YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
661b08ee7e48e
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 7 6 1 9
Bugün : 1662
Dün : 26764
Bu ay : 300248
Geçen ay : 453014
Toplam : 23079212
IP'niz : 3.238.235.248

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

Bin Ali, Arabistan’a sığındı

Tunus’u terk eden Cumhurbaşkanı Zeynelabidin Bin Ali’nin Suudi Arabistan’da olduğu açıklanmıştı. Suudi Arabistan devlet haber ajansı, Bin Ali ’nin ailesiyle birlikte ülkeye geldiğini doğrulamıştı.

Kuruluşundan beri Tunus ‘un ikinci devlet başkanı olan Zeynelabidin Bin Ali’ye artık iktidar yolu tamamen kapanmıştı. Tunus ‘un resmi ajansı TAP tarafından yapılan açıklamada, Anayasa Konseyinin bugün aldığı kararla Bin Ali’nin iktidardan nihai olarak uzaklaştırılmasına karar verildiği ve devlet başkanlığı makamının boş olduğu vurgulanmıştı. Anayasa gereği devlet başkanlığı seçimlerini 60 gün içinde yapılması lazımdı. Tunus’un kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Habib Burgiba’nın, ’’radikal dincileri sindirdiği’’ için ödüllendirip içişleri bakanıyken başbakan olarak atadığı Zeynelabidin Bin Ali, halk baskısıyla ülkesinden kaçan ilk ve tek Arap devlet adamı olarak tarihin çöplüğünde yerini almıştı. İktidara geldiğinde Burgiba’nın Batı yanlısı ve İslam karşıtı politikasında önemli bir değişime gitmeyen, ekonomide köklü ve milli reformlara geçit vermeyen Bin Ali, siyasi muhaliflere sert tutumu ve basın haklarına yeterince saygı göstermediği için halkın nefretini kazanmıştı.

Tunus’taki devrim, Mısır başta olmak üzere diğer halkları cesaretlendirdi

Baskıcı rejimleri korku sardı

Bazı Arap ülkelerinde eylemciler, Tunus’ta Cumhurbaşkanı Zeynelabidin Bin Ali’nin ülkeyi terk etmesiyle sonuçlanan hükümet karşıtı protestoları memnuniyetle karşılanırken, bu başkaldırının, baskıcı rejimlere sahip olmakla suçlanan diğer ülkelerde benzer değişim umudunu doğurduğu tartışılmaktaydı. İnternette sosyal paylaşım siteleri Twitter ve Facebook’un yanı sıra blogları dolduran binlerce mesajda, Tunus halkı kutlanırken, çok sayıda kişi profil resimlerine Tunus bayrakları koymuşlardı. Mısır’da 30 yıldır iktidarda bulunan Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek liderliğindeki rejime karşı onlarca Mısırlı eylemci, Tunus’un Kahire Büyük Elçiliği önünde dans ederek,“Bin Ali, Mübarek’e, onun için de bir uçak beklediğini söyle’’ sloganları atmıştı. Mısırlı insan hakları eylemcisi Hüssam Bahgat, Tunus’ta hükümetin düştüğüne ilişkin haberlerden gözlerini alamadığını ve halkının da bir gün aynı şeyi yapabileceğini umduğunu açıklamıştı. Ve çok geçmeden Mısır halkı da ayaklanmış ve yüzlerce kurbanı göze almıştı.

RAŞİD GANNUŞİ: Hukuk devletinin inşasında yer alırız

TUNUS’TA yaklaşık 1 ay önce hayat pahalılığı ve işsizlik protestolarıyla patlak veren, onlarca kişinin ölümüne yol açan ve kanlı şekilde bastırılan olaylar yüzünden 23 yıldır iktidarda olan Cumhurbaşkanı Zeynelabidin Bin Ali’nin kaçışıyla sonuçlanan gelişmeler, sokaktaki Tunuslu tarafından “Yasemin Devrimi’’ olarak adlandırılmıştı. Başbakan Muhammed Gannuşi, Bin Ali’nin kaçışından sonraki açıklamasında, ülkedeki siyasi partilerin temsilcileriyle istişarelere başlayacağını belirtirken, Demokratik Emek ve Özgürlükler Forumu (FDTL) partisi lideri Mustafa Bin Cafer, sokağın baskısıyla ülkesinden kaçan Bin Ali’nin geri dönmeyeceğini hatırlatmıştı.

