YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
6932baa0e44a2
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 0 1 2
Bugün : 21245
Dün : 41159
Bu ay : 199847
Geçen ay : 1284993
Toplam : 45888661
IP'niz : 18.97.14.89

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

KANAL İSTANBUL’UN PERDE ARKASI

VE

SN. ERDOĞAN’IN SIRITAN TELAŞI

        

Önce Kanal’la ilgili, kendi kanaatimizi ortaya koyalım.

• İstanbul Boğazı’nın çok yoğun gemi trafiği yükünün azaltılması…

• Geçmişte yaşandığı gibi, olası tanker ve çarpma facialarından İstanbul’un korunması…

• Tamamen Türkiye’nin kontrolünde olan ve ülkemize ciddi getiriler sağlayan bir su yoluna ihtiyaç duyulması…

• Ekonomik, politik ve stratejik olarak Türkiye’nin daha şanslı ve avantajlı konuma taşınacağı bir kanal lazımdır ve yararlı olacaktır.

Ancak;

• Yeterli ve gerekli etütler ve tetkikler yapılmadan…

• Milli Savunmamızla ve Trakya’nın özel stratejik şartlarıyla ilgili endişeler, asker ve sivil otoritelerce tartışılıp, caydırıcı ve ferahlatıcı tedbirler alınmadan…

• Açılacak Kanal’la ilgili ihale ve işletme şartları ve anlaşmaları, bütünüyle Milli çıkarlarımıza ve ülke yararımıza olacak, Türkiye’yi yeni tehdit ve tehlikelerle karşı karşıya bırakmayacak şekilde bir şeffaflık oluşturulmadan bu Kanal yapılırsa;

• İstanbul Kanalı’nın çevresindeki geniş ve stratejik öneme sahip arazilerin; bazı siyasilerin, iktidara yakın kesimlerin ve özel çıkar ilişkili yabancı ülke ve şahsiyetlerin rant alanları ve yeni vurgun imkânları sağlanmasına yol açılacak ve özel imtiyazlı küresel şirketlere “Trakya’yı gizli işgal fırsatı” tanınmış olacaktır.

Erdoğan’ın artan telaşı

Erdoğan, siyasi hesapları ve şahsi planları istikametinde bir süredir gençleri Cumhurbaşkanlığı kütüphanesinde ağırlayarak sohbetlere başlamıştı. Bunların birinde, 2 Temmuz gününde şunları aktarmıştı: “Kanal İstanbul konusu 11 yıllık bir projedir. [Haziran 2011 seçimleri öncesinde vaat edilmişti.] Benim İstanbul Büyükşehir Belediyle Başkanlığım döneminde attığımız bir adım. [İstanbul Belediye Başkanlığı 1998’de sona ermişti ve Erdoğan’ın böyle bir girişimi bilinmemekteydi.] Kanal İstanbul ile ilgili adım atmamız şart. Neden? Çünkü İstanbul Boğazı, çevre katliamı için her an bir tehdittir.”

Herkes biliyor ki; Erdoğan’ın “çevre dostu” havası tamamen istismar amaçlıydı. Türkiye, imzacısı olduğu halde Paris Çevre Anlaşmasını onaylamayan dünyadaki yedi ülkeden biri konumundaydı. Erdoğan iktidarının günü kurtarıcı ve kasıtlı çevre kirliliğinin yol açtığı deniz salyası (müsilaj) sorunu Marmara Denizi’ni cehenneme çevirmiş durumdaydı. Üstelik Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise Kanal İstanbul’un 1936 Montrö Anlaşmasını delmemesi konusunda Erdoğan’ı uyarmıştı. Ama Erdoğan her nedense artan bir aceleyle Kanal İstanbul’u bir an önce başlatmak telaşındaydı. Muhalefet ise, yabancı ülke, banka ve şirketlere bu projeye girmeleri halinde kendi iktidarlarında ödeme yapmayacağı tehdidinde bulunmuşlardı. Erdoğan bunun üzerine Kanal İstanbul’a girecek yabancı banka ve şirketlerin kendisinden sonra geleceklerden bu parayı “söke söke alacağını” söyleyerek muhalefeti ve aslında seçmeni dış borçlanmayla tehdit etmeye başlamıştı. Adını geçirdiği Deutsche Bank, Kanal İstanbul için başvurmadığını, Türk hükümetinden de başvuru almadığını açıklamıştı. Muhalefet, Erdoğan’ı Kanal İstanbul’un geçeceği arazinin önceden (sadece AK elitlere değil) Katar ve diğer Arap Körfez ülkelerinden yatırımcılara satılmasına izin vermekle suçlamaktaydı. 2011 seçimleri sırasında Erdoğan hükümetinde Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı olan, şimdi DEVA Partisi lideri Ali Babacan, Kanal İstanbul’un bir “arazi rantı projesi” olduğunu vurgulamaktaydı.

Peki, o halde Erdoğan neden Kanal İstanbul’u bir an önce başlatmak amacındaydı? İnşaatın getireceği geçici iş ve gelir imkânlarını bir sonraki seçimde oya tahvil etmek hesabı mı yapmaktaydı? Yoksa borçlarını daha büyük projelerle çevirmek imkânından mahrum kalacak yandaş müteahhitlerin batacağı, batmamak için de (daha önce Özal, Demirel, Çiller ve Yılmaz’a yaptıkları gibi) kendisine sırt çevirecekleri endişesini mi taşımaktaydı? Böylece on dokuz yıldır kendisini iktidarda tutan ekonomi-politik üzerindeki kontrolü de yitireceği korkusuna mı kapılmıştı? Gerçekten bazı iç ve dış sermaye çevrelerine verdiği (gizli ve tehlikeli) sözler nedeniyle mi aceleci davranmaktaydı? Ya da bunların hepsini bir arada geçerli saymak mı lazımdı?

Evet, “Erdoğan’ın Kanal İstanbul nedeniyle giderek artan bu siyasi telaşının altında ne yatmaktaydı?” soruları hâlâ yanıtını aramaktaydı!

Kanal İstanbul Üzerine Üç Kritik Soru Hâlâ Yanıtsızdı!

