Get Adobe Flash player
Reklam

Fetullahçılar ve Barzanilerle İyi İlişkiler Kurabilen DİYARBAKIR VALİLERİ, ÜST GÖREVLERE ATANIYORDU!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

GAP Eylem Planını Fetullahçılar lehine kullanan Valiler ödüllendiriliyordu.

27 Mayıs 2008 tarihinde Diyarbakır'a gelen Erdoğan burada büyük bir gürültüyle GAP Eylem Planı’nı açıklamıştı.

GAP Eylem Planı dört ana başlıktı; biri  ‘Sosyal Gelişim Sağlanması’. Bu başlık altındaki faaliyetler ise 'istihdam, sağlık, eğitim, sosyal hizmet ve yardımlar, kültür, sanat ve spor alanlarında’ yapılacak sözde yatırımlardan oluşmaktaydı. İlk bakışla masum gibi durmakta ve AKP GAP’ı bitirecek ve bölge gelişecek sanılmaktaydı. Oysa GAP Eylem Planıyla istismarcı Amerikancı derneklere ekonomik yardımların kılıfı hazırlanmıştı.

GAP Eylem Planı kapsamında sadece GAP bölgesindeki illerde uygulanan SODES (Sosyal Destek) programı vardı. Bu program çerçevesinde resmi kurumlar ya da tüzel kişilikler proje hazırlıyordu. İl valiliklerinin düzenlemesini yaptığı bu projeleri Devlet Planlama Teşkilatı kabul ediyordu. Projeler kabul edildikten sonra proje bedelleri ilgili resmî ya da tüzel kişiliklere ödeniyordu.

Proje desteği alan istismarcı dernekler dikkat çekiyordu.

İşte bu SODES kapsamında hazırlanan projelerin resmi kurumlar dışında kalanların büyük çoğunluğunu istismarcı özellikle de Fetullahçı kuruluşlar alıyordu. Sadece Diyarbakır ilinde, 2008 yılı için proje başvuru sayısı 322. Kabul edilen proje sayısı resmi kurumların dahil 53 oluyordu.

2009 yılında ise 868 projeden 72’si kabul ediliyordu. İstismarcı olamayan herhangi bir derneğin hazırladığı projenin onaylanması neredeyse imkânsız görünüyordu.

AKP devlet eliyle değil fetullahçılar aracılığıyla ‘GAP Eylem Planı’nda yer alan ‘Sosyal Gelişmenin Sağlanması’ maddesini uyguluyordu. Zaten GAP Eylem Planı'nda 'ilerleme' sağlanan tek madde de buydu. Diğer maddelerde (Ekonomik Kalkınmanın Sağlanması, Alt Yapı ve Kurumsal Kapasitenin Geliştirilmesi) pek bir gelişme yoktu. Bu arada Fetullah Gülenciler ve Barzanicilerle iyi ilişkiler kuran Diyarbakır valileri, hep en üst görevlere atanıyor Ankara, İzmir ve İstanbul’a Vali yapılıyordu! 

 

Devlet Valilerinin bile katılıp siyaset yaptığı Fetullahçıların Abant platformunun kapanış bildirisindeki:

“Demokrasimizin vesayet altında bulunduğu gerçeği, bütün katılımcıların ittifakıyla kabul edilmiştir” sözlerini;

“Türkiye’nin Milli birlik ve dirliğini parçalamak isteyen emperyalist güçlerin ve işbirlikçi hainlerin son engeli, Türk Silahlı Kuvvetleridir ve bu nedenle etkisiz ve yetkisiz konuma getirilmesi gerekir” şeklinde okumak lazımdı.

İsrail'in Gazze yardım gemisine saldırısı sonrası ezber bozan açıklamayı Fethullah Gülen yapmıştı. Bu açıklama hükümet cephesinde de farklı yorumlara yol açmıştı. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay 'Uzaktan bakınca öyle görünüyor demek ki..' değerlendirmesinde bulunurken, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ise 'Hoca Efendi doğru söylüyor' diye sahip çıkmıştı. Yani gömleklerini çıkaran ve Fetullah Gülen çizgisine yamanan AKP’liler Milli Görüşten çıkmış ve hidayetleri kararmıştı. Ama Mehmet Ali Birand'ın farklı bir iddiası vardı. Ona göre Cemaat ile Milli görüş çatışmaktaydı. Birand Sabataisti, hala AKP’nin akrepliğini Milli Görüşe yıkma çabasındaydı ve tabi bu tavrıyla, zulme ve siyonizme karşı ancak Milli Görüşün başkaldıracağını da açığa vurmaktaydı.

İşte Birand'ın o yazısı:

Son gelişmeler, Milli Görüşçüler ile Fethullah Gülen arasındaki yaklaşım farkını bir defa daha ortaya çıkardı. Şu sıralarda, Türkçe Olimpiyatları büyük bir gövde gösterisiyle tüm ekranları doldurmaktaydı. Marmara Gemisi olayı bu organizasyonu sildi süpürdü etkisini boşa çıkardı. Fethullah Gülen de, İsrail’e yönelik Milli Görüşçülerin savaşını, ilk defa açıkça eleştirmekten sakınmadı. Böylesine duygu dolu bir dönemde böyle bir eleştiri birçok çevrede şok yarattı. Fethullah Gülen hareketi ile Milli Görüş hareketi arasındaki yaklaşım farkı, hiç beklenmedik şekilde ortaya dökülüp anlaşılmıştı.

