SİNSİ PKK YASASI
AKIL VE VİCDAN EHLİNİN TASASI
“Çerçeve Yasa” ya da gerçek manasıyla “PKK’yı af yasası” Meclis’ten 467 kabul, 87 ret ve 7 çekimser oy ile, 31 milletvekilinin ise “katılmadı” olarak kayda geçmesi ile kabul edilip resmiyet kazandı.
“Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi’nin” TBMM Genel Kurulu’ndaki görüşmelerinde 561 milletvekili oy kullandı. Oylamada toplam 467 kabul (evet), 87 ret (hayır) ve 7 çekimser oy çıktı. Listede ayrıca 31 milletvekili “katılmadı” olarak yer aldı.
Partilere göre dağılımda AKP’den 268 milletvekili kabul oyu verirken 9 milletvekili oylamaya katılmadı. Özgür Özel’in YENİ Parti’sinde ise oylar ikiye bölündü; 35 milletvekili kabul, 54 milletvekili ret oyu kullandı, 2 milletvekili oylamaya katılmadı.
DEM Parti’den 55 milletvekili kabul oyu verirken 1 milletvekili oylamaya katılmadı. MHP’de 44 milletvekili kabul oyu verdi, 2 milletvekili katılmadı.
Kılıçdaroğlu CHP’sinde 29 kabul ve 2 ret oyu çıkarken 14 milletvekili oylamaya katılmadı. İYİ Parti’nin oylamaya katılan 29 milletvekilinin tamamı ret oyu verip çıktı.
Saadet’in de katıldığı YENİ YOL Partisi’nde 16 kabul ve 3 çekimser oy kullanılırken 1 milletvekili oylamaya katılmadı. Bağımsız milletvekillerinden 7’si kabul, 1’i ret oyu verdi; 2 bağımsız milletvekili katılmadı. HÜDA PAR’ın 4 milletvekili de kabul, Yeniden Refah Partisi’nin 4 milletvekili ise çekimser oy kullandı.
Diğer partilerde TİP’ten 3, DBP’den 2, EMEP’ten 2, DSP’den 1 ve Saadet Partisi’nden 1 milletvekili kabul oyu verdi. Demokrat Parti’nin 1 milletvekili ise ret oyu kullandı.[1]
“Bitaraf olan bertaraf olur” sözünün istikametinde bu kanun; çekimser kalanlar ve katılmayanlarla beraber, aslında 505 kabul ve 87 ret ile kabul edilmiş durumdaydı. Zira düstur odur ki ya Hak’tan yanasınızdır ya da Bâtıldan. Bunun ortası yoktur. Tercihler yapılmıştır ve milletvekilleri kimin vekilleri olduklarını ispatlamışlardır. Bakmayın siz bazı muhaliflerin birbirileri aleyhlerine atıp tutmalarına, hırlaşmalarına, bir (masonik) ıslık ile maalesef hepsi popolarının üzerine oturmuş ve talimatı özgür iradeleri(!?) ile yerine getirmiş bulunmaktalardı.
YRP Genel Başkanı Fatih Bey’in çekimser oyları ile alâkalı X platformda yaptığı açıklaması ise mide bulandırıcıydı.
“Söz konusu hükümler, milli dayanışmayı ve toplumsal bütünleşmeyi değil, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almış olanlar da dahil olmak üzere PKK/KCK üyesi teröristleri, üstelik hiçbir pişmanlık şartı da aranmaksızın, topyekûn affetmeye yöneliktir.
Anayasa ve ceza infaz sistemimize yönelik aykırılıklara dikkat çektiğimiz bu kaygılarımızın yanında, teklif içeriğinde yer alan; PKK/KCK terör örgütü ve bağlantılı tüm oluşumların fiili varlığına son verilmesi, uhdelerindeki her türlü silah ve mühimmatın imhasının Türkiye Cumhuriyeti makamlarınca tespitini ve böylelikle örgütün tasfiyesini içeren hükümler nedeniyle bu teklife ‘hayır’ demeyi doğru bulmuyoruz.
Diğer taraftan; PKK/KCK üyesi teröristlerin, hem dağ kadroları hem de cezaevlerinde cezasını çekmekte olanlar olmak üzere topyekûn affedilmelerini, 2 ila 3 yıl içerisinde de siyasi haklarının iadesini içerdiğinden dolayı bu teklife ‘evet’ oyu vermeyi de bir vebal olarak değerlendiriyoruz.
Yeniden Refah Partisi olarak uzun zamandır ifade ettiğimiz gibi PKK/KCK üyesi teröristlerin akıbeti ile ilgili kararı devlet kadroları ya da hükümet ortakları değil; şehit aileleri ve gazilerimiz, yani milletimiz vermeli, ‘Çerçeve Yasa’nın af kapsamı doğrudan referanduma götürülmelidir.
Zikredilen sebepler ve sürecin içerdiği sonraki adımlarla ilgili belirsizlikler nedeniyle, Yeniden Refah Partisi olarak ‘Çerçeve Yasa’ya ‘çekimser’ oy vereceğimizi aziz milletimize arz ediyoruz” açıklamasında bulunmuşlardı. Yani neyin ne olduğunu bile bile oylamada çekimser oy kullanarak günaha ortak, şerre motor olmuşlardı. Ve hele “Kararı şehit aileleri ve gazilerimiz vermelidir!” cümlesi bile renksizliğin ve basiretsizliğin bir yansımasıydı. Yahu siz milletvekili olarak Meclis’te korkuluk konumunda mısınız? Bu insanlar sizi vekil tayin edip bu haklarını savunasınız diye oy vermedi mi? Yazık!..
Diğer bir vefasızlık ve mide bulandırıcı eksen kayması ise Saadet Partisi’nde ve entegre edildikleri YENİ YOL Partisi’nde yaşanmıştır.
Evet (Kabul) oyu verenler: Mehmet ATMACA, Birol AYDIN, Mustafa BİLİCİ, Necmettin ÇALIŞKAN, Mesut DOĞAN, Mehmet Emin EKMEN, Sadullah ERGİN, Hasan KARAL, Mehmet KARAMAN, Bülent KAYA, Ertuğrul KAYA, Mustafa KAYA, Şerafettin KILIÇ, Sadullah KISACIK, Cemalettin Kani TORUN, Medeni YILMAZ
Hayır (Ret) oyu verenler: Yok
Çekimser oy verenler: Elif ESEN, Selçuk ÖZDAĞ, Sema SİLKİN ÜN
Oylamaya katılmayanlar: İdris ŞAHİN
Ve tek başına SP imzası ile oylamaya katılan en kahraman (!?) SP Genel Başkanı Mahmut Arıkan ise Evet oyu kullanmıştır.
Arıkan’ın açıklaması ise Fatih Bey’in açıklamasını aratmamaktaydı!? Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, “Çerçeve Yasa” teklifine “şartlı destek” verdiklerini vurgulamıştı!.. Yahu ne şartlı desteği? İşte Evet oyunu verdin ve ilgili tasarı kanunlaşacak, şartı şurtu mu kaldı bunun? Bunlar milleti bu kadar saf mı sanıyorlardı? Yoksa artık iyice gemi azıya mı almışlar ve Milli Görüş’le köprüleri yıkmışlar mıydı?
SP’li milletvekillerinin hepsi artık YENİ YOL’cu sayılmaktaydı. Hiçbirisi de bundan gocunmamaktaydı!? Yani artık Milli Görüş’le bağlantıları konuşulmamaktaydı. Sadece Genel Başkan, SP adına oylamaya katılıp kahraman gibi “EVET” oyu kullanmıştı… Acaba bunlar, bir İsrail projesine, ABD ve Haçlı AB isteklerine “evet” dediklerini ve Milli Görüş’ü fiilen tarihe gömme hıyanetlerine destek verdiklerini, gerçekten anlamayacak kadar saflar mıydı?..
Kürt, Türk, yaşlı, genç, kadın-erkek-çocuk demeden insanlarımızı katleden bu eli kanlı terör örgütünü affetmekle; cehenneme bilet değil, hatta cehenneme artık tapu almış sayılırdınız. Zira bu kanunla ilk etapta en iyimser tahminle 5 bin terörist serbest kalacak ve gerek Türkiye’nin muhtelif yerlerinde hücre faaliyetlerine katılacak, gerekse Suriye ve Kuzey Irak’ta kurulan PKK ordularında görev alacaklardır. Özellikle Doğu ve Güneydoğu’daki kontrol noktalarının ortadan kaldırılması ile de bu yolun kolaylaştırılması sağlanacaktır.
PKK teröristlerine af demek; yıllarca cansiperane bir şekilde teröristlerle savaşan kahraman Mehmetçiklere, Polislerimize ve Korucu kardeşlerimize ihanet anlamı taşırdı. Oldu olacak bir de bu kahramanlara “Neden PKK ile mücadele ettiniz?” diye dava da açılsaydı!?
Halkımızın artık uyanması için daha ne yaşanması lazımdı?
Bu insanımız üzerindeki kan uykusu daha ne kadar sürecek ve koyulaşacaktı?
Daha ne kadar Milli Çözüm uyarılarına kulak tıkanacaktı?
Çözüm; Erbakan Hocamızın yıllar öncesinden atiyi gören şu sözlerinde gizlidir, aksi hal ise “ayaklarımızın altından toprak kayması”dır!..
“Bakın size kesinlikle ifade ediyorum ki: TÜRKİYE’NİN KURTULUŞU; Milli Çözüm’e inanan bir Cumhurbaşkanı’nın o makama oturması, Milli Çözüm’e inanan bir Hükümet’in kurulması ve yeni bir devrin başlamasıyla mümkündür!” (Prof. Dr. Necmettin Erbakan – TRT Basın Toplantısı, Yazarlar soruyor – Nisan 1980)
Aşağıdaki saptama ve yorumlar dikkatle okunmalıydı!