“Sn. Erdoğan, Kanal İstanbul’u artık şahsi saplantısı yapmıştı. Türkiye’nin siyasi coğrafyasını değiştiren Erdoğan, şimdi Trakya’yı ikiye bölmek suretiyle sanki ülkenin fiziki coğrafyasını da değiştirmek çabasındaydı… Amaç sadece Kanal İstanbul’un duraklama devrindeki ekonomiye getirmesi umulan 200-300 milyar dolar arazi ve inşaat rantı oluşturmak mıydı, yoksa 23 Aralık akşamı ‘Ne kazandırıp, ne kaybettirdiğini anlatacağız’ diye hedef aldığı Montreux (Montrö) Boğazlar Sözleşmesi’ni ortadan kaldırmak mıydı? Yoksa ikisi bir arada mıydı? Ya da bunlara ek olarak fatihler gibi ileride bu projeyle anılmak mıydı? Belki de Erdoğan bu projeyi 2011 seçim kampanyasında ilk kez ortaya attığında, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ilelebet AKP’de kalacağını varsaymıştı…

Oysa, 1936 Montrö Sözleşmesi, 1923 Lausanne (Lozan) Antlaşması ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş zeminini oluşturan uluslararası hukuk belgeleri sayılmaktaydı. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk dönemine ait tarihi anlaşmalardı. Montrö, sadece Boğaz geçişleriyle ilgili sanılmamalıdır, Karadeniz’in savunulması ve statüsü ile de alâkalıdır. Erdoğan hükümeti, Çanakkale Boğazı ile birlikte Türkiye’nin en önemli stratejik değeri olan İstanbul Boğazı üzerindeki üstünlüğünü, onun değerini Kanal İstanbul’la yarı yarıya azaltsa dahi, bu Montrö Anlaşması’nı ortadan kaldırmayacaktır.” tespitleri haklıydı.

Erdoğan’ın Kanal İstanbul ısrarını -arazi ve inşaat rantı üretimi dışında- siyasi nedenlerle anlayabilmek için birkaç soruya yanıt aramak lazımdır.

1- Montrö’nün delinmesi ABD’nin bir talebi miydi?

Bu sözleşmeyi Cumhurbaşkanlığı internet sitesinden de okuyabilecek her kişi ülkelerin Karadeniz’de bulundurabilecekleri ve Boğazlardan geçirecekleri savaş gemisi büyüklüklerine getirilen sınırlamaları anlayabilirdi; özellikle de Karadeniz’e kıyıdaş olmayan ülkelerin. Montrö Sözleşmesi, Lozan’da eksik kalan Boğazlar ve Karadeniz rejimini düzenlediği için Lozan’a imza atan bütün ülkeler ve Sovyetler Birliği (ve devamında Rusya Federasyonu) Montrö’ye imza vermişlerdir. Ancak ABD ne Lozan’ı, ne Montrö’yü hâlâ resmen kabul etmemiştir. Soğuk Savaş sırasında Sovyetler’i baskı altına almak için Karadeniz’e uçak gemisi ve ağır tonajlı savaş gemisi, denizaltı çıkarma talepleri Montrö nedeniyle geri çevrilmiş, örneğin ABD uçak gemileri Dolmabahçe önlerine dek geldiği halde Boğaz’dan geçememiş ve Karadeniz’e girememiştir. Önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Taha Akyol’un 22 Aralık’ta Karar gazetesinde yer verdiği sözlerinde, 2008 yılında Rusya ile Gürcistan arasındaki krizde ABD’nin Karadeniz’e (anladığımız kadarıyla 6’ncı Filonun) “güçlü bir kolunu” gönderme talebinin geri çevrildiğini söylemiştir. ABD’nin, Montrö Sözleşmesi’nden en fazla rahatsız olan ülke olduğu sır değildir. Hatta Ergenekon mağduru emekli Amiral Cem Gürdeniz’in iddiasına göre; Montrö’yü delmek için (erken uyarı radarı Türkiye’de, Kürecik’te olan Füze kalkanı projesinin füzelerinin bulunduğu) Romanya’nın Köstence Limanı’na Tuna Nehri kanalıyla taşıyacağı gemi parçalarını burada monte etme planları bilinmektedir. Erdoğan’ın, Rusya’dan alınan S-400 füzeleri nedeniyle Türkiye’yi F-35 uçakları dahil ABD yaptırımı tehdidi altında tuttuğu bir sırada Kanal İstanbul fikrini canlandırması herhalde bir tesadüf değildir.

2- Rusya o kanaldan parayla gemi geçirecek miydi?

Montrö Anlaşmasının yakın zamana dek Türkiye ile birlikte en ateşli savunucusu, Erdoğan’ın çıkışları ardından Türkiye’den fazla savunucusu Rusya ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’dir. Erdoğan Kanal İstanbul fikrini 27 Nisan 2011’de Haziran seçimleri bildirgesini ilan ederken dillendirmiştir. O dönem Rusya’nın Ankara Büyükelçisi olan Vladimir İvanovsky, üç gün sonra, 30 Nisan’da Radikal gazetesinde birinci sayfadan yayınlanan mülakatında, “Montrö korunmalı” demiş ve şöyle devam etmişti: “Böyle bir projenin mali açıdan verimli olması gerekir. Para kazanması için de bu kanal üzerinden daha çok gemi geçmesi, geçerken de yüksek geçiş ücreti ödemesi gerekir. Başka türlü kârlı bir yatırım olmaz. Ama Boğaz’dan parasız geçmek varken, neden bu kanaldan geçişe para ödensin?” Konunun hem ekonomik hem de uluslararası hukuk boyutu olduğunu bu nedenle söylüyoruz. Çünkü eğer bizim de istediğimiz gibi Montrö geçerli kalırsa, o zaman serbest geçiş hakkı da kalır. O halde kim para ödeyecek? Yandaş medyada “Rusya ile ikili ticaret artacak” yayınları temelsizdir. Karadeniz kıyıdaşı ülkelerin ekonomik büyüklükleri ve ticaret hacimleri bellidir. Rusya’nın İstanbul Boğazı’ndan bedava geçme hakkı dururken, Kanal İstanbul’a para ödemesi düşünülemezdi. Moskova bugün henüz sesini yükseltmiyorsa, muhtemelen 8 Ocak’ta Türk Akımı doğal gaz projesinin açılışı için Türkiye’ye yapacağı ziyareti beklemekteydi. Çünkü arada sadece S-400 konusu değil, Erdoğan ile konuşacağı Suriye ve Libya meseleleri de gündemdeydi.

3- Kanal acil bir gereksinim miydi, yoksa şahsi ve siyasi rant girişimi miydi?