 “Biz de Gazze’ye, hem de yıllardır muazzam yardım yolluyoruz. Amacımız Gazzelilere insani yardım yapmak olduğu için, BM aracılığı ile ve normal yollardan götürüyoruz.” diyen, Gülen’e yakın bir isim, Milli Görüş’ü Türkiye’nin başına dert açmakla suçlamaktaydı.

Toplumda öylesine bir duygu kabarması var ki, bu ortamda Gülen’den böyle bir eleştirinin gelmesi, çok anlamlıydı. Gülen, kendini son derece farklı bir yere koyuyor ve aşırı İslamcılığın en etkili muhalifi olacakmış gibi bir izlenim veriyordu.”[1] Diyen M.Ali Birand kendi ayarını da ortaya koyuyordu.

Bu arada Faik Bulut gibi cılkı çıkmış calkazanların: Refah-Yol iktidarından 4 ay önce, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in desteği, General Çevik Bir’in eliyle, Başbakan Tansu Çiller hükümeti döneminde imzalanan, İsrail’le Askeri İşbirliği anlaşmasını, bu konuda yapılan ve resmi belgelere dayanan onca açıklamaya rağmen, hala bunun suçunu Erbakan’a yükleme sahtekarlığı, İsrail uşaklarının ve İslam düşmanlarının kuyruk acısını yansıtmaktaydı ve yine Stardan İbrahim Kiras aynı iddiayı gündeme taşıyıp, Fetullah Gülen’in Siyonist uşaklığına kılıf bulma telaşındaydı.

“Fethullah Gülen’e kısa ve acılı bir vaaz” veren Ahmet Hakan’a hak vermemek insafsızlıktı!

MUHTEREM Hocam!

Demişsiniz ki: “Gemi yolculuğuna çıkanlar, keşke İsrail otoritesinden izin alsalardı...”

Muhterem Hocam! Ben günahkar bir insanım. Size vaaz vermek haddim değil... Ama günahlarıma kefaret olur diye... Bir şeyler söylemekten kendimi alamayacağım.

Eğer “her otoriteye uymak”, çok matah (yararlı ve gerekli) bir şey olsaydı...

Ne Hz. Muhammed Mekke otoritesine savaş açardı...

Ne Musa Firavun’un otoritesine baş kaldırırdı...

Ne de İbrahim Nemrut’un zalim otoritesine isyana kalkışırdı…

Eğer bize düşen “otoriteye uyum” olsaydı... Ve başka bir yola sapmamız uygun bulunmasaydı:

Hz. Hüseyin Kerbela’da başını vermezdi. Malcolm X’in vücudu kurşunlarla delik deşik edilmezdi... Köle Spartaküs, baldırı çıplaklarla ayaklanıp çarmıha gerilmezdi. Ve Mustafa Kemal Anadolu’ya geçmezdi…

Eğer “otorite” hep haklı olsaydı... Bugün bile ABD’de siyahlar otobüslerin arka sıralarında oturuyor olacaklardı. Zalimler egemenliklerini meşrulaştırmış ve halkları maymunlaştırmış bulunacaklardı…

Vicdanlar kararacaktı. “Güçlü” hep haklı olacak, “haklı” hep ezilip horlanacaktı. Ve sanırım Allah da bizden razı olmayacaktı.

Bir düşünün isterseniz, Muhterem Hocam!

“Sen kim oluyorsun da bana vaaz veriyorsun?” demeden önce, lütfen biraz düşünmeniz daha doğru ve olgun bir yaklaşımdır...

Bilirsiniz, bazen günahkarların da hak sözler söylemesi, olağandır!...”

Ve tabi sormadan edemiyoruz. Acaba, Fetullah Gülen’in deşifre olmasına mı, yoksa Milli Görüşçülerin haklı çıkmasına mı daha çok üzüntü duyulmaktaydı?

Son zamanlarda, “Allah’a inanan herkes mümindir. Mümin olmak için yüce yaratıcıya inanmak yeterlidir, bunun için başka şey gerekmez” gibi yanlış ve yanıltıcı kanaat yaygınlaştırılmaktadır. Bunlar kasıtlı ve saptırıcıdır ve Kur’an’a da aykırıdır.

Allah müşrikleri anlatırken:

“And olsun onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim musahhar (emre amade ve hizmetkâr) kıldı?” diye soracak olursan kesinlikle “Allah” diyecekler… O halde ne diye (haktan) çevrilip yan çiziyorlar?” (Ankebut: 61) buyurmaktadır.

Yani, Allah’ın buyruklarına emir ve yasaklarına Kur’ani kanun ve kurallarına, Resullahın sünnetine ve hayat tarzına teslim ve her konuda haktan ve hayırdan taraf olmadan, Allah’ın dostlarını dost, düşmanlarını düşman tanımadan, sadece “Allah” vardır ve birdir. Her şeyi yaratan ve yönetendir” demekle ve bir takım ibadetleri yerine getirmekle insan mümin sayılmamaktadır.