“Milli dayanışma ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesine dair kanun” Torba Yasa’nın resmi kılıfıydı. Bu böyle milli gibi, dayanışma gibi, toplumsal bütünleşme gibi süslü kelimelerle ambalajlanan bu yasa aslında düpedüz PKK yasasıydı. Çünkü, düpedüz PKK için özel olarak çıkarılmıştı. Evet, hukuk metni açısından af şeklinde kaleme alınmamış bir yasaydı ama sonuçları bakımından kesinlikle af yasasıydı. Çünkü soruşturma, kovuşturma ve infaz sonuçlarını değiştirdiği için fiilen af getiren hükümler barındırmaktaydı.
Efendim; PKK örgütsel faaliyetlerini sona erdirecekmiş… Silah ve mühimmatını teslim edecekmiş… Fiili varlığını sona erdirecekmiş… Tüm bunlar Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından tek tek tespit edilecekmiş… Milli Güvenlik Kurulu tarafından teyit edilecekmiş… Yasa ancak işte o zaman yürürlüğe girecekmiş!.. Bunların hepsi halkı avutma ve oyalama palavralarıydı…
Evet. Yasanın en kritik iki noktasından biri bu, aftı. Çünkü 15 yılın altındaki kesinleşmiş cezalar için 5 yıl, 15 yılın üzerindeki kesinleşmiş cezalar için 10 yıl süreyle erteleme hükmü çıkmıştı. Ertelemenin anlamı; bu kesinleşmiş cezaları alan PKK’lılar veya bu kadar ceza istemiyle yargılanan PKK’lılar serbest bırakılacaktı. Yasa yürürlüğe girdiği anda serbest bırakılacaklar. Eğer 5 yıl boyunca veya 10 yıl boyunca yine terör suçu işlemezlerse almış oldukları cezalar komple düşmüş sayılacak, aklanmış olacaklardı. Yasada af yok deniliyordu. Halbuki işte böyle bal gibi af vardı. Kesin rakam açıklanmıyordu af yok denildiği için. Ama şu an hapiste olan 5 bin civarında PKK’lı tahliye olacaktı. Ayrıca bu rakama Kandil’den, Kuzey Irak’tan veya Suriye’den gelip teslim olanlar da katılacaktı.
Peki Murat Karayılan gibi, Cemil Bayık gibi, ne bileyim işte Duran Kalkan gibi, Kandil’deki yönetim kadrosu ne olacaktı? Onlar da aynı Apo gibi işledikleri suçlar 2005 yılı öncesinden başladığı için şimdilik kapsam dışında kalacaklardı. Ama şimdilik yasanın en kritik iki noktasından biri işte bu 5 bin civarındaki PKK’lı serbest bırakılacaktı, sonrası kolaydı!?
Yasanın en kritik ikinci noktası neydi? Bu serbest bırakılan PKK’lılara 5 yıl siyaset yasağı getirilecekti. Sonra o da serbestti. Evet. Yasa yürürlüğe girince serbest bırakılan PKK’lılar 5 yıl sonra siyaset yapabilecek, milletvekili olabilecekler, belediye başkanı olabileceklerdi!.. Yani şu PKK bu yasa yürürlüğe girdikten 5 yıl sonra isterse DEM Parti gibi bir partinin çatısı altında siyaset yapabilecek veya isterse PKK’dan başka bir isimle siyasi parti haline gelip bizzat seçimlere girebilecek, katılabileceklerdi. Yani PKK’nın Türkiye’de resmen siyasi aktör olmasına hukuki imkân tanınmış demekti!..
Yasa 12 maddeden oluşmaktaydı. Şimdi tek tek bakalım.
1. madde ne diyor? Yasanın amacını ve kimleri kapsadığını anlatıyor. İşte PKK’yı kuran, PKK’yı yöneten, örgüt adına suç işleyen, üye olan, bilerek veya isteyerek yardım eden, propagandasını yapan, finansmanını sağlayan herkes bu yasadan faydalanacaktı.
2. maddede örgütün tanımı ve bu yasanın takibini yapacak olan kurul anlatılmıştı. Örgüt ne? PKK. Kurul ne? Devletin bizatihi kendisi olmaktaydı.
3. maddede af demeden af tarif ediliyordu. Güya PKK silah bırakırsa, kendini feshederse, bu yasa yürürlüğe girerse 15 yıl veya daha az hapis gerektiren suçlarda soruşturmalar ve davalar 5 yıl erteleniyordu. 15 yıldan fazla müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet gerektiren suçlarda bile 10 yıl erteleme vardı. Yani müebbet yemiş olanlar bile bu yasadan faydalanıp çıkacaktı. Ancak, 1 Haziran 2005 tarihi milat olarak belirtiliyor. 1 Haziran 2005’ten önce işlenmiş ve müebbet gerektiren suçlar kapsam dışındaydı.
4. madde; henüz mahkûm olmamış olanların, yargılama aşamasında olanların nasıl serbest bırakılacağını tarif ediyordu. Minare-kılıf ilişkisi burada izah ediliyordu. Yani, açık bütün davalar tık diye düşürülmeye hazırlanıyordu.
5. madde, işte serbest bırakılanlar 5-10 yıl içinde yeniden suç işlerse ne olacağını tarif ediyordu. Yani halkımız resmen uyutulmaya çalışılıyordu.
6. madde, kesinleşmiş hapis cezası alanların nasıl bırakılacağını tarif ediyordu. Yani lafı bir sürü dolandırmışlardı ama kasten adam öldürenler hariç, hepsi bırakılıyordu.
7. madde, bu süreci kimin yöneteceğini tarif ediyordu. Evet. Bir kurul oluşturuluyordu. Devlet Koordinasyon Kurulu görevli kılınıyordu…
8. madde, silahların tesliminin nasıl yapılacağını, nasıl kayıt altına alınacağını tarif ediyordu. Tam bir muammaydı. 3000-5000 tane silah bıraktık diyerek toplum avutulacaktı. Peki; Kobani bölgesine veya PJAK, İran’a aktarılan silahlar ne olacaktı? Kandil Dağı’nda mesela arama mı yapılacaktı? Oradaki cephaneler ne olacaktı? PKK’nın Kuzey Irak’ta 2.000’den fazla köyü vardı. O köylerde depolanan silah ve mühimmat ne olacaktı? Belirsiz! Yasanın 8. maddesinden anladığımız kadarıyla adam başına bir silah getiren yırtacaktı.
9. madde başvuru süresini tarif ediyordu.
10. madde çok kritik ve sinsi hazırlanmıştı. Çünkü bu süreçte görev yapan tüm kamu görevlileri için yasal koruma getiriliyordu. Bu kanun açıkça sorumsuzluk maddesi oluyordu.
11. madde yürürlük maddesi. Bu yasa Meclis’ten geçti ama yürürlüğe girmiyor. Şartlar oluşursa Resmî Gazetede yayımlanacak. O gün yürürlüğe girecekti.
12. madde de yürütme maddesi. Bu kanunun uygulanmasından Cumhurbaşkanı sorumluydu.
Bu yasa yürürlüğe girdikten sonraki adımda muhtemelen üç senaryo söz konusu olacaktı:
1- İlk adımdaki muhtemel birinci senaryo: PKK’lılar silahı bırakıp siyasete soyunacaklardı. Bu arada, işte örgüt mensuplarını topluma kazandırıyoruz edebiyatı yapılacaktı.
2- İkinci adımdaki senaryoda, Abdullah Öcalan’ın ha bire bahsettiği “toplumsal entegrasyon” sağlanacaktı. Yani PKK’nın 1984’ten bu yana silahla dayattığı bütün kavramlar, işte Anayasadaki vatandaşlık tanımı, özerk yerel yönetim taslağı, Kürtçenin resmi dili olması gibi kavramlar Anayasaya monte edilmeye başlanacaktı.
3- Üçüncü adımdaki muhtemel senaryo: Demokratik anayasa adı altında Türkiye Cumhuriyeti yeniden yapılandırılacaktı. Nihai hedef zaten bu olmaktaydı. Bunu; Abdullah Öcalan bundan önceki açılım sırasında gayet net şekilde açıklamıştı. Ne demişti? “Yepyeni bir Cumhuriyet kurulacak” buyurmuşlardı. Bu çıkarılan yasanın muhtemel nihai sonucu da işte bu olacaktı.
Tabii ki unuttunuz ama hatırlatalım: Bugün bu yasayı getiren Devlet Bahçeli 2009 yılında Türkiye Büyük Millet Meclis’inde kürsüye çıkmıştı. Milletvekillerine hitaben kelimesi kelimesine şöyle haykırmıştı: “Hükümet eliyle Türkiye için bölünme modelleri arayışına girilmesine siyasi tarihimizde ilk defa şahit oluyoruz. Dün Meclis’in ilk başkanı olan Mustafa Kemal’in Anadolu’ya çöreklenmiş işgalcileri atmak için verdiği mücadeleyi hatırlıyoruz. Bugün aynı çatı altında bulunanların getirdikleri tekliflere hayretle bakıyoruz. Dün bu toprakları vatan yapmak için can vermiş aziz şehitlerin ve gazilerin mücadelesinden utanıyoruz.” diye çıkışmışlardı.
Hatta hızını alamayıp: “Hükümetin PKK açılımı Anayasaya aykırıdır. Bugün yüce Meclis’in önüne PKK açılımıyla gelen bu AKP hükümeti terör örgütüne teslim olma noktasına dayanmıştır. Terörle mücadeleyi bırakmış, terörle müzakere ve mütareke süreci başlatmıştır.” buyurmuşlardı.