Kanal’ın yaklaşık maliyetinin 75 milyar lira olacağı söylenmekteydi. O da bugünkü döviz kuruyla. Erdoğan bugüne dek her büyük projeyi, bir sonraki daha büyük projenin hareket enerjisiyle çevirmişti. Ancak (Hazine garantili maliyetin halka yüklenmesi kısmını unutmadan söylüyorum) Gebze-Osmangazi geçişi de, Marmaray da, Avrasya Tüneli de halkın ihtiyacıydı; çok önceden planlanmış, yapımı bekleyen projelerdi. Ama örneğin, İstanbul Havalimanı böyle değildi, o yüzden çok tartışılıvermişti. Kanal İstanbul da ne halkın, ne ülkenin ihtiyacı değildi. Ayrıca o yıllar Türkiye ekonomisinin büyüme yıllarıydı. Şimdi pasta küçülüyor ama yandaş müteahhitler dâhil, pastadan pay almak isteyenler artmaktaydı. Dahası, son Kızılcahamam istişare toplantısında parti tabanından gelen üç temel şikâyetten birinin (hayat pahalılığı ve işsizlik ile Suriyeli göçmenler konusuyla birlikte) pastanın giderek daha az ve merkeze daha yakın kişiler arasında bölüşüldüğü, tabanın bölüşümün dışında kalması iddiası olduğu medyaya yansımıştı. Siyaset kulisinde İstanbul’un bazı AKP’li İlçe Belediye Başkanlarının dahi Kanal İstanbul projesine karşı olduğu, ancak Erdoğan’dan çekindikleri için seslerini çıkaramadıkları konuşulmaktaydı. Erdoğan’ın bu yolla tekrar siyasi ve ekonomik yandaşlara istihdam ve rant üretimi imkânı sağlanabileceği vaadi ise kendi tabanında dahi çok ikna edici bulunmamıştı. Erdoğan, Kanal İstanbul’un gerekliliği konusunda halkı ikna edebilmeyi başaramamıştı.[1]

Kanal İstanbul projesinin zamanlamasının ve planlamasının yanlışlığını ve uygulanmasının getireceği sakıncaları uzmanlar ve bilim adamları, ciltler dolusu kitap olacak şekilde ortaya koymuşlardı. Bazıları; “Bu proje İstanbul’a çok ağır ve geri dönülmez felâketler yaşatır.” diyerek açılacak kanalın sakıncalarını bir bir saymışlardı. Elbette haklılık payları yanında abartıları da vardı. Fakat iktidar; “Çatlasanız da, patlasanız da bu kanal açılacak” inadındaydı.

Konuyla ilgili emekli uzman ve Kurmay Subayların stratejik analizleri önem taşımaktaydı!

• Trakya elimiz konumundaydı. Elimizi verip kolumuzu kaptırmayalım endişesi vardı! Trakya’da yapılacak bu kanalın, bir savaş halinde zırhlı birliklerimizin harekâtını engelleyerek savunmamızı güçleştirmesinden kuşku duyulmaktaydı!

• Boğazları Montrö Antlaşması ile kontrolümüze almıştık. Montrö, Türkiye’nin emniyet supabıydı. Kanal, Montrö’yü çiğnememiz anlamına yorumlanırdı!..

• Karadeniz’de Rus ve Amerikan gemileri arasında çıkacak bir patırtıda, karşılıklı salvo atışları ve hava taarruzları ile Trakya, İstanbul ve çevresi savaş alanına çevrilmiş olacaktı!..

• Bu nedenle özellikle Trakya’nın bir düşman saldırısına karşı savunması “Askeri stratejik” bakımdan mutlaka hesaba katılmalıydı. Bu bağlamda; “Kanal İstanbul” gerçekleştiğinde; bir seferberlik halinde askeri birliklerin kuvvet kaydırmaları güçleşebilir ve zırhlı birliklerin kaydırılması engellenebilirdi.

• Montrö Antlaşması’nı ihlal durumu olacağı için Türkiye uluslararası alanda çok zor duruma düşebilirdi.

• Kanal yapımı ile Trakya ve İstanbul ada konumuna taşınabilir; yeni ve tehlikeli sorunlar çıkabilirdi.

• Terkos ve Sazlıdere başta olmak üzere İstanbul’un su kaynakları azalacağından, artan nüfusa yetmez hale gelebilirdi.

• Ekolojik denge bozulacağından, doğal yapı tahrip olabilirdi.

• Ekilebilen araziler büyük zarar göreceğinden, bölge halkı mağdur duruma düşebilirdi.

• Arazide rant ve haksız rekabet kapısı, bölge halkının aleyhine açılabilirdi.

• Fay hatlarında kırılma riski ve deprem tehlikesi artabilirdi.

• Karadeniz’den Marmara’ya su sirkülasyonu doğal dengeyi bozabilir, kirlenmede artış yaşanabilirdi.

• Marmara Denizi, balıkçılık yönünden ölü deniz haline gelebilirdi.

• Maliyet, geçilmeyen köprülerde olduğu gibi vergilerle zavallı halkımızın sırtına yüklenebilir, kanal ve çevresinin kaymağını yiyecek olan bir kısım kişiler ve şirketler daha da zengin olurken, insanlarımız fakirleşebilirdi.

Rusya’dan Kanal İstanbul Açıklaması

2021 Haziran sonunda Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Antalya’da buluşmuşlardı. Çavuşoğlu, “Ne Kanal İstanbul’un Montrö’ye, ne de Montrö’nün Kanal İstanbul’a bir etkisi var” açıklamasını yapmıştı. Lavrov da; “Kanal İstanbul’un yapılması yabancı ülkelerin askerlerinin orada konuşlanmasına sebep olmayacaktır” gibi muğlak ifadeler kullanmıştı.

Çavuşoğlu, toplantıda yaptığı konuşmada özetle şunları aktarmıştı:

“İkili ilişkilerin yanında Rusya’yla çalıştığımız bölgesel konular vardır. Suriye, Libya, Afganistan ve Karabağ konularını ele aldık. Amacımız bu bölgelerde istikrarın ve barışın kalıcı olmasıdır. Suriye’de sükunetin sürmesi için de çalışmalar yapılmaktadır. Kanal İstanbul’un ilk köprü temelini attık. O törenle Kanal İstanbul’la ilgili görüşlerini sayın Cumhurbaşkanımız tüm dünyayla paylaştı. Boğaz’dan geçen trafik şu an ciddi risk oluşturuyor. Maksimum 25 bin güvenli geçiş kapasitesi varken, şu an bu rakam 45 bini geçti ve 78 bini aşacak. Bu projeyi hayata geçirmek için diğer aşamaları üzerinde ilgili birimlerimiz çalışıyor. Uluslararası şirketlerden de çok ciddi ilgi var. Dışarıda da Türkiye’de de tartışmalar oluyor. Bu kanalın Montrö’ye etkisi var mı? Ne Kanal İstanbul’un Montrö’ye ne Montrö’nün Kanal İstanbul’a bir etkisi var. Ayrıca Montrö Anlaşması’nın nasıl revize edileceği ve sonlandırılacağı da yine Montrö Anlaşması’nın içerisinde var. Kanal İstanbul’la birlikte Montrö’de bir değişiklik olmayacak. Türkiye Montrö’ye bugüne kadar hep bağlı kalmış bir ülkedir. Projenin, Montrö Antlaşması ile herhangi bir ilgisi yoktur. Zaten Kanal İstanbul bizim iç hukukumuza tâbi olacak.”

