TERÖRÜN TORBA YASASI
VE
İSRAİL'İN KIBRIS ÇIKARMASI
Kirli Torba Yasadaki, Gizli Zorba Dayatması!
AKP TBMM Grup Başkanlığı, terörün sona erdirilmesine yönelik yürütülen sürecin hukuki altyapısını oluşturacak “Çerçeve Kanun Teklifi”ni milletvekillerinin imzasına açmıştı. AKP, kamuoyunda “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan sürecin en kritik aşamalarından biri olan yasal düzenleme için çalışmaları hızlandırmıştı.
Söz konusu “Çerçeve Kanun Teklifi”nin, terörle mücadeleden sosyal entegrasyona kadar geniş bir yelpazede hukuki güvenceler ve uygulama esaslarını içermesi planlanmıştı. Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’ın “menzile varmak üzereyiz” mesajıyla işaret ettiği sürecin en önemli ayağını oluşturan bu düzenleme ile bakalım terör mü sonlanacaktı, ülkenin çivisi mi kayacaktı?
AKP Milletvekilleri Neyi İmzalamıştı?
AKP’nin kapalı grup toplantısında, TBMM’ye sunulan ‘Çerçeve Yasa Teklifi’ ayrıntılı şekilde ele alınmıştı. Toplantıda milletvekilleri, düzenlemenin olası sonuçlarına ilişkin değerlendirmelerde bulunurken, “özellikle kamuoyunda oluşabilecek tepkiler ve seçim bölgelerinde yaşanabilecek sıkıntılar” gündeme taşınmıştı. Yani suçlarının ve sonuçlarının farkındalardı.
Antalya Milletvekili Serap Yazıcı Özbudun, “Bu yasa teklifine imza atması nedeniyle ileride hukuki veya siyasi sorun yaşayabileceğini” belirterek, “Başıma bir şey gelirse nasıl koruyacaksınız?” ifadelerini kullanmıştı. Toplantıda, düzenleme kapsamında cezaevinde bulunan yaklaşık 4 bin 500 PKK hükümlüsünden 3 bin 600’ünün tahliye edilip çıkarılacağı, yaklaşık 900 kişinin ise kapsam dışında kalacağı bilgisi de paylaşılmıştı.
Trabzon Milletvekili Vehbi Koç ise, “Bu yasa ile içeriden çıkmayacak sadece 900 kişi var, onlar da çıkarsa (bu teröristlere genel aftır), bunu ben memleketimde nasıl anlatacağım!” diyerek çekincesini açıklamıştı. Milletvekilleri, teklifin seçmen nezdinde tartışmalara neden olabileceğini ifade ederken, Efkan Âlâ ile Süleyman Soylu’nun “Rahat olalım, endişe duymayalım. Topluma iyi anlatalım.” mesajını verdikleri aktarılmıştı. Toplantıda ayrıca, “teklifin 10. maddesinde bu kapsamda verilen görevleri yerine getiren kişilerin hukuki ve cezai sorumluluk taşımayacağı” hükmüne de dikkat çekilerek milletvekillerini teselli ettikleri ortaya çıkmıştı.
Meclis ve Millet bunlarla avutulurken;
“Teröristbaşı Öcalan, devam eden süreçle millî ve üniter devlet yapısının tahrip edileceğinin kendi tabanına müjdesini ulaştırmıştı!”
DEM Parti İmralı Heyeti’nin aktardığı Abdullah Öcalan’ın mesajında yer alan çerçeve yasaya ilişkin, “En az Cumhuriyet’in kuruluşu kadar önemli olacak bir demokratikleşme sürecinin başlangıcındayız” ifadeleri zaten bütün art niyetlerini açığa vurmaktaydı.
Öcalan küstahça, Üniter Türkiye’nin ve Atatürk Cumhuriyeti’nin yıkılmasından bahsediyordu ve devam eden sürecin de, çerçeve yasayla bir kök yasa olarak temelinin atılacağının ve bunun devamında gerçekleşecek anayasa değişiklikleri ile milli ve üniter devlet yapısının tahrip olunacağını kendi tabanına müjdesini veriyordu. Onun için bu torba yasa: “Cumhuriyet’in kurulması kadar önemli” diyordu. Çünkü Cumhuriyeti yeniden kurma iddiasını taşıyordu. Oysa AKP ve MHP (Cumhur İttifakı) bu sürece başlarken, ‘PKK ile bir pazarlık yapılmayacak’ diyordu. ‘PKK silahları terk edecek, kendisini şartsız lağvedecek’ sözleriyle toplum aldatılıyordu. PKK bunu Türkiye’de, Irak’ta, İran’da ve Suriye’de de yapacak deniyordu. Ama bu sözlerin hiçbirisi gerçekleşmiyordu. PKK silah falan bırakmıyordu. PKK’lı teröristler şu anda İran’da, İran Özel Kuvvetleriyle ve Devrim Muhafızlarıyla çatışıyordu. Yani teröre devam ediyordu. Suriye’de PKK 4 tugay halinde örgütleniyordu. Türkiye içinde PKK’lılar sivil elbiseyle dolaşmaya devam ediyordu. Ve PKK’nın elebaşları Kandil’de ‘Biz silah bırakacağız demedik, silahlı mücadeleyi bırakacağız dedik’ diye küstahlaşıyordu. Ve böyle bir ortamda Türkiye Cumhuriyeti PKK için af çıkartıyordu. Ve bu, sadece ilk adımdı. Bu affı, Anayasa’da ve diğer yasalarda yapılacak değişiklik sürecinin izleyeceği anlaşılıyordu” diyenler haklıydı.
AKP ve MHP’nin devlet projesi diye takdim ettiği aslında iktidarda kalma projesi ve toplumu aldatma hilesidir ki, bu gidiş ülkenin parçalanmasına yol açacaktır!
Sadece Öcalan’ın ‘Cumhuriyet’in kurulması kadar önemli’ ifadesi bile yeterince uyarıcı olmalıdır!