Bin Cafer, Başbakan Gannuşi’den ilan edilen değişiklikleri geciktirmemesini beklediğini ve ulusal birlik hükümetinin kurulmasıyla sonuçlanacak biçimde krizden çıkış yolu olarak bir ulusal komite kurulmasını önerdiklerini anlatmıştı. Ennahda’nın sürgündeki lideri Raşid Gannuşi ise “Bizim rolümüz, hukuk devletinin inşası için sivil toplum ve siyasi hareketlerle birlikte çalışmak olacaktır’’ açıklamasını yapmıştı.

 

Mustafa Özcan’ın dediği gibi: “despot Arap liderlere kalk borusu’’mu çalınmıştı? Yoksa BOP’un Yeni Bir Aşaması mıydı?

Wikileaks devrimini sessiz sedasız geçiştirmek istediler, ancak kelle almaya başladı. Wikileaks belgelerinde yer alan Amerikan elçisinin sözleri herhalde Tunus halkını ayaklandırmıştı. Aslında, Bin Ali ve rejiminin halkla bir ilişkisi kalmamıştı. Tunus devriminin iki önemli amili vardı: Bunlardan birincisi, Wikileaks sızıntılarıydı. İkincisi de; diplomalı işsizlerin kol gezdiği ve lakin diplomayla seyyar satıcılık yapmalarına bile izin verilmeyen Tunus’un sembolü haline gelen Muhammed Buazizi’nin kendisini yakmasıdır. Seyyar satıcı Muhammed Buazizi kutlu sonucu göremese bile meşaleyi yakmıştı. Dolayısıyla halk intifadası 24 yıldır ülkeyi demir yumrukla yöneten “aydınlanmış bir despotu’’ kaçmaya mecbur bırakmıştı. Herkesin burnundan soluduğu Tunus’da Bin Ali rejiminin yıkılmasında kendiliğinden bir Konsensüs sağlanmış ve rejimin halktan kopması buna zemin hazırlamıştı. Asker tarafsızlığını ilan etmiş, hatta devrim sırasında birçok kahramanlık hikayeleri yaşanmıştı. Bunlardan birisi de pilot Muhammed Bin Keylani ve arkadaşlarının Bin Ali’nin yakınlarını taşıma veya yurt dışına kaçırma konusunda kendilerine verilen talimatlara uymamaları ve uçağı kaldırmamalarıydı. Gerçekleri de anlamlıydı.“Katiller ve kan içiciler sürüsüne daha fazla yardım halkımıza hıyanet olacaktır!’’

Bin Ali, Tunus’dan kaçtı diye islam dünyasının tamamında çoşku vardı. Aslında bu bir nevi ‘kifaye/artık yeter’ ayaklanmasıydı. Mısır’da başlayıp yarım kalan Kifaye hareketi Tunus’ta başarıya ulaştı ve sokakları heyecanlandırdı. Bin Ali’nin 2014 yılı iktidarı bırakma sözü bile halkı durduramamıştı. Çünkü sabır taşı çatlamıştı. Demokrasi adına ülkeyi demokraturla yöneten diktatörün devrilmesi Arap islam dünyasını sarsmıştı. Bundan böyle Mübarek bu yıl yeniden aday olup olmama meselesini bin defa düşünüp tartacaktı. Artık Arap dünyasında Bin Ali öncesi ve sonrası diye bir kavram doğacaktır. Cumhuriyet ve demokrasi adına zulmeden ikiyüzlü despotlar rahat hareket etmekte zorlanacaktı. Tunus halkını kutlayan ABD belki de Bin Ali’nin akıbetinin domino etkisi meydana getirmesinden korkmaktaydı. Kahire’de Tunus Elçiliğinin önünde toplanan heyecanlı kalabalıklar ‘sıra Mübarek’te’ mealinde sloganlar atmıştı. ‘Bin Ali’nin uçağında Mübarek’e de yer var’ sözleri yankılanmıştı. (Ben Ali, tell Mubarak a plane is waiting for him too). Elbette Bin Ali’nin gitmesi bütün diktatörlüklerin biranda yıkılması anlamı taşımazdı. Ancak azgınlaşan ve halktan kopan diktatörlerin hali ise böyle olacaktı. Belki bu süreç, Mübarek gibi halkın nefretini celb etmiş ve kazanmış rejimlerin sonunu hazırlayacaktı.