Lavrov ise şunları vurgulamıştı:

“Sputnik V aşısının Türkiye’ye tedariki ve bu ülkedeki üretiminin başlatılmasına büyük önem veriyoruz. Turizmde her önlemin alınacağı yönünde güvence verildi. Turizmin devamı ve gelişimi için birlikte çalışacağız. Türk dostlarımızın kendi savunmalarını sağlamak amacıyla S-400 füze savunma sisteminin ilk alayını kullanma niyeti dahil olmak üzere, Türkiye’nin askeri-teknik işbirliğinin geliştirilmesi konusundaki ilkeli tutumunu büyük memnuniyetle karşıladık. Moskova, Rus turistlerin sağlıklarının korunması için tüm önlemleri almaya hazır olduğu için Türkiye’ye minnettardır. Kanal İstanbul’un yapılması, yabancı ülkelerin askerlerinin orada konuşlanmasına sebep olmayacaktır. Rusya ve Türkiye, Suriye’de terörün kökünün kazınması ve Suriyelilere insani yardım sağlanmasından yana olduklarını vurgulamışlardır. Güven artırıcı tedbirlerin güçlendirilmesine vurgu yaparak ilişkilerin normalleştirilmesine ilişkin uygulamadaki sorunları çözme konusunda Bakü ve Erivan’a yardım etme çabalarımızı yakından koordine etmeyi sürdürme kararı alınmıştır!” Bu diplomatik ifadeler, aslında Rusya’nın Kanal İstanbul’dan rahatsızlığını, kapalı ve dolaylı biçimde ortaya koymaktaydı.

Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Aleksei Erkhov, Kanal İstanbul projesinin Karadeniz’deki hukuk rejimini belirleyen Montreux (Montrö) Anlaşması’nı değiştirmeyeceğinin vurgulandığını, değiştirmediği müddetçe de Türkiye’nin meselesi sayılacağını hatırlatmıştı. Erkhov, Kanal İstanbul’un İstanbul Boğazı’ndaki trafiği değiştirebileceğini, ancak Çanakkale trafiğini değiştirmeyeceği için, fazla bir farklılığa yol açmayacağını vurgulamıştı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Kanal İstanbul’u savunurken Montrö’yü eleştirmiş, Boğaz geçişlerinden ücret alınamadığını hatırlatmıştı. Önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise 2008’de ABD’nin Karadeniz’e Montrö’nün izin verdiği tonajın üzerinde savaş gemisi çıkarma talebinin Ankara tarafından engellendiğini açıklamıştı. Rus Büyükelçisi Erkhov, Montrö’nün sağladığı Boğazlardan ücretsiz geçiş hakkına rağmen, zaman zaman beklemeler olduğuna, ancak ihracatçıların Kanal İstanbul inşa edildiğinde geçiş ücretleriyle bekleme maliyetlerini karşılaştıracağına vurgu yapmıştı. Erkhov, mülakat boyunca iki defa Kanal İstanbul’u “çok uzun vadeli” bir “gelecek projesi” gördüklerini aktarmıştı. Anlaşılan bu da diplomatik nezaket içinde, Kanal İstanbul’un yakın gelecekte yapılacağına ihtimal vermediklerini açığa vurmuşlardı.

SP’li Ertan Yülek’in Kanal İstanbul Eleştirisi Anlamlıydı!

ESAM Yönetim Kurulu Üyesi ve Saadet Partisi eski Genel Başkan Yardımcısı Dr. Ertan Yülek, son dönemlerin en çok tartışılan konusu Kanal İstanbul projesi ile ilgili önemli bir çalışma gerçekleştirmişti. Kanal İstanbul ile daha önce dünyada hayata geçirilen projelerle ilgili detayları derleyen Yülek, Kanal İstanbul’un faydadan çok zarar vereceğinin altını çizmişti. Kanal İstanbul projesinin ekonomik olarak yapılmasının mümkün olmadığını kaydeden Yülek, “Ücretsiz dört şeritli yol varken, 1 ya da 2 şeritli yollardan gemiler neden geçsin?” demişti.

TBMM’de bürokraside birçok önemli görevlerde bulunan ESAM Yönetim Kurulu Üyesi ve eski Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Dr. Ertan Yülek, Kanal İstanbul ile daha önce hayata geçirilen projelerle ilgili elde ettiği bilgileri bir rapor haline getirmişti. Dünyadan örneklerin yer aldığı söz konusu çalışmada Yülek, Kanal İstanbul’un ekonomik olarak yapılmasının mümkün olmadığının altını çizerek, “Ücretsiz dört şeritli yol varken, 1 ya da 2 şeritli yollardan gemiler neden geçsin?” diye soruvermişti.

“Süveyş ve Panama Kanalları Uzağı Yakın Ediyor” diye tercih edilmekteydi!

Ertan Yülek, son dönemlerin en çok tartışılan konularının başında gelen Kanal İstanbul projesi ile ilgili önemli bir çalışma gerçekleştirmişti. Çalışmasını dünyadan projelerle örneklendiren Yülek, “Akdeniz’i Kızıldeniz’e bağlayan 193 km uzunluğunda en dar yeri 1.200 m olan Süveyş Kanalı, Avrupa’dan Hindistan’a ve Uzak Doğu’ya, Çin’e, Hindi-Çin’e ve Japonya’ya gitmek için 10 bin km’nin üzerinde yol kat ederek Afrika’nın güneyinden gitmek yerine 2 bin-3 bin km ile Süveyş Kanalı’ndan giderek yolculuk süresini kısaltmak ve maliyeti düşürmek mümkün oluyor. Kanal böylece uzağı yakın ediyor. Diğer bir örnek de 65 km uzunluğunda, en dar yerinde genişliği 150 m olan Panama Kanalı. Kanal Kuzey Amerika’nın doğusunu, Orta Amerika’yı ve Avrupa’yı Kuzey Amerika’nın batısına, Doğu Asya’ya, Japonya’ya ve Çin’e bağlayan en kısa yol. Bir taraftan diğerine geçmek için ya binlerce kilometre yol kat ederek Güney Amerika’nın burnundan dolaşılacak veya Panama Kanalı’ndan geçilerek zaman kazanılacak, maliyet düşürülecek; uzak yakın edilecek. Aşikârdır ki Panama ve Süveyş Kanalları gereklidir, faydalıdır ve önemlidir; doğru projelerdir” ifadelerine yer vermişti.