(Bazı) bedeviler (gelip) “Biz iman ettik, (mümin kimseleriz)” dediler. Deki (hayır) siz iman etmediniz; sadece “İslam olduk, (zahiren Müslümanlara katıldık)” deyin. Çünkü henüz iman kalplerinize girmemiştir” (Hücürat: 14) ayeti ne kadar net ve açıktır.

İmanın gerçek alameti, İslam’a taraftarlık, Batıla ve Tağuta (Zalim ve şeytani odaklara) karşıtlıktır.

“İman edenler Allah yolunda (hak ve adalet hakim, Müslümanlar galip olsun diye) çarpışıp çırpınırlar. İnkâr edenler (ve münafık kimseler) ise Tağut yolunda (zulüm ve sömürü düzenleri sürsün diye) çırpınıp çarpışırlar. O halde (siz müminler) iseniz şeytanın dostları olan (inkârcılar ve münafıklarla) çarpışın. Ve (Allah’a güvenerek) şeytanın hile ve tuzağının pek zayıf olduğunu (unutmayın)” (Nisa: 76)

MİT’in hazırladığı “Fetullah raporu” niye saklandı?

“Fetullah Hoca'nın Çiller'in kara para aklama işinde gizli ortağı olduğu, Fetullah Hocacıların CIA'nın bölgemizdeki en önemli sivil toplum kuruluşu olduğu iddiaları, Maliye Bakanlığı müfettişlerinin Fetullah Gülen'in mali kayıtlarını incelemesi ile içişleri ve Dışişleri Bakanlıkları'nın ilgili kuruluşlarla yapacakları koordine sonucunda çözülebileceği değerlendirilmektedir."

MİT tarafından Başbakanlığa sunulan ve Cumhurbaşkanlığındaki liderler zirvesinde okunan 17 Aralık 1996 tarihli raporun 11. sayfanın son paragrafında şöyle deniyordu:

“Oysa MİT, tutuklanmadan önce Fetullah Gülen örgütlenmesi hakkında soruşturma yürüten Erzincan Cumhuriyeti Başsavcısı İlhan Cihaner'e, "kayıtlarımızda, ilgili makamlara iletilmiş, Gülen ile ilgili rapor veya bilgi notu yok" kaydı düşülüyordu.

“Çok gizli” MİT raporunda Fetullah’a beş sayfa ayrılıyordu

MİT, 17 Aralık 1996'da, dönemin Müsteşarı Sönmez Köksal imzasıyla Başbakan Necmettin Erbakan'a “Çok Gizli” bir rapor sunmuştu. 61 sayfalık "Susurluk Raporu"nun beş sayfalık bölümünde,   Fetullah Gülen örgütlenmesi ayrıntılarıyla anlatılıyordu. Raporda, "MİT'in çalışmaları sırasında, kayıtlara önceden girmiş bilgilere yer verildiği" vurgulanıyordu.

MİT bugün "yok" dese de,  61 sayfalık "Çok Gizli" rapor, Ergenekon dosyasına da girmiş bulunuyordu.

Rapor, 1998 yılında, Şenkal Atasagun'un MİT Müsteşarlığı döneminde de dava konusu olmuştu. Atasagun mahkemeye gönderdiği yazıda, rapordaki bilgilerin "Çalışmaları sırasında derlenmiş, MİT kayıtlarında mevcut istihbari bilgiler" olduğunu belirtiyordu.        

Devletin kurumları, MİT ve SAVCILIK birbirini mi aldatıyordu?

Başsavcı İlhan Cihaner, 20 Ocak 2010’da MİT’e, “yürüttüğü cemaatler soruşturmasıyla ilgili yazı yazarak, Fetullah Gülen grubu, Süleymancılar ve Menzil grubu hakkında, üç konuda bilgi istiyordu.

1- İlgili mercilere iletilmiş ve suç şüphesi içeren rapor, bilgi notu vs. olup olmadığı, varsa bir örneğinin gönderilmesi,

2-  Fetullah Gülen'in geçmişte veya halen, herhangi bir ad altında MİT'le ya da başka bir güvenlik/istihbarat bilimiyle organik bağının bulunup bulunmadığının bildirilmesi,

3-  1997 yılında MİT tarafından Fetullah Gülen grubunun kara para aklama suçu gibi suçlar işlediğine ilişkin bir rapor düzenlenip düzenlenmediği, düzenlenmişse bir örneğinin gönderilmesi.

MİT, Başsavcı Cihaner'e, 9 Şubat 2010 günü iki sayfalık "gizli" bir yazıyla yanıt veriyor ve MİT’in ne Fetullah Gülen’le ne de Emniyet içindeki örgütlenmesiyle ilgili “bilgisi” bulunmadığını söylüyordu.

"Fetullah Gülen grubu, Süleymancı ve Menzil grubu hakkında Müsteşarlığımızca ilgili mercilere iletilmiş ve suç şüphesi içeren herhangi bir rapor/bilgi notu mevcut değildir.

"Fetullah Gülen'in herhangi bir ad veya konum altında Müsteşarlığımızla organik bağı mevcut değildir. Öte yandan başka güvenlik/istihbarat birimleriyle organik bağının bulunduğuna ilişkin olarak da Müsteşarlığımızın bir tespiti bulunmamaktadır” deniyordu.

"Kara para" yanıtında, “bilgi notu”nu açığa vurmaktaydı.

Peki, MİT, Cihaner'in kara parayla ilgili üçüncü talebine nasıl yanıt veriyordu?