Ne olursa olsun; Tunus’ta eski başkanı Habib Burgiba’yı deviren Bin Ali’nin akıbeti daha da fenaydı. Burgiba, 1987 yılında bir saray darbesiyle ve en mutemet adamı Bin Ali tarafından yıkılmıştı. Washington ve Paris gibi başkentler de bu duruma yeşil ışık yakmıştı. Lakin bugünkü durum ebedi şef Burgiba’nın durumundan çok farklıdır ve halefi Bin Ali askeri darbeyle değil halk devrimiyle iktidardan uzaklaştırılmıştır. Bu önemli bir ayrıntıdır ve halk da bu intifada ile birlikte bütün Arap despotlarına kalk borusu çalmıştır. Oysa Bin Ali ülkesini Anayasal Demokratik Birlik adına yönetme iddiasındaydı. Halbuki ülke ne anayasal, ne yasal, ne demokrasi ne de birlik adına değil, dış güçlerin kuklası bir despotizmin idaresi altındaydı. İslam Kuralsız ve Kur’ansız yaşanmayacağı gibi demokrasi de Halksız ve ahlaksız ayakta kalamazdı. Bize yutturulan örnekler Türkiye de olduğu gibi, hep demokratsız demokrasi palavralarıydı. Bundan dolayı halk, kendilerine rağmen kendilerini yönetenlere iyi bir şamar atmıştı. Bütün bunlar bize Gassan Selame’nin bir kitabının başlığını hatırlatmıştı: Democracy without Democrats? Cumhursuz cumhuriyetler ve demokratsız demokrasiler! Acaba Türkiye bunun ne kadar dışındaydı?

Zeynelabidin Bin Ali Batı’nın laik Bin Ladin’i sayılırdı. Habib Burgiba da, Batılıların gözde kuklasıydı, ama yalama olunca harcanmıştı. Bin Ali Muhalifleri Polonya Dayanışma Sendikası ayaklanması sırasında Polonya’da CIA namına çalışmıştı. Koskoca Hindistan’da ‘soğan devrimi’ yaşanırken Arap aleminde ise ekmek devrimi yaşanmaktaydı. Aç tavuk ambar yıkmayı başarmıştı. Tunus ile Romanya’daki sahne neredeyse tıpa tıp aynıydı. Çavuşeskonun korkulu bakışları arasında Romanyalı bir kameraman (Romanya devlet ajansı Agerpres kameramanı) ‘geleceğimizi IMF reçeteleriyle mahvettiniz’ diyerekten Meclis’in balkonundan kendisini aşağıya bırakmıştı. Tunus’taki gariban üniversite mezunu seyyar satıcı ise kendisini yakmıştı.

Bin Ali bu son vartayı ılımlı İslamcılıkla yani dini tahribatçılıkla kamufle edecekti, lakin başaramadı. Barbar Batılılar önce sokakakları dalgalandıranların İslamcı olduğunu söyleyip kötülemeye kalkıştı. Kimse inanmadı. Ardından devlet mallarını tahrip ettiklerini söyledi yine kimse tınmadı. Bu oyunlar kanıksanmıştı. Sonrasında bazı Yahudilerin ve işbirlikçilerin kendi evlerini tahrip ettikleri anlaşıldı. Bu nedenle de The Guardian gazetesi gibi Batılı basın Batı’nın laik Bin Ladin’i veya Bin Ali’sini mecburen gözden çıkarmış ve şimdi kötülüklerini yazmaya başlamıştı. Arap-İslam dünyasında Türk modeline en fazla benzeyen ülkenin Tunus olduğu kanaati yaygındı. Ahmet Taner Kışlalı da buna dikkat çekerdi ve hatta bir yazı dizisi hazırlamıştı.