“İşte bu endişeyle; hem YENİ Parti’ye hem Cumhuriyet Halk Partisi’ne hatırlatmak lazımdır: Eğer Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gelerek çerçeve yasaya evet eli kaldırırsanız, bunun parçası olacaksınız ve bundan sonra yapılacak anayasa değişikliklerinin de vebalini sırtlayacaksınız! O zaman nasıl çıkıp halkımıza ‘biz muhalefetiz’ havası atacaksınız? Erdoğan’ın iktidarını uzatmak için yürütülen bir sürecin yanında olup nasıl muhalefet rolü oynayacaksınız? Sadece Öcalan’ın ‘Cumhuriyet’in kurulması kadar önemli’ ifadesi bile Atatürk’ün partisi olduğunu iddia eden ve o gelenekten geldiğini iddia eden siyasetçiler için yeterince uyarıcı olmalıdır. Eğer bununla da uyanmıyorlarsa, demek ki uyanmaya niyetleri yoktur ve milleti de uyutmaya çalışıyorlar!” anlamı çıkacaktır, uyarıları haksız mıydı?
Araştırmacı gazeteci ve yazar Uğur Mumcu, tam 31 yıl önce, 24 Ocak 1993’te arabasına konulan bombanın patlaması sonucu hayatını kaybetmişti. Suikast hâlâ tam anlamıyla aydınlatılmış değildi.
Organize suç örgütü lideri olmak suçlamasından hakkında arama kararı bulunan Sedat Peker’in 23 Mayıs 2021’de konuyu tekrar gündeme getirmesinin ardından Mumcu’nun eşi, eski TBMM Başkanvekili Güldal Mumcu, konuyla ilgili bilgi sahibi herkesin konuşması ve suikastın aydınlatılması için sonuna kadar gidilmesi çağrısını yinelemişti. Mumcu, “Çekin tuğlaları yıkılsın duvar, altında kim kalırsa kalsın!” demişti.
Maalesef ülkemiz ve bölgemiz; emperyalizmin tuzak sahasına, terör örgütleriyle çeşitli istihbarat birimlerinin kanlı ve kirli oyunlar oynadığı karanlık bir dipsiz kuyuya evrilmiş vaziyetteydi. Halk deyişi ile Ortadoğu’da ‘Kimin eli kimin cebindedir’ bilinmezdi. Kim, kimi, neden öldürmekteydi? Bu soruların yanıtlarını anında bulmanın imkânı da yok gibiydi.
Uğur Mumcu, Musa Anter’in 20 Eylül 1992’de öldürülmesinden sonra kaleme aldığı “Dipsiz Kuyu” başlıklı yazısında işte bunları deşifre etmişti. Suikastın üzerinden bunca yıl geçmesine ve adli zaman aşımına kısa süre kalmasına karşın ne yazık ki; 24 Ocak 1993’teki Uğur Mumcu Suikastı, diğer suikastlar ve birçok kanlı eylem gibi hâlâ aydınlanmayı beklemekteydi. Uğur Mumcu cinayetini sözde İran’cı, özde MOSSAD’cı Selam-Tevhid örgütüne yıkmaları tam bir saptırma hilesiydi.
MOSSAD Taşeronu Selam-Tevhid Örgütünün Erdoğan Yandaşlıkları!
1980-1990 yıllarında ortaya çıkarılan ve radikal İslamcı ve İran yanlısı olarak tanıtılan, devrim modeliyle netice alacağını savunan “Selam-Tevhid = Kudüs Ordusu” isimli terörist oluşum tamamen bir Siyonist İsrail yapılanmasıydı. MOSSAD ve CIA’nın suikast ve katliamlarında, isimleri taşeron olarak kullanılmak üzere teşkilatlandırılmıştı. Çeşitli rezalet ve mel’anet iddialarıyla tutuklanan gazeteci Mehmet Akif Ersoy’un babası Nadir Ersoy bu MOSSAD taşeronu sözde şeriatçı örgütün kurucuları arasındaydı. Özellikle Erbakan Hoca karşıtlarıydı ve AKP kurulunca hepsi koyu Erdoğancı olup çıkmışlardı…
Milli Çözüm Dergisi’nde 23 Ağustos 2008’de yayımlanmıştı:
Uğur Mumcu Suikastında MOSSAD PARMAĞI VE ŞEVKET KAZAN’IN SAPTIRMASI
Uğur Mumcu’nun, İlhan Selçuk ve Cumhuriyet gazetesiyle yollarını ayırması
1977’de Mumcu’ya 1’inci sıradan milletvekilliği teklif eden Ecevit, 80’li yıllarda da usta gazeteciye farklı bir teklifle gidiyordu. Mumcu’dan, DSP’nin Genel Başkanlık koltuğuna oturmasını isteyen Ecevit, bu isteğine de “hayır” cevabı alıyordu. İlhan Selçuk’la yayın kurulu toplantısında kavga eden Uğur Mumcu, gazeteden ayrılıyordu. Sabataist ve sahte sosyalist İlhan Selçuk’la, rahmetli Uğur Mumcu, acaba neden kavga ediyor ve ne yüzden Cumhuriyet’i bırakıyordu veya uzaklaştırılıyordu.
Rahmetlinin kardeşi Ceyhan Mumcu oldukça ilginç şeyler anlatıyordu:
“Uğur öldürülmeseydi 25’inde İstanbul’a dönecek, Tekin Yayınları’na Kürt Dosyası’nı teslim edecekti. Merak edip sordum. Kürt dosyası için verdiği forma sayısı, mevcut yazının iki katı kadar. Yani önemli bir bölümü eksik. Bunu İstanbul’da mı tamamlayacaktı, bilmiyorum” diyordu.
Gerçek tanığın suçlu konuma sokulması
Mumcu Cinayeti soruşturması; karartılan deliller, yalancı tanıklar, uydurma sanıklar, itirafçıların ihbarları ve koca bir Meclis araştırmasına rağmen karmaşık bir bilmeceye dönüşüyordu. Soruşturma, maalesef; hatalar, ihmaller, tuhaflıklar ve unutkanlıklarla doluydu. En önemli tanık olan Ayhan Aydın, polisler tarafından “Seni TBMM Komisyonu’na götürüyoruz” diyerek kandırılıyor ve daha savcılara bile ifade vermemişken canlı yayında Ateş Hattı programına çıkarılıyordu. “Yalancı tanık” ilan ediliyordu. Aydın için bizzat savcı tarafından “terör örgütü üyelerine iftira atmak” suçlamasıyla dava açılıyordu!?
Bu arada, Şevket Kazan’ın, kahramanlık kılıflı sahtekârlığı!..