“Ücretsiz 4 Şeritli Yol Varken 1-2 Şeritli Servis Yolundan Gemiler Niye Geçsindi?”

“İstanbul Boğazı’nda da kaza olup her iki yakaya zarar verebilir” denilen çalışmada şu noktaya dikkat çekilmişti: “Peki, kanalda kaza olmaz mı? Denizciler bilirler ki, gemilerde dümen kilitlenmesi ve benzeri arızalar her yerde olabilir. Açık denizlerde de olabilir, kanallarda da olabilir. Nitekim Süveyş Kanalı’nda olan son kaza ile trafik günlerce durmuş ve dünya ticaretine büyük darbe vurmuştur. Benzer kaza İstanbul Boğazı’nda olsa, trafik birkaç gün sıkışır. Ama Kanal İstanbul’da olması muhtemel kazalar İstanbul’a telafisi imkânsız zararlar verebilir, büyük felaketlere yol açabilir. İnşa edilecek bir kanalın zararları pek çoktur. Çevreyi tahrip ediyor, su kaynaklarına büyük zarar veriyor, tarımsal alanları yok ediyor, İstanbul’un her an beklenen depremine tetikleyici bir etkisi de olduğu söyleniyor. O halde; iki denizi yeni bir kanalla birleştirmenin manası var mıdır, gerek var mıdır, gerekçeleri geçerli midir? Boğazdan geçen gemi sayılarının giderek azaldığı bir durumda, iki denizi yeni bir kanalla birleştirmenin manası var mıdır? Tabiri caizse, 4 şeritli otoyoldan ücretsiz veya çok düşük ücretle (Montrö Antlaşması’na göre) geçmek varken, 1-2 şeritli servis yolundan gemiler niye geçsinler?”

Bu Kanal; “Ne İstanbul’a ne de Türkiye’ye Avantaj Sağlayabilirdi”

Kanal İstanbul’un İstanbul’a ve Türkiye’ye ekonomik olarak hiçbir faydayı sağlamayacağının altının çizildiği çalışmada şu ifadelere yer verilmişti: “Montrö Anlaşması’na göre Boğazlardan geçişler serbesttir. Gemileri yapılacak herhangi bir kanaldan geçişe zorlamak Türkiye’nin başına büyük siyasi problemler getirir. Özetle; bu proje ekonomik bakımdan yapılabilir değildir, yapılamaz. Bu proje teknik olarak yapılabilir ancak İstanbul’u altüst eder. Bu projeyi hiç kimse finanse etmez. Ancak hiçbir zaman gerçekleşmeyecek gemi trafiği varsayımı baz alınarak ona göre yükleniciye yüksek sayıda gemi geçiş garantisi verilirse finansman bulunabilir. Türkiye’yi ve dolayısıyla milleti on yıllarca borca mahkûm edecek olan bu proje, bu yatırım doğru mudur? Bu ekonomik, teknik, çevresel (ekolojik) analizleri yaptıktan sonra projenin ülkemiz ve İstanbul için bir ihtiyaç olmadığı; bununla beraber stratejik, sosyal ve hukuksal olarak da ne İstanbul’a ne de Türkiye’ye somut avantajlar sağlamayacağını görüyoruz. Bilakis bu bakımlardan büyük zararları vardır, ayrıca başka büyük riskler taşımaktadır. Bu proje, sadece ekonomik getirisi götürüsü bakımından değil; zaten kalabalık nüfusu olan ve devamlı göç alan İstanbul’a daha fazla nüfus çekecektir. Aynı zamanda stratejik olarak da önden hesap edilememiş, beklenmeyen sonuçlar ortaya çıkaracaktır.”

Kanal İstanbul’la ilgili ise Karadeniz ile Marmara Denizi’nin zaten muhteşem bir şekilde tabii olarak en kısa yoldan bağlandığını çalışmasında hatırlatan Yülek, “Zaman zaman kanal trafiği çeşitli kazalar yüzünden birkaç gün durmuş olsa da büyük problemler hiç olmamış. Öte yandan, insan yapısı olan ve doğal olan İstanbul Boğazı kadar geniş ve derin olmayan diğer kanallarda ise kazalar olabilmekte, trafik tıkanabilmekte, ticaret sekteye uğrayabilmekte ve ayrıca çevresel tehditler daha kolay ortaya çıkabilmektedir” görüşlerini belirtmişti.

Sn. Erdoğan, Belediye Başkanlığındaki ve Milli Görüş saflarındaki sözlerinin tam tersini yapmaktaydı!

“Bu projede 50 kilometrelik kanal boyunca rantı yüksek yerleşim alanları, AVM’ler, yeni konutlar, sosyal alanlar inşa edilecekti. Şişen İstanbul nüfusu yeni yerleşim yerleriyle 20-25 milyona yükselecekti. “Kanalda iki şehir yapacaklarını” söyleyen Erdoğan, bu talihsiz neticenin habercisiydi. Ekolojik denge bir yana, Kanal’da iki şehir kurulması İstanbul için facia demekti. Hafızasını yitirmediyse hatırlatalım: Erdoğan İBB Başkanı’yken verdiği bir röportajda şunları söylemişti: “Evi ve işi olmayanların İstanbul’a girişinin yasaklanması, İstanbul’a girişte vize uygulanması gerekir!” Şimdi kapitalist yağmacı anlayışa öncülük etmektedir. Talan edilmemiş bu bölgelerde kurulacak iki şehrin keşmekeşi İstanbul’u ne hale getirecektir? Erdoğan’ın vize istediğinde 8,5 milyon olan İstanbul nüfusu, şimdi 20 milyona erişmiştir. Yıkım projesiyle inşa edilecek şehirlere kaç milyon kişi yerleşecektir? Millet işsizlikten kırılırken bu insanların işi-aşı ne olacak, istihdamı nasıl sağlanacaktı? İstanbul, bu nüfus yükünü kaldıracak mıydı? Aklınızı başınıza devşirin! Hazine tam takır kuru bakırken proje hangi kaynakla yapılacak, kaç TL’ye mal olacaktı? Kanal gelirinin 25 yılda 5 milyar TL olacağı konuşulmaktaydı… Montrö ile yılda 3 milyar 600 milyon doları cebimize koyma imkânımız olan boğaz dururken, kara delik proje kimlere rant sağlayacaktı? Bu neyin inadı ve ısrarıydı? Kurulacak şehirlerin atık suları nereye akıtılacaktı? Marmara ölüyor! Kör müsünüz?” uyarılarına kulak verilmeliydi.

