967) 1970’li yıllarda İsrail’in Başbakanlık görevini üstlenmiş olan Golda Meir ise korsan İsrail’in varoluş nedenini şöyle dile getiriyordu: “Bu ülke (İsrail), Tanrı tarafından yapılmış bir vaadin yerine getirilişidir. Onun yasallığını tartışmak gülünç olur.” (Le Monde, 15 Ekim 1971) Liderlerin bir kısmının açıklamasından da görüldüğü üzere; kutsal topraklar hedefi, üstün ırk düşüncesi ve Mesih beklentisi inancı başta liderler olmak üzere faşist Yahudiler için büyük bir önem taşımaktadır. Belirttiğimiz üzere Moşe Dayan’ın da bahsettiği Vaat edilmiş toprakların ele geçirilmesi çok önemlidir. Çünkü Mesih geldiğinde vaat edilmiş topraklar hazır olmalı ve onun kuracağı dünya krallığı altında birleşmelidir. Yahudilerin bu toprakları ele geçirmesinin yegâne yolu ise “İŞGAL” politikasıdır. Peki bu vaat edilen topraklardan kastedilen yer neresiydi? Sorumuzun cevabına baktığımız zaman büyük ve geniş bir alan çıkar. Bu topraklar Nil ile Fırat arasında uzanmaktadır. Sina Yarımadası, Filistin, Lübnan, Suriye, Irak, Ürdün toprakları ve ülkemizin topraklarının bir bölümü de buna dahildir. Vaat edilmiş topraklar düşüncesi, olaylara basit gözle bakan, normal düşünen bir insan için ütopik gelebilir. Yahudilerin bu kadar ülkeyi karşısına alması ve mücadele edeceği cepheyi çoğaltması pekte rasyonel bir fikir gibi gözükmese de sürgün döneminden, korsan İsrail’in kuruluşuna kadar geçen olayları, stratejileri ve sinsiliği göz önünde bulundurduğumuz zaman bu plan hiçte basite alınacak bir şey değildir. Çünkü korsan İsrail şeriat devletidir. Kanunlar; Muharref Tevrat, Talmud ve Kabalaya göre hahamların kontrolünde hazırlanır. Devlet başkanları ise özel Kabala eğitimi almış Yahudilerden seçilir. Şeriat ile yönetilen bu devlet, inandıkları kitabın vaat ettiği topraklara sımsıkı sarılmayacakta ne yapacaktır? Arşivleri karıştırdığımız zaman, Yahudi Ruhban sınıfı tarafından hazırlanan ve 24 Ağustos 1985 tarihinde Ha’aretz gazetesi ile okullara dağıtılan bu bildiri, işin ciddiyetini gözler önüne sermektedir. “Biz burada en uygun yayılma yönteminden söz ediyoruz… Politik açıdan (kuzeyde) ulaşmamız gereken sınır Fırat ve Dicle nehirleridir. Bu Halakha’da (Yahudi kutsal kaynağı) yazılıdır. Dolayısıyla bu konuda herhangi bir anlaşmazlık olmaz. Tartışılabilecek tek konu, BUNUN NASIL HAYATA GEÇİRİLECEĞİDİR. Ancak dediğimiz gibi, İsrail topraklarının sınırları bellidir, bu konuda tartışılacak hiçbir şey yoktur, hükümler açıktır.” Yahudiler İçin Mutlak Bir Barış Süreci İmkansızdı İsrailli yöneticilerin bu vasıfları ve inançları göz önünde bulundurulduğu zaman barış içinde bir tutum sergilemelerini beklemek pekte gerçekçi değildi. Çünkü İsrail kurulduğu 1948 yılından beri, bulunduğu coğrafyada; kan, göz yaşı, vahşeti eksik etmemişti. Üstün ırk saplantısı ile saldırgan ve yayılmacı bir politika izlemişlerdi. Çünkü iman ettikleri Muharref Tevrat onlara bunu emrediyordu. Filistin direnişi, 1967’de İsrail’in tüm Filistin topraklarını işgal etmesi üzerine güçlü bir şekilde ortaya çıktı. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) adı altında farklı grupların birleşmesiyle ortaya çıkan direniş hareketi, özellikle 1970’li yıllarda etkinliğini artırdı. 1980’li yıllara kadar FKÖ Filistin halkının mücadelesinde başrolü oynuyordu. Sol görüşlü olan ve Sovyetlerden ve sosyalist Arap devletlerinden aldığı destekle büyük ölçüde ayakta duran örgüt için 80’lerden sonra İslami hareketin yükselmesi çok şeyi değiştirdi. Özellikle Batı Şeria ve Gazze’de örgütlenen İslami gruplar 1987’de İntifada hareketinin de öncüsü oldular ve hareket bu grupların büyük katkısı ile yürütüldü. 1990’lara gelindiğinde bu hareketler FKÖ ile boy ölçüşecek kadar güçlenmişti. Kuşkusuz bu durum İsrail’in de hedef değiştirmesine, Sovyet blokunun yıkılmasıyla maddi desteğini yitirip güçsüzleşen FKÖ ile değil, yeni bir kimlik altında güçlenen İslami hareketle ilgilenmesine neden oldu. Bu dönemden itibaren İsrail, iki ayrı hareketle birlikte mücadele etmek yerine stratejik bir değişiklik yapmaya karar verdi. Yapılacak en akılcı iş, FKÖ’yü Filistin davasının resmi temsilcisi haline getirmek ve FKÖ kozunu diğer Filistinli akımlara karşı kullanmaktı. Elbette bu durum İsrail’in onlarca yıldır devam ettirdiği savaş politikasına da ara vermesi anlamına geliyordu. İşte bu strateji doğrultusunda 1990’lı yıllar… Read more »