Ama asıl sorulması gereken şuydu: Tunus’ta başlayan, ardından Mısır’a sıçrayan bu “halk ayaklanmaları” BOP’un yeni bir aşaması olmasındı!? Çünkü ılımlı İslamcı ve BOP şakşakçısı basının ve Amerikancı medyanın bu ayaklanmalarıalkışlamaları, kafa karıştırıcıydı..

 

Recep Erdoğan 7 yıl önce Arabistan’da ne buyurmuşlardı?

Kuveyt-Katar ziyaretlerinde Erdoğan’ın dile getirdiği “Biz bize yeteriz” sözü de kendilerini kurtaramayacaktı. Gazeteciler, Erdoğan’a bu sözle kastını sorunca, Başbakan şu cevabı vermişti: “Olayın ağırlıklı boyutu ekonomik ama, tabii siyasî boyutu da var dayanışma noktasında. Müşterek adım atma cesaretini gösterebilmeliyiz. Aslında biz bize yeteriz. İslam dünyasının ekonomideki ağırlığı yüzde 30’u buluyor. İKT üyelerinin oluşturduğu zeminde ürettiğimiz ve üreteceklerimizle İslam dünyası kendine yeter…” diyerek, madalyalı Amerikan kuklalığına İslamcılık ve Osmanlıcılık geçirmeye çalışmaktaydı. Belki de Tunustaki Zeynelabidinin akibetine uğramaktan korkmaktaydı.

Halbuki Kuveyt’te ‘Biz bize yeteriz’ diyen aynı Erdoğan’ın 7 yıl önce Arabistan’da Türk-Suudi İş Konseyi’nde konuşurken : “Bir şey söylemek istiyorum ama yanlış anlaşılmaktan korkuyorum.” dedikten sonra eklemişti: “İslam Ortak Pazarı anlayışını doğru bulmuyorum. Çünkü, ne olursa olsun bu birliktelikleri ne etnik, ne dinî kökene ne de coğrafyaya bağlı olarak düşüneceğiz. Artık dünyada bunların hiçbirisi kaldı mı? Ekonomik ilişkilerde böyle bir şey var mı? Kuruluşları böyle oluşturmaya kalktığımız anda kamplaşmalar başlar, münasebetler kesilebilir.” (18.1.2004) şeklindeki beyanları hala unutulmamıştı.

Peki Ocak 2004’ten Ocak 2011’e dış politikada ne değişmişti de Recep Bey böylesine horozlanmıştı? Buna cevap vermek için Erdoğan’ın siyasî serüvenine ve Türkiye’nin dış ilişkilerine birlikte bakmalıydı. 2000’lerin başında Erdoğan, dünyaya bakışında yeni bir sayfa açarak ABD’nin ve Yahudi Lobilerinin icazetiyle AK Parti’yi kurmuşlardı. Değişimin en önemli göstergesi, siyasette Milli Görüş’ü değil, Demokrat Parti, Adalet Partisi ve Anavatan’la temsil edilen masonik merkez sağ çizgiyi referans almasıydı. Değişim, mitinglerde Erdoğan posterinin yanına asılan Menderes veya Özal posterleri bunu anlatmaktaydı. Nitekim Refahyol’un Başbakanı Erbakan, 28 Şubat darbesine kadar süren görevinde tek Batı ülkesini ziyaret etmezken, Erdoğan daha genel başkanken AB sürecine destek için en az 15 Batı başkentini biat için dolaşmıştı. Ama acı akıbetine doğru yaklaşmaktaydı. Evet, malesef Sudan parçalandı. Mısır karıştı ve kaosa sürükleniyor. Lübnanda hükümet yıkıldı, iç savaş uyarısı yapılıyor. İsrail, “bu yıl İran’la savaşırız’’ diyor. Akdeniz ve Balkanlar’da Türkiye karşıtı cephe oluşturuluyor. İsrail, Yunanistan, Bulgaristan ortak bakanlar kurulu topluyor. Nil’in suyu ve petrol üzerine yeni ve çok kötü senaryolar yazılıyor. Almanya ve Fransa, Akdeniz’den ve İsrail’den Türkiye’yi vuruyor. Recep Tayyip, telaşa kapılıp çağrı yapıyor; “birbirimize yeteriz, yeni bir dünya kuruluyor, ayağa kalkın” diyor. Oysa Tunus’ta yıllarca aldatılan halk çoktan ayağa kalkmış ve Zeynelabidini yıkmış bulunuyor. Yoksa sıranın kendisine gelmesinden mi korkuyor?

AB ve ABD Tunus olaylarına karışmış mıydı?

Tunus’taki gelişmeler daha ilk günden bazı çevrelerce Büyük Ortadoğu Projesi’nin uygulanması olarak değerlendirildi. Bir bakıma Tunus’taki gelişmeler bir ABD projesi olarak takdim edildi. Tabi Tunus’taki gelişmeleri bir ABD projesi olarak kabul ve takdim etmenin ardından çeşitli Arap ülkelerinde de benzer gelişmelerin beklentisi gündeme getirildi. Mademki Tunus’taki gelişmeler bir ABD projesi ve tezgahı idi, öyle ise komşu ülkeler Cezayir, Fas, Libya ve Mısır’da da benzer olayların yaşanabileceğini akla getirdi. Daha doğrusu Tunus’taki olayları bir ABD projesi olarak nitelendirenler için olaylara bu açıdan bakılması gerekirdi. Ne var ki Mısır söz konusu olduğunda ABD ve İsrail’in Mübarek’ten daha sadık bir aday bulmadan bu ülkede iktidar değişikliğine gitmeyecekleri hiç düşünülmedi. Acaba Baradey bu nedenle mi gönderildi?

Gerçekten Tunus’taki yaşananlar; işin başından beri bir ABD projesi miydi yoksa ABD gelişmeler belli bir noktaya geldiğinde mi devreye girmişti? Ya da gelişmelerde ABD’nin hiçbir dahli yok da Tunus halkının yıllar süren baskıya karşı, bir noktaya gelince patlayıvermesi miydi?

Çok sürmez bu soruların cevabı da çok net bir şekilde ortaya çıkardı. Ancak, medyaya yansıyan bazı haberlere göre Tunus Genelkurmay Başkanı’nın Zeynel Abidin Bin Ali’nin göstericilere karşı silah kullanılması talimatını reddetmesi üzerine Devlet Başkanı Tunus’u terk etmek zorunda kalmıştı. Bu bakımdan devrimin gerçek sahibi genelkurmay başkanıymış. Olay ve haberler bu noktada kaldığında ortada dikkati çekecek fazla bir şey yok. Çünkü, askerlerin ellerindeki silahı sivil halka doğrultması ve önlerine çıkanı katletmesi talimat vermek kadar kolay değildir. Haberler dikkatli okunduğunda çok önemli bir başka husus daha ortaya çıkıyor ve ABD’nin olayların ne kadar içinde olduğuna ışık tutuyor. Tunus Genelkurmay Başkanı’nın, Zeynel Abidin Bin Ali’nin göstericilere silah kullanması talimatı üzerine ABD ile temasa geçip onların görüşünü almış olduğu ileri sürülüyor. Amerikalılar ise, sivillere silah doğrultmamasını istemiş bunun üzerinde göstericilere karşı silah kullanılmamış. Yani Tunus Genelkurmay Başkanı, Bin Ali’nin talimatını ABD’ye onaylatmak ihtiyacı duymuş, onay alamayınca da silah kullanılmamış ve Zeynel Abidin Bin Ali de ülkeyi terk etmek zorunda kalmış…

Şahsen Tunus’taki gelişmeleri bir ABD projesi olarak değerlendirmek istemiyoruz. Bir ülkede halk ayağa kalktığında onun karşısında ABD dahil hiçbir gücün duramayacağını, belki olaylar durulduktan sonra bir takım taktiklerle gelişmeleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanacağını düşünüyoruz.[1] Ama 22 İslam ülkesini parçalayıp, yumuşak lokma yapmayı ve Büyük İsrail’i kurmayı hedefleyen BOP’u da unutmuyoruz.