MONTRÖ Sözleşmesi ve Türkiye’nin Güvenliği Üzerine E. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün Yaklaşımları

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Kanal İstanbul’un gerekliliğini anlatmak için önce Atatürk döneminde 1936’da imzalanan Montreux (Montrö) Boğazlar Sözleşmesi’nin Türkiye’ye geçiş parası kazandırmadığını, zaten ne kazandırıp ne kaybettirdiğinin belli olmadığını söylemişti. “Kanal İstanbul’un Montrö ile ilgisi yok” sözleri de temelsizdi. Zaten o arada önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 2008’de ABD’nin Karadeniz’e belirlenen büyüklüğün üstünde gemi çıkarma isteğinin Montrö uyarınca geri çevrildiğini söylemişti, Rusya Büyükelçisi Aleksei Erkhov da, “Kanal İstanbul, Montrö’yü bozmadıkça Türkiye’nin meselesi” diye tutumunu belli etmişti. Oysa Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, yıllar öncesinden bu gerçeğe dikkat çekmişti… “Yerli bir Karadeniz ve Akdeniz devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin coğrafyası ve potansiyeli ile dünya siyasetinde, birbirine muarız [karşıt] olan kuvvetler karşısında dünya barışını korumak açısından ne denli hayati bir sorumluluğu olduğunu meydana çıkarmaktadır.” demiş, sonra da “Türk Boğazları ile 1936 Montreux Sözleşmesi’nin tarafları arasında daha dengeli bir yenisini sağlamanın kolay olmayacağını” söylemişti.

Fahri Korutürk’ün sözlerinin nedeni sadece 1973-1980 arasında Cumhurbaşkanlığı yapmış olması değildi, aynı zamanda genç bir Kurmay Subay olarak Montrö görüşmelerine katılmış birisiydi. Boğazlar Konferansı 22 Haziran 1936’da İsviçre’nin Montreux şehrinde, Türkiye’nin çağrısıyla toplandığı sırada Kurmay Deniz Binbaşı Fahri Korutürk, Roma Büyükelçiliği Askeri Ataşeliğinde görevliydi. Tarihçi Hikmet Özdemir’in 2010’da Atatürk Araştırma Merkezi yayını olarak basılan Fahri Korutürk biyografisinden öğrendiğimize göre Genelkurmay İstihbarat Dairesinde subayken tesadüfen tanışıp sınava çekildiği Atatürk tarafından kendisine Korutürk soyadı verilmişti. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras başkanlığındaki 24 kişilik Montreux heyetine de yine Atatürk’ün talimatıyla dâhil edilmişti. İleriki yıllarda Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Türkiye’nin Moskova büyükelçiliğini yürüttükten sonra, önce (1980 askeri darbesiyle kapatılan) Cumhuriyet Senatosu üyeliğine, sonra da Cumhurbaşkanlığına seçilecekti.

Korutürk, Montrö Sözleşmesi’nin imzalanışının kırkıncı yıldönümüne denk gelen bir kitabın sunuşunun sonunda, “aydın ve sorumlulara”, yani kendisinden sonraki devlet yetkililerine de bir önerisi vardı: “Montrö tutanak ve belgelerini dikkatle okuyarak, Lozan ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel kuruluş anlaşmalarından sayılan Montrö’nün ‘ruhuna’ hâkim olmak” lazımdı.

İşte Korutürk’ün tarihi Montrö sunuşundaki önemli vurguları:

“Lozan’ı Atatürk, uzun Osmanlı dönemine ait tarihte emsali geçmemiş siyasi bir zafer olarak nitelemiştir. Bu gerçek yanında, Lozan’ın Türk Boğazları dediğimiz Karadeniz Boğazı – Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı kompleksinde teşekkül eden coğrafi sınırlar içinde Türk egemenliğini tamamen sağlamış olmadığı da bir gerçekti. Ayrıca, Lozan’ın Anadolu Yarımadasının devamı olan Ege Adaları’nı Türk hâkimiyeti dışında bırakmakla Cumhuriyet Türkiyesine kâfi derecede bir güvenlik getirmiş olmadığı da muhakkaktı. 1930’larda Deniz Harp Akademisi’nde hararetle tartışmalarını yaptığımız Boğazlar bölgesindeki bu zaaf Montreux Konferansı ve Sözleşmesi sonunda ortadan kaldırılmıştır…

Montreux’nün birinci özelliği, Lozan’ın Boğazlar bölgesinde Türkiye hesabına açık bıraktığı boşluğu doldurmasında ve Cumhuriyetimize büyük bir güvenlik getirmiş bulunmasındadır. Diğer taraftan Montreux uluslararası ilişkilerde siyasi anlaşmaların ‘Müzakere ve barışçı yollar’ ile günün şartlarına daha uygun bir hüviyete sokulabileceğine, tarihte ender rastlanan bir örneği getirmiş olması bakımından dikkate şayandır. Filhakika, I. Dünya Savaşı’ndan sonra yapılan siyasi konferans sonuçlarının ve anlaşmaların hemen hiçbiri, imzacı devletlerin hür iradeleri ile ve müzakere ve barış yolu ile değiştirilmiş değildir: Montreux bu yoldan değiştirmenin tek örneğidir. Tek taraflı geçersiz sayılan anlaşmaların ise, imzacılar arasında er veya geç mutlaka yeni bir anlaşmazlığa ve savaşa yol açtığını gösteren yakın tarihte pek çok örnek mevcuttur. Uluslararası anlaşmalarla 1960 yılında kurulan yeni bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Başkanının Londra ve Zürih Anlaşmalarını tek taraflı bozmuş olmasının meydana getirdiği Kıbrıs bunalımı, bu düşüncemizin haklılığına gösterilebilecek en son örneklerden biridir.

Montreux’de başlıca iki tezin çarpıştığına işaret etmiştik. Şöyle ki; bu tezlerden biri, Karadeniz’in bir transit deniz olmadığını, başka bir deyişle, bir ucundan girilip öbür ucundan çıkılabilen herhangi bir (açık deniz) sayılamayacağını ve bu nedenle uluslararası (serbest deniz) rejimine tâbi tutulamayacağını ve netice itibarıyla Karadeniz’de kıyısı olan ülkeler gibi öteki dünya ülkelerinin de bu denizde harp gemilerini tıpkı ticaret gemilerini açık denizlerde gezdirebildikleri şekilde kayıtsız şartsız dolaştıramayacaklarını iddia etmiştir. Diğer tez ise, Karadeniz’in Boğazlardan geçilerek girilebildiği için ‘denizlerin serbestliğini kabul eden’, ‘Uluslararası hukuk rejimi’nden ayrılamayacağını ve dünya devletlerinin bu deniz çevresinde vukua gelebilecek büyük hastalıklar, tabii afetler, yangınlar, isyanlar vb. gibi felâket zamanlarında insani düşüncelerle daima yardıma açık tutulması gerektiğini savunmuştur. Konferansın davetçisi olan Türkiye ise, bir yandan ülkesinin Lozan’da açık bırakılmış bulunan güvenliğini ve Boğazlardaki egemenlik hakkını sağlamakla birlikte, öte yandan bölge ve dünya barışını koruyabilmek için ilgili ülkelerce ileri sürülen farklı görüşlerin bağdaştırılabilmesinde bir denge unsuru olmak gayreti içinde çalışmıştır.