MİT'in Susurluk Raporu'nda, “Fetullah Gülen'in kara para aklama işinde Tansu Çiller’in ortağı olduğu” tespiti yer alıyordu.

Başsavcı Cihaner'e gönderdiği 9 Şubat günlü yazıda "Gülen'le ilgili rapor/bilgi notu yok" diyen MİT, aynı yazının üçüncü maddesinde şöyle diyordu: "...Müsteşarlığımıza verilen talimat doğrultusunda 17.12.1996 tarih ve 24746 sayılı takdim yazısı ile Başbakanlığa sunulan bir 'bilgi notu' hazırlanmıştır.”

Bu yanıt üzerine Erzincan C. Başsavcısı İlhan Cihaner, 16 Şubat günü MİT Müsteşarlığına bir yazı daha yazarak, Başbakanlığa gönderilen "bilgi notu"nun onaylı suretini istiyordu. Bu yazı, Cihaner’in MİT'e son yazısı oluyordu. Bir kaç saat sonra makamı basılarak, gözaltından sonra tutuklanıyor ve cezaevine gönderiliyordu.

Hatırlanacağı gibi İşçi Partisi Susurluk olayından 15 gün önce, 18 Ekim 1996'da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e "Çiller Özel Örgütü" dosyasını sunmuşlardı. Demirel dosyayı, 8 Kasım 1996 tarihli bir yazı ekiyle dönemin başbakanı Necmettin Erbakan'a yollamıştı. Başbakanlık Müsteşarı ilişkin sunduğu dosyadaki iddialar hakkında araştırma yapılmasını ve sonucunda düzenlenecek raporun "acele" Başbakan’a gönderilmesini istedi.                     

Bunun üzerine MİT, 17 Aralık 1996 tarihli "Kişiye Özel", "Çok Gizli" Susurluk Raporu'nu hazırlayarak Erbakan'a ulaştırdı.

Başbakan Erbakan, raporu Çankaya Köşkündeki liderler zirvesine taşıdı.”[2]

Erbakan kişilerin ve kesimlerin zan ve töhmet altında kalmaması için bu bilgilerin derinlemesine araştırılıp doğruluğu kanıtlanmadan medyaya açıklanmasını uygun bulmamıştı.

MİT’in Fetullah Gülen’le ilgili bilgi notları arasında:

  • Fetullah Gülen’in yakın çevresine: “Alparslan Türkeş’le görüşüp onu yönlendirmeye çalıştığını” açıkladığı,
  • 6 Eylül 1987’de Özal’ı desteklemek için “Hayır” oyu kullanmak üzere cemaatini hazırladığı,
  • MÇP-Refah Partisi seçim ittifakına önce destek çıktığı, sonra aleyhine çalıştığı,
  • Nisan 1992’de Azerbaycan’da TV kurma çalışmaları başlattığı,
  • ABD’de Risale-i Nur Enstitüsü kurmak bahanesiyle gizlice bu ülkeye seyahat yaptığı
  • 1992’de MÇP’den ayrılan Muhsin Yazıcıoğlu’na parti kurmak için maddi ve manevi yardım sağladığı gibi önemli ayrıntılara rastlanıyordu.

 

Güneydoğu’da Barzani Fetullah ittifakı!

AKP, Mahmur ve Kandil'den gelen PKK'lıları, 'ayarladığı' mahkemeyle serbest bırakarak PKK üzerinden ‘bölünme’ fikrini kamuoyunda meşrulaştırıyordu. AKP, bu yolla bütün dikkatleri PKK üzerine çekerken alttan alta da bölgede Fetullahçı örgütlenmeye ağırlık veriyordu.

AKP bir yandan dağdan gelenleri serbest bırakırken, diğer yandan şehirde yaşayan ve artık siyasi bölücülükle uğraşan BDP'lileri, PKK'nın şehir yapılanması olan KCK’da yer aldıkları gerekçesiyle tutukluyordu. Bu operasyonları anlayabilmek için PKK ve BDP içinde uzun zamandır tartışılan iki ana fikri incelemek gerekiyordu. Bu tartışmayı PKK'yla sınırlı tutmak da doğru değildi. Çünkü tartışmanın bir ucunda başını ABD'nin çektiği, bazı PKK ve BDP'liler, HAKPAR, KADEP vb. diğer Kürt grupları yer alıyordu.

Tartışmanın bu yanındakileri özetle şu görüşü savunuyordu:

"Irakta Barzani önderliğinde kurulmuş bir devlet bulunuyor. Kürtlerin öncelikle bu kazanılmış mevziyi savunmaları gerekiyor. Türk Silahlı Kuvvetleri PKK’yı bahane ederek Irak'a giriyor. İşte bu yüzünden Kürdistan’ı Türkiye'ye kabul ettiremiyoruz. PKK da Ergenekoncudur.”

Bunun karşısında ise Barzani'yi 'feodal' olmakla eleştirip, PKK'nın ve Öcalan'ın muhatap alınmasını isteyen bir kısım BDP ve PKK'lılar bulunuyordu. Bunlar birinci guruba tepki gösteriyordu.