MİT Müsteşarı Sönmez Köksal, Uğur Mumcu cinayetiyle ilgili sahte belgeler üretildiğini uyarırken şunları aktarmıştı: “Ergenekon Operasyonu’nda ele geçirildiği ileri sürülen “Mumcu Cinayetine ilişkin MİT Belgesi”nin de böyle bir kampanyanın ürünü olduğu açıktı. İlk kez dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan tarafından kamuoyuna açıklanan bu “sahte belge” dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’e “çok gizli” ibaresiyle gönderiliyor ve cinayeti MOSSAD’ın işlediği şu ifadelerle ileri sürülüyordu; “Ortadoğu’yu kontrol altına alıp Türkiye’nin dine dayalı bir yönetim altında girmesini önlemek maksadıyla, ABD haber alma servisi CIA denetiminde İsrail Haim Bar-Lev kontrolünde İsrail “GANDA” birliklerinde eğitim gören altı kişilik özel tim “Hayfa” deniz üssünden botla Türkiye’ye giriş gerçekleştirmiştir. Timin, ülkemizdeki görevleri; teşkilatımızın değerli haber kaynaklarından gazeteci Uğur Mumcu ve Mehmet Ali Birand’ı öldürmektir. Mumcu’yu öldüren tim elemanları Mehmet Ali Birand’ı öldürmek üzere, ülkemizden çıkış yapmamışlardır. Tim elemanlarının İsrail’in Ankara Temsilciliğinde kaldıkları tespit edilmiştir!..”
Müsteşar Sönmez Köksal’ın imzasının yerleştirildiği bu “MİT belgesinin” maalesef Şevket Kazan tarafından gerçekmiş gibi, sahip çıkılıp savunulmasının gerekçesi ise “Teşkilatımızın değerli haber kaynaklarından Uğur Mumcu” ifadesi oluyordu. Belgeye bakılırsa Uğur Mumcu MİT’e çalışan bir isimdi! Kazan, belgenin gerçek olduğunu ispatlamak için 70’li yılların sonunda Akdeniz kumsallarında yakalanan İsrail ajanlarını öne sürüyordu. Ancak “belge” tutarsızlıklarla doluydu. Evet “Haim Bar-Lev” vardı. “Sayeret Matkal” adını taşıyan bir özel güç ve “Metsada” adlı sabotaj gücü de vardı. Ancak “Ganda” adını taşıyan bir birlikten “Şevket Kazan” dışında söz eden tek kişi yoktu! Anlaşılan Şevket Kazan çok önemli gerçekleri biliyor ve cesaretle üzerine gidiyor” görüntüsüyle, aslında MOSSAD’ı aklamaya ve saklamaya çalışıyordu!? Ve yine Şevket Kazan, Sabataist-Yahudi kökeni tartışılan ve malum odakların has adamı olan Mehmet Ali Birand’ı niye bu belgeye sokuyordu?
Numarası silinen silahlar PKK’ya nasıl aktarıldı?
Mumcu Cinayeti’ne yönelik iddialardan birisi de Ergenekon Operasyonu’nda sanık olan Ümit Oğuztan tarafından şöyle ileri sürülüyordu: Oğuztan; PKK’ya gönderilen ve numarası silinen 100 bin silahtan söz ediyor ve bu dosyanın, ölümünden hemen önce bir Albay tarafından Mumcu’ya iletildiğini, Mumcu’nun ise bu dosyayı araştırdığı için öldürüldüğünü söylüyordu. Ancak komisyon, nedense emekli olup Akçakoca’nın bir köyüne yerleşen Albay’ı dinlemeye gerek bile görmüyordu. Oğuztan’ın iddiaları bir doğrunun çevresinde dolaşıyor ama biraz abartılarla yükleniyordu. Gerçekten de o dönemde eski Doğu Almanya’dan satın alınan 60 bin civarında Kalaşnikov’un Azerbaycan’a gönderildiği, ya da Barzani üzerinden PKK’nın eline geçtiği her yerde konuşuluyordu.
TGS’nin tuhaf ilişkiler ağı?
Ümit Oğuztan’ın bu iddiaları dile getirdiği sırada çalıştığı TGS Yayın Grubu tuhaf ilişkilerle anılıyordu. Sisi olarak tanınan Seyhan Soylu ve Ergenekon soruşturmasının temel kaynağı Tuncay Güney‘in de çalıştığı TGS Yayın Grubu’nun patronu ve Caferi cemaatinin önemli isimlerinden Turgut Büyükdağ, ilginç bir biçimde Akın Birdal suikastının azmettiricilerinden Semih Tufan Gülaltay‘ın ortağı çıkıyordu. Ergenekon İddianamesine göre Veli Küçük ve adamları Büyükdağ’ın fabrikasına el koyup, servetini paylaşıyordu. Hrant Dink soruşturmasında, olay yerinde bulunan “önemli bir tanık” da Seyhan Soylu’nun ofisinden çıkıp, Kurtuluş’a yürürken cinayete tanık olduğunu anlatıyordu!?
MİT’çi Talat Erman, Şevket Kazan’ın köstebeği çıkmıştı!
Sahte belgenin sırlarını Uğur Mumcu’nun kardeşi Ceyhan Mumcu açığa çıkarmıştı. Kendisini eski bir MİT mensubu olarak tanıtan Talat Bahrettin Erman, Ceyhan Mumcu’ya gidip “bu belgeyi hazırladığı suçlamasıyla önce MİT tarafından gözetim altına alındığını, sonra teşkilattan atıldığını” anlatmıştı. Ceyhan Mumcu ise bunun üzerine durumun daha farklı ve karmaşık olduğunu anladı. Talat Erman 1993’te MİT’teki bazı belgeleri Refah Partisi’ne sızdırdığı için teşkilattan çıkarılmıştı. Evinde yapılan aramalarda bazı sahte mühürler ve kaşeler bulunmuş, ancak savcılık tarafından takipsizlik kararıyla serbest bırakılmıştı. Erman da bu belgenin “sahte” olduğunu özellikle vurgulamıştı. Geçmişte Refah’a belge sızdırdığını kabul ediyor, ancak bu “sahte” belgeyi Şevket Kazan’a asla vermediği halde, Kazan’ın kendisine iftira edip onun adını MİT’e bildirdiğinden yakınmıştı. Peki o zaman bu sahte bilgi ve belgeleri Şevket Kazan’a kim ulaştırmıştı? Veya Şevket Kazan, MOSSAD ve MİT’le iş birliği yaparken başka kimleri aracı olarak kullanmıştı?
