Get Adobe Flash player
Reklam

MARDİN MAZIDAĞI KATLİAMI VE İDAM CEZASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

Mardin Mazıdağı ilçesine bağlı bir köy düğününü basıp, istedikleri kızın niye kendilerini değil de başkalarına verildiği gerekçesiyle; çocuk, kadın, bebekler ve namazını kılan erkekler dahil 45 kişinin vahşice katledilmesinin asıl suçluları ve asılası sorumluları, toplumu uhrevi düşünce ve endişeden ve manevi- ahlaki değerlerden uzaklaştırıp canavarlaştıran bu dengesiz düzen ve bu AB'ci zihniyettir.

Bu katliam; dininden uzaklaştırılan, çağdaşlık ve kalkınmanın önündeki en büyük engelin İslam olduğu kafalarına kazınan ve sürekli kışkırtılarak baskı altına alınıp intikam duygusuyla doldurulan bir halkın, cinnet geçirmesi ve cinayet makinesine dönüşmesinin resmidir.

Şıh'ın çirkin planını Kürtçe bilen er bozdu

Mardin'in Mazıdağı İlçesi Bilge Köyü'nde 45 kişinin katledildiği saldırının ardından yeni ayrıntılar ortaya çıkmıştı. Tutuklulardan 'Şıh Mehmet' lakaplı Mehmet Çelebi'nin saldırı öncesi adamlarına 'Köyde tavuk bile sağ kalmasın' diye talimat verdiği ve yakalandıktan sonra konuldukları nezarethanede saldırıyı bir kişinin üstlenmesi telkininde bulunduğu anlaşılmıştı.

Çelebi'nin nezarethanede tutuldukları sırada adamlarına Kürtçe konuşup, saldırıyı 1 kişinin üstlenmesi yönünde telkinde bulunarak, "Kökleri kurudu, 8-9 kişi kaldı. Olan oldu, kimse paniğe kapılmasın. Herkes soğukkanlı olsun. İçeri silahlı sadece 1 kişinin girdiği şeklinde hem savcıya, hem de askere ifade verin. Olayı 1 kişi üstlensin" dediği, ama sahte şeyhin sözlerini Diyarbakırlı olan ve Kürtçe bilen nöbetçi erin bu konuşmaları komutanlarına bildirmesi üzerine planları yarım kalmıştı. Bu durum gerçek İslam'dan uzaklaşmanın ve yozlaşmanın acı sancılarıydı

Tutuklanan 10 kişinin, sorgu sırasında oldukça sakin oldukları ve kendi aralarında gülüp şakalaştıkları şaşkınlık yaratmıştı. Bu kadar rahat olmaları nedeniyle zanlılardan uyuşturucu testi için kan alınmıştı.

Kanlı baskında 387 adet boş kovan bulunduğu vurgulanmıştı.

Bölgenin bir çocuğu olan Ali Bulaç bile bu gerçekleri itiraf etmekte, ama kahrolası makam ve mansıp hırsıyla, olayın AB ve ABD boyutunu ketmedip gizlemeye yeltenmekteydi:

Zenkırt Katliamı

"Mardin Bilge köyüne (Zenkırt) bağlı Kırkçeşme (Çelkani) mevkiinde gerçekleştirilen katliam insan kanını donduracak mahiyettedir. Olayın gerçekleştiği mevki bir piknik ve mesire yeridir.

5 km yakınında bulunan Sultanşeyhmus'un (Şeyh Musa) kabri günün her saatinde ziyaretçileri eksik değildir. Bölgenin her yerinden insanlar gelip burada kurban keserek dua etmekte ve dinlenmektedir. Böyle bir mekânda böyle bir katliamın gerçekleştirilmiş olması endişe vericidir. Demek ki katliamı yapanların kutsala saygıları imani ve İslami duyguları körlenmiştir. Olmadığını iki noktadan daha anlıyoruz:

1) Öldürdükleri şahıslar toplu halde yatsı namazlarını eda etmektedir. Ankara'dan yeni tayin edilmiş imamın arkasında namaz kılan erkekler, kadınlar ve çocuklar acımasızca kurşuna dizilmiştir. İslam geleneğinde ibadethanelere saldırılmadığı gibi, ibadet sırasında da kimseye saldırılması tam bir dünyevileştirme ve dinsizleştirme alametidir.