Bölgede Yahudi Barzanicilikle Fetullahçılığın önü açılıyordu

KCK operasyonlarında tutuklananlar arasında Barzani'ye karşı olanların ağırlıkta olması dikkatlerden kaçmamıştı. Öreğin eşi doktor olan Av. Fırat Anlı 26 Aralıkta tutuklananlardandı. 2004 yılındaki yerel seçimlerde Anlı, Büyükşehir belediye başkan aday adayı yapılmıştı. Anlı’yla birlikte 8 aday daha vardı. DEHAP'ın yaptığı ön seçimde Anlı yüzde 67 oy almasına rağmen aday olamamıştı. Abdullah Öcalan'a rağmen, ABD'de 8 ay “şehircilik ve dil eğitimi” alan Osman Baydemir adaylığı kapmıştı. Osman Baydemir belediye başkanı olduktan sonra hemen Türkiye'nin Güneydoğusunun Irak'ın kuzeyiyle birleştirilmesi yönünde adımlar atmıştı. Bu bağlamda “Dicle'ye Kıyısı Olan Belediyeler Birliği”ni oluşturmuşlardı. Hatta Tarık Ziya Ekinci'yi çağırarak belediyede düzenlettiği bir panelde Ekinci’ye, PKK'yı kastederek “Şimdiki gençlerin zannettiği gibi Kürt mücadelesi öyle 15-20 yıllık bir mücadele değildir” propagandası başlatmıştı.

KCK’lıların Avukatları: AKP, Kürtlere Fetullahçılar eliyle hakim olmak istiyordu.

KCK operasyonlarında gözaltına alınıp tutuklananların avukatı Fethi Gümüş şunları belirtiyordu:

AKP bir yandan bir Kürt açılımından bahsederken bir yandan da Kürt siyasetçileri ve aydınları tutukluyordu. Aslında amacı bir açılım değildir. Kendine göre bir Kürt yaratmaktır. Bölgede sessiz de olsa kısmen tarikatlar ve Fetullahçılar siyasete hâkimdir. Bugün bu tarikatların tümü AKP içinde yer almakta. Milletvekillerini bu tarikatlar ve cemaatler tespit etmektedir. AKP açılımla birlikte kendi yarattığı tarikatçı ve cemaatçi Kürde göre bir çözüm üretmeye çalışıyor.”

Av. Sinan Tanrıkulu da benzer noktalara dikkat çekiyordu.

Bazı Kürt aydınları ABD'nin Barzani önderliğinde kurduğu devlete 'Kürtleri biz temsil ediyoruz, bizi muhatap alın' diyerek karşı çıkıyor. ABD bir yandan sözde KCK operasyonlarıyla PKK'nın burnunu sürterken, PKK içindeki Barzaniciliği kabul etmeyenleri de tasfiye ediyor. Buna paralel olarak, Kürt bölgelerinde irticai örgütlenmeleri yaygınlaştırıyor.

Fetullah Cemaatinin Irak’ın kuzeyindeki faaliyetleri de bu bağlamda değerlendiriliyordu.

AKP, iktidarının son yıllarında Diyarbakır başta olmak üzere Güneydoğu'da da din istismarcısı örgütlenmede hızlı bir artış yaşanıyor. Neredeyse Diyarbakır’ın her sokağında mutlaka din istismarcısı bir dernek veya vakıf kuruluyor. İl genelinde kanarya sevenler derneği de dahil faal 465 dernek bulunuyor.  Bu derneklerin 136'sı din istismarcısı. Ayrıca istismarcı sendikalar ve vakıflar var. Ehi-Der, Deği-Der, Mustazaf-Der, Mazlum-Der, Özgür-Der, Hür-Der, İkra Eğitim-Der, Sahabe-Der, bu derneklerden bazıları. Çoğu AKP iktidarından sonra kuruldu ya da güçlendi. Bu demeklerin hepsi din istismarcısı olmakla beraber söylemlerinde Kürtçülük ön plana çıkıyor.

Hizbullah yeniden uyandırılıyordu.

Bu derneklerden bazıları zaman zaman mahalle aralarında PKK ile taşlı sopalı kavga etmeye girişiyor. Mahalleler bile bu dernekler tarafından paylaşılmış durumda. Eski yerleşim yeri olan ve yoksulların oturduğu Suriçi'nde ve Bağlar'da daha çok Hizbullah'a yakınlığıyla bilinen Mustazaf-Der güçlü görünüyor. Mustazaf-Der’in Halepçe olayının yıldönümünde binden fazla kişinin katıldığı Kürtçe tiyatro etkinliği düzenlediği biliniyor. Katılım yoğun olunca Diyarbakır'da on iki yıldır uyuyan Hizbullah uyandırılıyor” yorumları yapılmaya başlanmıştı.

Fetullahçılar ise daha çok yeni ve gelir düzeyi yüksek olan Yenişehir ve Kayapınar'da ağırlıktaydı. Fetullahçılara ait, Diclekent bulvarındaki Nil Koleji ilköğretim, Ergani yolu üzerindeki Dicle koleji lise seviyesinde eğitim veriyordu. Urfa yolu üzerinde Bahattin Bey koleji yine Kayapınar'da Diclekent bulvarı sonunda bulunan Özel Dicle Fen lisesi Fetullahçılarındı. Yine çoğunlukla asker çocuklarının gittiği ve 500 öğrencisi olan Yenişehir'deki Özel Diken Koleji'ni ise 2 milyon 600 bin TL'ye Fetullahçılar yeni satın almıştı. Ayrıca yine Fetullahçılara ait Sur dersaneleri ve Anafen dersanesi vardı. Sur'un beş şubesi bulunuyordu. Yine eski Akkoyunlu sokakta bulunan Anavatan partisinin eski yeri cemaat tarafından satın alınmış, binanın altı dersane üstü ise yedi katlı öğrenci yurdu yapılmıştı. Yine Özel Diken Koleji karşısındaki yedi katlı kız öğrenci yurdunu yeni açmışlardı. Diclekent bulvarında da bir öğrenci yurtları bulunmaktaydı.