Halen Türkiye Büyük Millet Meclis’i Başkanı olan işte şu Numan Kurtulmuş 2009 yılında Saadet Partisi Genel Başkanıydı. AKP’ye firavun diyordu… İsrail vagonu diyordu… Amerikan mandası diyordu… Sonra kendisi AKP trenine binip oturdu… AKP milletvekili oldu… AKP Bakanı oldu… AKP’nin Meclis Başkanı oldu… Şimdi bu yasayı çıkartıyordu. Hazmede hazmede, azmettire azmettire işte buraya geliyordu. Bugün SP Genel Başkanı da aynı kızağa biniyordu ve aynı tuzağa düşüyordu. Bize göre Cumhur İttifakı ve “EVET” diyen muhalefet kanadınca, PKK’nın siyasallaşma ve ülkeyi parçalama amacı yanında, asıl ABD’ye, İsrail’e ve Haçlı AB’ye “EVET” deniyordu.
Terörle Mücadelede Kur’an’ın Tavrı!
● Anarşinin kökünü kurutmak, ● Toplumda genel huzur ve güvenlik ortamını oluşturmak, ● Dış güçlerin maşası olan ve sürekli kışkırtılan terör yapılarını dağıtmak, ● Sivil ve asker kaybını sonlandırmak, terörle mücadeleye harcanan milyarlarca liralık kaynağı kurtarmak ve böylece can, mal ve namus emniyetini sağlamak üzere;
Devlet; çeşitli vesilelerle ve aracılar eliyle, ama asla acziyet ve zaafiyet göstermemek üzere, anarşi şebekesinin reisleri ve temsilcileriyle: Teslim daveti, tevbe süreci görüşmeleri yapabilir. Islah olmalarına ve tekrar topluma kazandırılmalarına fırsat tanıyabilir… Hatta; aldatılmış, mecbur bırakılmış ve suça karışmamış kimselere çeşitli aflar çıkarabilir.
Ancaak!.. Teröristlerin ve arkalarındaki merkezlerin sinsi hesapları ve dayatmaları istikametinde:
Geleceğimizi ve güvenliğimizi tehlikeye sokacak; özel hukuki yasalar, siyasi fırsatlar ve ayrışmaya yol açacak imkânlar veremez, çünkü bu açıkça bir HIYANET’tir!.. İşte şimdi Meclis’ten geçirilen çerçeve terör yasası tam da bu riskleri içermektedir.
Kur’an-ı Kerim’de, Maide Suresi 33 ve 34. ayetlerine Üstad Ahmet Akgül’ün verdiği meal, konuyu yeterince izah edicidir:
“Allah’a ve Resulüne (bunlara bağlı adil bir devlete ve hükümete karşı) savaş açanların ve yeryüzünde (ülkesinde ve bölgesinde) bozgunculuk çıkaranların (anarşiye ve isyana kalkışanların) cezası; (vuruşma anında) öldürülmeleri, (çarpışma sonucu yakalananlardan tedhişçi ve tehlikeli olanların) asılarak idam edilmeleri (ve ibreti âlem olsun ve caydırıcılığı bulunsun diye herkese gösterilmeleri), veya (terörde çok ileri gitmiş, nice asker ve sivil masum insanı katletmiş, isyan ve bölücülüğe önderlik etmiş ise sağ) elleriyle (sol) ayaklarının çaprazlama kesilmesidir. Yok eğer (istemeden ve bazı mazeret ve mecburiyetlerle anarşiye katılmış, sonra pişmanlık duymuşsa ve kendi bölgesinde kalması fitne ve fesada yol açacaksa, bunların ve yakınlarının da bulundukları) yerden (başka yörelere) sürgün edilmeleri (veya hapsedilerek böylece uyumlu ve yararlı vatandaş haline gelmelerine fırsat verilmesidir). Bunlar (onların) dünyadaki eziyetleri ve rezillikleridir, ahirette ise onlar için daha büyük bir azap (var edilmiştir).
Ancak, siz onlara güç yetirmenizden (terör şebekesini tepelemenizden) önce tevbe edip (anarşiden vazgeçen ve pişmanlıkla devlete teslimiyeti seçenler) hariçtir; (onlar için genel af çıkarmak suretiyle bu kandırılmış ve mecbur bırakılmış kimseleri yeniden topluma kazandırmak gerekir. Çünkü) Biliniz ki Allah da Bağışlayıcı ve Esirgeyicidir.” (Maide: 33-34)[2]
- https://t24.com.tr/politika/cerceve-yasanin-detayli-oylama-sonuclari-yeni-partide-54-ret-35-kabul,1341108
- Ahmet-Abdullah AKGÜL – TÜRKÇE KUR’AN-I KERİM MEAL-İ



sorumluluklarımızı kuşanmış olmanın Allah rızası yolunda en büyük hizmetin insanlara yararlı olmak olduğunu biliyoruz. Bu maksatla bu hizmetlerin peşinden koşuyoruz. Hadis-i Şerif hatırlayın. Yani insanların en hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sadece Müslümanlara değil, insan olan herkese. Allah’ın yarattığı ve en büyük tecelliye mazhar olan insana iyilik etmek. Bunun da en önemli, en geçerli yolu adil bir düzen kurmak. Bütün insanların dinine, görüşüne, fikrine, rengine bakılmaksızın onların temel insan haklarını sağlayacak adil bir düzeni kurmak için çalışmak Allah katında en makbul ibadettir. Bunu da Milli Çözüm yapmaktadir. Çünkü Milli Çözüm dışında adil düzen gibi bütün insanlığa huzur verecek bir hazırlığın, bir amacın peşinde koşan maalesef kalmamıştır. emr-i bilme’ruf, nehy-i annel-mülker yapacak, yani iyilikleri yürütecek, kötülükleri engelleyecek bir adil düzen kurmak için çırpınırsınız. Ancak bu şekilde Allah’ın en sevgili, en sadık, en seçkin kulları arasına katılırsınız.
Hz. Peygamber Aleyhisselam buyurmuşlar . insanlar, bütün insanlar takva ölçüleri yani iyilikte yarışmak, kötülükten sakınmak dışında bütün insanlar, taraklar bir tarağın dişleri gibi eşittirler. Efendimiz’den bu gerçekleri en iyi anlayan, kavrayan, öğrenen Hz. Ali Efendimiz ilim şehrinin kapısı, O da buyururlar ki ey insanlar, başka insanlar ya dinde kardeşinizdir veya o insanlar yaratılışta eşidinizdir. Öyleyse herkese temel insan haklarını sağlayacak , yeryüzünde huzur, emniyet, barış ve bereket ortamını oluşturacak bir adil düzen kurmak için bu amaçla çalışan, çırpınan, insanlar Allah’ın makbulüdür. Yeryüzünde zafer de onlar eliyle gerçekleşecektir . Bunların sayısı az olabilir. Zaten Cenab-i Hak hep kudretini az Sadıklar eliyle zafer vermek şeklinde göstermiştir. Bu gayretlerinizi devam edin.
Onun içindir ki hamdolsun yeryüzünde adil düzeni uygulayacak, bu yönde gayretlerini,
hizmetlerini tamamlayacak, Cenab-i Hak hepimizi Milli Çözüm ile bu hayırlı yolda, bu huzurlu yolda gayretli kılsın, usanan, yorulan, kaçan, kaytanlardan etmesin.Amin
Ne oldum değil sonumuz ne olacak diye düşünmeli Allah sonumuzu hayırla tebdil etsin. At izi birkez daha it izine karışmıştı. Ya o şehitlerin kanı kalkar hepinizi çarpardı. Nerede eski ülkücüler nerede eski Milli görüşçü olduğunu iddia edenler… Ve nerede vicdan vatan millet sevdalıları..Nerede çok bilmiş okur ve yazar takımı sizden bu vatan için canını kanını vermiş şehit ve gazi yakınlarına içine düştüğünüz ihanet ve kirli siyaset yalanlarına nasıl inandıracaksınız. En çokta zoruma giden Saadet parti olan basireti bağlanmışlar sizin farkınız ve faziletiniz Erbakan Hocamızdan kalan ferasetiniz nerede kaldı gerçi hiç olmamıştı. Olsaydı bu zillete ortak olmazdınız demekki aynı yerlerden emir almıştınız . Gelde bizim milli görüş tabanına anlat. Milli Çözümün haklı eleştiri ve uyarılarına kızıp bizlere küsen Kadıköy parti mensuplu köylümüze gördünüzmü Milli Çözüm yine haklı çıktı siz bizlere boşuna darılacağınıza üstünüzdekilerin aldığı bu kararı sorgulasanıza deyince apışıp kalmışlardı. Anlayana davul zurna saz anlamayana … Milli Çözüm iktidarı çok yaklaşmıştır. Çünkü ülkesini seven sahiplenen artık kurumsal hiç bir parti basın yayın organı kalmamıştır..!
BİR YAHUDİ GENERALDEN VE BİR PKK’LIDAN SİYONİST İSRAİL’İN KÜRT PLANI İTİRAFI…
İsrail Ordusunda, Kara Kuvvetlerinde 2022 yılına kadar görev yapan General Yitzhak ile İsrail’in PKK-YPG-SDG konusunda soru-yanıt şeklinde yapılan röportajından alıntı:
İsrail’in Arzı Mevud yani Nil’den Fırat’a uzanan Vadedilmiş Topraklar-Arzı Mevud’un kuzeyde sadece Türkiye’yi değil Suriye, Irak, İran topraklarını da kapsadığını görüyoruz. İsrail’in önceliği hangi ülkeler?
