Aydın Doğan’a Ümraniye’nin kapıları açıldı!
Devlet arazileri bir yandan yerli yabancılara, yani küresel sömürü sermayesinin taşeron ortaklarına, diğer taraftan da bizzat gavur firmalara pervasızca peşkeş çekiliyordu.
Aydın Doğan, Mecidiyeköy’deki alışveriş, rezidanslı transfer merkezinin ardından, Ümraniye’de de, transfer merkezi aracılığıyla yeni bir rezidans ve alışveriş merkezine kavuştu. İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nde kabul edilen plan tadilatıyla, Aydın Doğan, transfer merkezi sayesinde, Ümraniye’de rezidans, otel, büro binaları, alışveriş merkezi yapma hakkına sahip oldu. İBB Meclisi, Ümraniye Ihlamurkuyu Mahallesi, Tepeüstü Mevkii’nde, bölge ulaşımını rahatlatacak transfer merkezine karar verdi. Transfer merkezini uygun buldu kararı arazisi Aydın Doğan’ın sahibi olduğu Petrol Ofisi’nin olunca, zemin altına yapılacak transfer merkezi alanına rezidans, otel ve alışveriş merkezleri yapacak. Yani yeni bir vurgun vurdu.
Teklif 1 ayda meclisten çıkarıldı
Petrol Ofisi arazisi için, İBB Ulaşım Planlama Müdürlüğü, plan değişikliği talebinde bulundu. Ulaşım Planlama Müdürlüğü, daha önceki planlarda yol alanlarına giren, 1840 ada, 121 parselin transfer merkezi alanına alınması teklifini 9 Kasım 2007 tarihinde yaptı. Vatandaşların plan değişikliği teklifinin meclisten geçmesi birkaç yılı bulurken, Aydın Doğan’ın arazisinin plan teklifi bir ayda meclisten geçiyordu. 28 bin 421 metrekarelik arazinin transfer merkezi alanına alınmasına ilişkin İBB İmar ve Bayındırlık Komisyonu raporu, jet hızıyla mecliste görüşülüp karar çıkıyordu. Raporda, İmar ve Şehircilik Daire Başkanı’nın, “Ulaşım Planlama teklifinin Başkana onay açılması rica derkenar emri doğrultusunda konu Başkanlık Makamı’nın onayına sunulmaktadır” yazısı da dikkat çekerken, sürecin hızlandırılması girişimi de dikkat çekiyordu.
Devlet, 10 vakıf üniversitesine toplam 9 milyon YTL (9 trilyon) mali yardım yaptı
Aslan payı Doğramacı’nın “BiLKENT”ine aktarıldı
Birçok devlet üniversitesi yeterli mali kaynak olmadığı için, bilimsel araştırmaya kaynak bulamayıp altyapı sorunlarını sürekli ertelerken, devlet; öğrencilerinden yüksek miktarlarda harç alan vakıf üniversitelerine ekstra yardımda bulunmaya devam ediyor. YÖK’ün son hazırladığı rapora göre, en büyük payı YÖK’ün mimarı Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın kurucusu olduğu Bilkent Üniversitesi alıyor. Yılda öğrencilerinden 5-7 bin dolar harç alan Bilkent’e 2005 yılında 2,9 milyon YTL (2,9 trilyon TL) devlet yardımı yapıldı. İkinci en büyük yardımı ise, Başkent Üniversitesi aldı. Çeşitli yasal kriterleri bulunan yardımlardan 10 vakıf üniversitesi yararlanabildi. Vakıf üniversitelerine aktarılan toplam mali yardımın miktarı ise, 9 milyon 81 bin YTL.
Öğrencilerden ve araştırma hizmetlerinden parayı esirgeyen Özel üniversitelerin ayıbı!
YÖK, 25 vakıf üniversitesini kapsayan ‘Vakıf Üniversiteleri Raporu’ hazırladı. 2005-2006 eğitim-öğretim yılı güz döneminde mevcut 25 vakıf üniversitesi incelenerek hazırlanan raporda, gelirlerini öğrenim ücretlerinden karşılayan bazı vakıf üniversitelerinin öğrenci başına harcamada cimri davrandığını ortaya çıkardı.
