Atatürk'ü sevmek ona zarar vermeye mani değildir. Çünkü pek çok insan sevdiğini zannederek zarar vermektedir. Tarih Kurumu'na yöneltilen baskılar sonucu Latife Hanım'ın mektup, not ve hatıratının açıklanmasının engellenmesi de bunun en son örneğidir.
Açık söylemek gerekirse; Türk halkı devletinin kurucusunu doğru dürüst tanımıyor. Ortada: Atatürk'ten ziyade, Atatürkçülük adı altında İsmet Paşa'nın 'milli şeflik' iktidarında ve onun tercihleri doğrultusunda icat edilmiş olan tablo görünüyor. Ki onun da; "gerçekleri çarpıttığı ve yaşanmışlığı değil, masalsılığı yansıttığı" sırıtıyor.
1980 ihtilali sonrası darbeci generaller Atatürk'ün hayatını konu alan sinema filmi yaptırma hevesine kapılmışlardı. Ankara'da düzenlenen 'Atatürk Filmi Sempozyumumda org. Kenan Evren'in, "Artık devir değişti. Filmde halka Onun rakı içtiği gösterilebilir" dediğini hatırlıyoruz.
Atatürk'ü; yaşayıp yaşamadığı belirsiz bir mitoloji kahramanı ya da heykel/büst/rozet adamı haline getirmek kimin işine yaradı? Ömrü askeri okullar, kışlalar, karargâh ve cephelerde geçmiş, tedavi amaçlı istirahatları dışında gönlünce yaşadığı günler parmakla sayılabilecek kadar az olan bir liderin hatırasını, acaba bizim kadar tahrip eden, değiştiren ve küçülten ikinci bir ulus var mı bilmiyoruz!…
Her odaya onun fotoğrafını asıp, her meydana heykelini, her okula büstünü dikmek, basılan her paraya resmini koyup her ormana onun, annesinin veya babasının ismini vermekle, Atatürk çiçeğinden Kemalpaşa tatlısına, Atatürk Havalimanı'ndan Atatürk Barajı'na; kentlerin bulvarlarından, üniversitelere kadar bir dizi etiket üreterek, Onu tahrip ettik. Sonuçta; kişileri bir şeye zorlayarak bezdirmek manasında eski dilde 'ikrah getirtmek' dedikleri hal doğdu. Belki amaç bu değildi ama sonuç bu oldu!
Üç önemli kitap
Bugüne kadar Onu tanımak adına okuduğum pek çok yayın içinde üç kitap belleğime takılmıştır. Biri, 'Atatürk'ün Uşağıydım' adıyla yayımlanan Çankaya Köşkü hizmetlilerinden Cemal Granda'nın hatıralarıdır..
Diğeri Sadi Borak'ın derlediği "Atatürk'ün Özel Mektupları"dır. Üçüncüsü de Falih Rıfkı Atay'ın 'Çankaya'sıdır…
Ne onca nutkundan, yazdıklarından metinde, ne siyasi yakınlarının anılarından tanıyabilirsiniz Onu Siyaseten benimsediği, teşvikçisi olduğu şeylerin bir kısmına kendi hayatında yer vermemiştir. Ya da öncülüğünü yaptığı kimi hamlelerden uygulama safhasında hazzetmeyip vazgeçmiştir.
Radyoda klasik Türk müziğine yasak koydurmuştur örneğin, ama bu yasak onun dünyasının sınırlarında kalmıştır.
Keza kadın bahsinde… Gerçekte mutaassıplık sınırında bir muhafazakârdır…!
Tek başındayken sessizliğin ortasında, ezan dinlemekten hazzettiğini kaç kişi bilir? Ya da şimdilerde pek çok kişinin yaptığı gibi, canlı, yayımlanan konser programı, sırasında; radyoyu arayıp sanatçılardan Faize Hanım'ın, 'Bade-i vuslat içilsin kâse-i fağfurdan' adlı bestesini ardına bir gazel eklenerek söylemelerini istediğini? Keza çok sevdiği atı Yıldız doğum yaptığında onu ve tayın, Çankaya Köşkü'nün parkelerini parçalama bahasına kabul salonuna getirtip onlarla oynadığını; Münir Hayri Egeli'ye film senaryosu sipariş edip metnin önemli bir kısmını dikte ettirdiğini!?…[1]
Atatürk ve kadın kakları
"Atatürk'ün kadınların siyasette, ekonomide, sanatta, yani hayatın her alanında erkeklerle eşitliğinden yana olduğuna şüphe yoktur. Ancak Cumhuriyetin kurucusunun kadınların kıyafeti konusunda günümüz Atatürkçüleri gibi düşünmediği de açık ve kesin bir durumdur.
Hilaliahmer'in, yani Kızılay'ın Kadınlar Şubesi'nin düzenlediği çay davetinde yaptığı şu konuşmaya göz atın:
"Düşmanlarımızı aldatan görüntü; bilhassa kadınlarımızın, giyim biçiminden ve örtünme şeklinden kaynaklanıyor. Onların aldanmalarına yol açan nokta: yabancılarla temas edebilecek mevkide bulunan kadınlarımızın tavır ve hareketlerinin milli tavır ve hareketlerimizin timsali olmayıp, belki Avrupa tavır ve hareketlerinin taklitçisi olarak görülmesidir. Filhakika (maalesef gerçek o dur ki), memleketimizin bazı yerlerinde, en ziyade büyük şehirlerinde giyim tarzımız ve kıyafetimiz bizim olmaktan çıkmıştır. Şehirlerdeki kadınlarımızın giyim tarzı ve örtünmesinde iki şekil tecelli ediyor; ya ifrat, ya tefrit görülüyor. Yani, ya ne olduğu bilinemeyen, çok kapalı, çok karanlık bir dış görünüm gösteren bir kıyafet; veya Avrupa'nın en serbest balolarında bile dış kıyafet olarak arz edilemeyecek kadar açık bir giyim. Bunun her ikisi de, şeriatın tavsiyesi ve dinimizin emri haricindedir. Bizim dinimiz kadını o tefritten de, bu ifrattan da tenzih eder. O şekiller, dinimizin muktezası (gereği) değil, muhalifidir.
Dinimizin tavsiye ettiği tesettür; hem hayata, hem fazilete uygundur. Kadınlarımız şeriatın tavsiyesi ve dinin emri mucibince örtünseler, ne o kadar kapanacaklar, ne o kadar açılacaklar. Dini örtünme, kadınlar için zorluk çıkarmayacak, kadınların toplum hayatında, ekonomik hayatta, çalışma hayatında ve ilim hayatında erkeklerle ortak çalışmalar yapmasına mani bulunmayacak bir normal şekildedir. Bu normal şekil, toplumumuzun ahlak ve terbiyesine de uygun biçimdedir.
'İşi ifrata vardıranlar'
Giyim tarzımızı ifrata vardıranlar, yani kıyafetlerinde aynen Avrupalı kadınları taklide çalışanlar, düşünmelidir ki; her milletin kendine mahsus ananesi, kendine mahsus âdetleri, kendine göre millî hususiyetleri vardır. Hiçbir millet, diğer bir milletin mukallidi olmamalıdır. Çünkü böyle bir millet, ne taklit ettiği milletin aynı olabilir, ne kendi milliyeti dahilinde kalabilir. Bunun neticesi şüphesiz ki hüsrandır. Bizim örtünme meselesinde nazarı itibara alacağımız şey, bir yandan milletin ruhunu ve ahlakını diğer yandan hayatın icabatını düşünmektir. Örtünmedeki ifrat ve tefritten kurtulmakla; bu iki ihtiyacı da temin etmiş olacağız. Giyim tarzımızda milletin ruhi ihtiyacını tatmin için, İslam ve Türk hayatını başlangıçtan bugüne kadar layıkıyla araştırmamız ve etrafıyla açıklamamız lazımdır.
Bunu yaparsak görürüz ki, şimdiki giyim tarzımız ve kıyafetimiz ecdadımızdan başkadır, lakin onlardan daha iyidir diyemeyiz. Bizim kadın hayatımızda, kadının giyim tarzında yenilik yapmamız söz konusu değildir, buna bir ihtiyaçta görülmemektedir.
Milletimize bu hususta yeni şeyleri bellettirmek mecburiyetinde değiliz.
Belki ancak dinimizde, milliyetimizde, tarihimizde zaten mevcut olan beğenilir âdetlere uygunluğu sağlamak mevzubahis olabilir. Biz kendi başına fertler olarak her türlü şekilleri tatbik edebilir, kendi zevkimize, kendi arzumuza, kendi terbiye ve seviyemize göre istediğimiz kıyafeti seçebiliriz.
Ancak bütün milletin şayanı kabul göreceği şekilleri, bütün milletin hayatında uygulanması mümkün olan kıyafetleri; herhalde genel temayülde aramak ve o şekillerin gerçekleşmesini de genel temayüle uygunlukta görmek lazımdır. Bazı milletlerin zevk alemlerini memleketimizde tatbike kalkmak şüphesiz ki hatadır. Bu yol toplum hayatımızı feyz ve fazilete ulaştırmaz. Eğer kadınlarımız dinin tavsiye ve emrettiği bir kıyafetle, faziletin icap ettirdiği hareket tarzıyla içimizde bulunur; milletin ilim, sanat, içtimaiyat hareketlerine iştirak ederse bu hali, emin olunuz, milletin en mutaassıbı daha takdir etmekten geri duramaz. Bilakis o halin aleyhinde söylenecek sözlere karsı, belki onun müteşebbislerinden daha fazla savunucusu olur."[2]
Bu satırları okuduktan sonra gelin de Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü bizim sahte Atatürkçülerimizin tanımadıklar, hatta kasıtlı çarpıttıkları… O'nun duygu, düşünce ve fikirlerini aslında içlerine sindiremedikleri ve özümsemekte zorlandıkları kanaatine kapılmayın"[3]
Atatürk'ü, art düşüncelere alet yapmamalı!
Yıl 30 Ekim 1918. 1. Dünya Savaşında (Sabataist ittihatçıların gaflet ve hıyanetiyle) Almanya, Avusturya-Macaristan imparatorluklarının yanında yer alan Osmanlı İmparatorluğu, bu savaştan yenik çıkıyordu. Bu anlaşma hükümlerince ordular terhis ediliyor, Osmanlı coğrafyası galip devletler tarafından işgal ediliyordu.
Mondros Ateşkes Antlaşmasından sonra, birliğinden 13 Kasım 1918'de İstanbul'a dönen Mustafa Kemal, o günlerin resmini şöyle çiziyordu:
"Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu topluluk, Dünya Savaşında yenilmiş, Osmanlı ordusu her yanda zedelenmiş, koşulları ağır bir "Ateşkes Antlaşması" imzalamaya mecbur edilmiş, Büyük Savaşın uzun yılları boyunca, ulusumuz yorgun ve yoksul bir duruma düşmüş vaziyettedir… Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmaya devam etmektedir… itilaf devletleri, Ateşkes Antlaşması hükümlerine bile uymaya gerek görmemektedir. Birer uydurma nedenle, itilaf donanmaları ve askerleri İstanbul'u işgal etmişlerdir. Adana İli'ne Fransızlar; Urfa, Maraş, Antep'e İngilizler girmişlerdir.
Antalya ile Konya'da İtalyan birlikleri, Merzifon'la Samsun'da İngiliz askerleri görülmektedir. Her yanda yabancı devletlerin subayları ve özel adamları iş görmektedir. Daha sonra, sözümüze başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919'da İtilaf devletlerinin uygun bulmasıyla, Yunan ordusunu İzmir'e çıkarılıyorlar.
Bundan başka, yurdun dört bir bucağında Hıristiyan azınlıklar, gizli, açık, özel istek ve amaçlarının elde edilmesi ve devletimizin bir an önce çökertilmesi için çalışıp duruyorlar."
İşte bu resim karşısında bir insanın karamsar olmaması mümkün değildi. Ancak, Türk milletinin kara günleri için sakladığı kahramanları her zaman vardır. İşte Mustafa Kemal o kahramanlardan biriydi. İstanbul'a geldiğinde İtilaf devletlerinin donanmalarını gören Mustafa Kemal yaverine tek bir söz söyledi: "Geldikleri gibi giderler"!. Tarihin sayfalarında yankılanan bu sözle milli mücadele ateşini tutuşturmuştu. Bunun için önce İstanbul hükümetinden yeni bir görev almayı başardı ve Bandırma Vapuruyla Samsun'a ayakbastı. Hedefi tekti, emperyalistleri ve işbirlikçilerini Anadolu'dan kovmak ve "tam bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak".
Bunu gerçekleştirmek için toplumun tüm kesimleriyle iletişim kurdu. Laz, Çerkez, Kürt, Türkmen, Alevi, Sünni herkesle… Hiç kimseye ayrımcılık yapmadan, aşağılamadan, hor görmeden, ötekileştirmeden. Kurtuluşu ancak benim insanım gerçekleştirecek diyordu. Samsun'dan Havza'ya, Havza'dan Amasya'ya, Amasya'dan Erzurum'a, Erzurum'dan da Sivas'a geçti. Bir toplumu oluşturan ve ayakta tutan tüm kesimleri Milli Kurtuluş davasının etrafında bir araya getirmeyi başardı ve emperyalistleri ve onların işbirlikçilerini Anadolu'dan çıkararak Türk milletinin kalbinde yerini aldı.
Atatürk İşgalci Emperyalistlere Karşı Mücadele Vermişti, Kendi Milletine Karşı Değil…
Vatan işgal altındaydı. Anadolu insanı, fakir, gariban, yorgun ve çaresizdi… O cephe senin bu cephe benim diyerek koşmaktan sayısız evladını savaşlarda yitirmişti… İşte Mustafa Kemal moral olarak çökmekte olan bu toplumu Türkmen, Kürt, Alevi, Sünni, Laz, Çerkez demeden tek bir yürek haline getirebilmeyi başarabilmiştir.
Karşısında farklı ırklardan ve farklı renklerden ama açıkça ülkemize kasteden düşmanlar vardı. "Yeni bir milli mücadele başlattığını sanan gafiller acaba kime karşı bu savaşımı sürdürüyorlar. Türkiye herhangi bir ulusun işgali altında olmadığına göre!?"… Soran ve yukarıdaki tespitleri arkasına şimdi bu yanlışlığı sokuşturan Avni Özgürel, acaba şimdi AB'nin, ABD'nin, IMF'nin, yerli işbirlikçileri eliyle, Türkiyemizi sinsice: Bankalarından, fabrikalarından, bürokratlarından, kanunlarından, dış politikasından kuşattıklarını ve içimizi boşalttıklarını görmeyecek kadar ahmak mıdır, yoksa bile bile bu gerçeği gizleyen bir kiralık mıdır? Bu arada: Ulusalcıların düşmanları belli… Kendileri gibi düşünmeyen, ötekileştirdikleri Türk halkının bizatihi kendisi… Kendi milletinin vatandaşlarını düşman ilan eden bir zihniyetin kartopu gibi büyümüş ülke sorunlarına çözüm yolları üretebilmesi mümkün mü!?" Sorusuna haklılık kazandıran bazı ulusalcıların da, kendi insanımızla ve İslam inancımızla barışması yolundaki uyarılarımızın ne denli gerçekçi ve gerekli olduğu da ortada.
Atatürk Bölücü Değildi, Sahte Kemalistler Bu Ülkeyi Bölmek İstiyor
Mustafa Kemal, kendi fikirlerini istismar eden, Milli Mücadeleyi Türk toplumuna karşı gerçekleştirmeyi isteyen gafillere şöyle cevap veriyordu:
"Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlatları ve hep aynı cevherin damarlarıdır. Bugünü Türk Milleti siyasi ve içtimai camiası içinde, kendilerine Kürtlük fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış isimlendirmeler, birkaç düşman aleti mürteci beyinsizlerden başka hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntüden başka bir tesir hasıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk toplumu gibi müşterek maziye, tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar."
ATATÜRK'ÜN ŞU TARİHİ SÖZÜNE KULAK VERMELİDİR!
"Türk milletinin toplumsal düzenini bozmaya yönelen didinmeler, boğulmaya mahkumdur. Türk milleti, kendinin ve memleketin yüksek menfaatleri aleyhine çalışmak isteyen bozguncu, alçak, vatansız, milliyetsiz beyinsizlerin saçmalıklarındaki gizli ve kirli emelleri anlayamayacak ve onlara müsamaha edecek bir topluluk değildir."
[1] Avni Özgürel / Radikal / 06.02.2005
[2] Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri – 11. Cilt, s. 149-151
[3] Avni Özgürel / Radikal / 26.06.2005

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Yine içimizi dışa döken, halimize ayna tutan bir yazımız olmuş, elhamdülillah!İnsan denen mahlûkatın kâinat ile,…
Makalenin içeriği son derece öğüt verici ders verici tefekküre boğucu uyanık olmamızı ve böylesi bir…
Dışına aldanmayın, bozuk içleri Derlenip def ederiz, soysuz hiçleri Kâfirler ürkütemez, Milli güçleri Eba Eyyub,…
Siyonist işbirlikçilerinin, "ABD'nin ırak'ta savaşan kahraman bay ve bayan askerlerin en az zayiatla ülkelerine mümkün…
Ahmet Hoca haykırır; duyarsız insan Anlamaz duygularım, ayarsız insan Akıl vicdan Kur’an’a, uyarsız insan Sultan…
MİLLİ ÇÖZÜME TAVIR ALANLARA KÜÇÜK BİR HATIRLATMA! Milli Çözüm; Kutuplaştırılmış toplumları barıştırarak yaşanabilir bir Dünya…
Siyonizm'in İran'a 4 bir yandan saldırdığı ve tüm vekil güçlerini bu yolda kullandığı şu dönemde…
Sivil Savunma = Kuvayı Milliye; yani Halkın Silahlı Gücü.Dünyada ve bölgemizde yaşanan çok tehlikeli olayların…
İnsanlar duymak istedikleri şeyler söylendiğinde, bunları yalan olarak görmeme eğilimine kaymıştır. İnsanların büyük bir kısmı…
Gerçeğe dönülmediği takdirde batılıların ülkemizi saha savaşı ile değil ekonomik savaşla,daha çok borca sokarak yeraltı…