General Yitzhak: “İsrail kesinlikle üniter bir Suriye istemiyor. Aynı şekilde İran’ı da mutlaka bölmek istiyor. Öncelik Suriye ve bunu Dürziler ile Kürtler üzerinden başaracağına inanıyor. İran’ı da başta Kürtler olmak üzere bazı diğer etnik gruplar üzerinden böleceğini düşünüyor. Netanyahu, generallerle yaptığı tüm toplantılarda Türkiye’yi nasıl zayıflatırız, böleriz? Türkiye’ye karşı hangi ülkeler ve örgütlerle iş birliği yapalım? gibi sorular sorar ve PKK-YPG-SDG’ye eğitim veren bazı subaylar da örgütün durumu hakkında bilgiler paylaşırdı.”
Görünen o ki Netanyahu, Suriye’de Rojava Özerk Bölgesini koruyup güçlendirip, bu bölgeyi Türkiye’nin güneydoğusuyla birleştirme hesabı yapıyor. Bu durumda Vadedilmiş Topraklarda, Kürt Özerk Yönetimi ya da devleti olacak. Yani Vadedilmiş Topraklarda üniter bir Suriye ve Türkiye olmayacak, ama bu kez de başka bir yapı ortaya çıkacak. Bununla nasıl baş edilecek?
General Yitzhak: “Bu sorunun yanıtı çok basit. İsrail, PKK-YPG-SDG ve benzeri Kürt örgütlerini kolaylıkla manipüle edilebilir, içine sızılabilir, merkezi yönetimlere karşı kullanılabilir örgütler olarak görür. Vekil güç olarak kategorize eder. Bu örgütlerin Türkiye ve Suriye’den toprak koparmaları, Özerk Yönetim ya da devlet kurmaları teşvik edilir. Ama bu örgütler hedeflerine ulaştıklarında ise Vadedilmiş Topraklarda ayakta kalmaların ve yaşamalarına müsaade edilmez. İsrail’in Kürt politikası ya da stratejisi budur.”
Yani bu örgütler Türkiye ve Suriye’de hedeflerine ulaştıktan sonra İsrail, Kürtlerin kurdukları yapıları yıkar mı? Yaşamalarına izin vermez mi?
General Yitzhak: “Arzı Mevud kafası, işin pis ve zor tarafını yani terör ve ülke parçalama işini Kürtlere yaptırıp, sonra da onları tasfiye etmek şeklinde çalışır. Binlerce yıllık devlet geleneği ve devlet aklı olan Türkiye’yi parçalamanın zorluğu bilinir. Ama Kürtlerin oluşturacakları yapıları dağıtmak İsrail için çocuk oyuncağıdır. Arzu Mevud taraftarları istediklerini aldıktan sonra, Kürtleri silip atarlar.”
Kürtleri silip atmak, onları yaşadıkları topraklardan sürmek demek değil mi?
General Yitzhak: “Netanyahu gibileri için Arzı Mevud hedefine ulaştıktan sonra her şey mübahtır. Filistinliler nasıl topraklarından sürüldüyse, Yahudi yerleşimcilerin el koyduğu evlerinden, arazilerinden nasıl atıldılarsa, Gazze’de sürgün planı nasıl işliyorsa Kürtlere de aynısını yaparlar. Bundan hiç kuşkum yok. İsrail, Kürtleri kolay lokma olarak tanımlar.” (Gürbüz Evren, Independent Türkçe – 10.01.2026)
PKK’LIDAN İTİRAF: PKK terör örgütü yöneticilerinden “Bese Hozat” kod adlı Hülya Oran, kendi güvenliği için Siyonist İsrail’in Kürtleri nasıl kullanmak istediğini şöyle itiraf etti; “Bölgede ve Ortadoğu’da 3’üncü Dünya Savaşı yoğunlaştı. Bölgenin dizaynı çok gündemde. Süreci bütün bu gelişmelerden kopuk ele alamayız. Gelinen aşamada 21’inci yüzyılın dengeleri, siyasi sistemi yeniden dizayn ediliyor. Bu anlamda bölge dizaynı İsrail’in güvenliği ve çıkarları temeline ele alınıyor ve o temelde yeniden düzenleniyor. Giderek İsrail bölgede hegemonik güç oluyor. ABD, İngiltere ve batının ciddi desteği tüm bölge üzerinden etkisi giderek artıyor.
Bu gelişmeler doğrudan Kürtleri de ilgilendiriyor. Çünkü Kürtler de tüm bu dizayn içindedir, bu gelişmelerin tam merkezindedir savaşın tam merkezindedir. Bütün bu güçlerin de İsrail başta olmak üzere ABD başta olmak üzere Kürtler üzerinden ciddi hesapları var, planları var. Bu dizaynda kendi menfaatleri çıkarları temelinde İsrail’in
güvenliği temelinde bir biçimde Kürtlere de yer vermek isteyen bir politika izleniyor, bir strateji izleniyor.”
Bu açıklamalar Siyonist İsrail’in Ortadoğu’da özellikle PKK’lı teröristler üzerinden Kürtleri kullanarak nasıl bir oyun planladığının en açık itiraflarıdır ve tabi Erbakan Hocamız “KÜRT sorunu diye asıl ABD-İsrail gibi küresel güçlerin bölge üzerinde “Büyük İsrail” planları olduğunu ve bu planlarını PKK terörünün arkasına gizlediklerini ve kurulmak istenen herhangi bir bölgesel yapının bu (Siyonist ve Haçlı emperyalist) gücün elinde oyuncak olacağını ve Kürt halkına asla saadet getirmeyeceğini” söylediği sözleri ve Milli Çözüm’ün defalarca yazdığı bu gerçekleri bakalım iş işten geçmeden ne zaman anlayacaksınız.
Gelelim çıkardığınız 12 Maddelik Çözüm Harikanızla ilgili kafamıza takılanlar…
PKK/KCK unsurları ile anlaşıp “Terörsüz Türkiye” diye yola çıkanlar siz hangi PKK/KCK unsurları ile masaya oturdunuz ve kimler silah bırakıp kendini tasviye edecek? Mesela; örgütün Suriye (YPG/SDG), Irak (KCK/HPG), İran (PJAK) ve Avrupa’daki yapılanmaları/bağlantılı kurumlar da bu anlaşama kapsamına dâhil edildi mi?
Önce silah bırakacaklar ve kendilerini tasviye edecekler, yetkili kurumlar evet tasviye olunmuş diyecek MGK evet doğru diyecek ve 6 aylık süreç başlayacak mış(!) peki bu (silah bırakma ve tasviye olma) süresi ne kadar 2 ay mı 2 sene mi belli değil bu bekleme süresi makul olarak ne kadardır?
Bu tasviye sürecinde neye bakılacak? Mesela; Silahlarını tamamen teslim edildi mi? Tüm mühimmat depoları boşaltıldı mı? Silahlı kadrolar, Komuta zinciri, Lojistik ağ, Yeni kadro devşirme ve Avrupa’daki örgütsel-finansal ağı vb bir kontrol nasıl yapılacak? Çünkü yasanın 1. Maddesinde yer alan “güvenlik kurumlarınca tespiti ve bu tespitin teyidi” ifadesinden başka bire şey yok bu konuda!..
Asıl merak edilen Kanunun 10. Maddesinde yer alan “Bu Kanunun amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari veya cezai sorumluluğu doğmaz” hükmü ne amaçla konuldu? Acaba; MGK’nın önüne “Örgüt tamamen tasfiye oldu, Suriye ve Kandil’de tek bir mühimmat kalmadı” raporu verildikten sonra; örgütün tasfiye olmadığını gösteren eylemler, hücre yapılanmaları veya silahlı varlık ortaya çıkarsa, bu durum böyle rapor veren kişi hakkında hukuki ceza oluşturulmasın diye bir güvence midir?
Çözüm diye her şey düşünülmüş ve gerekli tedbirler alınmış gibi görünse de; PKK’nın işi yokuşa sürmek için yeni talepleri başladı ve Çerçeve Yasaya “Öcalan” şartı koyulurken, PKK’nın Avrupa’daki yapılanması KONGRA-GEL Eşbaşkanı Remzi Kartal da “Öcalan olmadan geri dönüşler olmaz” diyerek itiraza başladı.
PKK’nın Zap bölgesinde bazı mağaraları tasfiye etmesinin dışında Kandil, Gara, Mahmur, Sincar, Asos gibi bölgelerdeki kontrol alanlarını boşaltma ve silah bırakma konusunda direnç gösterdiği ve somut bir adım atmadığı biliniyor.
Hatta; ABD/İsrail-İran Savaşı ve yeni hayaller ile İran’a yönelik saldırılar başlamadan önce 22 Şubat 2026’da İranlı 5 Kürt muhalif örgüt, İran Kürdistan Demokrat Partisi (IKDP), PKK’nın İran kanadı PJAK, PAK, Habat Komala, “Irak Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu” adıyla ABD ve Siyonist odakların yönlendirmesiyle bir araya gelerek bir çatı yapı oluşturdu ve bir deklarasyon yayınladılar. İran’a yönelik yapılacak bir kara harekatıyla ABD/İsrail hava desteğiyle Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgeler bu yapılanmayla kontrol altına alınacaktı!.. İşte Kandil’in; bir yandan Öcalan’ın talimatları ve tabanın talepleri bir yandan ise İran’da, Suriye’de oluşabilecek yeni fırsatlar ve İsrail’in yönlendirmesi arasında pozisyon almakta zorlandığını ve zaman kazanmaya yönelik bir hareket tarzının içerisine girebileceğini de öngörürsek…
Aklımıza, bu olayın nasıl sonuçlanacağı ile ilgili; Kıbrıs’ın tamamının AB’ye alınması ve Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından hazırlanan ve adayı birleştirmeyi hedefleyen planın, Rumların reddetmesiyle tamamen rafa kalkması gelmişti. Çünkü; Türk tarafı EVET, Rum tarafı HAYIR verince birleşme olmamıştı.