2) Bu katliamda İslam bakış açısından işlenen diğer büyük suç 6'sı çocuk 17'si kadın ve içlerinde çok sayıda yaşlı insan olmak üzere 45 insanın öldürülmesidir. Köyün erkeklerinin büyük bir bölümü korucu olduğundan görevleri için nöbettedir.

Fakat elbette en büyük suç (ve cürüm), şu veya bu husumetten dolayı bunca insanın katledilmesidir. Demek ki bu katliamı gözünü kırpmadan gerçekleştirenlerin din umurlarında değildir. Olayın ekranlara düşmesinden itibaren aydınlanmacılar, bölgenin nasıl ağır bir "töre ve namus baskısı" altında inlediğini, "feodal ilişki ve yapılar"ın devam edip bu gibi katliamlara sebebiyet verdiğini anlatmaya; hemen arkasından bölgeye daha otoriter ve emredici modernizasyon politikalarıyla müdahale edilmesi gerektiğini söylemeye girişmişlerdir. Oysa hakikatte bölgeyi bu hale getiren tam da bu önerilen "çözüm"den başkası değildir.

Bu katliam, farklı din müntesipleri, farklı etnik gruplar arasında olmadı; aksine aynı dinden, aynı kabileden ve aynı kökenden insanlar arasında meydana gelmiştir. Serf-senyör ilişkisinin olmadığı bölgede feodaliteden de söz edilemez, bunu iddia etmek yaygın cehalettir. Töre ve namus cinayetlerinin varlığı gerçektir, ama töre ve namus cinayetleri tek başına olup bitenleri açıklamaya yetmiyor.

Bölge yakın tarihte kendi kaderine terk edilmiş; insanlar kültürel ve ekonomik olarak mahrumiyetler içinde yaşamış; ikna olmadıkları bir dünya görüşüne ve hayat tarzına mecbur edilmişlerdir. Bunlar yetmiyorken bölge 1984'ten bu yana 40 bin öldürme hadisesine sahnedir. 17.500 faili meçhul cinayetten, yakılan veya sakinleri göçe zorlanan 3 bin köyden söz edilmektedir. Aşırı yoksulluk, eğitim, sağlık ve altyapının yetersizliği, gençlerin-köylerin Korucu ve PKK olarak bölünmesi bölgenin sadece iktisadi yapısını değil, beşeri yapısını da çökertmiştir. ‘Düşman ancak imha edilerek cezalandırılabilir' kültürü, mücadele ve rekabetin esası haline getirilmiştir. Din baskı altında sindirilmiş, bölgenin alimleri, şeyhleri itibardan düşürülmüş vaziyettedir.'[1]

Zaman Gazetesi 6 Mayıs 2009 Sh. 1'te "Terör süsü vermek için çocukları da katlettiler" başlıklı yazısında:

Mardin'de nişan yapan evi basarak 45 kişiyi öldüren canavarlar silahları ile birlikte ele geçirilmişti. Geçmişi 20 yıllık bir husumete dayanan katliamda ilginç bir gelişme dikkat çekmişti: Kar maskeli saldırganların, kadın ve çocukları ve namaz kılan masum insanları terör süsü vermek için öldürdükleri belirlenmiş ve Ergenekoncular PKK'yı kışkırtıyor süsü verilmek istenmişti."

Ve aynı gün Fetullahçı ve TSK'ya saldırma fırsatçısı Zaman yazarı Mehmet Kamış, Mazıdağı katliamının suçunu bile ordunun üzerine yıkma alçaklığına tevessül etmekte ve PKK'yı aklama yoluna gitmekteydi:

"Toplumsal travma ya da terör

Dün Milliyet gazetesinde Hasan Cemal'in Murat Karayılan ile yapılan görüşmesi yayınlandı. Karayılan'ın söyledikleri bir hayli ilginçti. "Artık kan dökülsün istemiyoruz. Öncelik silahların susmasıdır. Diyalogla işe başlayalım, silah bırakma ise bundan sonraki aşama olabilir'' diyor. Karayılan, diyalogun ilk adresi olarak İmralı'yı gösteriyor. Bunun kabul edilmemesi halinde ikinci adresin kendileri olduğunu söylüyor ve ekliyor: "Bizi de kabul etmiyorlarsa siyasal olarak seçilmiş iradedir (Yani DTP). Bu da olmuyorsa akil adamlardan ortak bir komisyon kurulur.

