Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Almanya’daki Türkevi toplantısında yaptığı açıklamada: “Rusya ile Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) konusunda görüştüklerini”, kendi deyimiyle “fiks üyeliğin mümkün olamadığını, ancak gözlemci olunabileceğini” söylemesi ve yapılan eleştiriler üzerine: “Asya’nın yükselişini kendisinin de gördüğünü, hatta bu nedenle ‘fazla Asyacı olmakla’ eleştirildiğini belirtmesi ve ardından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Çin ziyareti, olumlu bir adım olarak algılanmıştı.
Ancak Sn. Gül’ün Kırgızistan’a, “ABD’ye üs sağlaması yönünde telkinlerde bulunduğu” şeklindeki haberler kafaları karıştırmıştı.
Kırgız yönetiminin daha önce kapatılması yönünde karar aldığı Manas askeri üssü, Abdullah Gül’ün devreye girmesiyle mi yeniden ABD’nin hizmetine açılmıştı?
Rus kaynaklarından alınan bilgiye göre, Kırgızistan Cumhurbaşkanı Kurbanbek Bakiyev’in Manas’la ilgili kararını değiştirmesinde, Abdullah Gül’ün 27 Mayıs’ta Bişkek’e gerçekleştirdiği ziyaret önemli rol oynamıştı. Rus basını, ABD yetkilileriyle Kırgız yönetimi arasında üssün transit noktası olarak kullanılması konusunda yeni bir anlaşma imzalandığını, anlaşma çerçevesinde ABD’nin Kırgızistan’a 1 milyar dolar yardım yapacağını ve bunun da muhtemelen Türkiye’den bu ülkeye doğrudan yatırım şeklinde gerçekleşeceğini açıklamıştı. Kırgızistan ile ABD arasında Manas üssünün kapatılmaması yönünde varılan anlaşma, Kırgız Parlamentosu tarafından da onaylanmıştı.
Maalesef Türkiye, “belge diye bir kâğıt parçası ile enerjisini tüketirken” acaba, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Kırgızistan ziyaretinde Devlet Başkanı Kurmanbek Bakıyev’i, ABD askerlerini ülke dışına çıkarmak kararından vazgeçirmeye mi uğraşmıştı?
Gül ve Bakıyev, ziyaret sırasında Afganistan’daki uluslararası çalışmalara destek verilmesini içeren bir anlaşmaya da imza atmıştı. Kırgız uzmanlar, Türkiye’nin “Rusya’ya fazla güvenmenin ortaya çıkaracağı dezavantajlar” konusunda Kırgız hükümetini uyardığını da vurgulamıştı.
Bu arada, Sn. Gül’ün Çin ve Sincan ziyaretinden kısa bir süre sonra, Uygur Türkleri ile Çin askerleri ve polisleri arasında saldırı ve çatışmaların başlaması ve yüzlerce masum insanın ölümüne yol açması, oldukça ürkütücü ve düşündürücü soruları ve senaryoları hatırlatmıştı. Ve İstanbul’daki protesto mitingine katılan Uygur asıllı bir kadının: “Türkiye’den, Çin katliamlarını yerinde görüntülemek ve dünyaya göstermek üzere, neden bir tek bile basın mensubu oraya gitmiyor da, burada oturup Batılı ve kasıtlı kaynakların çarpıtılmış haber ve yorumlarını aktarmakla yetiniyor?” sorusu, hem marazlı medyanın, hem de AKP iktidarının ve özellikle de “Türkçülük” istismarı yapanların yüzlerine vurulan bir şamardı. Cumhurbaşkanı ve Başbakanın, acilen Çin nezdinde girişimlerde bulunması ve işlenen korkunç cinayet ve işkencelerin durdurulması lazımdı.
Ama maalesef tepkilerde yetersiz ve etkisiz kalınmaktaydı. Çifte standartlı Batı ise, Çin’i incitmekten kaçınmaktaydı.
Bu arada Çin hammaddeyi kesti diye ABD ve AB şaşkınlaşmıştı.
Çin alüminyum, boksit, çinko, magnezyum, kok kömürü ve silikon gibi bazı hammaddelerin ihracatına kısıtlama getirince harekete geçen ABD ve Avrupa Birliği (AB) Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) ortak bir şikâyet başvurusu yapmıştı.