Şimdi de; “Terörsüz Türkiye” diye Türk tarafı her şeye EVET demeye hazır da, sanırım kendi içindeki bölünmüşlükler, anlaşmazlıklardan ve (kim daha çok veriyor hesabıyla) acaba daha büyük kazanımlar elde edebilir miyiz düşüncesiyle KÜRT tarafı bu anlaşmaya HAYIR diyecek Allah-u Alem ve “Böylece onlar Müslümanlara ve mazlumlara karşı) bir tuzak (hileli bir düzen) kurdular. Biz de, farkında olmadıkları bir tuzak kurup (onların planlarını altüst ettik ve bu tuzaklarını onların başına geçirdik.)” (Neml: 50) diyen Allah’ı hiç hesaba katmadıkları belliydi ama “Onlar tuzak kuruyorlardı, Allah da tuzak kuruyordu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” (Enam: 30) ayetinin ne demek istediğini çok yakında göreceklerdi….
Son iki yıldır, iktidar ve ortağı eliyle,Güya pkk yı fes etme, ülkede barış adı altında,Amerikanın dayatması ile,
Apo ve Pkk ya tanınan serbestlik ve iltimas” af “verilmesi, TBMM’de de çerçeve yasasına Evet kervanına birde muhalefetin dahil olması,
Rıza Tevfik in, Sultan Abdülhamid Han’dan sonra ki, Şu mısraları yine aklıma geldi..
ve son Mısralarda da, Erbakan Hocamızı birkez daha anar ve arar olduk..
Haddi yok, açlıkla derde girenin,
Sehpâ-yı kazâya boyun verenin.
Lanetle anılan cebâbirenin
Bu, rahmet okuttu en küstahına.
Çok kişiye şimdi vatan mezardır,
Herkesin belâdan nasîbi vardır,
Selâmetle eren pek bahtiyardır,
Harab büldânın şen sabahına.
Milliyet dâvâsı fıska büründü,
Ridâ-yı diyanet yerde süründü,
Türkün ruhu zorla âsi göründü,
Hem Peygamberine, hem Allâh’ına.
Lâkin sen sultânım gavs-ı ekbersin
Âhiretten bile himmet eylersin,
Çok çekti şu millet murada ersin
Şefâat kıl şâhım mededhâhına.
Yazıda bahsedilen “sinsi 10. Madde” bu:
Görev ve sorumluluk
MADDE 10- (1) Bu Kanun kapsamında verilen görevler,
ilgili kamu kurum ve kuruluşlarınca ivedilikle yerine getirilir.
(2) Bu Kanunun amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri
yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukukî, idarî veya cezaî sorumluluğu doğmaz.
Yazının başındaki bölüm zaten her şeyi özetlemiş:
“…Tercihler yapılmıştır ve milletvekilleri kimin vekilleri olduklarını ispatlamışlardır. Bakmayın siz bazı muhaliflerin birbirileri aleyhlerine atıp tutmalarına, hırlaşmalarına, bir (masonik) ıslık ile maalesef hepsi popolarının üzerine oturmuş ve talimatı özgür iradeleri(!?) ile yerine getirmiş bulunmaktalardı…”
Böyle giderse herçeği haykırmaktan bir gün çatlayıp öleceğiz gibi 🙁
Ülkemizde yaşanan insan hakları sorununu emperyalistlerin tanımlamasıyla Kürt Sorunu olarak tanımlarsanız terör olayını da etnik bir sorun olarak algılayıp en son eşit halklar deyip ulus devleti çökertirsiniz. ABD Büyük Elçisi Tom Barrak ne dedi; ” güçlü ulus devlet tehtittir”. Kim için? Tabii ki İsrail için. Şimdi çıkarılan bu yasayla çıkacak sonuçların (etnik yapıya dair güya hak mücadelesi ve taleplerinin) ulus devlet yapımızı zedelemeyeceğini kim garanti edebilir?
Ayrıca Milli Görüşçüyüz diyenlerin böyle bir yasaya evet demeleri Erbakan Hocamızın mirasını tarihe gömmek istemeleriyle aynı şeydir. Erbakan Hocamız hiç bir zaman Kürt Sorunu demedi. Bir insan hakları sorunu dedi. Dolayısıyla olaya nasıl yaklaşmamız gerektiğini ve nasıl çözüm bulmamız gerektiğini defalarca anlattı. Şimdi kalkmış birisi şartlı evet diyor, diğeri çekimser kalıyor (sanki çekimser kalmak evet le aynı şey değil). Galiba bizleri de bunları anlamayacak kadar saf zannediyorlar.
“Tarafımız ve Safımız, Ayarımızı Gösterir”
Milli Görüş lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamızın, Onun düşünce sistematiğini devam ettiren Üstad Ahmet Akgül ve Milli Çözüm gönüllüleri için; tarih ve hali ile Kur’anda geçen her bir kıssa, hatta farazi zamanda yolculuk ve tarih, geçmişte yaşanıp bitmiş kuru bir masal değil; yaşanmış imtihanlardan ders alınıp, yaşanacak olan imtihanlar için bir tecrübe hazinesidir.
Bu farazi zaman yolculuğu, bireyin ahlaki tutarlılığını ve inanç samimiyetini ölçen en hassas turnusol kâğıdıdır:
“Faraza, bir zaman tünelinden geçirilip Asr-ı Saadet dönemine; Bedir tepesine ya da Uhud meydanına bırakılsanız… Bir tarafta Âlemlerin Efendisi Aleyhisselâtü vesselâm ve arkasında sayıca az, teçhizatsız ama iman dolu ordusu; karşı tarafta ise Ebu Cehil’in veya Ebu Süfyan’ın komuta ettiği, maddi güç ve konforla donatılmış azgın küfür ordusu çarpışmaktadır. Bu manzarayı bizzat müşahede ettiğinizde alacağınız tavır, sizin gerçek ‘ayarınızı’ belirleyecektir:”
1. Pozisyon: Küfür ve Sömürü Cephesine İltihak
Hangi dünyevi maslahat, taktiksel gerekçe veya konjonktürel mazeretle olursa olsun; Ebu Cehil’in veya Ebu Süfyan’ın safına katılan, onun ordusunu alkışlayan, ona lojistik ve manevi destek sağlayan kimse, içindeki küfrü, nankörlüğü ve kötülüğü tescillemiş olur. Bu pozisyondaki bir kişinin sonradan “farklı niyetlerim vardı” diyerek kendini savunması, onun ontolojik hıyanetini ortadan kaldırmaz.
2. Pozisyon: Tarafsızlık Yalanı ve Münafıklığın İspatı
Savaşın en kritik anında tarafsız kalmayı tercih ederek, “Ben iki tarafa da bulaşmayayım, ne olur ne olmaz, Allah Hakka yardım etsin” deyip kenarda oturan kimse, münafıklığını kesin olarak ispat etmiş sayılır. Zira Hak ile Bâtılın kılıç kılıca geldiği bir meydanda “Allah Hakka yardım etsin” diyerek tarafsız görünmeye çalışmak; özünde “Ben hangi tarafın haklı olduğundan emin değilim, Hz. Muhammed’in (SAV) davasının doğruluğu konusunda şüphe içindeyim” anlamına gelen sinsi bir inkâr ve kaytarma biçimidir.
3. Pozisyon: Hak ve Adalet Sancağı Altında Sebat
Yok eğer, bu durumu görür görmez “Resulüllah’ın ayağına diken batacağına benim gözüme ok saplansın” diyerek yerinden fırlıyor ve bağırsakları çalılara takılsa bile İslam’ın safına katılmak ve Allah yolunda vuruşmak üzere koşuyorsa, o takdirde gerçek bir mü’min olduğunu kanıtlamış birisidir.”
Erbakan Hocamızın anlattığı bu farazi zaman yolculuğu göstermektedir ki, hayatın gayesi sadece ibadetlerin şekli ritüellerini yerine getirmek değil; her devirde kurulan Hak ve Bâtıl savaşında safını netleştirmek ve “cihad” şuurunu kuşanmaktır. Zira “Hayat; İman ve Cihaddır”. Tarafımız ve safımız, ahirette kimlerle haşrolunacağımızın yegane belirleyicisidir.
Erbakan Hocamızdan ve Üstad Ahmet Akgül Hocamızdan öğrendiğimiz ve sadırlarımıza taşıdığımız bir önemli bilgi de insanlık tarihi çizgisel bir ilerleme değil, tek bir ilahi hakikatin farklı dönemlerdeki tekrarından ibarettir. Cennet’ten yeryüzüne gönderilen Hz. Adem’den itibaren başlayan bu büyük imtihan; Habil ile Kabil’in dramında, Hz. Nuh’un tufanında, Nemrut karşısında Hz. İbrahim’in kıyamında, kuyuya atılan Hz. Yusuf’un sabrında ve Firavun karşısında Hz. Musa’nın davasında hep aynı özü barındırmıştır. Bedir ve Uhud savaşları da bu kozmik mücadelenin Asr-ı Saadet perdesindeki en parlak tecellileridir.
Modern Çağın Bedir’leri ise her zaman Hak ve Batıl’ın sahneye çıktığı Siyasi İrade, “Oy” gerçeği ve “Gizli-Açık Kabin” İmtihanıdır.
Erbakan Hocamızın ve Milli Çözüm düşüncesinin en devrimci tespiti, Asr-ı Saadet’teki Bedir ve Uhud meydanını modern çağın siyasi arenalarına taşımış olmalarıdır.