Karayılan'ın söyledikleri hakikaten ilginç! Bu sözler öncelikle; PKK'nın silahlı mücadele etmek istemediğini çok açık dille ifade etmesi açısından önemli. İkincisi, anlaşmak için de dayatmaya varan bir ön şartı yok. Özetle, ‘İmranlı'yı tanımıyorsanız beni, beni tanımıyorsanız DTP'yi, DTP'yi tanımıyorsanız da bir akil adamlar komisyonunu muhatap alın.' diyor. Asıl önemlisi de 10 askerin şehit edilmesi konusuna sahip çıkmıyor. Bu olaydan üzüntü duyduğunu ifade ediyor. İnce bir diplomasiyle, ‘bunu başka birileri yaptı' demiyor ama onu demeye getiriyor." [2] zırvalarıyla; PKK canavarı Murat Karayılan'la, Fetullahçıların olaya aynı açıdan baktıklarını göstermekteydi.

Bu katliamla koruculuk arasında bağ kurmak kasıtlıdır ve yanıltıcıdır!

Genelkurmay Başkanlığı'nda yapılan haftalık olağan basın bilgilendirme toplantısında konuşan Genelkurmay Başkanlığı İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak, "Mardin'in Bilge köyünde meydana gelen olayın tam bir vahşet olduğunu ve hiçbir insani değerle izah edilmeyeceğini" vurgulamıştı.

Bir gazetecinin "koruculuk sistemine ilişkin tartışmaları Genelkurmay Başkanlığı'nın nasıl değerlendirdiğini" sorması üzerine Gürak, şunları hatırlatmıştı:

"Konu yargıya intikal etmiştir. Yargının bu insanlık dışı olayın faillerini bularak cezalandıracağına inanıyoruz. Ancak, buradaki olayla koruculuk kurumu arasında bir bağ kurularak, korucuların kurumsal olarak ve bir bütün olarak sorumlu gösterilmeye çalışılmasını ön yargılı ve yanlış bir uygulama olarak değerlendiriyoruz."

Buna rağmen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün: "Koruculuk sistemi gözden geçirilebilir" sözleri kafaları karıştırmıştı. Acaba koruculuk sistemini tasfiye için mi bu cinayet kışkırtılmıştı? Hem PKK'nın sözcüsü Ahmet Türk, hem de Batılı dostlarınız bu koruculuktan niye bu kadar rahatsızdı?

İdam cezasını kaldırmak, katillere arka çıkmaktır

Oysa bize göre, canavarları bile tiksindiren bu tür katliamlara, ordumuza ve sivil halkımıza yönelik PKK saldırılarına cesaret kazandıran en önemli boşluk, "idam cezasının kaldırılması sonucu, herkesin her yaptığının yanına kar kalacağını bilmeleri ve kendi evlerinden ve dağdaki çilelerinden çok daha elverişli birkaç yıllık cezaevi tatilinden sonra serbest kalıp, kahraman gibi dolaşacaklarını düşünmeleri"dir.

Acaba Zamancılar, Fetullahçılar, AB hayranları ve AKP şakşakçıları, Ilımlı İslamcı hocaları Ali Bulaç'ın Kur'an Meali'ndeki şu ayetleri niye hiç gündeme getirmemektedir? Yoksa bunların da mı zamanı, önem ve anlamı geçmiş, lafzı Kur'an'da  kaldığı halde hükmü neshedilmiştir?!

Ey Münafıklar ve inkarcı kafalar! Siz haşa Allah'tan daha adil ve daha akıllı, Hz. Peygamber'den daha ahlaklı ve şefkatli olabileceğinizi sanıp sapıtmakla Esfel'es-Safilin'e düşüp Şeytana şakirtlik etmektesiniz.

İşte o ayetler:

" Eğer (suçu ve sorumluluğu sabit birisine) ceza verecekseniz; size verilen cezanın (ailenize, Devletinize ve Milletinize yapılan saldırı ve haksızlığına) misliyle (suşluyu caydıracak, mağdurun zararlarını karşılayacak şekilde) ceza verin." (Nahl, 126)

" Ey iman edenler(meşru savunma mecburiyeti ve hukuk düzenini koruma görevi olmaksızın, kasden ve taammüden)öldürülenlerin(cezası olarak, katillere uygulanmak üzere) size kısas yazıldı (farz kılındı)."