Çin sınırlama getirdiği hammaddelerin birçoğunun ana tedarikçisi konumundaydı. Örneğin dünya genelinde magnezyum üretiminin yüzde 70-80’i Çin tarafından yapılmaktaydı. Çin ihracat kısıtlamasını resmi olarak “Çevrenin ve doğal kaynakların korunması” olarak açıklamıştı.
Kısaca, Türkiye’nin Çin ve Rusya ile iyi ilişkiler kurması, tarihi bir fırsattı. Bu hem ülkemizin Avrupa ve Amerika’ya karşı elini güçlendirip kozlarını artıracaktı, hem de Asya, zaten Türkiye’nin tabii ve tarihi mecrasıydı. Ancak bu tür ziyaret ve ilişkilerde başarının şartı, samimi davranmak, ciddi ve cesaretli bir tavır takınmaktı. Yani ABD ve AB’nin ve tabii İsrail’in, gizli elçisi havasını yansıtacak tutum ve davranışlardan mutlaka sakınmak lazımdı. Çünkü kendi kendisine güvenmeyenlere başkalarının güveneceğini sanmak yanlıştı. Ve tabi Çin’in Uygur Türklerine daha adil davranması ve temel insan haklarına saygı duyması için de girişimler artırılmalıydı.
Cumhurbaşkanı ve Başbakanın:
Ciddi tedbir ve teşebbüslere dönüşmeyen ve ağızlarından sanki cımbızla sökülen cılız tepkileri de maalesef derde derman olmamıştır. Ve hele, AKP Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün; önce gaza gelip Yozgat’ta: “Çin mallarına boykot uygulanması yolunda” çağrı yapması, ama hemen ardından Başbakandan zılgıt yiyince Kayseri’de: “Hükümetimizin böyle bir kararı yoktur. Ben sadece sivil girişimlere tercüman olmaya çalışmıştım” şeklinde geri adım atması, bunların ciddiyet ve cesaret ayarını ortaya koymaktadır.
Sincan sancısının perde arkası
Doğu Türkistan’daki olayları yakından izleyenler şunları anlatıyor:
Protestolar Uygur halkının giderek kötüleşen baskı rejimine haklı öfkesini yansıtmaktadır. 100 bin kadar Uygur siyasi görüşleri ve dinsel inançları nedeniyle cezaevinde yatmaktadır. Halkın öfkeli olması için sebep çok. Her alanda ayrımcılık kurbanıdır.
Son protestolar ise Guangdong vilayetinde Uygur işçilerinin öldürülmesi konusunda Çin hükümet yetkililerinin sessiz kalması ve suçluları bulmaya çalışmaması üzerine başlamıştır.
Kadın erkek yüzlerce ölü ve binlerce yaralı vardır.
Çin polisi göstericileri şiddetle bastırmaya çalışmış; kalabalığın üzerine ateş açılmıştır. Bu sertlik üzerine, Uygurların da bazıları kendilerini tutamayıp Çinlilerin dükkânlarına, araçlarına saldırırlar, yağmalama olayları başlamıştır.
Uygurların dili ve dini büyük baskı altındadır. Oysa Çin Anayasası, Doğu Türkistan’da Uygur dilinin Çince ile birlikte resmî dil olmasını garanti altına almıştır. Ama Çin hükümeti bu anayasal hakka bile riayet etmiyor. 2003’ten beri okullarda ve üniversitelerde Uygur dili tamamen yasaklanmıştır.
Çin hükümeti göstermelik olarak camileri açık tutuyor ama camiye giden herkes Çin sivil polisinin takibine uğramaktadır. Dindar Müslüman olduğu için hapse girmiş binlerce kişi vardır. Ayrıca öğrencilerin, öğretmenlerin, memurların ve 18 yaşın altındakilerin camiye gitmesi kesinlikle yasaktır.
Çin hükümetinin gözaltına aldığı göstericileri derhal serbest bırakması ve Doğu Türkistan’daki ölü ve yaralı sayısını doğru olarak açıklaması için baskı yapılmalıdır.
Doğu Türkistan’ın tarihi ve talihsizliği
“Doğu Türkistan’ın tarihçesi” hakkında bilgi sahibi olmamız lazımdır. Çünkü bu bilgiler, “bugünkü direniş”in sebebini anlamamıza da yardımcı olacaktır.