Bugün yeryüzünde cereyan eden kavga, özü itibarıyla Batı Kulüpçüleri (Avrupa Birliği, NATO ve küresel Siyonist sömürü merkezleri) ile Kur’an’ın emrettiği adil bir dünyayı (Adil Düzen ve İslam Birliği) kurmak isteyen Milli Görüş arasındadır.
Bu bağlamda, modern demokratik sistemlerde bireyin kullandığı “oy”, sıradan bir siyasi tercih veya kağıt parçası değildir; Hak-Bâtıl savaşında atılan bir kurşun, hatta küresel dengeleri sarsacak bir atom bombası hükmündedir. Oy, bireyin Hakka sadakatini beyan ettiği şahitlik senedidir.
Erbakan Hocamız, Müslüman halkı bu şuurla uyararak “Gizli Kabin” gerçeğini şöyle haykırmaktaydı:
“Şimdi şurada gizli bir kabinde, kimse seni görmeden ve hiçbir dünyevi baskı altında kalmadan eline bir kağıt veriliyor. O kağıtta sana soruluyor: ‘Sen İslam Birliği’ni ve Kur’an’ın Adil Düzen’ini mi istiyorsun, yoksa faizci sömürgeci Avrupa Birliği’ni ve Batı medeniyetini mi istiyorsun?’. Eğer sen orada gidip de gâvurların takdir ettiği sistemlere, Avrupa Birliği’ne ‘EVET’ mührünü basarsan, ahirette Ehl-i Bedir’in ve sadık sahabenin safında yer almayı nasıl umabilirsin?”.
Milli Çözüm, Erbakan Hocamızın rahlesinden geçtikleri ya da bunu iddia ettikleri halde “Milli Görüş gömleğini çıkardık” diyerek küresel sömürü güçleriyle iş birliği yapan ve dindar kahramanlar olarak parlatılan kadrolara ve halen Erbakan Hocamızın maddi ve manevi mirasçısı olduklarını iddia edenlere yönelik çok sert manevi ve siyasi eleştiriler yöneltmiştir.
Bu çerçevede şu vahim tarihsel gerçekler deşifre edilmektedir:
Zaman tünelinde Bedir meydanına yapılan bu zihni ve manevi yolculuk, mü’min için zamandan ve mekândan bağımsız, ebedi bir duruş ahlâkı inşa eder. Tarih değişse, aktörlerin isimleri farklılaşsa da imtihanın özü sabittir: Ya sömürücü Siyonist çarkların birer dişlisi olunacak ya da her türlü bedeli ödemeyi göze alarak Adil Düzen sancağı altında saf tutulacaktır.
Milli Görüş ve onun hakiki sözcüsü olan Milli Çözüm mektebi, insanlığın kurtuluş reçetesi olan bu Adil Nizamı kurmak için her dönemde sebatla mücadele etmeye devam edecek ve gerçeği riyakârların suratlarına çarpmaya devam edecektir ta ki: “… Rabbinize karşı hiçbir mazeretiniz (kalmasın ya da özür dileyip ıslah olasınız) diye ve olur ki (söz dinleyip) sakınırlar ümidiyle…” (A’raf Suresi: 164)
Onu bunu bilmem! Milli Çözüm olmasaydı, bu değirmene biz de su taşıyor olurduk! Her anlamda Aziz Erbakan Hocamızın mirasını muhafaza eden Ahmet Akgül Hocamıza bin teşekkür!..
RABBİMİZ, ONCA TAHRİBAT VE TAHRİFATLARA KARŞILIK NEDEN İMHA ETMİYOR DA İMHAL EDİYOR?!
Nahl Suresi 61. Ayet
Eğer Allah, insanları zulümleri nedeniyle (hemen) sorguya çekecek (ve cezasını verecek) olsaydı, onun üstünde (yeryüzünde) canlılardan hiçbir şey bırakmazdı; fakat onları adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. (Şu var ki) Onların ecelleri geldiğinde ise, (artık) ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler.
(BAK: http://www.mealikerim.com/16/nahl/61 )
Rabbimize şükürler olsun ki; günümüzün Kur’an’a Tercümanlık eden, insanlığa Hakkı ve gerçekleri eğmeden bükmeden yazmakta haykırmakta olan Milli Çözüm var… Zalimlerin lehine mazlumların aleyhine gayrette çabada bulunanlara neme lazım deyip, onca işlenen rezaletlere ahlaksızlıklara onursuzluklara, yanlışlıklara kötülüklere çirkefliklere zararlı olanlara ve zulümlere ve buna müsaade eden sisteme ve işbirlikçilerine karşı çıkmayanlara sessiz kalanlara sıcak bakanlara Cenab-ı Hakk yine insanlığın dünya ve ahiret saadeti için gönderdiği Kur’an’ı Kerim’inde bizlere şöyle sesleniyor:
HUD SURESİ 116. AYET
(Bugün de) Sizden önceki dönemlerde de; yeryüzünde fesat çıkarmak isteyenlere mâni olacak gayret sahipleri bulunmalı değil miydi? Fakat onlar arasında kendilerine necat (ve fazilet) verdiğimiz çok az kimse (böyle davrandılar; ama çoğunlukla nefislerine ve çevrelerine) zulmedenler ise, kendilerine verilen servet ve nimetlerin peşine düşüp şımardılar… (Maalesef akıl ve ilim erbabı kimseler de bunların fısk-u fesadına mâni olmadılar ve hep birlikte battılar.) Onlar mücrim olmuş (suçlu ve sapkın) insanlardı.
((BAK: http://www.mealikerim.com/11/hud/116 )
İçimizi ferahlatan rahatlatan manevi bir konforun zirvesini yaşatan Milli Çözüm Şiirlerinden birinde geçen şu dizeleri hatırlatmak istiyorum:
Gerçeği konuşan, tek siz kaldınız
Milli Çözüm ehli, ne büyük nasip…
Münafık kalplere, korku saldınız
Hâlâ inkâr eder, marazlı kâzip…
Lütfunla gerçeğin, vardık farkına
Nankör kılma; şükrün, erdir çarkına
Dünyanın garbına, hem de şarkına
Hidayet mührünü, vurdur ey Habip…
Konuyla ilgili Hud Suresi 117. Ayeti hatırlatmak İstiyorum:
Şayet ahalisi (içinde, halkı ikaz ve irşat ekibi bulunsa ve) ıslah edici (muslih) kimseler (gibi, toplumu ve düzeni iyileştirme yolunda çalışsalardı), Rabbin o şehirleri (hâşâ) zulmen=haksız yere helak edecek olmazdı.
(BAK: http://www.mealikerim.com/11/hud/117 )
Yine bir Milli Çözüm makalesinden öğrendiğim şu öz bilgiyi hatırlatmak yararlı olacaktır:
Tahdis-i nimet; Allah’ın ikram ettiği nimet ve faziletleri, övünmek ve böbürlenmek için değil, Rabbine teşekkür etmek ve nimetlerin asıl sahibini belirtmek anlamındadır.
Duhâ Suresi 11. ayeti, sadece buna izin değil, aynı zamanda bir emir makamındadır:
“Ve (Sana lütfettiği bütün bu üstün fazilet ve meziyetlerden dolayı, övünmek ve böbürlenmek için değil, ama sevinmek ve şükretmek niyetiyle) Rabbinin nimetini (anıp minnet ve memnuniyetle) hatırlat ve anlat (ki Makam-ı Mahmud’a ulaşasın.)” (BAK: http://www.mealikerim.com/93/duha/11 )
İyi ki varsın Milli Çözüm!.. Ya rabbi, böylesi bir nimeti lütfettin sonsuz şükürler ediyoruz. Rabbim bizlere bu nimetin gereğini yerine getirme gayret ve çabasını lütfeylemesi duası ve temennisiyle!..
Mesele yalnızca bir yasa ya da siyasi tercih değil; ilke, duruş ve vicdan meselesidir.
Erbakan Hocamın bizlere bıraktığı Milli Görüş anlayışı, şartlara ve siyasi hesaplara göre şekil değiştirmek değil, doğru bildiğini her şartta savunabilmektir.
Milletin iradesi, devletin bekası, şehitlerimizin emaneti ve gazilerimizin hakkı hiçbir siyasi hesapla ikinci plana atılamaz. Bugün sp lilerin aslında genel başkan şartlı destek verdi söylediğini dinleyin diye savunduklarına diyoruz ki, önemli olan kimin ne söylediğinden çok, hangi ilkenin yanında durduğunuzdur.
Dün eleştirdiğinizi bugün sırf siyasi hesaplar uğruna savunmak; ilke değil, çıkar merkezli bir duruştur.
Milli Görüş’ün asıl gücü; makama, mevkiye veya birilerinden gelecek beklentiye göre değil, doğru bildiğinin yanında durabilmesindedir.
Çünkü dava adamlığı, alkışın olduğu yerde konuşmak değil; gerektiğinde kendi mahallene de itiraz edebilmektir. Vicdan susarsa, en güzel sözlerin bile bir anlamı kalmaz.
Siyaset değişebilir, ittifaklar değişebilir, makamlar değişebilir; fakat hak ve adalet değişmez. Milli Görüş bu demektir.
Ve şunu bir kez daha iyi anlıyoruz ki,
Milli görüşün özü “Milli Çözümdür”
Hak bildiğimiz Milli çözüm yolundan ayrılmadan, milletin ve devletin yanında durmak dileğiyle.
Niçin D8 İslam birliği,Adil Düzen sistemi değilde bu yasa için çalışılıyor ?
Bir asker için Menemen yakarim diyen şahsi her seferinde dinsizlikle şuçladilar.Canakkalede mermisi azalan ordumuz düşman mermilerinin önüne cesetlerden set kurdular. Yıllardır şehit veren askeri bir tarafa koyanlar askere yürüyenler askere türkurtenler. Bizler yıllardır önümüze konulan atanmış kişileri seçtik vekil yaptik.