Montreux Konferansı tutanakları ve belgeleri dikkatle incelenirse görülecektir ki, müzakereler, II. Dünya Savaşı’ndan çok sonra uluslararası ‘yumuşama-détente’ siyasi anlayışına bu savaştan önce Boğazlar bölgesinde getirilmiş ilk örneğini kazandırmıştır. Bu müzakerelerde Türkiye Cumhuriyeti doğu-batı arasında kıymetli bir denge ve dünya siyaset arenasında itibarlı bir kuvvet unsuru olarak dikkatleri üzerinde toplamıştır. Nitekim, konferansta, katılanların hiçbirisi, Türk tekliflerinin tam karşısına çıkmamış, böyle bir davranıştan daima uzak kalmıştır. Bu bakımdan konferansın açılışında, katılan devletlerin baş temsilcilerinin konuşmaları dikkatle incelenmeye değer bulunmaktadır. Özellikle, temsilcilerin kapanıştaki konuşmaları ve bunların içerisinde konferans Başkan Yardımcısı ve Redaksiyon Komitesi Başkanı şöhretli hukukçu Yunan Baş Temsilcisi Nicolas Politis’in sözleri tarih açısından önem taşır. ‘Zira, konferansta gerek Teknik Komiteye, gerekse redaksiyon Komitesine ağır görevler düşmüştür. Katılan devletler çetin müzakereler sırasında ileri sürülen çeşitli önerilerin Genel Kurulun tasvibini sağlayacak bir ifadeye sokulabilmesindeki yüksek maharetinden dolayı Politis’i tebrik etmişlerdir. Son konuşmalarda bunlara teşekkür mahiyetinde cevap veren Yunanlı diplomatın şu sözleri cidden ilgi çekici olmuştur:

“Bu konferansın uluslararası haklılık bakımından başarıya ulaşmasına büyük önem veriyordum. Bu itibarla bana verilen görevi başarmaya çalıştım. Türkiye, buradan dünyaya haklılığın sancaktarı, uluslararası uzlaşmanın koruyucusu ve barışın düzenlenmesinin savunucusu olarak çıkmıştır. Türkiye’yi yücelten her şey, dostları için bir kazançtır. Açıkça söylemek isterim ki, bana burada elimden geldiği kadar çalışmakta güç veren, bu duygu olmuştur. Çünkü Türkiye’nin kazancı, dolaylı olarak benim ülkemin kazancıdır.” Montreux’ün yürürlülükte kalma süresi uzun tartışmalara yol açmıştır. İngiltere, elli yıl geçerli olmasını isteyerek en uzun süreli öneriyi getirmiştir. Sovyetler Birliği, uluslararası ilişkilerin süratle gelişmesini ve koşulların da ona uygun olarak süratle değişmekte olduğunu ileri sürerek Türk tezine yaklaşmış, sözleşmenin 10-12 yıl geçerli olmasını istemiştir…

I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu zayıf ve bir deniz gücüne malik olmadığı halde, Boğazları canı ve kanı ile savunmuş, Karadeniz-Akdeniz bağlantısı bu savunma ile I. Dünya Savaşı’nın kaderine büyük etki yapmıştır. II. Dünya Savaşı’nda ise Cumhuriyet Türkiyesi, Montreux Sözleşmesi’ni sadakatle korumak suretiyle silahlı çarpışmaları bu bölgeden uzak tutabilmiş ve savaşanlara, sonuna kadar Boğazlara sahip olmanın değerini kanıtlamıştır. Bütün bu realiteler, yerli bir Karadeniz ve Akdeniz devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin coğrafyası ve potansiyeli ile dünya siyasetinde, birbirine muarız olan kuvvetler karşısında dünya barışını korumak açısından ne denli hayati bir sorumluluğu olduğunu meydana çıkarmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti, dünya barışını korumak açısından kendisine düşen bu büyük sorumluluğu, elbette kendi gücü yanında bugün geçerli olan Montreux uluslararası sözleşmesinin hükümlerini dikkatle takip ve denetlemekle yürütmeye çalışacaktır. Bu uluslararası sözleşmenin etrafında vukua gelebilecek her türlü anlaşmazlıkları ve aykırılıkları önleme durumunda olan Türkiye’nin tatbikatta maruz kalabileceği tazyiklerin ve hatta saldırıların, Birleşmiş Milletler tarafından dikkatle izlenmesine ve karşılanmasına kesin zorunluluk vardır. Bu bakımdan Montreux Konferansı hükümlerine bütün siyasetçilerin çok yakından ilgi göstermelerinde ve bu hükümlerin inceliklerini bilgi edinmelerinde mutlak bir zaruret bulunmaktadır. Montreux Sözleşmesi’nin anlaşmazlık anında, bazı maddeleri arasında dolaşarak bir sonuca varılmasını ümit etmek yanlıştır veya hiç değilse yeterli olmayacaktır. Sözleşmede görülen maddeler pek çok değişiklik önerilerinin ve bu önerilerin arkasında yatan pek farklı siyasi ve askeri düşüncelerin bağdaştırılması ile ortaya çıkmışlardır ve ancak konferans tutanakları okundukta ve belgelerden sezilecek art niyetlere hâkim olundukta, bu maddelerin ruhuna ulaşılmak imkânı vardır.”[2]

Erdoğan’ın samimiyetsizliğinin kanıtı; ülkedeki ekonomik talan, tahribat ve israftı!

Tank Palet Fabrikası’ndan sonra Makine Kimya da şirket yapılmaktaydı!