Cemaat Diyarbakır'da bir üniversite kurma çalışmasına da başlamıştı. Urfa yolunda bulunan Çölgüzeli köyünde arsası bile alınmıştı.

Ayrıca Fetullahçılar birçok mahallede de okuma salonları açıyordu. Ehi-Der (Eğitim ve Halka İlişkiler Derneği) aracılığıyla açılan bu salonlardaki toplantılar sıkı tutuluyordu. Tanımadıkları veya emin olmadıkları hiçbir şahsı toplantılara alınmıyordu. Dershaneye gidemeyen yoksul öğrencilere ders takviyesi yapma görüntüsüyle açılan bu salonlarda siyaset tartışılıyordu. Burada düzenlenen toplantılardaki tartışmaların ağırlık konusu Türk Silahlı Kuvvetleri oluyordu. Fetullahçılar, bütün bu ekonomik ve eğitim faaliyetlerini Diclekent kavşağında bulunan Güldoğan Plaza'daki Fırat İşadamları Derneği aracılığıyla organize ediyordu.

GAP Eylem Planını Fetullahçılar lehine kullanan Valiler ödüllendiriliyordu.

27 Mayıs 2008 tarihinde Diyarbakır'a gelen Erdoğan burada büyük bir gürültüyle GAP Eylem Planı’nı açıklamıştı.

GAP Eylem Planı dört ana başlıktı; biri  ‘Sosyal Gelişim Sağlanması’. Bu başlık altındaki faaliyetler ise 'istihdam, sağlık, eğitim, sosyal hizmet ve yardımlar, kültür, sanat ve spor alanlarında’ yapılacak sözde yatırımlardan oluşmaktaydı. İlk bakışla masum gibi durmakta ve AKP GAP’ı bitirecek ve bölge gelişecek sanılmaktaydı. Oysa GAP Eylem Planıyla istismarcı Amerikancı derneklere ekonomik yardımların kılıfı hazırlanmıştı.

GAP Eylem Planı kapsamında sadece GAP bölgesindeki illerde uygulanan SODES (Sosyal Destek) programı vardı. Bu program çerçevesinde resmi kurumlar ya da tüzel kişilikler proje hazırlıyordu. İl valiliklerinin düzenlemesini yaptığı bu projeleri Devlet Planlama Teşkilatı kabul ediyordu. Projeler kabul edildikten sonra proje bedelleri ilgili resmî ya da tüzel kişiliklere ödeniyordu.

Proje desteği alan istismarcı dernekler dikkat çekiyordu.

İşte bu SODES kapsamında hazırlanan projelerin resmi kurumlar dışında kalanların büyük çoğunluğunu istismarcı özellikle de Fetullahçı kuruluşlar alıyordu. Sadece Diyarbakır ilinde, 2008 yılı için proje başvuru sayısı 322. Kabul edilen proje sayısı resmi kurumların dahil 53 oluyordu.

2009 yılında ise 868 projeden 72’si kabul ediliyordu. İstismarcı olamayan herhangi bir derneğin hazırladığı projenin onaylanması neredeyse imkânsız görünüyordu.

AKP devlet eliyle değil fetullahçılar aracılığıyla ‘GAP Eylem Planı’nda yer alan ‘Sosyal Gelişmenin Sağlanması’ maddesini uyguluyordu. Zaten GAP Eylem Planı'nda 'ilerleme' sağlanan tek madde de buydu. Diğer maddelerde (Ekonomik Kalkınmanın Sağlanması, Alt Yapı ve Kurumsal Kapasitenin Geliştirilmesi) pek bir gelişme yoktu.[3] Bu arada Fetullah Gülenciler ve Barzanicilerle iyi ilişkiler kuran Diyarbakır valileri, hep en üst görevlere atanıyor Ankara, İzmir ve İstanbul’a Vali yapılıyordu!

Fetullah-Barzani ittifakı ve ABD’nin PKK’yı dönüştürme projesi[4]

 (...) ABD'nin güncel Irak uygulamasının iki yönü vardı:

1. Kuzey Irak'ta kontrolün ve PKK'nın askeri gücünün denetim altına alınmış gösterilmesi.

2. İçeride PKK'ya af ve kapsamlı reform girişimleri.

Bütün bunlar Kukla Devlet'in himaye altına alınması koşuluyla yapılacaktı. PKK-DTP'nin "Kürtlerin temsilcisi olarak" kabul edilmesi ve masaya oturulması dayatmanın bir başka parçasıydı.