Saadet partisine oy verirken Vekil efendilerin azda olsa milli görüş çizgisi var olacağını düşündüm ancak yapılan bu Şehit analarına babalarına ne diyeceksiniz
Saadet vekilleri iklim yasasından mecliste oy kullanmayan gurup. Ben kendi vekillerin başta olmak üzere hakkımı helal etmeyecem. Son nefesime kadar da ne selam nede merhaba olmayacak. Derhal parti üyeliğimi de resmi olarak istifamı yaptım. Yazıklar olsun bunlara
BİR ERBAKAN KERAMETİNE DAHA ŞAHİT OLUYORUZ…
Aziz Erbakan Hocamız bir konuşmasında;
“Siyonizm öyle ustadır ki; ‘Kim? Ben mi? Ben hiç siyonizme hizmet eder miyim?’ şarkısını söylettire söylettire, kendi ordusunda işbirlikçilere askeri talim yaptırır.” buyurmuşlardı.
Meclisteki sözüm ona milletvekillerinin çoğunluğu maalesef ferasetsiz işbirlikçi partilerin mv li oldukları için onlardan milletin hayrına bir adım beklenmezdi.
Lakin Milli Görüş ün partisi SP liler ise Milli Çözümcülerin sahip olduğu Erbakan ferasetinden bilinçli olarak uzaklaştırıldıkları için ilk sınavda tongaya düşmüş, Çerçeve Yasaya evet diyerek Siyonizmin menfaatleri doğrultusunda adım atmış durumdadırlar… Bu zelil durumdan biran önce dönmezlerse bunca Şehitlerin çarpmasından kurtulamazlar maazallah…
Milli Çözüm’den başka bir çare kalmamıştı!
“Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” denilerek Türkiye’yi bölmek için oynanan oyunlardaki asıl amaç; Türkiye’yi İsrail’in vilayeti yapmaktı!
Erbakan Hocamız Altınoluk’taki Cuma sonrası selamlaşma sohbetinde; AKP hükümetinin Kürt açılımını, İsrail’in oyunu olarak değerlendirip, Kürt açılımındaki asıl amacın Türkiye’yi İsrail’in vilayeti yapmak olduğunu, bütün memleket evlatlarının da bu konuda uyanık olması gerektiği çağrısını yapmış ve şunları söylemişti:
“Ey millet, bu terörü tarihe gömeceğiz’ diye halkı aldatacağını sanıyorlar. Bana bak yaaa, sen ağzındaki baklayı çıkarsana. ‘İlle Kürt meselesi diye, Türkiye’nin bölünmesini istiyorlar. Bu yolda çalışmamızı dayatıyorlar’ gerçeğini ortaya koysana! Bunlar dış güçlerin kışkırtması ve Haim Nahum planıdır. Türkiye’yi bölmek için oynanan oyunlardır. Böyle Türk-Kürt diye, ayrım diye bir meselemiz yok. Kürt-Türk birbirimizin kardeşiyiz. Tek bir milletiz, tek bir ümmetiz. Tarih boyunca da birbirimizle kardeş gibi yaşamışız. Avrupalı bizi bölmek için böyle şeyleri çıkartmak istiyor, alet olmamak lazım. Bu sebepten bütün memleket evlatlarının uyanık olması, dış güçlerin oyununa aldanmaması lazım. Yöneticilerin de bilhassa onlara alet olmamaları lazım.”
uyarılarına rağmen, SP’li yetkililer Milli Görüş’le köprüleri yıkmışlar mıydı?
Tek başına SP imzası ile oylamaya katılan en kahraman (!?) SP Genel Başkanı Mahmut Arıkan İsrail projesine, ABD ve Haçlı AB isteklerine “evet” diyerek Milli Görüş’ü fiilen tarihe gömme hıyanetlerine destek veriyordu.
Diğer bir vefasızlık ve mide bulandırıcı eksen kayması ise Saadet Partisi’nde ve entegre edildikleri YENİ YOL Partisi’nde yaşanıyordu.
SP’li milletvekillerinin hepsi artık YENİ YOL’cu sayılıyordu. Hiçbirisi de bundan gocunmuyordu!? Yani artık Milli Görüş’le bağlantıları konuşulmuyordu.
Sadece Genel Başkan, SP adına oylamaya katılıp kahraman gibi “EVET” oyu kullanıyordu…
Acaba bunlar, bir İsrail projesine, ABD ve Haçlı AB isteklerine “evet” dediklerini ve Milli Görüş’ü fiilen tarihe gömme hıyanetlerine destek verdiklerini, gerçekten anlamayacak kadar saf mıydı?.. Yoksa bunlar milleti bu kadar saf mı sanıyorlardı?
Halkımızın artık uyanması için daha ne yaşanması lazımdı?
Bu insanımız üzerindeki kan uykusu daha ne kadar sürecek ve koyulaşacaktı?
Daha ne kadar Milli Çözüm uyarılarına kulak tıkanacaktı?
Çözüm; Erbakan Hocamızın yıllar öncesinden atiyi gören şu sözlerinde gizlidir, aksi hal ise “ayaklarımızın altından toprak kayması”dır!..
“Bakın size kesinlikle ifade ediyorum ki: TÜRKİYE’NİN KURTULUŞU; Milli Çözüm’e inanan bir Cumhurbaşkanı’nın o makama oturması, Milli Çözüm’e inanan bir Hükümet’in kurulması ve yeni bir devrin başlamasıyla mümkündür!”
Bakınız: TRT Basın Toplantısı, Yazarlar soruyor – Nisan 1980
Üzüldük ama şaşırmadık; ne bekliyorduk ki onlardan incinelim? Hayır penceresinden bakınca, emeği geçenlerde hayır olmasa da siyasi dönüşüm ve milli mutabakat için bir adım daha atılmıştır. Bugün haberlerin yapıldığı tüm sitelerdeki yorumlarda, her türlü görüşten insanın bu yasaya karşı olduğunu görüyoruz. Milletin siyasetten ümidini yitirdiği bir dönemde yeni bir siyaset atmosferine geçmek hem kolay olacak hem de büyük kararların bir günde alınmasına alışılmış olunacaktır.
“DİĞERLERİ” ŞÖYLE DURSUN!..
Aziz Erbakan Hocamız haykırırdı. “Biz ve diğerleri, diğerleri!…”
Şimdi “diğerleri” şöyle dursun.
Saadet Partisinde mevcut bu aymazlığa tepki olarak Trabzon’da olduğu gibi İlçe başkanının partiden istifası ve yer yer itirazlar ve görevden istifalar yaşanmış, Gebze gibi önemli ilçelerde de ehli vicdan Saadet Partililer direk GENEL BAŞKANA itiraz etmişlerdi. Bazı Saadetliler ise Süreci alkışla karşılamış hatta slogan geliştirmişlerdi: “İstifa edilmez, istifade edilir!” Yanlış duymadık SAADET PARTİLİLERİN sosyal medya hesaplarından yapılan paylaşım işte bu.
Nasıl?
Neden?
Niçin?
Kimden?
Yani AKP’ye payanda ol, belki VEKİL gelir!
Hal bu.
Bizler Milli Görüşçüler olarak sohbet ve meydanlarda; Sahabeyi hep örnek aldık, örnek verdik. Hz. Ömeri kürsüden belagatle anlattık. Ne demişti Adil Halife: “Haktan saparsam ne yaparsınız?!”
Sahabe ne cevap vermişti “Seni kılıçlarımızla düzeltiriz.”
Hz. Ömer Şükretmişti.
Bizim Milli Görüş camiası başkalarına anlattı da, Kendisini müstağni saydı…
Unutmayın “Hiç bilenlerle bilmeyenler eşit olur mu?!” emri mucibince adalet gereği günahıda kat kat sevabıda…
İŞTE AYNA:
Adı Milli Görüşçü, kimilerin kararları, kimilerin karekteri AKP!?..
EY “MİLLİ ÇÖZÜM” SADIKLARI AÇIK GERÇEK ŞU Kİ; BİR SEN KALDIN HAKKI HAYKIRAN ve DİRENEN.
“Zafer inananlarındır, ve Zafer yakındır.”
“Allah bize yardım ederse ancak biz galip geliriz, kimse bize galip gelemez!”
Siyonist Planlara Yaverlik Edenlerin Sonu Hüsrandır!
Ufuk Efe Bey kardeşimizin kaleme aldığı bu tarihi ve uyarıcı makale, Meclis çatısı altında oynanan tiyatronun ve milletimizin gözüne sokulmak istenen gaflet perdesinin asıl yüzünü bir kez daha deşifre etmiştir.
Süslü ve yaldızlı “Milli Dayanışma” lafızlarıyla paketlenip millete yutturulmaya çalışılan bu kanun; açıkça Hristiyan Siyonist odakların ve BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) mimarlarının tanzim ettiği bir hıyanet reçetesidir. Hak ile Bâtıl’ın netleştiği böyle hayati bir kavşakta; “çekimser” kalarak veya “şartlı evet” kılıflarına sığınarak bu günaha ortak olanlar, tarih ve vicdan önünde ve elbette huzur-ı ilahide hesabını veremeyeceklerdir. Hak’tan yana tavır koymak netlik ister; renksizliğin, pısırıklığın ve siyasi hesapçılığın adı Milli Görüş olamaz!
Rahmetli Aziz Erbakan Hocamızın seneler öncesinden işaret ettiği üzere: “Türkiye’nin ve İslam aleminin kurtuluşu, ancak ve ancak Milli Çözüm şuuruna sahip kadroların ve anlayışın işbaşına geçmesiyle mümkündür.” Siyonist fesat şebekelerinin ve Haçlı müttefiklerinin uzattığı zehirli reçetelerle terör bitmez; aksine vatan bölünmenin, millet tefrikanın eşiğine sürüklenir.