Başta öğrenci harçlarının yüksekliği olmak üzere özel mülk gibi yönetildiği, kaliteli öğrenci yetiştirmediği, uluslar arası dergilerde bilimsel yayın kısırlığı, kurumsal bir düzene kavuşmadığı eleştirilerine muhatap olan vakıf üniversitelerinin gelirleri, YÖK raporunda detaylı bir şekilde yer aldı. Vakıf üniversitelerinin öğrenciden aldıkları öğrenim ücretleri, üniversitelere ve bir üniversite içinde programlara göre farklılık gösterdiğine dikkat çekilen raporda, 2005 yılı itibariyle ücretlerin 5.000 YTL ile 29.000 YTL arasında değiştiği vurgulanıyor. Vakıf üniversitelerine yapılan devlet yardımından yararlanmak için, YÖK Kanunu’ndaki bazı kriterler şart koşuluyor. Bunlar; Yeni öğretim üyesi yetiştirmeleri, burslu öğrenci kontenjanlarını arttırmaları ve gelişmelerini özendirici yükümlülükler olduğu biliniyor.
Bilkent neden ilk sırada yer aldı.
VAKIF üniversitelerindeki aslan payını her yıl olduğu gibi Bilkent Üniversitesi alıyor. YÖK’ün kurucu başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın üniversitesi, 2005 yılında devletten 2 milyon 901 bin YTL mali destek aldı. 176 milyon 368 bin 891 YTL toplam geliri bulunan Bilkent’in devletten aldığı bu destek oranı, yüzde 1,6 oldu. Bilkent’e verilen bu destek, bazı vakıf üniversitelerinin bütçesinin neredeyse yarısına denk geliyor. İkinci en büyük desteği ise, Başkent Üniversitesi aldı. Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın rektörlüğünü yaptığı Başkent’e, 2005 yılında devlet yardımı olarak 1 milyon 934 bin YTL verildi.
Koç ve Sabancı’ya da yardım yapıldı!
İstanbul Kültür Üniversitesi üçüncü büyük yardımı alan üniversite oldu. 37,5 milyon YTL’lik toplam geliri bulunan bu üniversiteye, devletten 960 bin YTL’lik yardım yapıldı. Vakıf üniversitelerindeki en yüksek devlet katkısı sağlayan diğer iki önemli üniversite ise, Koç ve Sabancı oldu. Koç Üniversitesi 815 bin YTL ve Sabancı Üniversitesi’ne ise 681 bin YTL yardım aktarıldı.
Daha da beteri, en stratejik arazilerimiz gavurlara satışa çıkarıldı.
Orhan Özkaya, Jeopolitik Dergisinde, bu konuda çok çarpıcı rakamlar sunmaktadır:
Topraklarımızın Binde Beşi Yabancıların
2 Temmuz 2003’de çıkartılan 4916 sayılı “Yabancılara Taşınmaz Satışı”na ilişkin yasanın Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesinden sonra yeniden çıkartılan 5444 sayılı Yasa, 12 Nisan 2007’de iki hükmü Anayasa’ya aykırı bulunmuş ve iptal edilmiş idi. Karar:
1- Yabancı gerçek kişilerin, 25 dekardan 300 dekara kadar taşınmaz alımındaki arttırmaya Bakanlar Kurulu değil, Yasama yetkilidir.
2- Yabancı gerçek kişilerin taşınmaz alımındaki, bir ilin yüz ölçümünün binde beşi sınırlamasını Bakanlar Kurulu belirleyemez; bu husus, Yasama tarafından belirlenebilir, şeklindedir.