ABD'nin siyasi çözümü, "Abdullah Gül ile anlaştık" sözleriyle geçen yılın sonunda gazetelere açıklayan Talabani'nin anlatımına göre şu unsurlardan oluşuyordu:

1. Kukla Devlet resmen tanınacak ve masaya oturulacak.

2. Türkiye ile Kukla Devlet arasındaki anlaşma çerçevesinde PKK Irak'ta yasadışı ilan edilip dışlanacak.

3. Bunun karşılığında PKK'ya af çıkarılacak.

4.  PKK'nın önce dağdaki kadrolarının, ardından üst düzey yöneticilerinin belli bir takvim dahilinde Türkiye'ye dönüşü sağlanacak.

5. Kürt kimliğinin anayasal güvenceye kavuşturulmasına, anadilde eğitim yapılmasına ve Güneydoğuda özerklik uygulamasına zemin hazırlanacak

PKK’nın ABD planına uygun hale getirilme çabası

(…) ABD, Irak politikası konusunda süreci hızlandırma amacındaydı. Irak'tan çekilme takvimi olarak açıklanan planın merkezinde Irak'ın kuzeyindeki Kukla Devlet'in güvenceye kavuşturulması vardı. Bu uygulama planında PKK'nın konumu büyük önem taşıyordu. ABD'nin Türk Ordusu ile ilişkilerindeki en önemli pürüz durumundaki PKK'nın mevcut durumunun değiştirilmesi en önemli konuydu. O nedenle Irak'ın kuzeyindeki Kukla Devlet yönetimi ve Türkiye'de Abdullah Gül eliyle "PKK'nın dönüştürülmesi" operasyonu başlatılıyordu. Bu dönüştürme, PKK'yı tasfiye görüntüsüyle sunuluyordu.

 (...) DTP'nin kuruluşunda farklı bir model deneniyordu. Abdullah Öcalan'ın talimatları doğrultusunda DTP, PKK dışındaki Kürt örgütlerinden de destek alarak kurulmuştu. ABD, Türkiye'de PKK aracılığıyla denetlediği ve yönlendirdiği bölücü hareketin, yine PKK aracılığıyla ama bu kez Barzani merkezli olarak yürütülmesini istiyordu. DTP bu anlayışa göre kuruluyor ama kendi içinde bu durum ciddi bir ayrışmaya yol açıyordu. PKK'nın geleneksel çizgisini savunanlar kongrelerde yönetimlerden tasfiye ediliyor ve bölücü hareketin sözcülüğü Kukla Devlet ve Barzani taraftarlarına geçiyordu. Güneydoğuda Barzani etkinliği gün geçtikçe artırılıyor ve bölgedeki yurttaşlar için Kukla Devlet bir çekim merkezi haline getiriliyordu.

Fetullahçılarla PKK’cıların irtibatı.

Öte yandan ABD’nin Irak'ı işgalinden sonra bölücü hareket açısından yeni bir durum daha ortaya çıkıyordu. Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren Türkiye'deki bölücü-ayrılıkçı hareket feodal temellere dayanıyordu. PKK'nın ortaya çıktığı yıllarda bu durumda değişiklik olmuştu. PKK yoksul köylülere dayanıyor ve şeyhlik-ağalık düzenine sözde karşı çıkıyordu. Ancak PKK'nın baş düşman olarak Türkiye'yi hedef alması, kaçınılmaz olarak PKK'nın ABD ve Avrupa emperyalizminin güdümüne girmesine yol açıyordu. PKK, adım adım şeyhlik-ağalık düzeniyle ittifak kuran bir çizgiye yanaşıyordu. 1980'lerden itibaren Güneydoğu'da güçlendirilen din istismarcılığı PKK ile ittifak içinde bölücü hareketin en önemli dayanağı haline geliyordu. Esas olarak Nakşibendi tarikatının (Barzani de Nakşibendi'dir) etkisindeki bölücülük, ABD emperyalizminin Ilımlı İslam modelinin uygulayıcısı Fetullahçıların palazlandırılmasıyla yeni bir müttefike kavuşturulmuştu.

Fetullahçılar, 1991'den sonra Irak'ın kuzeyinde CIA ile MİT içindeki CIA'cıların desteğiyle bu bölgede okullar açmışlar ve Barzanilerle sıkı ilişkiler kurmuşlardı. Bu dönemde PKK ile Fetullahçılar arasında da temaslar yapıldı. ABD'nin Irak'ı işgalinin ardından ise Fetullahçılar Türkiye'nin güneydoğusuna büyük yığınak yapmaya başladı.

SODES kapsamında para aktarılan istismarcı derneklerin şansı.

Av. Sinan Tanrıkulu da benzer noktalara dikkat çekiyordu.

GAP Eylem Planı kapsamında yer alan 'sosyal gelişmenin sağlanması' çerçevesinde projesi kabul edilmiş irticacı derneklerden bazıları ve yaptıkları faaliyetler. İrticacı derneklerin 2008 yılına ait projeleri ve aldığı paralar:

1.   Diyarbakır Eğitimciler Derneği (Deği-Der): "Göçle gelen ailelerin kente uyumu" projesi. Amaç: Göçle gelen ailelere aile içi iletişim eğitimi verilerek aile bölünmelerinin önüne geçmek, gençlere takviye ders etütleri vermek. Süresi 12 ay. Bütçesi 77.500 TL.