“Tunus bir beladan öbürüne atlamasındı!” endişesini taşıyanlar haklıydı.

Allah Tunus’daki Müslümanlara yardım etsin, işleri eskisinden daha zorlaştı. Eskiden Burgiba diye bir zalim vardı ve yıkıldı. Yerine gelen zalim ondan daha yumuşak görünerek aynı şeyleri yaptı o da tarihin hainler ve zalimler mezarlığında yerini aldı. Şimdi Burgiba’dan, Zeyney Abidin bin Ali’den daha zalim ama zulmüne mazlumları da ortak edecek bir yönetim kurulmasından korkulmalıydı. “Mazlumlar zalim olunca kime zulmedecekler?” diye soranlar haklıydı. Ama bütün mazlumlar bir araya gelerek Batı’nın isteği doğrultusunda kendi İslami kimliklerini körleten, kendi değerlerini değersiz kabul edip, batı değerlerini baş tacı eden Batıl bir sistemi uygulamaya kalkması ihtimali vardı.

Raşid Gannuşi’nin Tunus’a döneceği haberleri gazetelerde yer almıştı.

Raşid’in şu andaki kanaatlerinin ne olduğunu bilmiyoruz. Ama Ülkemizde 25-30 yıl önce çok keskin ifadelerle söylediği doğruların bugün tam tersini yazan çizen ve AKP’nin akrepliklerine fetva veren Türkiye mücahitlerini biliyoruz. Bir zamanlar deyince yüz yıl öncesine gitmeyin on yıl önce gençleri tahrik edenler bu günlerde “Kafire kafir demeyelim” diyerek söze başlayanları izliyoruz. On yıldır ağzına Kur’an’da geçen “Cihad” kelimesini almayan ve aldırmayanları görüyoruz.

“İslam” kelimesinin kafire karşı ılımlı, Müslümana karşı katı hale getirildiğine şahit oluyor ve şaşıyoruz. Kanunlardaki “Cami”  ve mescit” kelimesi yerine “ibadethane” kelimesi getirilerek kilise ve havraların önünü açtıklarını biliyoruz. Milli Görüşçü iken Zalime haddini bildirmek için koşanların, şimdi zalimin vurmaktan yorulan elini, sövmekten tutulan dilini tedavi için “Hoşgörü merhemleri” ürettiklerini “Büyük şeytan’a” “Büyük müttefik” diye hürmet ettiklerini görüyoruz.

Tunuslu direnişçi Müslümanlar otuz yıldır, yirmi yıldır, on yıldır Batı başkentlerinde sürgün hayatı yaşarlarken inşallah farkına varmadan kanaat değişikliğine uğramamışlardır diye dua ediyoruz. “Parasız olmaz” mantığıyla hareket edip İslamcı holdingler kurarak gariban Müslümanların elinde avucunda olan paralarını kapmasınlar diye bekliyoruz. Sevgili Peygamberimizin (s.a.v) “…Vallahi ben vefatımdan sonra sizlerin (açıkça kafir) olmanızdan hiç korkmam. Fakat ben, sizlerin dünya konusunda birbirinizle yarışa girip çekişmenizden korkarım” buyurmasını hatırlıyoruz.[2]

Rus ordularını geri püskürten, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetlerinin dağılmasına sebebiyet veren Afganlı mücahitlerin, yönetimi ve ganimeti paylaşmada anlaşamadıklarını ve birbirleriyle boğuştuklarını hatırlıyoruz Tacikistan’daki mücahitler devletin nimetleri içinde sineğin balda boğulduğu gibi boğulduklarını hatırlıyoruz. Türkiye’deki mücahitlerimiz hep müteahhit olduklarını ve: “Kafamızın gerisinde gizli bir şey yok, nereden çıkarıyorsunuz? Batı’nın değerlerini en iyi biz koruruz” diye günah çıkardıklarını unutmuyoruz.

Vücudunda haram lokma bulunmayan, malında başkalarının gözü olmayan, kendi geçimini kendisi sağlayan, Burgiba ve Bin Ali dönemlerindeki baskılara rağmen medresesini ve manevi eğitim merkezlerini kapatmayan, gizli gizli okutan, dağları, mağaraları, evleri medrese yapan, Cenneti görür gibi iman edip dünyanın en güzel şeylerinin Cennete göre sinek kanadı kadar değeri olmadığını kavrayan ve ona göre davranan çağın ihtiyaçlarını Kur’anın esas ve amaçlarına göre çözmeye çalışanların bu günlerde öne geçmesini ve bu mazlum Müslümanlara yol göstermesini Rahman ve Rahim olan Allah’tan niyaz ediyoruz.[3]

 

Tunus, BOP’un bir aşaması olmasındı?

Kimse, belki de tedbiren bahsetmek istemiyor olabilir. Oysa Tunus’ta yaşananların, Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir aşaması olma ihtimali de yüksektir. Hani şu Amerika’nın Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki Türkiye’yi de içine alan yirmi iki İslam ülkesini demokratikleştirme bahanesiyle parçalayıp Büyük İsrail’e zemin hazırlama projesi var ya, işte o. Afganistan ve Irak’ı bu projeden sonra kan gölüne çevirmişlerdi. Peki sonunda Irak’ta, Afganistan’da ve Pakistan’da durum neydi? Eski halleri bundan kat be kat daha iyi değil miydi? Acaba şimdi de Tunus ve diğer İslam ülkelerimi dizayn edilmekteydi? Niye mi endişe ediyoruz? Bizim yani Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı bu BOP’un eş başkanı, Yani projenin uygulayıcılarından biri değilmiy di? Neler oluyordu, bu yaşananlar da neyin nesiydi?

   2004’ün Şubat’ında Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grossman, BOP kapsamında Beş tane İslam ülkesini ziyaret etmişti. Bunlar, hangi ülkelerdi? Şu anda karışıklıkların yaşandığı ve sıçrama riskinin olduğu Fas, Mısır, Ürdün, Bahreyn ve Türkiye. O günden-bu güne bir takım planlar yapılıp alt yapılar hazırlanmıştır diyemez miyiz? Diyebiliriz. Muhtemeldir ki Tunus’ta pilot ülke seçilmiştir.

            Şimdi birileri ayağa kalkıp da “Türkiye’yi bunların arasına koyamazsın”, demesin sakın. Siz koymazsınız ne çıkar, koyan koymuş zaten. Son on-onbeş senede bu ülkenin başına gelenler pişmiş tavuğun başından geçmemişti. Bu arada, acaba Recep T. Erdoğan’ın aşırı tedirginliği ve Obama ile sık sık temasa geçmesi neyin nesiydi? Yoksa bu dalga ABD’nin kontrolünden çıkabilir, Türkiye’yi de etkileyebilir endişesi miydi?”



[2] Buhari, Sahih, K. Rikak, bab 7

[3] Mahmut Toptaş/Milli Gazete

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Yorumu Takip Et
Bildir
guest
2 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
HALİL AKKAYA

AKP’NİN HAZİN SONU
EEE, HÜSNÜ MUBAREK GİBİ BİR GÜN TAYYİP ERDOĞANADA BU ÜLKEDEN ÇEK GİT DENİLİRSE ŞAŞILMASIN. BU KADAR TAHRİBATIN SONU ODUR ZATEN.

HALİL AKKAYA

AKP’NİN HAZİN SONU
EEE, HÜSNÜ MUBAREK GİBİ BİR GÜN TAYYİP ERDOĞANADA BU ÜLKEDEN ÇEK GİT DENİLİRSE ŞAŞILMASIN. BU KADAR TAHRİBATIN SONU ODUR ZATEN.

Osman ERAYDIN

Osman ERAYDIN

YORUMLAR

Son Yorumlar
2
0
Yorumunuzu okumaktan memnuniyet duyarızx