Anayasa Mahkemesi tarafından Yasa’nın bu hükümleri iptal edilmiş; ancak 9 aydır gerekçeli karar yazılmamıştır. Aslında bu kararın satışlar üzerinde bir yaptırım etkisi de söz konusu değildir. Zira yabancılar 25 dekarın üzerinde bir alıma gereksinim duyduklarında, birkaç kişi bir araya gelerek bu durumu aşmaktalar. Zaten şirket alımlarında yeni 5444 sayılı yasada hiçbir kısıtlama yok. Şirketler binlerce, yüz binlerce dekarlık toprak alımı yapabiliyorlar. Onlara bir ilin yüz ölçümünün binde beşini geçmemeleri gibi bir koşul da Yasa’da mevcut değil. İptal edilen iki hükümde yabancı gerçek kişilere ilişkin… Mahkeme, iptale ilişkin yapılan diğer istemlerin hiç birisini ele almamış. Bu nedenle artık yasanın diğer hükümleri kesinleşmiş olmaktadır. Yeniden bir iptal davası açılması söz konusu olamayacak, bir neden de bırakılmamıştır. Bu iptal, iktidar için bir engel teşkil etmemekte, satışlar sürüyor. Durum bu şekilde kalsa bile satışlar için bir sorun bulunmuyor. Mahkemenin gerekçeli kararı durumu değiştirmeyecektir. Bu iki hükmün kaldırılması yetecektir. Ülke topraklarının %05’i yabancı gerçek kişilerin eline geçecek ve tapulu mülkleri olacaktır. Bu da ülkenin 4000 km.’lik bir kısmını kapsamaktadır ki, 3600 km2 olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden büyüktür.
Bir ilin yüzölçümünün binde beşinin, imara açık alanlarının da dışını kapsaması nedeniyle rakam hayli yüksek olmakta ve zaten yabancı şirketler için arazi alımlarında hiçbir kısıtlama bulunmamakta, %05 koşulu dahi söz konusu olmamaktadır. Bu da 2B ile Ormanların, maden alanlarının, su havzalarının, serbest bölge, endüstri bölgeleri ile turizm için yapılacak alımlarda da sorun yaratmamak için düzenlenmiş. Aslında maden arama ruhsatları 49-99 yıllığına verilmekte ve ülke topraklarının %17′ sini teşkil eden 140 bin km2’lik bir miktardır. 5444 sayılı Yasa kapsamında yabancı şirketler isterlerse, bu toprakların tapusuna sahip olabilirler. Yasa, aynî haklar konusunda ” karşılıklılık” ilkesini şart koşmamaktadır. Bu topraklar üzerinde bir aynî hak tesis etmeleri halinde “tapu” isteminde bulunma hakkına sahipler. Mahkeme bütün bu konulara değinmemiştir. Anayasa Mahkemesi’nin önceki kararlarına, toprak alımlarına salt bir mülkiyet açısından yaklaşmayıp, toprağı “Devlet”in varlık nedeni olarak görme ilkesi egemendir. Yine Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun kararı da aynı içerikte olup, şirketler konusunda ise, daha titiz davranılmış, şirket alımlarında; güç faktörünün öne çıkacağı ve bu nedenle ülkeler arasında daha büyük sorunlar yaşanacağı vurgulanmıştır. İsrail Devleti’nin toprak alımlarıyla kurulduğu kararlarda yer almıştır.
“Ne Komünist devletmiş ki, sat sat bitmiyor “
Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Pet-Kim’in Kazak mafyasına satışı ile ilgili gösterilen tepkilere karşı, “Ne komünist devletmiş ki, sat sat bitmiyor!,.”diyerek karşılık vermiş, seçmenlere kendinden emin olmanın görüntüsünü duyumsatmıştır. Yine Eskişehir Sporlu taraftarlara, “Sergen’i aldık; siz isterseniz, ben size, ‘Ronaldinho’yu da alırım” diyerek, güç gösterisini sürdürmüştür. Halkı “hiç” yerine koyma çarpıklığı… Bu konuşmayı neresinden alıp değerlendirmeli insan şaşırıp kalıyor. Tam bir “Kara mizah.” Bu parayı nereden buluyor, nasıl ödeyecek, değirmenin suyu nereden geliyor? Zira değirmeni hem sattılar ve hem de suyunu kuruttular!.. Hiç bunları soran eden yok. Tam bir monolog… Düşünme emeği, okuma zahmeti çekmeden sözlü, sazlı, vıcık vıcık sululuk dolu değer yargılarının batağına saplanmış, okumayan, yazmayan Arap kültürüne bulaştırılmak için yüzyıllardır baskılanan ülke… Ülkenin bütün kamu varlıklarını satıp savıp bir şey bırakmayan anlayış… Kral ve tebaası… Seçim kazanmanın dayanılmaz şımarıklığı, görgüsüzlüğü ile doruklarda gezinen kör ve aymaz çıldırmışlık da eklenince, neredeyse ülkeye “satılmıştır” tabelası asılacak!.. 2003 yılındaki Arjantin’e mi benzedik? Başkan Menem ve Maliye Bakanı Cavallo borçları baba Bush’a devretmiş ve ülkelerini Bush’un ipoteği altına sokmuşlardı. Bütün kamu değerlerini satmışlar ülke, IMF tarafından diz çöktürülmüştü. Soyguna katılmayan yoktu, yargı da katıldı. “Devlet hiçbir alanda ve yerde kalmayacak!..” küresel ilkesi uygulandı. Arjantin’in en büyük dünya devi petrol şirketi YPF ve Gaspo’nun satışı, ülkenin adeta idam fermanı oldu. Hisselerin her biri 39 dolardan 19 dolara gitti; 900 milyon dolara ülke devi yok edildi. Oysa bu şirket, Arjantin halkının 8 bin dolarlık ulusal gelirinde en büyük paya sahipti. Menem, Alfonsin, Alvarez, De la Rua ülkenin yönetiminde hep varlardı. Tahterevalli gibi biri iniyor biri çıkıyordu… Ama hepsinde Cavallo yer aldı. Çünkü “silicilik” işini iyi beceriyor ve hep birlikte devleti silip süpürdüler. Arjantin’in dev çöplüklerinde yılda 35 bin çocuk doğup büyüyor ve gün görmeden, çöplüklerde ölüyordu. Bu yoksulluk ve tükenmişlik kırbaca dönüşüp emperyalizmin boynuna dolanarak sonunu getirdi. Sonunda iktidardakilerle birlikte bütün hainler, 2003 yılında ABD’ye kaçtılar.
Özelleştirme adı altında kamu varlıkları yabancıların eline geçmiş durumda, dünyayı sömüren küresel emperyalist güçler devletleri, varlıklarını satın alarak yıkıyorlar. Kendi devletlerinin hiç bir alanında en küçük bir gedik açtırmıyorlar. Diğer devletleri parçalayarak ve yutarak haritadan siliyorlar. Dünyanın ezilen %99’u bu yok oluşu bakarak izliyor. Oysa bu büyük dev kütle, silkinip toparlansa, sadece gürültüsü dahi uygulanan azınlık faşizmini yok edecek; ama farkında bile değiller. Dünya yoksul halklarının önüne “demokrasi” diye, Pentagon’da hazırlanmış, “sandık ambalajlı emperyalist faşizm” kimi zaman; Filistin, Yugoslavya, Afganistan ve Irak’taki gibi silahlı, kimi zaman da silahsız dayatılıyor. Sonunda sömürü düzeninin bütün vahşi yasalarının yer aldığı acımasız bir düzen, yüz yıllardır olduğu gibi sürgit devam ediyor. Dünya halklarının “sınıf ” bilinci, yok edilip; yerine, etnik ve dinsel ayrımcılığın bataklığı yerleştiriliyor. İşsizlik, yoksulluk ve açlık içinde kıvranan halkların beyinlerine ve gözlerine medya ile de mil çekip işi