AKP’nin Sakarya’daki Tank Palet Fabrikası’nı ASFAT AŞ’ye devri haftalarca Türkiye’de tartışılmıştı. Ama maalesef AKP, Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu’nu da şirkete çevirme kararı almıştı. Savunma sanayiinin temel taşlarından olan ve geçmişi yüzyıllar öncesine kadar uzanan Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu’nu AKP iktidarı (MKEK) AŞ’ye dönüştürmek için TBMM’ye yasa teklifinde bulunmuşlardı. Sakarya’daki Tank Palet Fabrikası’nı ASFAT AŞ’ye devreden AKP, Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu’nu da şirkete çevirecek. Söz konusu düzenlemeye göre MKEK’deki bütün yönetim kurulu üyeleri, genel müdürler, daire başkanları, şube müdürleri, fabrika müdürlerinin işine son verilecekti. Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu’nda görev alan bütün personel, işçi statüsüne geçirilecekti. 399 sayılı KHK’ye tâbi çalışanlara yasa gereği, iş sözleşmesi teklif edilecek düzenlemenin yürürlüğe girmesinden 6 ay sonra özel hukuk hükümlerine tâbi olmayan hiçbir personel kurum içinde görev alamayacaktı. Alınan kararlar doğrultusunda MKEK AŞ’de geçici veya sürekli olarak yerli ve yabancı uyruklu personel görev alabilecekti. Bu yasayla birlikte Milli Savunma Bakanlığı’nda bulunan envanterleri her türlü hammadde araç ve gereçleri MKEK AŞ bedelsiz olarak kullanabilecekti. Ayrıca Şirket, yurtiçi ve yurtdışında şirket kurabilecek, satın alabilecek, iştirak edebilecek veya işletme hakkına sahip olacaktı. MKEK 15. yüzyıldan bu yana Tophane-i Amire, İmalat-ı Harbiye Müdüriyeti Umumiyesi, Askeri Fabrikalar Umum Müdürlüğü, MKE Kurumu Genel Müdürlüğü gibi değişik isim ve statüler altında Savunma Sanayi’ye destek sağlamıştı.

MKE hakkındaki teklif maalesef TBMM’de kabul edilmiş durumdaydı!

Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu’nun anonim şirket olmasını düzenleyen kanun teklifi, TBMM Genel Kurulunda kabul edilmiş durumdaydı. Kanuna göre, Türk Ticaret Kanunu ile özel hukuk hükümlerine tâbi, başlangıç sermayesi 1 milyar 200 milyon lira olan Makine ve Kimya Endüstrisi Anonim Şirketi (MKE AŞ) kurulacaktı. MKE AŞ’nin yönetimi, denetimi, görev, yetki ve sorumlulukları yeniden düzenlenmiş olacaktı. Şirketin ilgili olduğu Bakanlık, Milli Savunma Bakanlığıydı. MKE AŞ, Hazine ve Maliye Bakanlığının görüşü alınarak hazırlanacak esas sözleşmesinin imzalanmasının ardından yapılacak tescil ve ilan ile faaliyete başlayacaktı. Şirketin sermayesinin tamamı Hazine’ye ait olacak ancak mülkiyet hakkı ile kâr payı hakkına halel gelmemek ve pay sahipliğinden kaynaklanan bütün mali haklar Hazine ve Maliye Bakanlığında kalmak kaydıyla Hazine’nin şirketteki pay sahipliğine dayanan oy, yönetim, temsil, denetim gibi hak ve yetkileri, Milli Savunma Bakanlığı tarafından kullanılacaktı.

MKE’nin ardından sırada neler vardı?

MKE’nin şirketleştirilmesi ve Hazine’ye bağlanması TBMM’de kanunlaşmıştı. MKE’de örgütlü KESK’e bağlı ESM, şirketleştirme girişimini kurum önünde düzenlediği bir basın açıklamasıyla protesto edip karşı çıkmıştı. ESM Genel Başkanı Cemalettin Sağtekin, AKP döneminde özelleştirilen kurumları hatırlatarak, şunları aktarmıştı:

“Ülkemizin sanayileşmesi, sosyal, kültürel ve ekonomik olarak kalkınmasının temeli olan KİT’ler, AKP iktidarı tarafından özelleştirme ve serbestleştirme yoluyla yağmalanmaya ve yandaş sermaye gruplarına peşkeş çekilmeye çalışılmıştır. Bin bir emekle kurulmuş ve ülkenin göz bebeği olan sanayi kuruluşları ve son olarak Sakarya Tank Palet Fabrikası gibi MKE Kurumu da talan edilmeye başlanmıştır.”

Cumhurbaşkanı’na sağlanan yetkiler keyfi kullanılmaktaydı!

TBMM’ye sunulan ‘Makine ve Kimya Endüstrisi Anonim Şirketi Hakkında Kanun Teklifi’nin amacı, tüm özelleştirmelerde olduğu gibi anonim şirkete dönüştürülerek özelleştirmenin önünü açmak; Türk Ticaret Kanunu, Kamu İhale Kanunu ve 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu başta olmak üzere 17 kanundan muafiyet sağlamak; Kurum’u Sayıştay denetiminden çıkarmak ve Cumhurbaşkanlığı kararlarına geniş yetki sağlamaktır.

Çalışanların iş güvencesi ortadan kaldırılmıştır!

Özelleştirilen veya özel şirket haline dönüştürülen kamu kurumlarının tamamında çalışanlar mağduriyete uğramış, özlük haklarında büyük kayıplar yaşanmıştır. Havuza alınarak farklı şehir ve kurumlarda çalıştırılan memurların sosyal düzenleri bozulmuş, gönderildikleri kurumlarda ihtiyaç fazlası personel olarak uzmanlık alanları dışında çalıştırılıp mobbinge maruz bırakılmıştır. İşçi statüsünde çalışanlar iş güvencelerini, kadrosuz veya taşeron olarak çalışanlar ise işlerini kaybetmiş olacaktır. MKE’de yapılacak özelleştirme sonucu 399 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin I ve II sayılı cetvele tâbi olarak görev yapan tüm personele (devlet memuru, sözleşmeli personel), hiçbir ayrım yapılmadan sözleşmeye çağrılacaktır. Sözleşme imzalamayı kabul edenler 4857 Sayılı İş Kanunu’na tâbi olarak istihdam edilecek; fakat iş güvencesi ortadan kalkacaktır.

Erdoğan iktidarı kamu kaynaklarını haraç mezat satmaktadır.

Ekonomik olarak ülkeyi çöküşe sürüklemiş olan iktidar, çözümü bir kez daha kamu kaynaklarını haraç mezat satmakta aramaktadır. Sadece MKE Kurumu değil, daha sonrasında diğer KİT’ler, kamuya ait sosyal tesis ve lojmanlar özelleştirilmeye hazırlanmaktadır. Siyasi iktidar, ekonomik olarak yaşadığı çıkmazı yüz binlerce kamu çalışanının iş güvencesini elinden alarak aşmayı amaçlamıştır.

 


[1] Murat Yetkin 24 Aralık 2019

[2] (Ankara, 20 Ekim 1976 / Fahri S. Korutürk)

 

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Mus'ab ERYILDIZ

Mus'ab ERYILDIZ

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...