Şehitlerimizin aziz ruhunu ve gazilerimizin hakkını heder eden bu sinsi düzene karşı akıl ve vicdan sahiplerini uyandıran Milli Çözüm; hakkı haykırmaya, bâtılın makyajını dökmeye kararlılıkla devam edecektir. Allah bu millete feraset, basiret ve uyanış nasip eylesin.
Görünüşte Ayrı, Özde Aynı: TBMM Sahnesinde “Tek Millet(!?)” Komedisi
Siyasi tiyatronun ışıkları ne zaman hayati bir yasa oylaması için yansa, sahnede yıllardır oynanan o meşhur müsamere tekrar vizyona girer: Sağ kollar havada, sol kollar çaprazda, kürsülerde hararetli jestler, kameralara uzatılan parmaklar… Dışarıdan bakan ve siyasete dün başlamış bir saf sanır ki meclis çatısı altında amansız bir ideoloji savaşı veriliyor. Oysa fıkıhtaki o kadim kaide, parlamenter demokrasimizin bu illüzyonunu tek cümleyle özetler: “El-küfrü milletün vahide.” Yani batıl, rengi ve meşrebi ne olursa olsun, karar noktasında tek bir milletten ibarettir.
TBMM çatısı altındaki oylama gösterdi ki; güya birbirinin amansız rakibi olan, meydanlarda birbirine demediğini bırakmayan siyasi aktörler, mevzu batıl bir kararda buluşmak, ağa babalarının bir işaretini alınca ve o tılsımlı masonik ıslık duyulunca aynı potada mükemmel bir uyumla eriyebilmektedir. İdeolojik “uçurumlar”, oylama butonuna basma anında nedense aniden düz bir otobana dönüşüverir.
Hadi diğerlerini, AKP, MHP, HÜDA PAR ve DEM’i anladık da bu YENİ PARTİ’ye ve CHP’ye ne oluyordu!?Biz aslında sizin ne memen olduğunuzu zaten biliyor ve yıllardır yazıyoruz da; hani siz muhaliftiniz? Hani Devlet-Millet sizden soruluyordu?
Nasıldı o söz? “Merdi kıpti şecaat arzederken, sirkatin söylermiş!”
Özgür Özel çerçeve yasa oylamasını anlattı: Hep birlikte hayır demek de bizi başka bir yere savuracaktı.(1)
Bu tiyatronun son perdesinde CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in takındığı tavır ise popülizm ders kitaplarına girecek niteliktedir. Kürsüden yükselen “Bana güvenin, derdimi kürsüde anlatacağım, ben sizi vicdanınız ve seçmeninizle baş başa bırakıyorum” repliği, sorumluluktan kaçmanın ve ilkesizliği vicdan ambalajına sarmanın enfes bir örneğidir. Bir yanda bu vatan için toprağa düşmüş şehitler, canını ortaya koymuş gaziler; diğer yanda bu acıların müsebbibi olan odakların talepleri dururken… Bu nasıl bir “vicdan” kıvrımıdır ki, pusulası şaşmadan katillerin beklentileriyle aynı hizada durabilmektedir?
Üstelik bu tutumun gerekçelendirilme biçimi, mizah yazarlarına taş çıkartacak bir mantık örgüsüne sahiptir. Seçim bölgelerine göre oy kullanıldığını itiraf eden Özel; Diyarbakır ve Kürt seçmenin yoğun olduğu İstanbul bölgelerinden “evet”, kendi seçim bölgesi Manisa’dan ise “hayır” sesleri geldiğini beyan ederek meclisteki duruşun vatan veya millet kaygısıyla değil, katıksız bir tüccar mantığıyla belirlendiğinin altını bizzat çizmiştir. Manisa’da başka bir Hak, Diyarbakır’da başka bir Batıl mı vardır? Yoksa doğrunun ve yanlışın tanımı, oy oranlarına göre il bazında revize mi edilmektedir?
Tabii iş bununla da bitmemiş, “anlamayan kalmasın” diye bir de üzerine davul zurna çalıp iyice sıvamıştır; “İlkesel davranmamız lazım, vicdanen içim rahat…” sözleriyle meşrulaştırılmaya çalışılan bu pozisyon, ilke kavramının içinin nasıl boşaltıldığının belgesidir. Yıllardır savundukları görüşün arkasında durduklarını iddia ederken, kimlerin ekmeğine yağ sürdüklerini, kimlerin yanında konumlandıklarını ilan etmekten zerre hicap duymamışlardır.
Özgür Özel’in bu tutumu, salt bir siyasi öngörüsüzlük değil; Mustafa Kemal Atatürk’ün aziz hatırasına açık bir hakaret, onun kemiklerini sızlatan devasa bir vefasızlık ve hıyanettir. Hani nerede her fırsatta istismar için avazınız çıktığı kadar söylediğiniz o İzmir Marşı? Artık İzmir’in dağlarında çiçekler solmuş, ortalığa buram buram rezillikler saçılmıştır. Bu vatanı bölemeyen, bu devleti yıkamayan bozulmuş düşmanlar PKK, artık sayenizde pür-ü neşe içinde raks etmekte, zafer naraları atmaktadır. Mustafa Kemal Paşa’nın “en büyük eserim” diyerek bıraktığı tüm emanetlere ve ilkelerine alenen hıyanet ettiniz. Adınız altın harflerle değil, tarihin bu utanç sayfalarında, diğer evetçilerle, katılmayıp kafasını kuma gömenlerle ve renksiz çekimsercilerle birlikte ancak kara taşlara yazılacaktır!
Sonuç ortadadır: Siyasetteki bu “farklı kulvar” aldatmacası, kritik kavşaklarda makyajı dökülen bir illüzyondan ibarettir. Birbirine zıt görünen taraflar, mesele; milletin ve devletin aleyhinde temel hassasiyetleri olduğunda aynı potada eriyip tek bir saf haline gelmekte hiç zorlanmamaktadırlar. Bizlere ise sadece bu trajikomik sahneyi izleyip, “ayrı” sanılanların aslında nasıl da “tek bir millet(!?)” olduklarını bir kez daha tescillenmiştir.
Erbakan Hocamızın o unutulmaz sözünü tekrar hatırlatıyoruz:
“Bakın size kesinlikle ifade ediyorum ki: TÜRKİYE’NİN KURTULUŞU; Milli Çözüm’e inanan bir Cumhurbaşkanı’nın o makama oturması, Milli Çözüm’e inanan bir Hükümet’in kurulması ve yeni bir devrin başlamasıyla mümkündür!” (Prof. Dr. Necmettin Erbakan – TRT Basın Toplantısı, Yazarlar soruyor – Nisan 1980)
(1) Özgür Özel Açıklama: https://www.indyturk.com/node/781125
Evet Erbakan hocamız hep Türkiye’de sadece biz ve diğerleri var, milli görüş ve diğer partiler var derdi.
Bu zamana kadar aynı amaca hizmet eden farklı söylemler geliştirmiş, hatta mecliste PKK’lılar için Urgan fırlatmış AKP ye yönelik ağır hakaretlerde bulunmuş, hamasi çıkışlarla toplumumuzu oyalamış ne kadar adam varsa şu an hepsi bu ihanet yasasına evet demek için birleşmiş durumdalar.
Bu yasaya Evet diyenler bir kenara bu yasayı destekleyenlerin cehaletleri de gözden kaçmamaktadır. Çoğu PKK’nın nasıl çalıştığına faaliyet kollarına organlarına hangi bölgelerde Hakim olduklarına kuruluşuna geçmiş ve günümüz ABD-İsrail ilişkilerine dahi hakim olmamakta bu nedenle kuru kahramanlık edebiyatına teslim olmaktadırlar. Işte yıllarca değerlerinden ilkelerinden en önemlisi ahlakından uzaklaştırılmış, dini değerleri istismar edilmiş bir toplum bu noktalara gelmektedir. Erbakan hocamızın önce ahlak ve maneviyat sözünün nasıl bir kale hükmünde olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.
Mesele yalnızca bir kanun maddesi veya siyasi tercih değildir; alınan kararların hukuk, adalet, devlet ciddiyeti ve toplum vicdanı bakımından doğurabileceği sonuçlar, ciddiyetle düşünülmelidir.
Özellikle “milli dayanışma” ve “toplumsal bütünleşme” gibi olumlu kavramların hangi uygulamalara zemin hazırlayabileceği konusunda dikkatli olunmalıdır.
Bir devletin terörle mücadelede kalıcı başarıya ulaşması, geçmişin acılarını unutturmakla değil; adaleti, güvenliği ve toplumsal huzuru birlikte koruyabilmekle mümkündür.
Barış ve kardeşlik elbette en büyük temennidir; fakat gerçek kardeşlik, şehitlerin hatırasını incitmeden, milletin güven duygusunu zedelemeden ve hukukun temel ilkelerini aşındırmadan tesis edilmelidir.
Asıl mesele, bugün atılan adımın alkışlanması veya eleştirilmesinden ziyade, yarın nasıl bir Türkiye bırakacağıdır.
Akıl geleceği hesap eder, vicdan bedeli hatırlar; devlet ise, ikisini birlikte gözetmek zorundadır.
Bu sebeple, böylesine kritik süreçlerde sloganlardan önce hukuk, siyasi hesaplardan önce milletin ortak menfaati, günü kurtarmaktan önce istikbal düşünülmelidir.
Çünkü bazı kararların gerçek mahiyeti, alındığı gün değil; yıllar sonra ortaya çıkan sonuçlarıyla anlaşılır. Devlet yönetiminde basiret de tam burada başlar: Bugünü değil, yarını da görebilmek…