Öldürülen Ülkücü Tevfik Ağansoy’un anlattıkları, niye ciddiye alınmamıştı?
Mumcu cinayetini çözmeye yarayacak en önemli ipuçlarından biri telefon kayıtlarıydı. Ülkücü Tevfik Ağansoy, Almanya’da sınırda gözaltına alındığında “Mumcu cinayeti de dahil, bildiklerini anlatacağını” söyleyince, MİT’in devreye girmesiyle kurtarılmıştı. Avukat Medet Serhat’ın öldürüldüğü saldırıda, Serhat’ın karısı tarafından kesin olarak teşhis edilen Ağansoy’un o dönemde birlikte çalıştığı Alaaddin Çakıcı, suikastın gerçekleştiği günlerde Büyük Ankara Oteli’nde kalmıştı. Otelin telefon dökümlerinden Ağansoy’un evinin arandığı anlaşılmıştı. Ancak otel yönetimi hangi dahili numaradan bu ismin arandığını “bulamamıştı”. Telefon kayıtları ne polis ne de savcılık tarafından araştırılmadı. Meclis Komisyonu da kayıtlara ulaşmayı başaramadı. Ağansoy’un öldürülmesiyle birlikte, “Mumcu cinayeti dahil” derken neyi kastettiği de soru işareti olarak kalmıştı!
Tuhaf Bir Patlamaydı ve Bu Teknoloji Sadece İsrail’de Vardı!
JİTEM olarak adlandırılan Jandarma İstihbarat Gruplar Komutanlığı’nda itirafçı olarak çalışan İbrahim Babat, İstanbul’da gasp suçundan yakalandıktan sonra 6-7 yılla kurtulmayı beklerken, 17 yıl 6 ay cezaya çarptırılınca önce Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş‘a, sonra da DGM savcılarına 11 sayfa ifade hazırlamıştı. Babat’ın ifadesinde dikkat çekici bir tuhaflık vardı; pek çok kanlı olaydan ve cinayetten bahseden itirafçı, nedense 1991 yılında Diyarbakır Barosu Başkanı’nın otomobiline konan bombadan da söz açmıştı. Sadece aracın parçalandığı, kimsenin burnunun bile kanamadığı bu olay için “Diyarbakır Barosu Başkanı’nın arabasını Aytekin Binbaşı, Abdülkadir’le birlikte bombaladı. Patlamadan sonra polisler bunları yakaladı. Ama daha sonra Binbaşı ve itirafçı oldukları anlaşılınca serbest bıraktılar” itirafında bulunmuşlardı. İstihbaratçılara göre Diyarbakır’da patlayan bu bombanın, daha doğrusu ateşleme mekanizmasının çok önemli iki özelliği bulunuyordu; uzaktan kumanda mekanizması patlamanın ardından tamamen yok oluyordu ve alıcı-verici ünitesi bombanın frekans kirliliği nedeniyle kontrol dışı patlama ihtimalini ortadan kaldırıyordu. Bu çok teknolojik bombaların özellikle bu frekans kodu sayesinde “uçaklarda bile” kullanılabileceği ileri sürülüyordu. Dikkat çekici olan, tıpkı Mumcu Suikastı gibi C-4 kullanılan ve uzaktan kumanda ile gerçekleştirilen bu bombalama eyleminin “Milli Bomba Bilgi Merkezi” kayıtlarında yer almamasıydı. Ve Susurluk Komisyonu raporlarında sözü edilen, Cem Ersever‘in ölümüyle birlikte Ersever’den Yeşil’e geçtiği ileri sürülen ve “aynı anda 100 ayrı yerde birden patlama yapılabildiği” söylenen bu mekanizmanın ta kendisiydi. Peki Uğur Mumcu suikastında ya da Eşref Bitlis’in uçağının düşürülmesinde bu bomba kullanılmış olabilir miydi? Bu soruya cevap verebilecek isimlerden biri de Cem Ersever’di.[1] Ama o da yine MOSSAD eliyle ama Ergenekon görüntüsüyle katledilip ahirete gönderilmişti!?
İhtimaller, hakikatlerin anahtarlarıdır. Şaibeler şüphelere, şüpheler işaretlere, işaretler ise bilgi ve belgelere ulaştırırdı. Bu nedenle yazdıklarımız sadece bir zihin sporu veya komplo senaryosu sanılmasındı!..
Evet, Uğur Mumcu’yu MOSSAD eliyle İsrail öldürüyordu. Çünkü Uğur MUMCU: İsrail’in Türkiye’deki PKK ve Hizbullah gibi terör oluşumları, bazı MİT elemanları, bazı sivil ve Asker bürokratlar, bazı iş adamları, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, mafya ve medya yapılanmaları, Tarikat ve Fetullahçılık grupları ve Mason localarıyla bağlantılarını belgeleyen çok önemli bilgilere ulaşmıştı ve bunları kitaplaştırmaya hazırlanıyordu, ama bu amacına ulaşamadan bir suikasta kurban ediliyor ve suç, radikal İslamcıların ve İran’ın üzerine yıkılıyordu. Böylece Laiklik laklakçılarının ve solculuk sahtekârlarının ağzına da bol bol çiğneyecekleri bir irtica ve İslamcı terör sakızı tutuşturuluyordu.
Şevket Kazan ise “Uğur Mumcu’yu MOSSAD öldürttü” şeklinde bilgileri ve belgeleri açıklıyor görünerek, ancak tamamen sahte evraklar ve saptırılmış senaryolar üreterek; aslında “yok canım bu işi MOSSAD yapmamıştır!” dedirtecek şartları oluşturuyor, yani kasıtlı olarak kafaları karıştırıyor ve böylece:
a) Hem Siyonist MOSSAD’ın üzerine giden ve deşifre eden kahraman Müslüman rolü oynuyordu.
b) Hem de, “bu tutarsız ve asılsız iddialar, MOSSAD’ı suçlamaya yönelik saçmalıklardır” kanaatini oluşturup MOSSAD’ı temize çıkarıyordu.
c) Üstelik Uğur Mumcu cinayetine; hiçbir ilgisi olmadığı halde, MOSSAD’ın has elemanı Mehmet Ali Birand’ı da katarak konunun karanlığa gömülmesine yardımcı oluyordu.