M.Ö. 8. asra kadar uzanan ve İskitler’e, Hunlar’a, Göktürk’lere, Karluk ve Karahanlı İmparatorluğu’na “beşiklik” yapmış bu topraklar, her zaman iştah kabartmıştır!.. Çünkü o topraklarda “maden” vardır, “petrol” vardır, “doğalgaz” vardır!.. 1 milyon 824 bin 418 kilometrekarelik yüzölçümüne sahip bu ülkeye, Kızıl Çin yönetimi, “Xinjiang” ismini koymuşlardır. Çünkü onlar için, “yeni toprak”tır Doğu Türkistan!.. Bu topraklara 1877’de Çin-Mançu istilâsı ile el konulup, 1884’te bu ad takılmıştır.
1949’daki “Komünist Çin işgali”nden sonra da, bu topraklara 1 Ekim 1955’ten bu yana “Sincan Uygur Özerk Bölgesi” yaftası asılmıştır.
Bu “esir ülke”de, 1863 yılında Yakup Han tarafından “Şarkî Türkistan İslâm Devleti” kurulmuş ve hemen “Osmanlı’ya biat” edilmiş, ülkede Sultan Abdülaziz Han adına “hutbe”ler okunmuş, “para”lar da yine Abdülaziz Han adına bastırılmıştır.
Yakup Han’ın 1877’deki ani ve şüpheli ölümünden sonra ülke yine karışmıştır.
O güne kadar ülke semalarında dalgalanan “Osmanlı sancakları”nın yerini, yine “Çin bayrakları” almıştır!..
İşte, o yıl “Xinjiang” demiştir Çinliler buraya “yeni toprak, yeni eyalet” anlamındadır!
1930’lara kadar sürer bu istila…
12 Kasım 1933’te, yeniden “Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti” ilân edilmiş ve Mustafa Kemal bunlara sahip çıkmıştır. Yeni “Türk/İslâm Cumhuriyeti”nin Dışişleri Bakanı Hacı Kasım Can, Hindistan’ın Bombay şehrinden telgraf çeker Ankara’ya:
“Gökbayrak’tan Albayrağa selâm!”
Ne acı ki;
Bu “müjde”nin üzerinden sadece 4 yıl geçtikten sonra, yani 1937’de, bu Türk-İslam Cumhuriyeti Rus-Çin işbirliği ile yine dağıtılmıştır.
11 Kasım 1944’te, bu defa “3 Vilâyet İnkılabı” olarak bilinen ayaklanmalar sonucu, Gulca şehrinde “Doğu Türkistan Cumhuriyeti” ilân edilmiş ve bir defa daha; Ay-Yıldızlı “Gökbayrak” dalgalanmaya başlamıştır.
Maalesef, o da 5 yıl sürmüş, 1949’da, Stalin’in onayıyla; Çin, bir defa daha Doğu Türkistan’ı işgal altına almıştır.
O günden bu yana da;
Nüfusu 30-35 milyonu bulan Doğu Türkistan halkı “var olma” mücadelesi vermekte, Kızıl Çin yönetimi ise “yok etme” stratejisi uygulamaktadır!..
Bakmayın, adının “Sincan Uygur Özerk Bölgesi” olduğuna!.. 1982 Çin Anayasası’nda da yer alan bu “özerklik” kavramı, sadece “kâğıt üstünde” ve laftadır.
Özerk yönetim, tamamen “Çin Komünist Partisi’nin tahakkümü ve idaresi” altındadır!.. Doğu Türkistan halkı, kendi “öz” yurdunda “azınlık” muamelesi görmekte ve her türlü hakları da gasp edilmiş durumdadır. Bırakın “hak”larını, “namus”ları bile gasp edilip tecavüze uğramaktadır. Zaten son olaylar da, “namussuz”lara karşı başlatılan bir “namus mücadelesi” olarak okunmalıdır.
Ve tabi bu arada; Çin’i karıştırmak ve Çin-Türkiye ilişkilerini bozmak isteyen Siyonist ve emperyalist odakların kışkırtmaları da hesaba katılmalıdır. Çünkü Sn. Cumhurbaşkanının tarihi ziyareti sonrası, Çin-Türkiye ortak askeri tatbikatların planlandığı, her iki ülkenin çok önemli ticari ve kredi anlaşmalara hazırlandığı bir süreçte Han Çinlilerinin Uygur Türklerine saldırtılması anlamlıdır ve üzerinde dikkatle durulmalıdır.
- Soros’un Açık Radyo’su (Radio Free Europe)nın Kızıl Çin’e karşı Uygur Türklerini niye destekleyip kışkırttığını?
- Rabiya Kadir’in, kendi itirafıyla “Kültür Devrimi’nden sonra Uygur Türkleri’ne tanınan fırsatlarla” çamaşırcılıktan Çin’in en zengin yedinci kişisi durumuna” nasıl ulaştığını? (AlterNet ropörtajı, Richard Gale ve Gary Null, 24 Haziran 2009)
- Çin Komünist Partisi Ulusal Kongresi’ne yüksek rütbeli bir üye olarak atanışını ve Uygur Türkleri Ulusal Kongresinde görev alışını!
- Amerikan yetkililerine gizli belgeler vermek, devlet sırlarını ifşa etmek suçundan 8 yıl hapis cezasına çarptırılıp, 6 yıl sonra ABD’ye sığındığını!
- Uygur-Amerikan Derneği ile Dünya Uygur Kongresi’nin en önemli mali destekçisi Siyonist neo-con “National Endowment for Democracy.” (NED) geçtiğimiz yıl içinde bu iki kuruma niçin 550.000$ yardım yaptığını? (Washington Post, David Montgomery, 9.7.2009)
- Rabiya Kadir’in eşi Sıdık Ruzi’nin, Soros’un Radio Free Europe’unda çalıştırıldığını. (Washington Post, David Montgomery, 9.7.2009)
Velhasıl Uygur Türklerinin haklı davalarının ve sorunlarının bazı şeytani çevrelerce istismar edilip kullanıldığını da unutmadan olayları yorumlamalıdır.
“Dünyanın ‘kapitalist’ kanadı, Soğuk Savaş’ın bitmesi ve internetin sınırları aşan ticaret gücüyle ‘küreselleşirken’, hiç beklemediği bir müttefikle buluştu: Çin Komünist Partisi kapitalizmin yeni uydusuydu.
‘Çin mucizesi’, komünist olduğunu savunan bir partinin yönettiği bu dev ülkeye Batılı sermayenin akması, açılan fabrikalarda boğaz tokluğuna çalıştırılan işçiler ve ülkenin dış ticaret fazlasından elde edilen trilyonlarca doların tekrar Amerikan devlet tahvillerine yatırılmasına dayanıyordu.
Ülkenin, Sünni Müslüman Uygur Türkler’inin yaşadığı Sincan eyaletinin başkenti Urumçi’de yaşanılan ‘etnik temizlik’ zaten bu faşizmin doğal sonucuydu. Neden Uygurlar, yaşadıkları topraklardan çok uzaklardaki bir kentte, Guangdong’daki bir fabrikada iki Uygur’un ölümü ve 81’inin yaralanmasıyla sonuçlanan olayların aydınlatılması için sokağa dökülüyordu?
Çin’de, 2006 yılında yürürlüğe giren bir kanun, devlet yetkililerine, Uygur Türkler’ini zorla, ülkenin bir başka kentine götürüp, istedikleri fabrikalarda çalıştırma hakkı tanıyordu!
Bugüne kadar özellikle binlerce Uygur kadın, ailelerinden zorla koparılıp, ülkenin çoğunluğunu oluşturan Han Çinlileri’nin bulundukları bölgelerdeki fabrikalarda birer köle-işçi olarak istihdam ediliyordu.
Bu kadınların Çinliler ile zorla evlendirildikleri, çocuk sahibi oldukları, bu yolla, Uygur Türkleri’ne karşı sinsi bir etnik temizlik yaşandığı biliniyordu.
Bütün bunların normal bir ülkede yaşanması mümkün görülmüyor, ancak faşizmde rastlanabiliyordu.
Urumçi nüfusunun yüzde 75.3’ü Han Çinlisi, yüzde 12.8’i Uygur Türk’ünden oluşuyordu. Nüfus yapısı zorla değiştirilerek bu hale getiriliyordu. Böyle bir nüfus oranında ‘azınlık millet’ eline bıçak ve sopa alıp nasıl çoğunluğa saldırabiliyordu? Ya delirmiş olması, ya da artık bu dünyada kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığına inanması gerekiyordu!
ABD İstatistik Bürosu raporu: Çin’in yükselişi şaşırtmıştı
AB’nin resmi istatistik organı Eurosat’ın Mart 2009 tarihli “Statistics in Focus” yayınında dünyada yüksek teknoloji ürünleri pazarını değerlendiren Thomas Meri imzalı bir rapor yayımlıyordu.
Batı dünyası “Çin malları ucuz ve kalitesizdir” görüşünü artık terk etmek zorunda kalıyor, Çin’in ekonomik başarıları, küçümsemenin yerini hayranlığa bırakıyordu.
Eurosat’ın raporu, dünya yüksek teknoloji ürünleri ihracatının Çin sayesinde büyüdüğünü saptıyordu. 2001-2006 yılları arasında bu malların ihracat artış oranı yüzde 5 olmuştu. Bu büyüme, dünya ticaretinde Çin’in ihracat payının artmasından kaynaklanıyordu.
Çin’in yüksek teknoloji ürünleri pazarındaki payı sürekli büyüyordu. 1995 yılında, Çin’in payı yüzde 2,1 iken 2006 yılında ABD ve AB’yi geçerek birinci olmuştu. Ancak Çin’in yeni ve adil bir medeniyette köşe taşı olması ve saygınlık kazanması için, temel insan haklarını tüm halkına sağlaması ve özellikle Müslüman Uygurlara yönelik baskı ve barbarlıkları bırakması gerekiyordu.
Hong Kong, Çin’in ihracat üssü yapılmıştı
Eurosat’ın raporunda Çin’in yüksek teknoloji ürünleri ihracatında payının yüzde 16,9’u olduğu belirtiliyor. ABD’ninki ise yüzde 16,8’de kalıyordu. Hong Kong’u da katınca Çin’in dünyadaki payı yüzde 23,7’ye ulaşıyordu.
2006 yılında Hong Kong’un 87,6 milyar Avro yüksek teknoloji ürünü ihraç ettiği bilgisi veriliyordu. Bu miktardaki ürün kuşkusuz Hong Kong’da üretilmiyor, Kıta Çin’i Hong Kong’u ihracat üssü olarak değerlendiriyordu.
Kısacası, dünyada satılan yüksek teknoloji ürünlerinin dörtte biri Çin’den geliyordu!
ABD, AB ve Japonya havlu atmıştı
2003 yılına kadar yüksek teknoloji ürünü ihracatında dünya birincisi ABD’ydi. Şimdi yüzde 17 dolayındaki payını korumaya çalışıyordu.
AB ülkelerinin ise tek başlarına Çin’le baş etmeleri mümkün görülmüyordu. Almanya’nın dünya payı yüzde 7,68, İngiltere’ninki yüzde 5,88, Fransa’nın oranı Çin’in altıda birinden düşük: yüzde 4,37 oluyordu. AB, 27 üye ülkenin toplamıyla dünyada ancak üçüncülüğe ulaşabiliyordu. Oysa 2006 yılında yüzde 15’i buluyordu. Bir dönem dünya ikinciliğini bırakmayan Japonya’nın 2006 yılındaki oranı Çin’in üçte biri kadar yani yüzde 8’de kalıyordu.
Çin’in 2000 yılından itibaren hızlı yükselişi karşısında, ABD ve AB tutunamıyordu.
2001-2006 yılları arasında Çin’in yüksek teknoloji pazarındaki payının ortalama artış hızı yüzde 31,5, yüksek teknoloji ürünlerinin Çin’in toplam ihracatındaki payı da yüzde 28,2’yi buluyordu.
2007 yılında bu sektörlerin toplam katma değeri 748 milyar dolarla Çin’in gayri safi milli hasılasının yüzde 4,6’sını oluşturuyordu. İhraç edilen miktar, 347 milyar doları aşıyordu. Ama ne var ki, Çin’de milli gelir dağılımında korkunç haksızlıklar yaşanıyor, Sincan’daki Müslüman-Türklerin mülkleri yağmalanıyor, emeklerinin karşılığı verilmiyordu.
Çin, bilgisayar ve cep telefonunda açık ara öne fırlamıştı!
Yüksek teknoloji ürünlerinde, ürün gruplarına göre sınıflandırma yapıldığında Çin, ‘bilgisayar-ofis makinaları’ ile ‘elektronik-telekomünikasyon’da açık ara önde. 2006 yılında, ‘Bilgisayar-ofis makinaları’ grubunda Çin’in payı yüzde 33,4. Bu ürün grubunda ABD’nin payı yüzde 10,8, AB’ninki yüzde 8, Japonya’nınki ise yüzde 5,8.
Çin payının en düşük olduğu ürün grupları olan ‘havacılık-uzay’, ‘askeri donanım’ ve ‘eczacılık’taki payını ise hızla artırıyordu. 2009 yılında Çin kendi üretimi yolcu uçaklarını hizmete sokmaya hazırlanıyordu. Uzay çalışmalarında Çin’in kat ettiği yol, Batı’da büyük şaşkınlıkla izleniyordu.
Çin, geçen yıl, ‘Dışa Açılma ve Reform’ politikasına geçişin 30. yılını gösterişli törenlerle kutlamıştı. Son 30 yılda büyüme hızı ortalaması yüzde 9,8’i geçiyordu. Tarihte bu başarıyı yakalamış bir başka ülke yoktu.
Çin’de, öncelik tarımda olmak üzere çok güçlü bir üretim temeli oluşturuldu. 1978 yılına gelindiğinde Çin toplumu, temel refah göstergelerinde büyük ilerleme kaydediyordu.
Eğitim süresi sekiz yıla, öğrenci sayısı 340 milyona çıkarıldı. Çin devlet üniversiteleri, gelişmiş kapitalist ülkelerinkiyle rekabet edebilecek düzeye yükseldi. 2002 yılında Çin, fen bilimleri ve teknoloji eğitimi almış 590 bin üniversite mezununa sahipti.
Çin, araştırma geliştirmeye ayırdığı miktar açısından dünyada ikinci ülkeydi. Son 10 yılda Ar-Ge harcamaları yüzde 17’lik artış göstermişti. Artışta en büyük pay Çin devlet işletmelerine aitti. Ve işte Çin’in bu gelişmeyi yakalamasında, Doğu Türkistan-Sincan ülkesinin ve çalışkan Uygur Türklerinin önemli payı asla inkâr edilemezdi ve Çin yönetiminden bunun kıymetini bilmesi beklenirdi. Yani tutunduğu dalı kesmemeliydi. Uygulanan soykırım vahşetine artık son verilmeliydi.

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
İŞBİRLİKÇİ MÜNAFIKLARIN SONU? Aynı merkezden yönetilen işbirlikçilerin, istismar ve sahtekarlıklarının hesabı elbette sorulacaktı. Türkiye'yi bölme…
Bu bağlamda, Batı’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında insan hakları, demokrasi ve özgürlük söylemleri üzerinden kurduğu;…
YA RABBİ AZİZ ERBAKAN HOCAMIZIN ŞU SÖZÜNÜN BİR AN ÖNCE GERÇEKLEŞMESİNİ NASİP EYLE. TÜM MAZLUM…
Bize Hidayet Ettikten Sonra Kalplerimizi Kaydırma Allah'ım.. "Zahiren en gafil ve faydasız görünsen dahi, menzile…
İlahi Kudretten, işte bir nişan Bir kovit dünyayı, etti perişan Ey Rabb’le savaşıp, nefsle barışan…
YUNUS SURESİ 73. AYETİ KERİMESİNDE UYARILARDAN GEREKLİ DERSLERİ ALMAYANLARIN, BENLİK VE KİBİR EHLİNİN SONUNUN HELAK…
SP NİN BU GİDİŞATI : ERBAKAN HOCAYI NEKADAR TERK EDEN SİYASETÇİ VAR İSE, YENİ YOL…
BİR KİŞİ BİLE OLSAN, İYİ Kİ VARSIN MİLLİ ÇÖZÜM! Yazıdaki mühim yerler: 1. "...Erbakan’ı ve…
"...Ey Rabb’le savaşıp, nefsle barışan Basiret gözünü, oydun be gönül…" Allah Rahman ismiyle, nefsimizin Kendisiyle…
Milli Çözüm Söylenmesi gereken son sözü de söylemiş: “Terörsüz Türkiye” kılıfına saklanan sinsi ve Siyonist…