bitiriyorlar. Bu sömürüden pay alan emperyalist ülke emekçi halkları da, “sessiz kalma hakları”nı kullanarak, gidişe ayak uyduruyor. Yalnız kalan ezilenler, içerden kuşatıldıkları işbirlikçilerle, yabancı sevdalı “aydın”cıklarla sayısı belirsiz ihanetlerin içinde boğulup kalıyorlar. Önlerine konan geçici “pansuman” tedavilere aldanıp, günü kurtarmanın körlüğünde kalmayı sürdürüyorlar. Özelleştirmelerle elde edilen gelirin nereye harcandığı dahi sorgulanmıyor. Aslında, önceki Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer’in öngördüğü gibi; özelleştirmeler birer yabancılaştırmaya çoktan dönüşmüş durumda. Ülke toprakları ve varlıkları halkın ayağının altından bir halı gibi çekilip alınıyor. İzmir Limanı, İstanbul’daki Karayollarının arsası değerine 1.275 milyar dolara Honkonglu’ya, Oyak Bank Ermeni’ye, Finans Bank Yunan’a; yani ülke varlıkları ya Yunanlı, Ermeni ya da Yahudiler tarafından kapatılıyor. Sırada az sayıda bir şey kaldı; yine de vaziyeti idare edecek kadar “komünist” devletin malı var. Nasıl olsa babanızın malı değil, “babalar” gibi satın!.. Bu işin sonu nereye kadar varacak. Sanki “vatan”a yabancılar “haciz” koyma yarışında. Yarım trilyon dolara çıkmış borç batağı ile kazanılan seçim; tahliye edilen, boşaltılan bir ülkenin, batan geminin kaptan köşkünü yeniden ele geçirmek demek gibi bir şey. Yeniden, “Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini!..” diye insan acı içinde kıvranıyor. İşte bu nedenle “yabancılara Toprak Satışı”nın, birer yabancılaştırmaya dönüşen özelleştirmeler açısında ele almak gerekir. Ülkenin Kaz Dağları, altın arama ruhsatı adı altında emperyalist şirketlere satılırken, buna “Bir işletme hakkı devri” diye yaklaşmak, halkı yanıltmak, kafa karıştırmak olarak algılanmalıdır. Kaz dağlarının altını üstünü kalbura çevirerek bitirmek olacak iş değildir. Bunun gibi daha onlarca maden yatağı bulunan dağı, 2B ile ormanlarımızı, Dicle, Fırat ve Asi Nehri’ni… Fabrikaları; Sümerbank, Beykoz, Şeker fabrikaları, Dokuma fabrikaları, limanlar, hava alanları, bankaların tamamına yakınını, medyayı, tersaneleri, okulları, Tekel, Telekom, Seydişehir, Erdemir, Seka, GAP’ı, E.B.Kurumunu, Boğaz Köprülerini, oto yolları, çocuklarımızın okullarını ve ülkenin nesi var nesi yok hepsini satarak büyük bir tasfiyeye girişmek akılla, vicdanla açıklanacak bir husus değil. Zaten bütün bunlar Unakıtan’ın sözlerinde korkusuzca vurgulanıyor.” Satıp kurtulmak!..”
Toprak satışlarında verilen rakamlar inandırıcı değil
Kamuoyuna konuyla İlgili yapılan açıklamalar, inandırıcı olmaktan uzak. Tapu ve Kadastro genel Müdürlüğü’nün 2007 Kasım ayı verilerini açıklamasıyla ortaya çıkan rakamlar, 2004 yılı verilerinden bile geride. 68.419 yabancı gerçek kişi 57.541 taşınmaz, 36.015 dekar miktarında yer almıştır; diye verilmekte. Almanya: 15.290 taşınmaz, 16.151 dekar, 14.659 kişi; İngiltere: 12.948 taşınmaz,1.466 dekar,18.593; İrlanda: 3.179 taşınmaz, 667 dekar, 4.387 kişi; Yunanistan: 10.094 taşınmaz, 2.911 dekar, 11.120 kişi; Hollanda: 2.939 taşınmaz, 1.466, dekar, 3.789 kişi; Danimarka: 3.090 taşınmaz, 838 dekar, 4.080 kişi, Norveç: 1.866, 232 dekar, 2.647; Avusturya: 1.969 taşınmaz, 3.217 dekar, 1.404 kişi; ABD: 832 taşınmaz, 418 dekar, 824 kişi; Rusya: 378 taşınmaz, 310 dekar, 366 kişi; İsviçre: 169 taşınmaz, 154 dekar, 130 kişi Suudi Arabistan: 53 taşınmaz, 187 dekar, 68 kişi; İsrail: 100 taşınmaz, 18 dekar, 72 kişi; Fransa: 776 taşınmaz, 789 dekar, 855 kişi şeklinde bilgi açıklanmaktadır. Oysa bu rakamlar gerçek bilgiyi yansıtmamakta. Rakamlar 2004 yılı rakamlarından da düşük durumdadır. Devlet Denetleme Kurulu’nun konuyla ilgili yaptığı araştırma raporu verilerine göre de çok geridedir. DDK’nın raporuna göre, Hatay’ın %020’si (satışlar yasaklandı), Mardin’de %06, Kilis’te %040(satış devam ediyor.), G. Antep’te %06, Urfa’da %06, Aydın, Muğla ve Antalya’da %06 sınırına yaklaşıldığı açıklanıyor. DDK’nın raporuna göre: 47.240 taşınmaz, 272.871 dekar ve 51.012 kişi olarak verilmektedir. Bütün bunlara karşın yabancı gerçek kişilerin, aldığı taşınmazlar sanki bölgelere göre özenle düzenlenmiş gibi. Didim 42.800 taşınmazın 18.500’ü İngiliz, İrlandalılara; Fethiye’de 12.000 taşınmaz İngiliz, Alman; Kuşadası’nda 3500 İngiliz ve İrlandalılar; Alanya’da 12.000 taşınmaz Alman ağırlıklı; Kaş-Kalkan’da 1800 taşınmazın 900’ü İngiliz ve Alman; Antalya’da Ruslar kendi televizyonlarını kurmuşlar ve 15 bin aboneli Antalya Pravda Gazetesini çıkarmaktadırlar. Bodrum ABD, Alman, İngiliz; Marmaris ABD, Alman, İngiliz; İstanbul ABD ve Yunan ağırlıklı; Çeşme Alman, İngiliz; Urla Hollanda; Milas İngiliz, Alman şeklinde devam ediyor. Kars, Van civarında ABD’Ii Ermeniler, GAP Bölgesi’nde İsrail vatandaşları ve şirketler ile yerli ortakları; Hatay, Mardin, Kilis v.s de Suriyeliler diye açıklanabilir. İstanbul Suudi ve diğer Arap ülke vatandaşlarına açık hale getirilmiştir. Son zamanlarda basına yansıyan rakamlara göre sadece İstanbul’da 2000 Yunan vatandaşı taşınmaz almış durumda. Sevda Tepesi’ni Suudi Kralı; Karayolları arsasını Arap Şeyhi almıştır. Fener Rum Patriği tarafından Balat’da Rum vatandaşlara yüzlerce konut aldırıldığı yine basına yansıyan rakamlar. Ayrıca özelleştirilen kurumların binlerce gayrimenkulü, arazisi, tesisleri, depoları yabancıların eline geçmiş oluyor. Serbest Bölgelerle, Endüstri Bölgeleri’nin arazileri, taşınmazları, tesisleri de yabancılara geçmektedir. Yakın zamanda ve Meclis’te bekleyen 2762 sayılı Vakıflar Yasası’nın getireceği hükümler ise telafisi olanaksız yaralara neden olacak. Kaybedilecek topraklara bir de Kilise, Manastır, Sinagoglara ait bedelsiz olarak verilecek eski yerlerle, yeni alacakları araziler de eklenecek. Gelecekte bu toprakların hukuki statüleri uluslararası hukuk açısından ülkemize son derece sıkıntı yaratacaktır. Bu duruma 1984-1986 tarihinde Anayasa Mahkemesi ile 1974 tarihindeki Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun kararları tarafından çok net ifadelerle belirtilmiştir. Ülkemiz bir taraftan Ermenistan, Kürdistan haritaları ile bir taraftan da özelleştirmelerle paralı Sevr altında kuşatılmak isteniyor.
Karşılıklılık ilkesi bir saptırmaca
Hiçbir ülkenin toprakları emperyalist devletler tarafından sürekli saldırıya tabi tutulmamıştır. İktidar işine geldiği konularda referandum uygulamasına başvuruyor; böyle yaşamsal bir konuda halkın görüşü dahi gerekli görülmüyor. Halk, karşılıklılık ilkesinin ne olduğunu dahi kavramış değil. 76 ülke vatandaşı ülkenin topraklarını çekirge sürüleri gibi yağmalarken, bizim halkımızın o ülkelere gidişi dahi vize uygulamasına tabi. Onlar ellerini kollarını sallayarak ülkemizden toprak alıp gidiyor. Halkımız o ülkelere giremiyor bile. Ayrıca ekonomik uçurum buna en büyük engel. Ülke zenginlerinin oralardan yer alması halkı hiç ilgilendirmemektedir. Ülke topraklarını halk korumaktadır. Onun çocukları şehit olmaktadır. Hiçbir ülkenin toprağı, şehit kanlarıyla sulanmamıştır. Ayrıca Türk halkı kendi “Vatan” Toprağında, kendi “bayrağı” altında yaşamak istiyor. Niye bir başka ülkeye gitsin, oralarda yer alsın. Kaldı ki, karşılıklılık ilkesi İsrail, Yunanistan, İngiltere, Rusya, Suudi Arabistan, Arap ülkeleri, Amerika, AB ülkelerinin tamamıyla bulunmamaktadır. Zira AB’ye giriş vizeye tabi ve gayrimenkul alımı ancak iş, aş, orada oturma şartına bağlı, buna karşın yine de toprak alınamamaktadır. Yunanistan Helen ırkından gelmeyen kendi vatandaşlarına sınır bölgelerinde, adalarda, sahillerde toprak satmamaktadır. Bizim vatandaşlarımız ise vizesiz ayak basamamaktadır. Küçücük adalara, Midilli, Sisam, Rodos, Meis gibi adalara vizesiz gidemiyor. Kaldı ki, toprak almanın kıyısından köşesinden geçemez. İsrail toprakları devletin malı… Kendi vatandaşlarına dahi toprak satmıyor. İngiltere toprakları Büyük Britanya Kraliçesine ait; İngiliz vatandaşları dahi sadece 49-99 yıllığına kiralayabiliyor. Bütün bunların yanında, halkımız konumundan memnun, topraklarında kendi sade yaşamını sürdürerek kalkınmasını tamamlamak ve emperyalist saldırılardan korunmak istiyor. Karşılıklılık ilkesi onu hiç ilgilendirmiyor. Küreselleşme denilen yeni emperyalizmi iyice özümsemiş durumda. Yüce Atası’nın yüz binlerce şehit kanıyla ona armağan ettiği ulus devletinin yıkılıp gitmesini kesinlikle kabul etmeyecek ve bir gün bütün bu elden çıkarılanları geri alacaktır. Çünkü bu varlıklar da, Türk ulusuna Atatürk’ün armağan ettiği en büyük eserleridir.79
Vatan Toprakları Satılıyor
Değerli yazar Yılmaz Dikbaş’ın vurguladığı gibi:
Bugün vatan topraklarımızın satılmasının ileride ne tür tehlikeli sonuçlar doğuracağını daha iyi görebilmek için, biraz geçmişe dönüp bakmamız gerekmektedir.
Siyonistler Toprak Satın Alıyor
1948 yılına kadar Filistin’de, bugünkü İsrail devleti yoktu. Dünyanın dört bir yanına dağılmış Yahudi halkı vardı, ama bir İsrail devleti yoktu. Böyle bir devletin nasıl kurulmuş olduğunun öyküsü, birkaç cilt kitap olacak kadar uzun ve ibret vericidir. Bir İsrail devleti kurulması fikrini ilk olarak ortaya atan Yahudi, Dr. Theodor Herzl’dir. Kendisi, “Siyonizmin Babası” olarak bilinir. Siyonizmin kısa ve öz tanımı şudur: “Yahudilerin ‘Eretz İsrail’i (İsrail topraklarını) ele geçirmek amacıyla ortaya atıp yaydığı aşırı dinci, ırkçı ve faşist ideolojiye Siyonizm denilir.”
Siyonizm, hedeflerine terörist yöntemlerle ulaşmıştır. Dr. Theodor Herzl ve onu izleyen Siyonistler, Filistin topraklarının kendilerine Tanrı tarafından verilmiş olduğunu savunmuşlar, kanıt olarak da Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat’ı göstermişlerdir. Tevrat’ın en az altı yerinde Tanrı, geniş Filistin topraklarını Yahudilere söz vermiş olduğunu açıklar. İşte bunlardan biri:
Göç Suresi: 15-18
“O gün Tanrı, İbrahim’le bir anlaşma yaptı ve dedi ki: ‘Senin çocuklarına, şu toprakları veriyorum: Nil nehrinden Fırat nehrine kadar olan topraklar; Kenan, Hitit, Pers, Amori, Gir-gaşa ve Cebusite ülkelerinin toprakları”’80
Tevrat’ta tanımı yapılan topraklar, Güneydoğu Anadolu’yu ve Ortadoğu ülkelerinin topraklarını kapsamaktadır.
Dr. Theodor Herzl, 1896 yılında Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmak için harekete geçer ama, o tarihte Filistin toprakları Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içindedir ve tahtta, II. Abdülhamit bulunmaktadır. Dr. Theodor Herzl, hem Avrupa hem de İstanbul’daki sayılı Yahudilerin aracılığıyla Padişah II. Abdülhamit ile yüz yüze görüşebilmek için büyük çabalar harcar. Ekonomisi bozuk olan Osmanlı’ya, Siyonistlere Filistin’de toprak satın alma yetkisi verilmesi karşılığı 20 milyon sterlin teklif eder ve teklifinin padişaha iletilmesini ister. II. Abdülhamit’in yanıtı çok açık ve kesindir:
“Ben bir karış bile olsa toprak satmam! Zira, bu vatan bana ait değil, milletime aittir…”81
II. Abdülhamit’in devrilmesinden sonra Siyonistler, yönetime gelen İttihatçılara yanaşırlar ve onlardan Filistin’de toprak satın alma iznini koparırlar. Ancak, çok kısa zamanda tehlikenin boyutunu kavrayan İttihatçılar, verdikleri izni geri alırlar ve 20 Haziran 1909’da Osmanlı hükümeti, tüm Filistin’de yabancılara toprak satışını yasaklar. Ama, Siyonistler bu yasağı delmenin yolunu bulurlar. Yahudi araştırmacı Arieh Avneri’nin ortaya koyduğu belgelere göre, birçok zengin Arap ailesi, çoğu şişirilmiş fiyatlarla, Yahudilere toprak satmışlardır. Yahudilere toprak satanlar, vatansever Filistinli Müslüman Araplar tarafından ölümle tehdit edilirler, hatta bazıları öldürülür de, ama gizliden gizliye Yahudilere toprak satışı sürer. Filistin’e göç etmiş Yahudileri, Rothschild gibi Avrupa’nın çok ünlü zengin Yahudi aileleri destekler, fiyatı ne olursa olsun Filistin’de toprak almalarını önerir gerekli tüm parasal yardımı yapar.82
79 Topraklarımızın Binde Beşi Yabancıların / Aralık – 2007 Jeopolitik
80 Genesis:15-18, The Holy Bible, London-Sydney-Auckland, 1979
81 Theodor Herzl, Complete Diaries, Volume
82 David Dolan, “Holy War For The Promised Land”, Nashville, Tennesse, 2003

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Yine içimizi dışa döken, halimize ayna tutan bir yazımız olmuş, elhamdülillah!İnsan denen mahlûkatın kâinat ile,…
Makalenin içeriği son derece öğüt verici ders verici tefekküre boğucu uyanık olmamızı ve böylesi bir…
Dışına aldanmayın, bozuk içleri Derlenip def ederiz, soysuz hiçleri Kâfirler ürkütemez, Milli güçleri Eba Eyyub,…
Siyonist işbirlikçilerinin, "ABD'nin ırak'ta savaşan kahraman bay ve bayan askerlerin en az zayiatla ülkelerine mümkün…
Ahmet Hoca haykırır; duyarsız insan Anlamaz duygularım, ayarsız insan Akıl vicdan Kur’an’a, uyarsız insan Sultan…
MİLLİ ÇÖZÜME TAVIR ALANLARA KÜÇÜK BİR HATIRLATMA! Milli Çözüm; Kutuplaştırılmış toplumları barıştırarak yaşanabilir bir Dünya…
Siyonizm'in İran'a 4 bir yandan saldırdığı ve tüm vekil güçlerini bu yolda kullandığı şu dönemde…
Sivil Savunma = Kuvayı Milliye; yani Halkın Silahlı Gücü.Dünyada ve bölgemizde yaşanan çok tehlikeli olayların…
İnsanlar duymak istedikleri şeyler söylendiğinde, bunları yalan olarak görmeme eğilimine kaymıştır. İnsanların büyük bir kısmı…
Gerçeğe dönülmediği takdirde batılıların ülkemizi saha savaşı ile değil ekonomik savaşla,daha çok borca sokarak yeraltı…