Bütün bunları niye mi yapıyordu?
Çünkü kendisi, Selanik göçmeni bir sabataistti. Sinsi ve Siyonist amaçlarına hizmet için, bilinen klasik “dindar bir aileden yetişmiş, mücahit birisi rolündeydi!..” Ve zaten Erbakan’ın yakın çevresine de bu yüksek marifet ve meziyetleri(!) yüzünden yerleştirilmişti. Acaba, Şevket Kazan’ın; Erbakan gerçeğini çok iyi bilmek ve sahiplenmekten başka suçu bulunmayan Ahmet Akgül’e çok derin düşmanlığı, kendisinin bu gizli mahiyetini bildiği ve deşifre ettiği için miydi? [Not: Biz Milli Çözüm Dergimizi Erbakan Hocamıza da takdim ederdik. Kendilerinden, Şevket Kazan iddiamızla ilgili: “O en yakın ve sadık adamımdır. Nasıl böyle bir şeyle suçlarsınız?” gibi hiçbir uyarı gelmemişti.]
Türkiye “Faili Meçhul Cinayetleri Çözüyor!..” reklâmıyla oyalanırken;
İsrail, Güney Kıbrıs’ta Sessiz İşgaline Başlamıştı.
Rum tarafının artık kanıksanmış devlet politikası haline gelen Türk düşmanlığı ve “Düşmanımın düşmanı benim dostum sayılır” anlayışının doğurduğu, bir Rum-Yahudi ittifakı giderek tehlikeli bir hal almaya başlamıştı. Yakın Doğu Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesinin, İsrail’in Güney Kıbrıs’taki mülk alımının perde arkasını AA Analiz için kaleme aldığı yazıda önemli ipuçları vardı.
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve İsrail arasındaki ilişkiler, özellikle 2010’da imzaladıkları Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Anlaşması sonrası stratejik bir ortaklığa dönüşmüş durumdaydı. Bunun nedenleri arasında; son yıllarda Doğu Akdeniz’de keşfedilen enerji kaynakları, İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırım sonrası Türkiye-İsrail ilişkilerinde yaşanan ciddi görünümlü suni gerilim ortamı ve buna paralel olarak GKRY’nin ABD öncülüğünde şekillenen sözde bölgesel güvenlik dinamikleri doğrultusunda İsrail’e bağımlı hale sokulması vardı. Bu bağımlılık, GKRY’deki havalimanlarının MOSSAD’ın kontrolüne sunulması, Rum tarafının İsrail’den aldığı silah, sivil savunma sistemleri, sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) ve fizibilitesi neredeyse imkânsız olan deniz altından elektrik hattı (EuroAsia Interconnector) gibi ortak projelerle canlı tutulmaktadır. Son dönemlerde özellikle Yunan ve Rum basınında çıkan, Yunanistan, İsrail ve GKRY’nin Doğu Akdeniz’de Türk tarafına yönelik oluşturmayı planladığı “hızlı tepki gücü”, bu ortaklığın varabileceği en uç noktaya ulaşmıştır.
Bu ekonomik, askeri ve siyasi bağımlılık, kaçınılmaz olarak İsrail vatandaşlarının GKRY’de özellikle sahil ve stratejik bölgelerde gayrimenkul alışlarını hızlandırmıştır.
Özellikle HAMAS’ın yaptığı şanlı saldırı=7 Ekim 2023’ten sonra on binlerce Yahudi’nin GKRY’ye yerleştiği saptanmıştır. Hiç kuşkusuz devlet mekanizmaları ile koordineli yürütülen bu hamle, Doğu Akdeniz ticaret yolunu kontrol etmeyi hedefleyen ve Türkiye üzerindeki baskısını artırarak çevrelemek isteyen İsrail’in Kıbrıs Adası’ndaki gücünü artırmak istemesiyle birlikte okunmalıdır. Bu bağlamda İsrail, mülk ve altyapı sahipliğini artırarak enerji boru hatları ve liman projelerinde doğrudan söz sahibi olmayı amaçlamaktadır.
İsrail, bu ittifakla öncelikle, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) tanınmasını ve kalkınmasını engelleyerek” Kıbrıs Türk halkının Ada’nın doğal kaynakları üzerindeki haklarını hiçe saymak, sonrasında ise federal bir çözüme tam destek vererek merkezi hükümete (Rum kesimine) kalacak bu rezervler üzerinde mutlak hâkimiyet kurmayı hesaplamıştır.
İsrail’in bir başka amacı da Kıbrıs Adası’nı lojistik üs ve adeta İsrail’in jeopolitik arka bahçesine dönüştürerek, stratejik derinlik ve doğal güvenlik oluşturmaktır. Böylelikle gerek Ortadoğu gerekse diğer bölgelerde yapacağı askeri operasyonlarda Kıbrıs’ı sığınak, ikmal, tahliye ve istihbarat faaliyetleri doğrultusunda rahatlıkla kullanmayı planlamaktadır. İsrail’in KKTC’nin bazı stratejik bölgelerinde inşaat ve marina gibi farklı alanlara yayılmasının, Kıbrıs Türk halkı arasında büyük rahatsızlıklara sebep olması ve alınan tedbirlerle bu sürecin bir ölçüde engellenmeye çalışılması da İsrail vatandaşlarının yeni durağının Güney Kıbrıs olmasında rol oynamıştır.
Rum tarafı, İsrail’in hamlelerini nasıl okumaktadır?
Rum liderliği, İsrail’in “gizli işgali” karşısında sessizliğini korurken, Güney Kıbrıs’taki özgür basının ve özellikle ana muhalefet partisi AKEL’in sert söylemleri dikkatlerden kaçmamıştır. Rum gazeteleri, “İsrailliler, Kıbrıs’ı arka bahçesi olarak kullanıyor”, “Kıbrıs’ı vadedilmiş topraklardan sayıyor!” şeklinde manşetler atarken AKEL, “egemenliğin İsrail’e devredildiği” söylemiyle GKRY lideri Nikos Hristodulidis’in İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya “ne borçlu olduğunu” devamlı sorgulamaktadır. İsrail’in bu hamlesini gündemde tutmaya çalışan kesimlerin ortak vurguları arasında sadece güvenlik ve egemenlik kaygıları yer almamaktadır. Çünkü İsraillilerin artan gayrimenkul alımlarıyla birlikte konut fiyatlarında yaşanan yükselişin, Rum vatandaşlarının konut edinimini zorlaştırdığı yönündeki tartışmaların yanı sıra İsrail’in Güney Kıbrıs’ı Avrupa Birliği (AB) içinde stratejik üs olarak konumlandırmaya çalıştığına ilişkin kuşkular ile şirket satın almaları ve vatandaşlık uygulamalarındaki şeffaflık tartışmaları da basında sıkça yer bulmaktadır.
Özetlemek gerekirse Rum tarafının artık kanıksanmış devlet politikası haline gelen Türk düşmanlığı ve “Düşmanımın düşmanı benim dostum sayılır” anlayışı oldukça tehlikeli bir Rum-Yahudi ittifakına yol açmıştır. Bu tehlike sadece Türk tarafını değil Rum halkını da tehdit etmeye başlamıştır. Kıbrıs meselesinde, özellikle Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres’in Ada’yı ziyareti sonrası oluşturulan suni “müzakerelerin başlayacağı” algısı, İsrail hükümetini daha da şımartmıştır. İsrail’in; sınırları tam olarak kestirilemeyen yoğun mülk alımının amaçları, sadece Doğu Akdeniz ticari yollarını kontrol etmek, Ada’yı lojistik bir üs ve İsrail’in güvenliği için sigorta poliçesine dönüştürmekten ibaret sanılmamalıdır. Bu unsur, aynı zamanda Türkiye’nin “Mavi Vatan” doktrininin ve KKTC’nin ortadan kaldırılması için geliştirilen stratejik, diplomatik ve askeri baskı unsuru olarak kullanılması hedefini de barındırmaktadır![2] Ve maalesef Erdoğan iktidarı ve Cumhur İttifakı ise, “40 yıllık faili meçhul cinayetleri çözme kahramanlığı” ile toplumu avutup uyutmaktadır.
- 04.08.2008 / Cengiz Erdinç / www.aksam.com
- Prof. Dr. Hüseyin Işıksal



Atılan tüm adımların ülkenin gerçek meselelerini çözmekten ziyade iktidarı ayakta tutmanın stratejisi olduğu ortadadır. Her zamanki gibi Türkiye kendi fırtınalarıyla ve faili meçhul tartışmalarıyla meşgul edilirken arka planda yürütülenler yine başka şeylerdir. Hikayenin tablosunu analiz edecek olursak; Ankara’da suni gündemler ve af hazırlıklarıyla toplum uyutuluyor, Akdeniz’de çember daralıyor ve ülke hem içeriden verilen tavizlerle hem de dışarıdan örülen bu sinsi ve sessiz kuşatmayla tehlikeye atılıyor.
“TERÖRÜN TORBA YASASI” ile PKK, Siyonist ve emperyalist odaklardan bağımsız ve kendi başına hareket eden bir terör örgütü gibi gösterilmek istenmektedir!
PKK’lı teröristler, kendi içlerinde belli bir ideolojiye hizmet ettiklerini zannetseler de, gerçekte Siyonist ve emperyalist odakların planlarının yürütülmesinin birer piyonudurlar.
Siyonist İsrail, Anadolu’da Selçukluların ve Osmanlıların mirasçısı bağımsız bir Türk devletini her zaman bizim için bir tehdit görmektedir.
Siyonist İsrail, kendi stratejik geleceğini, Anadolu’da bağımsız bir Türk devletin olmayışında görmektedir.
Terörün torba yasasına konulanların, ABD’li diplomat ve akademisyen Siyonist David L. Phillips tarafından 2007 ve 2009 yıllarında yayımlanan Kürt raporlarının bir kopyası gibi olması, “Terörsüz Türkiye” söylemi ile yürütülen stratejik yol haritasının kimlerin aksiyonu olduğu sorularını gündeme getirmektedir.
Devlet projesi diye takdim edilenler aslında, iktidarda kalma projesi ve toplumu aldatma hilesidir, bu gidiş ülkenin parçalanmasına yol açacaktır!
Sadece Öcalan’ın ‘Cumhuriyet’in kurulması kadar önemli’ ifadesi bile yeterince uyarıcı olmalıdır!
İsrail, Arz-ı Mevûd kapsamında sadece Anadolu’yu değil aynı zamanda Kıbrıs’ı da istemektedir!
İsrail, Kıbrıs Adası’nı lojistik üs ve adeta İsrail’in jeopolitik arka bahçesine dönüştürerek, stratejik derinlik ve doğal güvenlik oluşturmaya çalışmaktadır.
Siyonist ve emperyalistler, “Mavi Vatan” doktrininin ve KKTC’nin ortadan kaldırılması için geliştirdikleri stratejik, diplomatik ve askeri baskı unsurları karşısında işbirlikçi iktidar, toplumu avutup uyutmak peşindedir.
Medyascope’tan gazeteci Ruşen Çakır, 16 Temmuz 2026 tarihinde Kandil’de Duran Kalkan ile bir röportaj gerçekleştirmişti. Görüşmede dikkat çeken bazı konuşmalar şöyleydi:
* R.Ç.: “Çerçeve yasadan sonra aktif siyasete girmeyi düşünüyor musunuz?”
* D.K.: “Neden olmasın, tabii ki olabilir, dünyada örnekleri var. Ama öncelikle Öcalan’ın olmasını istiyoruz.” ( amaç belli değil mi? )
* D.K.: “Bize saldırı olursa savunacak pozisyondayız” (Peki, silah bırakma oldaak ve örgüt pes edilmeyecek miydi?)
* D.K.: “Mücadelemiz daralmadı, daha geniş bir sahada devam ediyor.”
* R.Ç.: “İsrail sizinle bir temas kuruyor mu? Sizden bir şey istiyor mu?”
* D.K.: “100 yıl önceki statüko, ulus devlet statükosu değişiyor. İbrahim Anlaşmaları ile İsrail etkinliğini genişletiyor, bu çok açık. Güçleri çok, tüm Orta Doğu’yu değiştiriyorlar. Türkiye ile hem çatışmaları hem iletişimleri var, biz bunu biliyoruz. Madem bölge değişecek, ulus devlet statüsü dağılıyor; bunu biz kırdık, bize ihtiyaç duyuyorlar, o zaman yerimizi almak istiyoruz. Türkiye, Kürtlerin İsrail’de en sıkı ilişki içinde olanlarıyla ileri düzeyde ittifak halinde.” (Her şeyi çok açık söylemiyor mu?)
* R.Ç.: “Bu süreçte sizin arkadaşlarınızın Öcalan ile doğrudan görüştüklerini duydum, yalan mı?”
* D.K.: “Yalan denilemez ama çok ileri düzeyde değil tabii” dedi.
* R.Ç.: “Siz 27 Şubat kararından sonra örgütü feshettiniz, silah bırakma kararı aldınız. Şu an ne olarak varsınız?”
* D.K.: “Feshetme kararı aldık ama onun için hukuki ve siyasi zemini bekliyoruz. Kimse bu örgütün dağılacağını beklemesin, yıllar geçse de dağılmaz bu örgüt; dönüşüp değişebilir ancak.”
* R.Ç.: “Son söz olarak neler söylemek istersiniz?”
* D.K.: “İktidar kanadına şunu söylemek isterim: Maneviyatçı olduklarını söyleyip çok fazla dünyacılar, bireysel çıkarlarını çok fazla önemsiyorlar. Bu kadar bireysel ve maddi çıkar için gerçeklere gözlerini kapamışlar. Yaptıklarının hesabını verebilsinler, hem bu dünyada hem öbür dünyada. Korkmasınlar, sürekli korku içinde yaşıyorlar.” (Bu sözler maddi çıkarların hesabını veremeyecek olanlara bir tehdit değil miydi ?)
Sözün bittiği yerdeyiz.
PANDORA’NIN KUTUSU AÇILDI!..
Yazının başlığı tek başına bir makale yazdıracak kadar anlamlı olmuş. Çözüm süreci denilerek PKK’nın bir eylem yapması şimdilik engellenmiş gözükürken, İsrail’in başına gelecekleri anlamış gibi Kıbrıs Rum kesimine yıllardır planlı ve stratejik yığınak yapması, hem askeri hem sivil olarak yerleşmesi ve Yunanistan’a ise; -şayet gerek duyarsa- “Arkanda ben varım” diyerek Türkiye kafa tutacak ve Türkiye’yi oyalayacak hale getirmeye çalışması…
Bununla beraber başta AKP Trabzon milletvekilinin; “Bu yasa ile içeriden çıkmayacak sadece 900 kişi var, onlar da çıkarsa (bu teröristlere genel aftır), bunu ben memleketimde nasıl anlatacağım!” çekincesi gibi, herkes bu olayı parti tabanımıza nasıl anlatacağız derdine düşmüşse; PANDORA’NIN KUTUSU AÇILMIŞ demektir. [NOT: Trabzon Milletvekiline ve diğerlerine kopya verelim; İncirlik’ten kalkan uçakların Irak’ı bombalamasını, Libya’nın bombalanmasını ve özellikle zinanın suç olmaktan çıkarılmasını ve hele aileyi koruyacağız diye çıkarılan İstanbul Sözleşmesini nasıl anlattıysanız öyle anlatın(!) bu PKK’lılara çıkardığınız affı!.. Gerçi Trabzon milletvekilin sayı sınırı da var; 900 kişi sembolik olarak içerde kalsa bunu yuttururuz ama hiç bir PKK’lı kalmazsa içerde bu genel affa girer (bundan sebep; onlar dışarı çıkarsa bizi içeri alırlar endişesi taşıdığından mı) işimiz zor demiş burası muallak kalmış biraz!..]
İsrail ile Yunanistan, Tel Aviv’de “Aşil Kalkanı” hava savunma anlaşmasını imzalamış…
İki ülkenin savunma bakanlıkları arasında imzalanan anlaşmanın yaklaşık 3 milyar avroymuş… Ayrıca; Aşil Kalkanı anlaşması, Mekke İttifakı’nın İstanbul’da düzenlenen ilk toplantısıyla aynı günde imzalanmıştı.
“Aşil Kalkanı”, potansiyel tehditleri belirleyip sınıflandıracak ve en iyi imha yöntemini seçecek yapay zeka tabanlı bir yazılımla çalışacak. Yazılım, balistik füze koruması, insansız hava araçlarına karşı koyma ve uçaksavar zırhı gibi alt sistemlerle bağlantılı olacak. Aşil Kalkanı, insan müdahalesi olmadan her potansiyel tehdit için verileri değerlendirecek ve eyleme geçecekmiş… (Şimdiden söyleyelim o zaman; Türkiye tarafına bir saldırı olursa yarın öbür gün sistem hatası demeyin, çünkü bizim sistemlerde arada bir arıza yapıyor Allah korusun sizi diyorum!..) Bu arada tüm bu sistemler, büyük çoğunluğu daha önce İsrail’in (HAMAS tarafından elek yapılan ve hiçbir işe yaramadığı kanıtlanan) Demir Kubbesi’nde test edilmiş füze, batarya, radar ve yazılımlardan oluşacakmış.
Aşil Kalkanı, Yunan ordusunu teknolojik açıdan İsrail’e bağlayacak. Yunan muhalefeti, Atina hükümetine yönelik eleştirilerinde ordu için bağımsız sistemler geliştirilmesini talep ederek, Türkiye’nin savunma alanındaki adımlarını örnek göstermişti. (Demek Yunan tarafında da aklı başında birileri varmış!)
Kıbrıs İsraillileşmeye zaten başlamıştı..
İsrail ordusu (IDF), Kıbrıs’ı hem bir savunma hattı hem de Ortadoğu operasyonları için stratejik bir lojistik lojistik üs “arka bahçe” olarak konumlandırmaya devam ediyordu. Hava Savunma Sistemleri ve Entegrasyonu, Ortak Askeri Planlar ve “Hızlı Müdahale Gücü”, Siber Güvenlik ve İstihbarat Merkezleri, Altyapı ve Havalimanı Kontrolü, Enerji Ortaklıkları (EuroAsia Interconnector), Büyük Ölçekli Gayrimenkul ve Arazi Alımları ile Kıbrıs Rum kesimi özellikle HAMAS saldırıları sonrası daha da artan göç ile ada genelindeki İsrailli nüfusu 20 bine yaklaşmış ve, sadece onlara hizmet veren özel okullar, ibadet yerleri (sinagoglar), Yahudi kültür merkezleri ve ticari yapılar inşa edilmeye başlanmıştır. Bu durum, Rum basınında dahi yerel halkın “kalıcı yerleşim” endişesiyle tepki göstermesine yol açmıştır.
Özetle İsrail, Kıbrıs Rum Kesimi’ni hem askeri açıdan Doğu Akdeniz’deki operasyonları için bir sıçrama tahtası hem de sivil yatırımlarla kalıcı stratejik derinlik sağladığı bir jeopolitik alan olarak kullanmaktaydı ve adayı bu çapta geniş alana yayılıp hem askeri hem sivil olarak kullanabilmeyi hiç bir iktidar döneminde bu kadar rahat sağlayamamıştı.
İsrail’in GKRY’deki sessiz işgali ve KKTC tarafındaki diğer faaliyetleri Türkiye’nin Mavi Vatan stratejisini, Kıbrıs politikasını ve KKTC’nin güvenliğini doğrudan tehdit eden çok boyutlu bir jeopolitik risk taşımaktaydı. İsrail tarafından adada kurulan siber güvenlik merkezleri ve gelişmiş İsrail radarları, KKTC topraklarındaki Türk askeri hareketliliğini ve Türkiye’nin güney kıyılarındaki (İskenderun, Mersin, Aksaz) askeri üslerini anlık olarak izleme potansiyeline sahip bulunmaktaydı. Ancak;
Türkiye’nin Anavatan Garantörlüğü ve Adadaki askeri varlığı; GKRY’nin tek taraflı silahlanma ve ittifak arayışlarının KKTC topraklarına veya halkına yönelik bir tehdide dönüşmesini ASKERİ caydırıcılıkla engellemekteydi. Nasıl mı?
Geçitkale Hava Üssü; sadece geçici konuşlanma yeri olmaktan çıkarılarak Türk Deniz Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri’nin ana İHA/SİHA üssü haline getirilmiştir. Üsse kalıcı hangarlar, mühimmat depoları, uydu komuta kontrol merkezleri ve sinyal istihbaratı (SIGINT) sistemleri kurulmuştur. Ayrıca adanın kuzeyinde kurulması planlanan deniz üssü ile İsrail-GKRY ittifakının adadaki deniz hakimiyeti hamlelerine doğrudan yanıt verilmektedir.
Anlık Gözetleme ve Kilitleme Kabiliyeti: Geçitkale’den kalkan Bayraktar TB2, TB3, AKINCI ve ANKA-3 gibi insansız platformlar; Doğu Akdeniz’in tamamını, GKRY’nin sözde MEB parsellerini ve İsrail’in deniz hatlarını 7/24 kesintisiz gözetlemektedir. Bu durum, GKRY-İsrail ortak tatbikatlarının Türkiye tarafından saniye saniye izlenmesini ve gerektiğinde anında angajman uygulanmasını sağlamaktadır.
İskele Deniz Üssü Projesi: Gazimağusa’nın kuzeyindeki İskele/Boğaz bölgesinde Türk Deniz Kuvvetleri için inşa edilen askeri deniz üssü çalışmaları hızlandırılmıştır. Bu üs sayesinde Türk savaş gemileri (fırkateynler, korvetler ve denizaltılar), Türkiye ana karasındaki Aksaz veya Mersin üslerine dönmek zorunda kalmadan Kıbrıs’ta yakıt ikmali, lojistik destek ve mühimmat yüklemesi yapabilmektedir. Bu da Türk donanmasının reaksiyon süresini dakikalara indirmiştir.
Sondaj ve Donanma Eşliği: Mavi Vatan sınırları içinde yapılacak her türlü bilimsel veya ekonomik araştırma, Türk Deniz Kuvvetleri unsurlarının (fırkateynler ve denizaltılar) koruması altında kararlılıkla sürdürülmektedir.
Şanlı Ordumuz; görevini (silahlı cihadıyla vatan savunmasını) her zaman olduğu gibi layıkıyla yapmaktaydı, Milli Çözüm de bu gerçekleri en net-herkesin anlayacağı apaçık bir şekilde ve yarın hiç kimsenin ben bilmiyordum diyemeyeceği bir gerçeklikle kamuoyunun bilgisine (Fikri cihadının gereği olarak) tek başına sunuyordu.
İyi ki varsınız ve bizi sağa sola savrulmaktan koruyorsunuz…
Bu süreç daha çok terörist unsurlara moral ve motivasyon sağlamaktadır. Başta şehit ve gazi aileleri olmak üzere milli duyarlılığa sahip tüm vatandaşlarımız süreci kaygıyla karşılamaktadır. Bu süreç daha çok terörist unsurlara moral ve motivasyon sağlamaktadır. Başta şehit ve gazi aileleri olmak üzere milli duyarlılığa sahip tüm vatandaşlarımız süreci kaygıyla karşılamaktadır.
Dünyadaki tüm terör olaylarının arkasında olan ve Kıbrıs’ı kendisine bağlamak isteyen İsrail’in bu politikalarını engelleyebilmek ve karşı stratejiler oluşturabilmek için işbirlikçi değil milli, bağımsız bir ruha sahip bir beyin, bir akıl, bir liderlik gerekir. Kısacası Erbakan olmak gerekir. ÖyleTrump karşısında sevindirik tutum sergileyen, İsrail ile var olan ilişkileri kesemeyenlerin görevi kahramanlık rolleri yapıp halkı bu olup bitenler karşısında tepkisizleştirmektir.
Milletimizin zihin dünyasında bir şekilde travmaya neden olmuş tüm olaylar AKP için potansiyel gündem değiştirici haline gelmiştir. Yeni süreçle ülkemizi ve bölgemize karanlığa sürüklemeye çalışırken Uğur Mumcu suikastını gündeme getirmeleri de tam bunlara göre bir hareket olmuştur. Bir de üstüne faili Mossad çıkarıp, dümenden bir özür falan alırlarsa ülkemizi parçalanmaya götürürken halkımıza zafer nidaları attırmaya devam edeceklerdir. Bu süreç alabildiğine tehlikeli bir hale gelmiş halkın her uyanma refleksinde daha kuvvetli narkoz verilmeye başlanmıştır.