2. Özel Fen Lisesi Mezunları Derneği: "Ülkemizi tanıyalım, ilimizi tanıtalım" projesi. Çeşitli illere geziler düzenleyerek; Diyarbakır'ı Türkiye'nin diğer insanlarına tanıtmak. Süresi 6 ay. Bütçesi ise 56.500 TL.

3.  Sevgi Gül Pembe Kadın, Eğitim Yardımlaşma Derneği: "Kitap okumayı sevdirme ve gönül köprüsü" projesi. Amacı: Diyarbakır ilinde kız çocuklara ve kadınlara okuma yazma öğretmek. Süresi 6 ay. Bütçesi 49.900 TL

4. Eğitim ve Halkla İlişkiler Geliştirme Derneği (Ehi-Der): "Eğitime destek ve sosyal gelişim" projesi. Maddi imkânları bulunmayan ilköğretim ve lise öğrencilerine kurslar verilmesi, çeşitli aktivitelerle sosyal yönlerinin geliştirilmesi. Süresi 12 Ay. Bütçesi 96.230 TL.

2009 yılı programları.

Diyarbakır Eğitimciler Derneği (Deği-Der): "Mesleki eğitim ve sosyal toplum merkezi" projesi. Amacı: Kişilerin kültürel ve mesleki yeterliliklerini artırmak ve meslek sahibi yaparak iş imkânı bulmalarını hızlandırmak. Süresi, 12 Ay. Bütçesi 350.000 TL. Dernek bu faaliyetler kapsamında Hekimoğlu İsmail'in aynı adlı romanından tiyatrolaştırılan ‘Menan Cinleri’ adlı oyunun yine Fetullah cemaatine ait Özel Nil Kolejinde gösterimini yaptı.

Diyarbakır Kültür Sanat Vakfı Başkanı Zaman gazetesi yazarı Bejan Matur, "Ahşap oyuncak atölyesi" projesi. Amacı, Diyarbakır ili Suriçi ilçesinde yaşayan oyuna ve oyuncağa ulaşma imkânı olmayan 360 çocuğun, kendi oyuncaklarını yapmaları. Süresi 12 ay. Bütçesi 70.000 TL

Eğitim ve Halkla İlişkiler Geliştirme Derneği (Ehi-Der): "Eğitim geleceğimizdir" projesi. Amacı: Dar gelirli ailelerin ilköğretim 6,7 ve 8. sınıf çocuklarının ders çalışabilmeleri, kültürel, sanatsal faaliyetlerden yararlanabilmeleri için mekânlar oluşturulması ve çocukların gelişimlerinin desteklenmesine katkı sağlanması. Süresi 12 ay. Bütçesi 350.000 TL.

MÜSİAD Diyarbakır şubesi: "Diyarbakır'da el sanatları okulu ve ekolü" projesi. Amacı: Diyarbakır'ı el sanatlarında diğer illerle rekabet edebilir haline getirmek. Süresi 9 ay. Bütçesi 180.000 TL.

Sevgi Gül Pembe Kadın Eğitim ve Yardımlaşma Derneği. "Kuaför, cilt bakım, epilasyon, çocuk, hasta ve yaşlı bakımı elemanı yetiştirme" projesi. Amacı Diyarbakır ilinde kimsesiz çocukların ve gençlerin il özel idaresi bünyesindeki mesleki atölyelerde eğitime alınması ve meslek kazandırma olanağının verilmesi. Süresi 12 ay. Bütçesi 75.000 TL.

 

 

 

 



[1] Ensonhaber.com – 07.06.2010

[2] Ufuk Akkaya /Aydılık

[3] 4 Nisan 2010 Aydınlı

[4] Bu yazı, Teori dergisinin Temmuz 2009 tarihli sayısında yer alan Kürt Sorununda Amerikan Çözümü ve TSK başlıklı makaleden alınmıştır.

 


Bu yazarin diger makaleleri

Kuklaların Atışması Veya HÜKÜMETLE CEMAATIN ÇATIŞMASI
Giderek horoz kavgasına ve Hacivat’la Karagöz kapışmasına dönüşen Hükümetle Cemaat...
Devami
YURTTA; KAOS VE KUTUPLAŞMA; DÜNYADA; DIŞLANMA VE KUŞATILMA YAŞANMAKTAYDI!
 İngiltere'nin önde gelen gazetelerinden Financial Times, “Türkiye'de Anayasa Mahkemesi'nin Twitter'a...
Devami
SÜPER GÜÇ REALİTESİ VE TÜRKİYE'NİN GÜÇ POTANSİYELİ
  Çok değerli ve Milli Düşünceli aydınlarımızdan Kemal Yavuz Paşanın...
Devami
SP’NİN YENİ BAŞKANI VE VİTRİN DEĞİŞİKLİĞİ BEKLEYENLERİN ŞAŞKINLIĞI
Şimdi Sn. Recai Kutan Bey’den asıl sorumuz şu olacaktı: Erbakan...
Devami
“ILIMLI İHVAN” TEORİSİ; ERDOĞAN VE MURSİ BENZERLİĞİ!
  Artık, “Milli Görüş düşüncesini” tehlike olmaktan tamamen çıkardıklarını sanan malum...
Devami
REFERANDUMA "EVET", AMERİKA'YA "EVET" ANLAMI TAŞIRDI!
Başkandan: “Fon'un borçlanma yetkisi var” itirafı! Devletin başta gelen kurumlarının birer...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 2026

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR