YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69e41c6506b67
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 8 8
Bugün : 6373
Dün : 59412
Bu ay : 1045058
Geçen ay : 1803365
Toplam : 53190116
IP'niz : 216.73.217.119

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 Başörtüsü Müslüman Kadının Onurudur

Cahiliye toplumlarında insanların hayatlarını yönlendiren, mutlak doğru olduğundan emin olabilecekleri bir güç yoktur. Tam tersine peşinden gittikleri kurallar, büyük çoğunluğu, ne zaman, kim tarafından ve hangi bilgilere dayanarak konulduğu dahi belirsiz geleneklerden ibarettir. Mümin için ise, Allah (cc)'tan bir rahmet olarak, doğruyu yanlıştan ayıran, insanlara doğru yolu gösteren, en mükemmel yaşam ve ahlak şeklini bildiren Kur'an ve Peygamberimiz (sav)'in sünneti vardır. Mümin bir erkek ve mümin bir kadın için, yaşayabilecekleri en üstün, en şerefli ve en mükemmel hayat şekli de Kur'an ayetleriyle insanlara bildirilmiştir.

 

Rabbimizin emir ve yasaklarına uymak, Kur'an ahlakına tabi olmak mümin kadına onur, şeref ve asalet kazandırır. Bu, Allah (cc)'ın mümin kadın için yarattığı çok büyük bir lütuftur. Müslüman kadını tanıtan, iffetinin alametlerini oluşturan özelliklerinden biri de başörtüsüdür. Kur'an'da yer alan başörtüsünün ve örtünmenin kadınlara farz kılındığı Müslümanlar tarafından açıkça bilinen bir hükümdür. Dünya hayatındaki asıl amaçları Allah (cc)'ın rızasını, sevgisini, yakınlığını kazanmak olan mümin kadınlar, Rabbimizin bu emrini severek, isteyerek ve gönülden bir teslimiyetle yerine getirirler.

Kur'an'da yer alan, mümin kadının tesettürü ve başörtüsüyle ilgili ayetlerde Müslüman kadının fıtratının ve ahlakının da nasıl olması gerektiği anlatılmıştır.[1] Allah (cc) Kuran'da Müslüman kadınlara başörtüsü takmaları ve örtünmeleri gerektiğini bildirmiş ancak bunun yanında, "gözlerini harama çevirmekten kaçındırmalarını" ve "ırzlarını korumalarını" da hatırlatmıştır. Dolayısıyla mümin kadın, dış görünümündeki titizliğinin yanı sıra, ahlakında da onurlu ve iffetlidir.

İmanını, vicdanını ve aklını en iyi şekilde kullanarak üstün bir ahlak sergiler. Allah (cc) Kur'an'da, Müslüman kadının nasıl bir ahlak sergilemesi gerektiğini yaşadığı toplumda "ırzını korumuş olmasıyla ve iffetine olan düşkünlüğüyle" tanınan Hz. Meryem'in ahlakını örnek vererek açıklamıştır:

İmran'ın kızı Meryem'i de (Allah örnek verdi). Ki o kendi iffetini korumuştu. Böylece Biz ona Ruhumuzdan üfledik. O da Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti. O (Rabbine) gönülden bağlı olanlardandı.[2]

Mümin kadın için iffet ve onurun önemi Kuran'ın pek çok ayetiyle insanlara açıklanmıştır. Müslüman kadın, gerek kıyafeti, gerek davranışlarındaki asaleti ve ölçülülüğü gerekse de basitlikten arınmış, onurlu, seçkin ve vakarlı tavrı ile çevresinde büyük bir saygınlık oluşturur. Allah (cc)'ın mümin kadınlara farz kıldığı başörtüsünün bir hikmeti de işte mümin kadının bu ahlakının ve saygın kişiliğinin oluşmasına yöneliktir. Allah (cc) mümin kadının iffetli tanınması, eziyet görmemesi, yıpratılmaması, zarara uğramaması ve asaletini koruması için en uygun olan giyim şeklini Kur'an ile bildirmiştir. Bu gerçek müminlere şöyle haber verilmiştir:

Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına dış elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle; onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.[3]

Kadınların toplum içerisinde korunup kollanmaları, hak ettikleri saygı ve sevgiyi görmeleri için olabilecek en güzel davranış ve uygulamalar Kur'an ile bildirilmiştir. Kuşkusuz ki bu Müslüman kadın için çok büyük bir korunma, rahmet ve nimettir.

Allah (cc)'ın bu emrini güzel bir şekilde yerine getirmek aynı zamanda da, mümin kadının Rabbimize olan bağlılığının, itaatinin, teslimiyetinin bir ifadesidir. Allah (cc)'ın rızasını, dünya hayatının menfaatlerinden, çok daha üstün tuttuğunun asıl olarak ahiret hayatını hedeflediğinin açık bir alametidir.

Müslüman kadın, Kur'an'da bildirilen Allah (cc)'ın bu hükmünü imanının ve vicdanının bir gereği olarak severek ve isteyerek yerine getirmektedir. Bu nedenle bu ibadeti imani ve vicdani bir yükümlülük olarak yerine getirdiği unutulmamalı, bu davranışına gereken saygıyla yaklaşılmalıdır. Açıkça ortada olan iyi niyet görülmeli ve bu konunun baskı altına alınmaya çalışılmasının yanlışlığı anlaşılarak vicdan özgürlüğünün yolu açılmalıdır.[4]

Geçtiğimiz aylarda Almanya'nın Bavyera Eyaleti Anayasa Mahkemesi, başörtüsüyle ilgili bir karar aldı. Mahkeme, eyaletteki müslüman hanım öğretmenlerin okula başörtülü gitmelerini yasaklayan yerel mahkeme kararını onayladı.

Bu onama kararı başörtüsü yasağının çok katı bir şekilde uygulandığı Türkiye'de fazla yankı bulmadı. Oysa Bavyera Anayasa Mahkemesi aldığı bu ilginç onama kararıyla Türkiye'deki başörtüsü yasağının, tam da bizim sürekli söylediğimiz gibi, "dış dayatmalarla sürdürüldüğünü" gözler önüne serdi.

Dilekçe sahiplerinin "dini özgürlükleri kısıtlama" olarak değerlendirdikleri ve "Anayasaya aykırı" olduğunu savundukları yasak kararını yerinde bulan yüksek mahkeme, Hıristiyan kültürünün savunulmasını anayasanın temel görevlerinden sayarak, "başörtüsü yasağı Hıristiyan kültürünü savunmak için zorunludur." dedi.

Sadece Almanya'da böyledir sanılmasın, maalesef Türkiye'de de böyledir. Yetmişbeş milyonluk bir ülkede, sayıları bir milyonu bile bulmayan bir azınlığın keyfi için başörtüsü yasağı uygulanmakta ve Hıristiyan değerleriyle çelişmemeye özen gösterilmektedir. Bu Türkiye'ye batılılaşmayı önerenlerin neyi murad ettiklerinin en açık göstergesidir.

Saddam'ın idamından bir kaç gün önce Irak Parlamentosu'na bir yasa getirildi. Bu, yeni petrol yasasıydı. Ülkedeki petrolün kontrolünü yabancılara bırakan yeni bir yasal düzenleme, "sözde Irak meclisine" sevkedildi.. Saddam'ın ve arkadaşlarının kellesi gitti, fakat bu yasa işgal altındaki bir parlamentoda bile henüz kabul edilmedi. Aynı günlerde TBMM'ye getirilen yeni yasa da Irak'takinin tıpa-tıp aynısıydı.

Millî Gazete'nin öncelikle ve özellikle gündeme getirdiği, ama marazlı medyanın hiç önemsemediği bu yasa jet hızıyla görüşülüp kabul edildi. Cumhurbaşkanının geri gönderdiği bu yasa ile artık Türkiye'nin petrol ve doğalgazla ilgili hiçbir söz hakkı kalmadı.

Öncelikle petrol arama ve çıkartma işlerinde tam yetkili olan milli kurum TPAO sıradan bir dernek haline getirildi. Arama ve işletme işlemleri bu kurumun elinden alındı.

Petrol arama ve çıkartma işlemleri için eski yasanın öngördüğü "talebin milli menfaatlere uygun olması" şartı kaldırıldı. Eski yasada var olan "yabancı devletlere ait şirketlerin, ya da yabancı devletler adına etkin olan şahısların petrol arama faaliyetlerinde bulunamayacakları, tesis kuramayacakları ve mülk edinemeyecekleri" şartı yeni yasayla ortadan kaldırıldı. Arama ruhsatlarında devletin aldığı vergiler sona erdirildi. Topraklarımızdan elde edilen ham petrol ve doğalgaz ile bunlardan elde edilen ürünlerin yüzde 65'inin ve denizlerimizden elde edilenlerin yüzde 55'inin ülke ihtiyacına ayrılma zorunluluğuna son verildi. Arama, üretim ve yan ürün faaliyetlerinde Türkiye'de çalıştırılacak yabancı personelin T.C. Devleti'nin ilgili yasalarına tabi olma şartı ortadan kaldırıldı.

Bu işin bir başka boyutu daha var. Batılılaşma sadece Hıristiyan değerlerini benimsemekle kalmıyor, aynı zamanda sizi, maddi değerlerinizin tamamını da batılılara devretmeye mecbur bırakıyor.

Milliyet'teki köşesinde Melih Aşık Bey diyor ki, "Saddam petrolü vermemek için kellesini verdi. Bizimkiler koltuğu kaybetmemek için petrolü verdi."

Biz buna bir şey ilave etmek istiyoruz. Keşke sadece petrolü vermiş olsalar.

Ermenilerin batılı kapılara dayanarak peşpeşe çıkarttırdıkları Türkiye'yi kıskaca alıp kuşatan yasalar, gazeteci Dink'in katlettirilmesiyle yeni bir ivme kazanacak. Türkiye, bu tozduman içerisinde başını kaldırıp hiçbir şey soramayacak yapamayacak!

"Bu petrol yasası ne biçim yasa? Bu başörtüsü yasağı ne biçim yasak?" diye, hiç boşuna bağırmayın. Sesinizi en az altı ay duyan ve okuyan olmayacak. Altı ay sonra mı? İşte o zaman, maalesef artık Petrol yasası hiç konuşulmayacak. Çünkü unutulmuş ve uygulamaya konulmuş olacak. Başörtüsü yasağı belki yeni bir mecraya girecek. Kapımıza dayanıp diyecekler ki, "Başörtüsü kullanmak Hıristiyan değerleriyle çelişmektedir, yasağı yasal hale getirin!" Hiç, "Böyle şey olur mu; bu kadar abuk sabuk bir gerekçeyle kapımıza nasıl dayanırlar?" demeyin. Biz kapımıza dayandıklarını görmeyeceğiz bile. Dink'in katledilmesinden bir gün önce Petrol yasasını getirip kapımızın önüne bıraktıklarında gördük mü? Hayır! Ya da zinayı suç olmaktan çıkartan yasayı getirdiklerinde gördük de ne oldu? Tabi bir tepki verebildik mi? Hayır! (21.01.2007 / Milli Gazete )

Şimdi kalkıp, 1400 yıldır, sanki binlerce İslam Bilgininin hiçbirisi anlamamış gibi: "başörtüsünü emreden açık ve kesin bir hüküm, Kur'an'da var mıdır?" gibi tartışmalarla uğraşmak, abestir. Çünkü başörtüsü İslam'ın simgesi ve milli kültürümüzün bir göstergesi haline gelmiştir. Başörtüsüyle ilgili net bir ayet isteyenler, acaba Kur'an'ın diğer çok açık hükümlerine ve bunlara uygun hareket edilmesine razı ve taraftar kimseler midir?

Unutulmasın ki:

Başörtüsünden gıcık alan Batılılar, içimizdeki bazı azınlıklar ve marazlı masonlar İslami dirilişin ve milli direnişin bir işareti olduğu için bu gelişmelere ateş püskürtmektedir. Batılılar, "Hilal"e de nefret beslemektedir. Çünkü hilal; Haçlı emperyalizm karşıtlığını ve milletimizin varlığını ve kararlılığını temsil etmektedir.

Başörtüsü konusunda; "imanın temel şartı ve İslam'ın en önemli esasıymış" veya "Başını örtmeyenlerin hepsi inançsız ve ahlaksızmış" şeklindeki aşırılıkta ısrarcılık ve yine sadece oy devşirmeye ve halka hoş görünmeye yönelik istismarcılık elbette yanlış ve çirkindir. Ancak ulusalcı ve insan haklarına saygılı geçinip de başörtüsü karşıtlığında, milli ve manevi değerlerimize düşman kesimlerle aynı safta görünmek de, doğrusu milletimizi düşündürmektedir ve din istismarcılarının tuzağına itmektedir.

Beyinlerdeki örtüye hayır! İnancının gereği başını örtenler, Batı uşaklığı ve din düşmanlığıyla kafaları küflenmişler tarafından, temel insan haklarına ve evrensel hukuk kurallarına rağmen engellenmektedir.

Başörtüsü takan öğrenciler sadece, kendileri ile aynı konumda olan, aynı sınavı kazanan, serbestçe eğitimini tamamlayan arkadaşları gibi eğitim hakkını kullanmak, mezun olmak ve uzun zaman maddi, manevi çaba göstererek kazandığı ve senelerce okuduğu okullarından diplomasını almak istemektedir.

Başörtülü öğrencilerin eğitimlerini tamamlayabilecekleri herhangi bir eğitim kurumu bulunmamaktadır. Binlerce öğrenci okulu bırakmak zorunda kalmıştır. Bazı öğrenciler ise, eğitimlerini tamamlamak üzere yurt dışına gitmişlerdir. Türkiye'den başka herhangi bir ülkenin üniversitelerinde başı örtülü eğitim görme engellenmemektedir. Fakat, yurtdışında eğitim görmenin maliyetleri çok yüksektir.

Denklik sorunu

Bu öğrencilerin masraflarını karşılayabilecek maddi imkânları bulunmamaktadır. Ayrıca; yurt dışında eğitimi tamamladıktan sonra aldıkları diplomanın Türkiye'de geçerli olması için yine Yükseköğretim Kurumu'nun denklik vermesi gerekmektedir. Yükseköğretim Kurumu'nun başörtülü öğrencilerin Türkiye'de eğitimlerini tamamlamalarına izin vermediği gibi, başka üniversitelerden aldıkları diplomalara denklik vermemesi söz konusu olabilecektir.

Başörtülü gençlerimizin tek talepleri

Başını örten öğrencilerin tek talepleri eğitimlerini kendi ülkelerinde tamamlayabilmektir. Başörtüsü takan öğrencilerin giyim şeklini ideolojik ya da siyasi görüşleri değil, şahsi ve dini inanışları belirlemektedir. Zaten, bin yılı aşkın bir süredir devam eden bir giyim tarzını günlük siyasi ve ideolojik amaçlara bağlamaya çalışanlar gülünç konuma düşmektedir. Geleneksel olarak Türk kadınlarının büyük kısmı yüzyıllardır başını örtmektedir. Başörtüsü yüzyıllardır günümüze taşınmış, dini ve geleneksel bir giyim şeklidir. Tüm dünya ülkelerinde dini veya geleneksel olsun, tüm giyim tarzları ve şekilleri hürmete layık görülmekte ve saygı göstermektedir. Üniversite öğrencilerinin istisna tutulmaları için herhangi bir sebep mevcut değildir

Başörtüsü ideolojik bir hareket değildir

Başörtüsü takan öğrenciler hiç bir zaman ideolojik amaç ya da amaçlar peşinde olmamıştır. Herhangi bir ideolojik harekete, bu yöndeki bir fikre, yazılı veya sözlü olarak katılmamışlardır. Başörtülü öğrenciler üniversitelerde yıkıcı ya da bölücü hiç bir olaya karışmamışlardır. Bu konuda somut tek bir örnek dahi bulunmamaktadır. Elbette tek tük bazı istisnalar bunun dışındadır.

Kırk katır mı, kırk satır mı?

Bir üniversite öğrencisi için eğitimini tamamlamak ve mezun olmak hayati derecede önemli bir olaydır. Üniversitede alınan eğitim bireyin bundan sonraki hayatını şekillendirecektir. Alınan eğitim sonrası meslek sahibi olunabilecektir. Türkiye şartlarında üniversite eğitimi görmeye hak kazanabilmek oldukça büyük bir başarıdır. Başörtüsü takan öğrenciler de meslek sahibi olabilmek için oldukça fazla çalışmışlar ve büyük hayallerle üniversiteyi kazanmışlardır. Yükseköğretim görmeyi amaçlayan başörtülü öğrenciler kendileri için çok önemli iki haktan birisini seçmesi, diğerini ise feda etmesi için zorlanmaktadır. Başını örten öğrencilere eğitimlerini tamamlamaları için izin verilmemekte ve başlarını açmaları şart koşulmaktadır. Öğrencilerin peruk takarak eğitimlerini devam ettirmeleri bile düşünceleri gerekçe gösterilerek engellenmeye çalışılmaktadır.

Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı 1993 tarihli fetvası

Bu durum eğitim ve din ve vicdan özgürlüğüne müdahale teşkil etmektedir. Halbuki, başörtüsü din ve vicdan hürriyetinin tezahürüdür. Bizzat devlete ait bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı'nın değişik tarihlerde verdiği fetvalar vardır. Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı 1993 tarihli fetvasında "kadınların başörtülerini, saçlarını, başlarını, boyun ve gerdanlarını iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmaları, Dinimizin, Kitap, Sünnet ve İslam Alimlerinin ittifakı ile sabit olan kesin emridir.

Din ve vicdan hürriyeti

"Müslümanların bu emirlere uymaları dini bir vecibedir" ifadelerini kullanarak konuya açıklık getirmiştir. Bu noktada başörtüsünün din ve vicdan hürriyeti bağlamında değerlendirilmesi gerektiği açıklık kazanmaktadır.

Din ve vicdan hürriyeti, Anayasa ve uluslararası sözleşmeler ile güvence altına alınan kişiye bağlı dokunulmaz bir haktır. Nasıl düşünce hürriyeti, aynı zamanda düşünceyi ifade etme özgürlüğünü beraberinde getiriyorsa ve bir bireye "düşünebilirsin, ama özgürce ifade edemezsin" denemiyorsa, din ve vicdan hürriyeti, inanma ve inandığı kamu düzenine aykırı olmamak kaydıyla uygulama hakkını beraberinde getirir. İnanç, zaten insanın içinde olduğu için müdahale edilmesine fiilen imkân bulunmamaktadır. Bu durumda inandığı gibi yaşama, yani ibadet özgürlüğünün, din ve vicdan hürriyeti kapsamında olduğunda şüphe yoktur.

Psikolojik sarsıntılar

Öğrencilerden zaten hakkı olan eğitim karşılığında başını açmasının istenmesi çok büyük bir baskı unsurudur. Zira başörtüsü takan bir bayanın saçını açması bir kişinin kıyafetlerinde daha özenli olması veya eteğin boyunu uzatıp, kısaltması kadar basit bir olay değildir. Başörtüsü tamamıyla kişinin benliğine ilişkin bir husustur. Kişi kendi iradesiyle başını örtmektedir. İdarecilerin zorlaması sonu başını açacak olursa kendi düşünce ve benliği ile çelişecek ve inançlarına aykırı bir davranış içine girdiğinden psikolojik sarsıntı geçirecektir.

AB ve dini özgürlükler 

Avrupa Birliği sürecinde gözlenen en iki yüzlü konulardan birisi de dini özgürlüklerle ilgili husustur. Bu konuda iki yüzlü politikalar sadece AB tarafında değil; aynı zamanda tıpkı türban meselesinde olduğu gibi AKP polit bürosunda da ortaya çıkmaktadır.

Şöyle ki, AKP'nin bu AB sürecine çok kuvvetli destek vermesinin ve süreci tam üyelik olmayacağını bile bile sürdürmek için elinden geleni yapmasının en önemli sebeplerinden biri askerin siyaset üzerindeki etkisini azaltmak bahanesiyle ordumuzu zayıflatmak; öteki de dini özgürlükleri AB süreci içerisinde ve AB yoluyla dolaylı yoldan elde etmekti. Buna göre, örneğin, türban konusunda AKP'nin politikalarına AB destek olacak; hatta belki de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Leyla Şahin'in yaptığı başvuruda ‘olumlu' karar açıklayacaktı.

Ancak bunun tam aksi oldu. Mahkeme yasağın doğru olduğunu bildirdi; ama daha garip olanı, bu süreçte Abdullah Gül'ün başında bulunduğu Dışişleri Bakanlığı da "türbanın demokrasiyi ve laik rejimi ortadan kaldırmak isteyen bir dünya görüşünün sembolü sayıldığı, dolayısıyla serbest olmasının ortalama insanlar tarafından bir yakın tehdit ve tehlike olarak anlaşıldığı" yolunda savunma yaptı. Aynı Gül ve AKP içerde de yasak aleyhine konuşmaya devam edip, toplumu aldatmaya çalıştı.

6 Ekim 2004 günü yayımlanan İlerleme Raporu'nun "dini özgürlükler" kısmında AB tarafı Müslümanların dini özgürlükleriyle ilgili tek satıra yer vermezken, "Hıristiyan azınlıkların dini özgürlük sorunlarını uzun uzun anlatıyor ve ayrıca misyonerlerin, faaliyetleri sırasında uygulamada karşılaştıkları problemlerden" bahsediyordu. AB bu kadarla da kalmamış; Başbakan Erdoğan'ı zina tasarısı konusunda adeta azarlamış ve İslam hakkındaki gerçek düşüncelerini de 11 Mart 2005 günü okunan Cuma hutbesine itiraz ederek göstermişti.

‘Allah indinde din İslamdır' ayetine itiraz eden AB Büyükelçisi, bu ayetle Türkiye'de devletin İslam'dan yana tavır koyduğunu; oysa bütün dinlere karşı aynı mesafede durmasının şart olduğunu ifade etmişti. Demek ki, Türkiye'de neredeyse bütün herkesin Müslüman olduğu gerçeğini kabul etmiyorlar ya da etmek istemiyorlardı. Acaba amaçları neydi? Aslında AB belgelerinin ilgili kısımlarının dikkatle okunması ve analiz edilmesi meseleyi açıklığa kavuşturacaktır.

8 Kasım 2006 günü yayımlanan İlerleme Raporu'nun dini özgürlüklerle ilgili kısmında sadece Hıristiyan azınlıkların yani Rum ve Ermenilerin sorunları uzun uzun anlatıldıktan sonra misyonerlerin sorunlarına geliniyor. Orada da Diyanet yetkililerinin sık sık misyonerlik faaliyetleri aleyhine yaptıkları açıklamaların kabul edilemez olduğu söyleniyor. Yani 11 Mart 2005 günkü Cuma hutbesine yapılan itiraz ile aynı paralelde bir anlayışın bu raporda da devam ettiğini görüyoruz.

İşin ilginç tarafı, bu raporda da Müslüman veya İslam kelimesinin geçmemesi. Yani raporlar Türkiye'deki dini özgürlüklere ait sorunları ele alıyor; ancak, Müslümanların dini özgürlükleriyle ilgili bir takım sorunların var olup olmadığıyla bile ilgilenmiyor. Çünkü raporun yazılış mantığına göre Müslümanlık diye bir din yok veya olsa bile (haşa) yanlış bir din. Dolayısıyla yanlış bir dinin özgürlüğünün de olamayacağını ima ediyor. İşte Başbakan Erdoğan ve AKP hükümetinin olumlu ve objektif buldukları raporların dini özgürlüklerle ilgili kısımları böyle.

AKP hükümetinin 2004 yılından bu yana söz konusu ilerleme raporlarını, başkanlık açıklamalarını, zirve kararlarını, müzakere çerçeve belgesini ve Meclis'e getirilerek onaylatılması istenen Ek Protokol metnini tercüme ettirerek Dışişleri Bakanlığı onayıyla milletvekillerine dağıtmamasının pek çok sebebi var. Ve bu sebeplerden birisi de mutlaka dini özgürlüklerle ilgili kısımlar. AKP'nin gizli tutarak sadece Avrupalı dilleri bilenlerin okumasına bıraktığı bu belgeleri belki de muhalefet partileri tercüme ettirerek milletvekillerine dağıtmalıdırlar. Dağıtmalıdırlar ki, belgelerde neler olduğu açıkça ortaya çıksın. [5]

"Başörtüsü Yasağı" Tarihçesi

1950'lerde daha net bir ifade kazandığı görülen öze dönüşün ülkemizde gözle görünen en önemli sonucu 1960'larla birlikte kadınlardaki örtünme eğiliminin giderek artış göstermesidir. 1960 yılından itibaren üniversitelerde görülmeye başlanan başörtülü öğrencilerin sayılarının giderek artması buna paralel bir gelişmedir. Bu sayısal artışın diğer bir nedeni ise özellikle 1950'den sonra uygulanan ekonomik politikalara bağlı olarak kırsal kesimdeki insanların yoğun olarak kentlere göç etmeleri ve okuma yazma bilen kadın oranının hızla artmasıdır- bu artan oran içinde başörtülü kadınların da hesaba katılması gerektiği açıktır. Başörtülü öğrencilerin yükseköğretim kurumlarında görülmeye başlandığı bu yıllardan itibaren başörtüsü yasakları da gündeme gelmeye başlamıştır.

12 Eylül öncesi yasaklar

İnönü dönemi, dini alana yönelik sınırlamalarla ve dindarlara yöneltilen akıl almaz baskılarla hafızalara kazınmıştır. Milli Şef'in döneminde idarenin ve hükümetin faaliyetlerine karşı en ufak bir tenkit yapılamıyordu. Göstermelik seçimleri, basın ve yayın organları üzerindeki sıkı denetimi, din, dil ve eğitim gibi alanlarda halka rağmenci ve dayatmacı icraatlarıyla bu yönetim, 1950'ye doğru halkta giderek somutlaşan bir muhalefeti kaçınılmaz kılmıştı.

Türk toplumu da geleneksel düzenin köklü ve kapalı bağlılığından, serbest hareket eden ve devlet idaresine katılan modern topluma geçiş dönemine girmiştir. Şehirleşmenin artması, ulaşım kolaylıkları, okur-yazar oranındaki artış bu geçişi hızlandıran unsurlar olmuştur.

CHP'deki değişim sinyalleri

İç politikanın değişen şartları ve dengesi ve halkın gösterdiği belirgin tepki; 1945 yılına doğru CHP'nin dini konulardaki tutumunu yeniden gözden geçirmesini zorunlu kılmıştır. Bunların sonucunda 1945 yılında iktidar partisi içinde ilk kez dini problemler etrafında bir tartışma yaşanmıştır. Sonuç olarak Halk Partisi Divanı, dini taleplerin yerine getirilmesinin Cumhuriyetin "vicdan hürriyeti ve laiklik prensiplerinin" zedelenmemesi şartıyla mümkün olabileceğine karar vermiştir. Bunu takiben, 1947 Temmuzu'nda "Özel Din Öğrenimin Ana Hatları" kabul edilmiş ve bir bildiriyle halka duyurulmuştur. Böylece Demokrat Parti iktidarına giden yolda tek parti yönetimi göreli de olsa halkın dini duyarlılığına karşı yumuşama sinyalleri vermiştir. Bu yumuşamada ülkede yükselen dini canlanmaya karşı siyasal bir oportünizmin etkisi vardır. Hatta İnönü döneminde, Amerikan etkisiyle ılımlı İslamın temelleri atılmış ve resmen din istismarı başlatılmıştır.

DP'nin fonksiyonu

7 Ocak 1946'da Demokrat Parti'nin kurulmasıyla Türkiye yeni bir döneme girmiştir. DP 1950 yılında tek partili dönemin icraatlarına yönelttiği popülist sorgulama sonucu geniş kapsamlı bir koalisyonun desteğini kazanarak ezici bir çoğunlukla meclise girdi.

Demokrat Parti 1950 seçimlerindeki başarısını büyük ölçüde dinsel duyarlılıkları örselenmiş kitlelerin nabzını iyi tutmuş olmaya borçluydu. Denilebilir ki, DP belli bir esneklikle yaklaştığı Müslüman kitleyi belli kalıplar halinde kendi oy tabanına yerleştirerek sisteme entegre etme işlemini üstlenmiştir.

Nitekim dindar kesimin beklentilerini iyi bilen Adnan Menderes 16 Haziran 1950'de Meclis'ten dini meselelerle ilgili bir dizi yasayı çıkartmıştır. Artık ezan Arapça aslıyla tekrarlanacak, radyoda haftada üç kez Kur'an-ı Kerim okunacaktır. Okullarda din eğitiminin verilmesine başlanmış, ayrıca İmam Hatip Okulları, Yüksek İslam Enstitüleri açılmaya başlanmıştır. Demokrat Parti iktidarının sağladığı demokratik ortamda müslümanlar kendilerini ifade etme bakımından az da olsa rahatlamışlardır. Özellikle küçük kentlerde ve kırsal kesimde tesettüre riayette görülen artış basın ve muhalefetin iktidarı sıkıştırması için önemli bir malzeme olmuştur. Ancak örtü karşıtlığının yalnızca CHP'liler tarafından ve muhalefette sürdürüldüğünü düşünmek hata olur. Çünkü Halk Partisi yanlısı basın organları dışında hükümeti destekleyen bir kısım basın organında da başörtüsü, çarşaf ve genel olarak tesettür düşmanlığının yapıldığı çeşitli haber ve yorumlar yer almıştır. Bu arada Demokrat Partinin şekilci Müslümanlığı taviz verirken, İslam'ın özünü tahribe yöneldiği hep gözlerden kaçırılmıştır.

27 Mayıs 1960 Darbesi

Bir grup albay ve daha alt rütbeli subayların gerçekleştirdiği 27 Mayıs 1960 Darbesi Cumhuriyet tarihinde "1960 Demokrasisi" denilebilecek yeni bir dönem başlatmış; Türkiye'de siyasetin olağandışı gücü olan mason locaları, bütün suçu ve sorumluluğu orduya yüklemeyi başararak rejimin kilit noktalarını elinde tutmanın hep bir yolunu aramıştır.[6]

Liselerdeki uygulamalar

1969 Şubat'ında bir kasabada lise müdürü ve devletten yana tavır takınan bazı sol görüşlü öğretmenlerin okula tesettüre uygun giyinerek gelen kız öğrencilerin başörtülerini ve mantolarını parça parça edip onları okuldan kovuşları, kasaba ahalisinin büyük bir üzüntü içinde saldırgan müdürü ve öğretmenleri protesto etmelerine neden oluyordu.

Bu tür olaylar kız öğrenci almaya başlayan İmam Hatip Liseleri'nde de görülüyordu. 26 Ocak 1971'de Isparta İmam Hatip Okulu'nda Matematik öğretmeninin okul bahçesinde gördüğü tesettürlü öğrencinin başörtüsünü çekip yırtması, bu olaylardan yalnızca biriydi. İşin en ilginç yanıysa bu olay üzerine bir konuşma yapan Isparta Müftüsü'nün "Bu asırda da başörtülü talebe mi olurmuş?" diye beyanat vermesi, herkesi şaşırtıyordu.

Okul dışında da baskılar başlamıştı

Başörtüsüne karşı yürütülen kampanya sadece okullarda devam etmiyordu. Eğitim kurumları dışında günlük hayatta da başörtülü insanlar büyük sıkıntılara maruz kalıyorlardı. Konya'da, Mevlana ve Şems-i Tebrizi'yi ziyaret amacıyla Ankara Üniversitesi'nden gelen genç kızların ve Kur'an Kursu talebelerinin, kızların topuklarına kadar uzun başörtüleri gerekçe gösterilerek " Kıyafet Kanunu"na aykırılık iddiasıyla polis tarafından tutuklanmışlar; ancak, savcılık tarafından serbest bırakmaları, başörtüsü bahanesiyle aslında İslam düşmanlığı yapıldığını ortaya koyuyordu.

İlk başörtülü öğrenci: Hatice Babacan Ve İlk Başörtüsü Eylemleri

Türkiye başörtüsü tartışmalarının bugünkü halini aldığı ilk olayla, gençlik hareketlerinin dünyayı sardığı yıllarda karşılaşıyordu. A.Ü. İlahiyat Fakültesi öğrencisi Hatice Babacan 1967 yılında başı örtülü olarak İslam tarihi dersine giriyor. Kürsüdeki hoca Prof. Neşet Çağatay, Babacan'ı farkedip yıllarca aynı kalıp içinde tekrar edilecek olan cümleyi ilk kez sarfediyordu: "Hey sen! Sen başörtülü kız! Sınıfta bu kıyafetle oturamazsın. Ya başını aç ya da dışarı çık!" Gerilimin sürmesi ve genç kızın bir gün tartışma esnasında bayılması üzerine konu basına yansıyordu.

İlahiyat Fakültesi'nde öğrenci eylemleri başlıyor ve bu öğrenci eylemlerinin ilki olarak Türkiye tarihine geçiyordu.

12 Eylül darbesi

12 Mart muhtırasının ardından başörtüsü yasağıyla ilgili somut örnekler artmakla birlikte özellikle 12 Eylül 1980'de yapılan askeri darbeyi takip eden yıllar boyunca ülke gündeminden başörtüsü ve başörtülü öğrenci tartışmaları eksik olmuyordu. 12 Eylül darbesinden sonraki yıllarda batı kültürünün bütün veçhelerinde yaşanan bir dönüm noktasının işaretleri bu ülkede genç kızların ve kadınların başörtülerinde dile geliyordu.

28 Şubat darbesi

Başörtüsü probleminin tekrar yoğun olarak gündemimize girmesi darbeler tarihinin son halkası olan 28 Şubat 1997 müdahalesiyle birlikte yaşanıyordu. 28 Şubat rejimin militer renginin koyulaştığı ve bu koyuluğun süreklilik ve meşruiyet kazanmaya çalıştığı; genelde İslami kesimin özelde ise başörtülü öğrencilerin artan baskılara maruz kaldığı bir süreç başlatılıyordu.

Bu süreçle birlikte yükseköğretim kurumlarında başörtüsü yasağı hızla uygulanmaya başlanmış ve 2002 yılı itibariyle yasağın uygulanmadığı hiçbir üniversite kalmamıştır.

Başörtüsü yasağında 12 Eylül

1980 askeri müdahalesi ile Türk toplumu politikadan arınma sürecine sokuldu. Bu süreçte devlet toplumun hemen her alanını totaliter bir biçimde kontrol altına aldı. Üç yıl sonra, 1983 genel seçimleriyle Türkiye'de tüm ana politik akımlar, "devletin toplumdaki yerinin ne olması, gerektiğini yoğun bir şekilde tartışmaya başladı. Bu tartışmaların ortak noktası, devletin topluma müdahalesiydi. Aslında daha geniş çerçevede tartışılan, neden doğu toplumlarında devletin toplumun üstünde baskıcı bir konuma sahip olduğu idi. Tartışmaların işaret ettiği sonuç şuydu: Doğu toplumlarının temel sorunu, bireyi devlet gücü karşısında koruyacak mekanizmaların ve yapıların, yani sivil toplumun olmamasıydı. Ancak, başörtüsü zulmünü dayatanlarla, özgürlük teranesiyle devleti zayıflatmaya ve halkı kışkırtmaya çalışan, hep aynı odaklardı.

Evren'li ve Özal'lı yıllar

12 Eylül yönetimi, 1982 yılında yeni Anayasayı kabul ettirip, aynı oylama ile darbenin lideri Kenan Evren'i Cumhurbaşkanı seçtirdikten sonra, artık ülkenin yeni seçimlere götürülmesine karar vermişti. 6 Kasım 1983 yılındaki genel seçimleri, Turgut Özal yüzde 45 oy ile 211 milletvekili çıkartarak kazandı. Türkiye bir müdahalenin ardından "Özal'lı yıllar" olarak anılacak yeni bir döneme girdi. Bu dönemde liberal politikalar uygulanmaya başlandı. "Sivil toplum, serbest piyasa ekonomisi" gibi kavramlar 1980'ler Türkiye'sinin siyasal düzeninde yeni bir sayfa açıyordu. .

Kamusal alan ihlali

Türk modernleşme projesi boyunca, kamusal alan devletin yakın ve sıkı denetimi altındaydı. Bu denetim Cumhuriyet'in ilk yıllarında, özellikle 1923'ten 1946'ya kadar süren tek parti döneminde çok katı bir şekildeyken, çoğulcu demokrasiye geçiş dönemi olan 1950'lerden itibaren dereceli olarak yumuşamıştır. 1923 sonrası yeni dönemde kamusal alan devletten bağımsızlaşarak cumhuriyetçi kamusal alan projesinin milli, laik ve homojen doğasına başkaldıran sivil toplum hareketlerinin birbirleriyle yarıştıkları bir alan halini almıştır. Bu çerçevede Müslüman kız öğrencilerin üniversitedeki derslere başörtülü olarak katılma talepleri laik seçkinler tarafından kendilerine ait olan kamusal alanın ihlali olarak algılanmış, "bir meydan okuma" olarak sunulmaya çalışılmıştır.

"Türkiye'de irtica tehlikesi var"

Evren: "Türbanlılar tamam ama, ya çarşaflılar ve mayolular da gelirse" diyerek ilgisiz ve gereksiz bir kıyaslama yolunu açmıştır.

Başörtüsüne "türban" adının verildiği bu yıllar, Turgut Özal'ın başbakanlığının ilk yıllarıdır. Özal yasağa karşı çeşitli girişimlerde bulununca ve 1984 yılında YÖK'ten türbana izin çıkmıştır. Aynı yıl türban yüzünden okuldan uzaklaştırılan bir kız öğrencinin itirazını reddeden Danıştay'ın kararı, tartışmaları yeniden kızıştırmıştır. Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in "Türkiye'de irtica tehlikesi var" demesi üzerine YÖK, Danıştay kararına da uyarak 1987 yılında türbanı tekrar yasaklamıştır.

Önce kabul eder sonra mahkemeye götürür

Turgut Özal 1987 genel seçiminden hemen sonra Meclis'te, türbanı serbest bırakmak için yasa tasarısı hazırlığı başlatmış. ANAP Malatya Milletvekili Bülent Çaparoğlu'nun öncülük ettiği çalışma sonucunda yasa çıkmış ama Cumhurbaşkanı Kenan Evren "türbanlılar tamam ama çarşaflı ve mayolular da gelirse ne olacak" diyerek yasaya veto hakkını kullanmıştır.

Bunun üzerine Turgut Özal ve Avni Akyol, YÖK Başkanı İhsan Doğramacı ve Cumhurbaşkanı Kenan Evren'le konuşup mutabık kaldıktan sonra YÖK Disiplin Yönetmeliği'nde değişiklik yapılmış ve türbana özgürlük sağlayan yeni yasa Aralık 1988'de Meclis'ten geçmesini sağlamıştır. Evren yasayı bu defa veto etmeyip, önce imzalamış, sonra da Anayasa Mahkemesi'ne taşımıştır. Mahkeme 26 Mart 1989 yerel seçimlerinden hemen önce türban yasasını iptal etmiş. Bunun üzerine İstanbul başta olmak üzere ülkenin pek çok şehrinde geniş katılımlı protesto mitingleri yapılmıştır.

ANAP mahkemenin iptal gerekçesini dikkate alarak 25 Ekim 1990'da yükseköğretim kurumlarında başörtüye serbesti getiren üçüncü kanunu çıkarmıştır. Bu defa SHP iptal talebiyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurmuş ama sonuç alamamıştır. 2547'nin ek 17. maddesi uyarınca üniversitelerde her türlü kılık ve kıyafet serbest sayılmış ve 1997'de Kemal Gürüz'ün YÖK Başkanı seçilmesine kadar 7 yıl boyunca 81 üniversitede 150'ye yakın rektör ve 2 YÖK başkanı tarafından uygulanmıştır.

YÖK: Darbenin üniversitelere mirası

12 Eylül darbesini gerçekleştirenler darbe öncesi şiddet olaylarında günah keçisi olarak gördükleri üniversiteleri "yüksek öğretim konusunda aksaklıkları gidermek" niyetiyle YÖK'ün vesayeti altına alınmıştır. Bilindiği gibi kanuna göre "milli eğitim sistemi içinde, ortaöğretime dayalı, en az dört yarıyılı kapsayan her kademedeki eğitim-öğretimin tümü" demek olan yükseköğretimden Yükseköğretim Kurulu (YÖK) sorumlu tutulmuştur. 12 Eylül Askeri Konseyi'nin, Danışma Meclisi'ni de devre dışı bırakarak, 6 Kasım 1981'de 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nu çıkarmasının ardından yine Askeri Konsey'in emriyle bir grup "akademisyen"e kurdurulan YÖK'ün yetkileri, 20 Nisan 1982 tarih ve 2653 sayılı yasayla, Yükseköğretim Kanunu'nda yapılan değişikliklerle iyice genişletilmiştir. Daha sonra bununla da yetinilmeyerek, 1982 Anayasası'nın 130, 131 ve 132. maddelerine YÖK'ün ilkeleri konulmak suretiyle YÖK'e "Anayasal kurum" olma vasfı kazandırılmıştır. İlk günden beri "12 Eylül askeri darbesinin üniversitelere mirası" olarak değerlendirilen Yükseköğretim Kurulu, bugün, 7'si Cumhurbaşkanı, 7'si Bakanlar Kurulu, 7'si Üniversitelerarası Kurul ve 1'i de Genelkurmay Başkanlığı kontenjanından olmak üzere toplam 22 üyeden oluşmaktadır. Kendi içinde, "Genel Kurul" ve "Yürütme Kurulu" diye adlandırılan iki ana organ aracılığıyla çalışmalarını yürüten YÖK, bunlara ek olarak, Mayıs 1998'de, 28 Şubat sürecinde üstlendiği misyonun gereği olarak, üniversite öğrencilerinin taleplerini boğmak, kışla genelgesi olarak tanımlanan ve başörtülü öğrencileri tasfiyeyi amaçlayan "Kılık Kıyafet Yönetmeliği'ne uymayanları cezalandırmak amacıyla "Soruşturma Kurulları" oluşturmaya bile başlamıştır.

Ve 28 Şubat süreci

Ne yazık ki, 28 Şubat 1997 tarihinde yapılan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında alınan kararlar, bu ara dönemi sona erdirmiş ve birçok konuda olduğu gibi başörtüsü konusunda da "Topyekün savaş"ın başlamasına kapı açılmıştır. MGK'nın "Kıyafet Kanunu'na aykırı olarak ortaya çıkan uygulamalara kesinlikle mani olunmalı" şeklindeki "tavsiyesi"ni dönemin hükümetinden önce üzerine vazife edinen YÖK, ANASOL-D Hükümetinin kurulmasıyla birlikte de yasakçı tavrını genelgeler aracılığıyla tüm üniversite rektörlerine ileterek başörtüsü yasağının tavizsiz uygulanacağını vurgulamıştır.

YÖK'ün kronikleşen baskıcı tutumu hiçbir dönemde bugünkü kadar ağırlaşmamıştır. Bunun temel nedeninin, 28 Şubat muhtırası ile yeniden içine girdiğimiz ara rejim süreci olduğu herkesçe bilinen bir gerçektir. Ancak şimdiki başkanının, yaşanan acıları daha da şiddetlendirmek için özel bir çaba içinde olduğu, hatta kendisinden istenenin ötesinde bir şevkle "çalıştığı" da gerçeğin diğer bir boyutunu oluşturmaktadır. 24 Aralık 1995 seçimlerine milletvekili adayı olarak katılma kararı alan Mehmet Sağlam, veda amacıyla ziyaret ettiği Demirel'e, rivayete göre, Prof. Dr. Kemal Gürüz'ün dışındaki herhangi bir rektörü (o tarihte Gürüz, Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörü idi) YÖK başkanlığına atayabileceği yönünde tavsiyede bulunmuş, ancak Demirel Gürüz'de karar kılmıştır. İçinde bulunduğumuz dönemin ve Gürüz'ün KTÜ'deki baskıcı uygulamalarının, Demirel'in bu tercihinde önemli bir kriter olmuş ve etkili bir rol oynamıştır.

Ilımlı İslamcıların ve işbirlikçi iktidarların din istismarına ve başörtüsüne sahiplenme sahtekârlığına geçit vermeyerek bilerek veya bilmeyerek bazı hayırlara da vesile olan bu yaklaşımlar, şimdi AKP iktidarına ve Batı uşağı Amerikancı istismarcılara mazeret ve meşruiyet kazandırması ve halkı bunların tuzağına atması bakımından da tehlikeli olmaya başlamıştır.

Nurcuların, Fetullahçıların ve şuursuz tarikatçıların, yıllar boyu Mehdi gibi peşinden koştukları Süleyman Demirel'i otuz sene sonra, şimdi yeni yeni anlamaya başlamışlar, ama bu sefer ondan beter Amerikancı Tayiplerin arkasına takılmışlardır.

Politibüro yetkisi

28 Şubat süreciyle birlikte YÖK'e yükseköğretim camiasında "politbüro" yetkisi kazandıran Kemal Gürüz, işe başörtüsü yasağıyla başladı. Şubat 98'de toplanan YÖK Genel Kurulu, "kılık kıyafet genelgesi"ne göre başörtülü öğrencilerin üniversitelere sokulmaması konusunda tüm rektörleri uyardı. YÖK'ün bu kararı tavizsiz uygulandı. Bunun 13 Mart 1998 tarihli Rektörler Komitesi toplantısından önce verilen "irtica brifingi"nin hemen akabine denk gelmesi hayli anlamlıydı. MGK'nın sivil giyimli üç uzmanından brifing alan rektörlerin, toplantı sonrasında yayınladıkları bildiride üniversitelere başörtülü olarak gelmenin suç olduğunu vurgulamaları, "irtica brifingi"ni hayli içselleştirdiklerini yansıtmaktaydı.

İstifa etmek zorunda kaldılar

Yasakçı uygulamalardan yönetim kadrolarındaki öğretim görevlileri de paylarına düşeni aldı. YÖK'ün başörtüsü yasağına "uygulama alanı" olarak seçtiği İÜ'de yasağın uygulanabilmesi için bir dekanla 3 bölüm başkanı görevlerinden istifa etmek zorunda kaldı. Ayrıca, öğretim üyelerinden ve yöneticilerden, yasağın üniversite genelinde eksiksiz uygulanmasını isteyen rektörü eleştiren Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Biyofizik Bölümü Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Şefik Dursun görevinden atıldı.

Yasaklar karşısında artan tepkilere, dönem sonu olmasına rağmen YÖK'ün cevabı, okuldan ihraç tehdidi oldu. Okuldan ihraç gerekçesi yapılması da hiçbir "resmi" tepkiye yol açmadı.

Başörtülü fotoğraf yasağı

Aralık 98'de toplanan YÖK Yürütme Kurulu, 1998 Üniversite Giriş Sınavı başvurularında, başörtülü fotoğrafı kabul etmeme kararını genişleterek, ÖSYM'nin yükseköğretim kurumlarına öğrenci alımıyla ilgili olarak yaptığı bütün sınavların başvurularında "başörtüsüz fotoğraf" koşulunu aramaya başladı. Toplantıda ayrıca, Lisansüstü Eğitim Sınavı (LES), Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS), Yabancı Öğrenciler Sınavı'nda (YÖS) da başı açık fotoğraf koşulu getirildi. Bursa'da yapılan Rektörler Komitesi ve Üniversitelerarası Kurul toplantısında da, başörtüsü takan öğrencilerin bir an önce cezalandırılmaları istendi.

1999 yılına sarktı

YÖK'ün 1998 yılı raporu açıklandığında, "öğrenim özgürlüğünü biçme operasyonu" resmi rakamlarla bir kez daha gözler önüne serildi. Rapora göre 1998 yılında kılık-kıyafet genelgesine (başörtüsü yasağı olarak okunmalı) uymadığı gerekçesiyle 101'i bir veya iki yarıyıl olmak üzere toplam 637 öğrenci okuldan uzaklaştırıldı. 1579 öğrenciye uyarı, 1017 öğrenciye de kınama cezası verildi. Halen 1006 öğrenci hakkında soruşturma devam ederken (bunlara 1999 yılı içerisinde çeşitli cezalar verildi), üniversitelerde disiplin yönetmeliğine aykırı davrandığı gerekçesiyle de 25 öğretim görevlisi ve idari personel, üniversite öğretim üyeliği mesleğinden veya kamu görevinden çıkarıldı. 91 üniversite görevlisine aylıktan kesme, 140'ına kınama, 216'sına uyarma, 9'una da kademe ilerleme cezası verildi. Disiplin yönetmeliğine aykırı davrandığı gerekçesiyle 57 üniversite personeli hakkında açılan soruşturma da 1999 yılına sarktı.[7]

Başörtüsü Espirileri

CHP ve lâikçiler, başörtüsü yasağı kalkarsa inkilaplar elden gider diye korkuyor. AKP'liler ise, mesnedi olmayan bir yasağı kaldırmaya cesaretleri olmadığı için korkuyor.

Hâsılı kelam sanki ortada nükleer başlıklı füzeler var. Vaktiyle ABD ve Rus liderleri cesaretlerini ortaya koyarak füzeleri etkisiz hale getirebilmişlerdi. Bizimkiler ise başörtüsü konusuna ellerini bile süremiyorlar.

Bilindiği gibi İstiklâl harbinde, vatanın Kurtarılması için başörtülü kadınlarımız, kucaklarında çocukları olduğu halde, sırtlarında bomba taşıyarak erkeklerle birlikte savaşa katılmışlardı. Allah göstermesin bir savaşa girmemiz icab etse, düşmanlarımıza:

– Sayın düşmanlar, biz önce başörtüsü sorununu çözmeden savaşa giremeyiz, ne olur bize mühlet verin önce biz bu yasayı kaldırıp kadınlarımızın da savaşa girmesini sağlayalım, ondan sonra sizinle savaşalım mı diyeceğiz?..

Başörtüsünü çözmek cesaretini gösteremeyenlerin, savaşa girmeye cesaret edip edemeyecekleri ise ayrı bir mesele.

– 1999 seçimlerinden evvel, MHP bu meseleyi biz çözeriz, Biz Meclis'e girersek "masalara yumruklarımızı vururuz, sorun anında çözülür" diyorlardı. Meclis'e girdiler, amma ve lâkin başörtüsü sorununu çözmek yerine, yaptıkları iş, başı örtülü bir hanım milletvekillerinin başörtüsü düğümünü çözmek oldu. Ecevit'in karşısında dillerini yutarak susmak oldu.

– AKP ise 2002 seçimlerinden önce: "Başörtüsü sorunu bizim namus meselemizdir, onu biz çözeceğiz" diyorlardı. Onlar da Meclis'e girdiler tıpkı MHP gibi onlar da paniğe kapıldılar. Başörtüsü ile ilgili olarak Meclis'e gelen kızlarımıza Sayın Erdoğan: "Hadi gidin önce Baykal ile görüşün, onu bu işe razı edin" cevabını verdi.

Ülkemizde başörtüsünü yasaklayan bir kanun yok. Hatta Atatürk devrimlerinde bile yok. Üstelik TBMM içtüzüğü bile böyle bir yasak öngörmemiş. Yasaklar ancak Anayasa'nın âmir hükmüne göre kanunla konulabilir. Ama Anayasa Mahkemesi DEFAKTO bir karar vererek, Anayasayı ve kuvvetler ayrılığı prensibini kale almayarak yasak koyuyor ve bu mesnetsiz yasak uygulanıyor.

Bu münasebetle Atatürk'ün, TESETTÜR HAKKINDA söylediği sözlerini onun nutkundan aynen alarak, kamuoyumuza bir kere daha arzetmekte yarar görüyorum:

"- Yâ ne olduğu bilinmeyen, çok kapalı ve çok karanlık bir dış örtünme biçimi gösteren bir kıyafet; veyahut Avrupa'nın en serbest balolarında bile giyilmeyecek kıyafetlerle, asla tasvip edilmeyecek kadar açık bir elbise!.

Bizim dinimiz kadını o tefritten, bu ifrattan da tenzih eder. "O şekiller dinimizin muktezası DEĞİLDİR". Dinimizin tavsiye ettiği tesettür, hem hayata hem fazilete uygundur."

"Tarzı telebbüsümüzü ifrâta vardıranlar (kıyafet tarzımızı yozlaştıranlar) kıyâfetlerinde aynen Avrupa kadınlarını taklid edenler, düşünmelidir ki; her milletin, kendine mahsus âdâtı, kendine mahsus an'anesi, kendine göre millî hususiyetleri vardır. Hiçbir millet aynen diğer bir milletin mukallidi olmamalıdır. Çünkü böyle bir millet ne taklit ettiği milletin aynı olabilir ne kendi milliyeti dahilinde kalabilir. BUNUN NETİCESİ ŞÜPHESİZ Kİ HÜSRANDIR."

Görülüyor ki başörtüsü fobisine kapılarak, devlet millet kaynaşmasını tahrip edenler, tamamen yanlış yoldadır.

Başörtüsü yasaklanırsa Türkiye ileri gider. Kadınlarımız ne kadar açılırsa milletimiz o kadar modernleşir, düşüncesi kesinlikle safsatadır. Bu münasebetle başını örten hanımların, tercihlerine saygı göstermek insanlık icabıdır. Devlet millet kaynaşmasının anahtarı bu noktadadır.

Aile saadetinin ömür boyu sürmesi için, dinimizin de emrettiği gibi edebi dairesinde bir giyiniş tarzı, hem ahlaklı yozlaşmayı hem boşanmaların artmasını ve aile facialarının yaşanmasını önleyecek bir sigorta konumundadır.

Toplumumuzdaki gerilimlerin giderilmesi, barış ve huzurun sağlanması buna bağlıdır.[8]


[1] Nur: 31

[2] Tahrim: 12

[3] Ahzap: 59

[4] Milli Gazete / Harun Yahya

[5] 21.11.2006 / Hasan Ünal / Milli Gazete

[6] H. Özdemir, Siyasal Tarih.

[7] www.milligorus-forum.com Araştırma Komisyonu

[8] S. Arif Emre / Mill Gazete / 26.02.2007

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Abdullah AKGÜL

Abdullah AKGÜL

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...