" Ey temiz vicdan ve akl-ı selim sahipleri, kısasta sizin için hayat (huzur ve emniyet garantisi) vardır .(Haksız yere masum insanları katledenlerin de öldürülmeleri, caydırıcı cinayetlerin önünü alıcı bir ceza olarak emredildi.)Umulur ki (katliam ve devlete isyandan) sakınırsınız." (Bakara 178-179)

Çünkü;

"‘...Kim bir nefsi (herhangi bir kişiyi kasten) bir başka kimseye veya ülkesindeki fesat (ve anarşiye) karşılık olmaksızın (şeytani dürtülerle ve haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir."' (Maide, 32)

Ayeti, aynı zamanda; "haksız, dayanaksız ve devlet adına görevli ve yetkili olmaksızın, bir kimseyi katledebilen canilerin, serbest bırakılması ve fırsat bulması halinde daha pek çok insanı da rahatlıkla öldürebileceklerine ve bu nedenle asla yaşatılmamaları gerektiğine" işaret etmektedir.

Şimdi AB öyle istiyor gerekçesiyle; Irak'ta, Bosna'da, Filistin topraklarında, Afrika'da, Çeçenya'da yüz binlerce masum Müslümanın soykırımına göz yuman sahte "İnsan Hakları Mahkemeleri" böyle emrediyor diye, Türkiye'de idam cezasını Kaldıranlar ve bunu "çağdaşlaşmada önemli bir aşama" olarak alkışlayanlar, Mardin Mazıdağı'ndaki korkunç katliamın perde arkası sorumluları yerindedir.

Morrison Süleyman Demirel'den, Turgut Özal'a ve Mesut Yılmaz'a, Ecevit'inden Deniz Baykal'ına, Recep T. Erdoğan'ından sivil ve asker bürokratlarına herkes; doğal ve sosyal adalet yasalarının geçerli saydığı Ku'ran-ı Kerim'in de "Hayat ve huzur sigortası" olarak gerekli kıldığı "suçu sabit olan katillerin idam edilmesi" hükmünü, haddini aşarak çağdışı sayıp kaldıranlar, hepiniz bugüne kadar PKK saldırılarıyla şehit düşen asker ve polislerimizin ve Mazıdağı'ndaki gibi 45 değil 45 binlerin mazlumen katledilmelerinin vicdan azabı içinde kıvranmanız gerekir. Hem, o tapındığınız ve hizmet karlığını şeref saydığınız Amerika'nızdan daha mı akıllısınız? ki onlar bile idam cezasını uygularken sizin çağdaşlaşıp, katilleri otel gibi cezaevlerinde beslemeniz ayıp değil midir?

Ve de, ey Atatürkçülük kisvesine sığınarak Başbakanları 15 Ocak 2004 tarihinde "Hasan Tahsin Bilgi Merkezi"ne çağırıp

  • 28 Şubat'ın, Aziz Milletimizin mayası olan İslami diriliş ve düşünceyi boğmayı hedefleyen hukuksuz kararlarının uygulanmasını bekleyen,
  • Bu haksız ve dayanaksız kararları yok hükmünde bildiren "Milli Görüş Genelgesinin" geri çekilmesini isteyen,
  • Türbanın kamusal alana yayılma tehlikesine(!) dikkat çeken,
  • Kur'an Kursları Yönetmeliği'nden duydukları rahatsızlıkları dile getiren,
  • İmam Hatip Mezunlarının üniversiteye girme yolunu YÖK Yasası'ndan şiddetle eleştiren Bazı Kahraman Paşalar!

Siz bizzat Milletimizle ve İslamiyet'le savaştığınızı, bu tavrınızla toplumu AKP iktidarının ve din istismarcılarının kucağına attığınızı ve bir gün bunu fark eden asil Milletimizin kahrından sizlerin de kurtulamayacağınızı, en azından Dinden uzaklaştırılıp canavarlaşan bu canilerin bir gün sizin de kapınıza dayanacağını daha ne zaman fark edeceksiniz ve hepsinden önemlisi ve endişe verici olarak;

Yaşlı kesimlerin şuursuzca taklit ettikleri ve bir gelenek halinde sürdürdükleri bazı ibadetler ve dini törenler dışında, özellikle genç neslin İslami şuur ve huzurundan kasıtlı ve sistemli olarak yıllardır mahrum bırakılıp, Maoist, Komünist ve Darwinist düşünceler doğrultusunda Kürt ırkçılığıyla ve İslam-Türk düşmanlığıyla doldurdukları Güneydoğu Anadolu bölgesine, o tanrılaştırdığınız ve Atatürk'ün çağdaşlaşma hedefi diye saptırdığınız AB ve ABD'nin isteği doğrultusunda, bu topluma "federatif ve demokratik özgürlükler" tanıdığınızı ve devlet disiplininden uzaklaştırdığınızı düşünün... Dış güçlerinde teşvik tertibiyle bu zavallı halkın birbirini nasıl boğazlayacaklarını hala, hesap edemeyecek misiniz?

Koruculuğa Karşı Çıkan Gavurcuklar!

Koruculuk sistemi çok ciddi ve acil ihtiyaçların ve önemli araştırma ve tartışmaların sonucu ortaya çıkmış bir yapılanmaydı.

a) Yöre halkının o bölgede yaşadığından PKK'nın barınma ve saldırma yerlerini tespit etmeleri

b) Köy ve mezralardan kimlerin ve hangi yöntemlerle PKK'ya destek verdiklerini bilmeleri

c) Kürtçeyi bildiklerinden gizli hazırlıkları ve sinsi planları anlayıp resmi yetkililere haber vermeleri

d) Hepsinden önemlisi bu sistemin devlete ve ülkeye bağlı kalmalarını sağlayıp PKK'nın ve dış odakların kucağına düşmemeleri ve tahriklere direnmeleri gibi çok hayırlı ve yararlı yönleri yanında, koruculuğun bir takım suistimal ve fırsatçılıklara alet edilebileceği de herhalde vardı ve olacaktı.

Ancak devlet ve ordu düşmanları, ABD, AB ve İsrail yandaşları bu koruculuk sistemine, hatta PKK'nın sivil eşbaşkanı Ahmet Türk'ten daha şiddetle karşı çıkmaları bile, bu sistemin şimdilik ne denli gerekli olduğunun en açık ispatıydı.

Biz farklı kültür ve kökenden, herkese saygılıyız ve bu ülkede birlikte barış içinde yaşamayı arzulamaktayız. Ama; koruculuğu, devletin Kürtlerin kökünü kazıma projesi, korucuları kendi soydaşlarını para karşılığı katleden ve onların malına mülküne göz diken "Kürtlük davasının hainleri" gösterecek kadar alçalan ve açıkça PKK bağımsız Kürdistan propagandası yapan düşmandan "Taraf" gazetenin Etyen Mahçupyan yazarının gavurluğunu kustuğu şu sözleri bile, koruculuğun devamına ve ıslah edilerek destek çıkılmasına haklılık kazandırmaktaydı..

Devletin zombileri

Eğer bütün Kürtler korucu olsaydı Kürt meselesi çözülmüş olmaz mıydı? Kesinlikle olurdu! Çünkü ortada Kürt kimliği ile bütünleşen doğal hakları talep eden kimse kalmazdı. Kürt meselesinin bitirilmesi hedefini düşündüğünüzde tüm bu maliyetlere katlanmak daha ‘akılcı' gözüküyor.

Bu ‘mühendislik' projesi size çok uçuk, yadırgatıcı veya ahlaki normlar kullandığınızda vicdansızca gelebilir. Ama bence devletin bakışı bu... Osmanlı'nın son birkaç yüzyılını da içine alan bir biçimde, bu toprakların ‘devleti' sorunları çözmeyi değil, sorun sahiplerini yok etmeyi veya dönüştürmeyi hedeflemekte. Yani söz konusu kimliğin tümüyle ortadan kalkması, tarihe gömülmesi ve ideolojik olarak tarih dışı kılınmasıdır.

Korucu sistemi PKK nedeniyle keşfedilmedi. Yaklaşık yüz yıl önce Abdülhamit'in aklettiği Hamidiye Alayları bugünün korucu sisteminin sosyolojik arka planını oluşturur. Nitekim 1894-6 yıllarında Ermenileri yığınsal olarak katleden Hamidiye birliklerinin geldiği köy ve aşiretler ile, günümüzün korucu köy ve aşiretleri neredeyse bire bir aynıdır. Diğer bir deyişle Kürt toplumunun bir bölümü, uzun bir zaman öncesinden bu yana devlet tarafından devşirilmiş durumda. Bu insanların ne bölgesel ne de kimliksel aidiyetleri kalmamış.

Aynen geçen haftaki insanlık dışı katliamın yaşandığı Zanqırt köyünde olduğu gibi, devletin korucu olma çağrısı birçok yerde köyleri ikiye bölmüştü. Ama şartlar eşit değildi... Bir taraf elindeki silahı ve arkasında ‘devleti' ile ortalıkta dolanmaya başlarken, diğer taraf devlet korkusunun bizzat kendi insanları üzerinden cisimleşmesiyle karşı karşıya kalmıştı. Ne var ki mesele sadece bir tarafın silahlı olması, ya da daha çok silah edinebilmesi değildi. Mesele, iş yargıya gittiğinde veya devletin hakemliği söz konusu olduğunda, korucuların kayırılmasıydı. Böylece korucu olmayanların köylerini terk etmelerine yol açan bir dinamik üretildi. Devlet bu ortamı teşvik etti, çünkü korucu olmak istemeyenlerin PKK'lı olduğu varsayıldı.

Böylece o köyler ve mezralar boşaldı... Korucular terk edilmiş ev ve arazileri kullanmaya başladılar ve bir süre sonra da yine devlet marifeti veya salt emri vaki ile bu mülklerin üzerine oturdular. Güç kullanımı bir süre sonra bizzat korucular arasındaki ‘meselelerin' de halledilmesi için geçerli yöntem haline geldi. Bunun sonucu olarak bazı aşiretler çeteleşerek diğer korucu aşiretleri üzerinde hegemonik bir güç oluşturdular. Sistem yeni husumetlerin kaynağı olurken, silahlı gücün bir ‘meta' olabileceği de keşfedildi. Yine TESEV çalışması sırasında ortaya çıkan bilgiler, korucuların bir bölümünün ülkenin başka taraflarında ‘bitirilmesi' gereken ‘işler' için taşeronluk yaptığını, hatta örneğin Edirne'ye adam gönderip kadın kaçırabildiklerini ortaya koydu.

Onlar (korucular)  ruhlarını devlete teslim etmiş olanlar... Karşılığında kendi kimlikdaşlarının zenginliğine sahip oluyor, onların hayatlarıyla oynuyorlar. Ama bu süreçte kendileri de birer zombi haline geliyor. Aslında belki ‘devletin' istediği, ‘askerî çözümün' ima ettiği de bu... ‘Devletin' hayali bütün Kürtlerin zombileşmesi... Bunun bizzat devleti de zombileştirdiğini anlamak ise kolay değil. Özellikle siz de zombileşme yolunda birkaç adım atmışsanız..."[3]

Söyleyin bakalım PKK'ya arka çıkan ve korucuları "devlete satılmış hainler" olarak tanıtan bu sözler, açıkça ve alçakça TC devletine, milletine ve askerine yönelik bir saldırı küstahlığı değimliydi? Dünyanın hangi ülkesinde böylesi hainler, işbirlikçi iktidarlarca desteklenirdi?







[1] Ali Bulaç / Zaman

[2] 6 Mayıs 2009 / Zaman,

[3] 12.05.2009 / Taraf

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

DEĞERLİ DİYANET İŞLERİ BAŞKANIMIZIN VE DUYARLI HALKIMIZIN DİKKATİNE!
  DEĞERLİ DİYANET İŞLERİ BAŞKANIMIZIN VE DUYARLI HALKIMIZIN DİKKATİNE!          Bütün camilerimizin-cemevlerimizin ve Kur’an...
Devami
ASRISAADETTEKİ BAŞLICA MÜNAFIKLAR VE BUGÜNKÜ UZANTILARI
Münafıklar; İslami hareketlerin güç ve iktidar kazandığı, makam ve menfaat...
Devami
Küçük Kızların Evlendirilmesi HEM İSLAM’A HEM İNSANLIĞA AYKIRIDIR!
  İslam “Fıtrat” Dinidir! Fıtrat; Arapçada bir şeyi uzunlamasına ve doğru orantılı...
Devami
ŞEYTANIN İÇİMİZDEKİ ORTAĞI: NEFSİN TUZAKLARI!
  Yüce Mevla insanı, hem toplum halinde ve sosyal bir düzen...
Devami
YARATILIŞ AMACIMIZ VE SORUMLULUKLARIMIZ
  Evrensel hukuk kurallarına ve temel insan haklarına saygı duyan, gerçek...
Devami
İBNİ SEBE VE ÇAĞDAŞ ÖRNEKLERİ
    Küfür ve inkar, dışarıdan görünen frengi yarası gibidir. Münafıklık ise...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1629

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR