YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
6992ca202a36a
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 3 7 5
Bugün : 12869
Dün : 58596
Bu ay : 858831
Geçen ay : 1625042
Toplam : 49562144
IP'niz : 18.97.14.88

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

Türkiye masaya, İran cepheye!

ABD, PKK'yı da PJAK gibi koz olarak tuttuğuna göre, bu örgüte bağlı silahlı gruplar Bağdat'ta ABD adına savaştığına göre, iki örgütte de ABD silahları olduğuna göre, ABD Türkiye'nin hedefindeki bir örgütle İran'a karşı birlikte savaştığına göre, Türkiye'nin öncelikli tehdit olarak gördüğü bir yapıyla müttefik olduğuna göre Türkiye ne düşünmeli?..

 

Kürt kartının bazı ülkelere karşı nasıl kullanıldığına, küresel düzeyde "terörle mücadele" yürüten Amerika'nın, terör üzerinden nasıl oyunlar oynadığına, terörden nasıl medet umduğuna, terörle nasıl işbirliği yaptığına, nasıl terör örgütleri kurup düşman ilan ettiği ülkelere saldırttığına ilişkin, ders almamız gereken olaylar yaşanıyor. Washington yönetimi, bir terör örgütü kurarak, eğiterek, silahlandırarak, eline hedef listesi tutuşturarak İran'la savaşıyor. ABD-İran çatışması olmadığını, olmayacağını söyleyenler öncelikle Irak'a, sonra Lübnan'a sonra da özellikle İran içlerindeki çatışmalara bakmalı.

Terörden, terör üzerinden savaş yürütme ABD için yeni değil. Irak işgalinin ilk döneminde İran'a karşı mücadele eden Halkın Mücahitleri Örgütü'ne destek verildi. Bir ara terörist örgütler listesine alınan, sonra çıkarılan, Washington'da merkez açmasına izin verilen örgütle ABD arasında resmen anlaşma yapıldı. Washington'ın böyle bir örgütle masaya oturması, anlaşma yapması, ileride İran'a karşı kullanmak için koruma sağlaması pek dikkat çekmedi…

Ama daha önemlisi, bizzat ABD tarafından İran'a karşı yeni bir örgüt kuruldu. Irak'taki ABD ordusu ve istihbaratı bu örgütü eğitti, kadrolaştırdı, silahlandırdı, finansal desteğini sağladı hatta İran içlerinde nerelere saldıracaklarına, kimleri hedef alacaklarına, neler yapacaklarına ilişkin ellerine listeler bile verdi. O günden bu yana, PKK'nın yan kolu olan, İran ve bölgedeki Kürtler'den oluşturulan PJAK, İran'da çok ciddi saldırılara imza attı. Çok sayıda İran askeri öldürüldü. Çatışmalar hâlâ devam ediyor. Buna bağlı olarak İran hem kendi topraklarında bu örgütle savaşmaya hem de Kuzey Irak'ta PKK mevzilerine saldırmaya devam ediyor. ABD bununla da kalmadı. İran içindeki Arapları harekete geçirdi. Irak'tan İran içlerine sızmaya, belli hedefleri varmaya, bombalama eylemleri yapmaya başladı. Saldırılar aralıklarla devam ediyor. İran bugünlerde yeniden operasyonlara başladı. Türkiye-İran sınırında çatışmalar yaşanıyor…

Türkiye Kürtlerle masaya otururken İran, ABD-İran krizine paralel biçimde, PJAK üzerinden cepheye çekilirken Türkiye ile İran arasındaki işbirliği ne olacak? İran'ın da Türkiye'nin de Kürtlerle çatışma istediğini söyleyemeyiz. Ancak, Türkiye'deki pazarlık, masaya oturma sürecinin daha çok ABD tarafından yönetildiğini düşününce, sağlıklı sonuçlara ulaşılacağı umudu azalıyor. ABD'nin, Türkiye'yi masaya oturturken İran'ı savaştırması Türkiye-İran arasında gerilime neden olacaktır. Bölgesel kamplaşma ve İran'ın hedef alınmasıyla birlikte bu gerilimin ne kadar vahim olabileceğini kestirebiliyoruz. Gelişme, Türkiye-İran arasında varolan işbirliğini tamamen ortadan kaldırabilir.[1]

Başbakan Doğru Okuyamıyor!

"Keşke geçseydi" diyen Başbakan tezkere gerçeklerini maalesef hâlâ doğru okuyamıyor. Türkiye'nin tezkereyi reddederek elde ettiği itibar ve konumun keyfini sürmeye devam eden bir Başbakan'dan bahsediyoruz!

1 Mart'ta Erdoğan, Beyaz Saray'a söz verdiği üzere tezkerenin geçmesi için çalışmış ancak arzu ettiği sonucu alamamıştı. Önden üslerin modernizasyonu tezkeresini geçiren hükümet finalde ABD'ye karşı zor durumda kalmıştı. Oysa, o günlerde de yazdığımız gibi, "Tezkere'ye Hayır"da, çok büyük hayır vardı… Tezkereyi reddederek Kuzey Irak'ta söz sahibi olma şansımızı çöpe attığımıza ısrarla vurgu yapanlar" bu kararla Ortadoğu'da aktif bir aktör olmaktan vazgeçtiğimizi bütün dünyaya ilan etmiş olduğumuzdan" dem vuruyorlardı…

Gerçekte ise tezkere öylesine hayati bir dönüm noktası oldu ki, bu reddediş Ankara'yı sadece Ortadoğu'da değil bütün İslam dünyasında bambaşka bir yere, konuma yükseltti. Ankara'nın ABD'nin doğrultusunda karar almaya mecbur ve mahkum bir başkent olmadığını cümle aleme gösterdi…

Tezkerenin kabulü durumunda Türkiye'ye yerleşecek 150 bin civarındaki ABD askerinin varlığı her bakımdan çok zararlı olacaktı. Karadeniz'e üs kurulmasından tutun, her türlü örtülü operasyona açık bir pozisyona gelecektik…

Tezkerecilerin iddia ettiğinin tersine K.Irak'ta söz sahibi de olamayacaktık! Oraya girecek askerlerimizin arkasında ve önünde işgal kuvvetlerinden oluşan bir hat yer alacak ve bize fazla bir hareket alanı bırakmayacaklardı. Askerlerimiz hedef olacak, aynen ABD gibi Irak Batağı'na saplanacaktık; çok ciddi kayıplar verebilecektik. Savaşa bütünüyle sürüklenme riskimiz büyük ölçüde artacaktı…[2]

İşbirlikçilik veya teslimiyetçilik psikolojisi

Prof. Dr. Arif Ersoy'un aşağıdaki tespitleri oldukça önemlidir:

İnsanların irade ve rızaları ile diğer insanlarla anlaşarak dayanışma ve yardımlaşma içinde olmaları ve karşılaştıkları sorunları ortaklaşa çözmeleri doğaldır, fıtridir ve gereklidir. Bu tür yardımlaşma (taavün) ve dayanışma güzeldir. Yeryüzünde meydana gelen bütün müspet değişme ve gelişmeler karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma sayesinde gerçekleşmiştir. Kur'an insanları, "iyilikte" ve "takvada" (hak ve adalette) yardımlaşmaya (taavüne) ve "kötülükte" ve "düşmanlıkta" ise yardımlaşmamaya davet etmektedir.

"İşbirlikçilik", güçlü olan tarafın kendi istek ve menfaatini zayıf olan tarafa zorla veya menfaat vaadiyle kabul ettirmesi ve boyun eğen tarafın egemen güçlerin her istediğini yapması durumunu ifade eden bir kavramdır. Sömürgeci güçler "işbirlikçiliği", XV. Yüzyıldan itibaren bir kurum haline getirdiler. Bu kurum yoluyla dünyanın büyük bir bölümünü sömürgeleştirdiler. İşbirlikçilik bir bakıma süfli bir ticarettir. İşbirlikçiler, topluma ait büyük değerleri, hakim çevrelere çok basit menfaat, makam ve mevki karşılığında vermekten çekinmeyen menfaatperestlerdir. Onlar, kitlelerden zorla ve hile ile aldıklarını efendilerine az bir menfaat karşılığında (semenen kalil) vermekten tereddüt etmezler.

 İşbirlikçilik olgusu ile işbirlikçiler arasındaki fark ve ilişkilerin net belirlenmesi gerekir. İşbirlikçilik bir sosyal, itikadi, ahlaki ve psikolojik boyutları olan bir sorundur. Sorunun çözümü neşv-ü nema bulduğu ortamın ve sistemin düzeltilmesi ile mümkündür.

 Delegeler, işbirlikçiliğin üç kategoriye ayrılabileceğini ileri sürdüler:

a. Kendi toplumunun değer ölçülerini, sömürgecilerin değer ölçülerinden daha aşağı olduğuna ve sömürgecilerin kültür ve değer ölçülerinin üstün olduğunu inananlar.

b. Kendi toplumunun değer sistemine bağlı olup güç ve izzeti sömürgeciler nezdinde arayanlar.

c. Dahildeki gaddar zalimlerin zulmünden sömürgecilerin insafına sığınanlar. Çok az insan, bu zalim yerli despotların sömürgeciler tarafından iş başına getirildiklerinin farkındadır.

Türkiye'de ve İslam dünyasında işbirlikçi çevreler, kendi görüş ve düşüncelerine resmi ideoloji kisvesi giydirmekte ve hile ve desiselerinin ortaya çıkmasını engellemek için zaman zaman rejimlerinin ve Türkiye Cumhuriyeti'nin tehlikede olduğu yaygarasını koparmak suretiyle sömürü düzeninin devamını sağlamaya çalışırlar. İşbirlikçi çevreler, İstiklal Savaşını zaferle neticelendiren ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasına ortam hazırlayan dünya görüşü ve değer ölçülerine sahip olan kitleleri Cumhuriyet düşmanı ilân etme pervasızlığını bile göstermektedirler.

Bugün küresel emperyalizmin sömürü ve talanını, işbirlikçilerin iktidarı getirilmesiyle dayanılmaz boyutlara ulaştırmıştır. Bu sömürgeciliğe karşı mücadele gerçekleri fark eden kitleler ile sömürgecilerin emrinde olan yerli işbirlikçileri arasında cereyan etmektedir. Yerli işbirlikçileri iktidardan uzaklaştıracak olan ülkeler yakın gelecekte ülkelerini küresel sömürü ve talandan kurtaracaklardır. Yerli işbirlikçileri iktidara getiren ve onların yalan entrikaya dayanan politikalarına boyun eğen uluslar, hem bağımsızlıklarını, hem de haysiyet ve şereflerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar.

İşbirlikçi zihniyet ve İslâm alemi

Zalim emperyalistlerle bilerek veya bilmeyerek işbirliği yapan Müslüman ülkelerin yöneticileri, gerçekleri fark eden şuurlu Müslümanlar üzerindeki baskılarını giderek arttırmaktadırlar. Sömürgecilerin menfaatine hizmet edenler, sömürüye karşı çıkanları potansiyel tehlike gibi göstermektedirler.

Irkçı-tekelci emperyalizm, küresel sömürüsüne süreklilik kazandırmak amacıyla II. Dünya Savaşı'ndan sonra dünyada birçok uluslararası kuruluş kurmuş ve küresel bazda işbirlikçiliği bu kurumlar yoluyla sürekli kılmaya gayret etmektedir.

Türkiye ve İslam coğrafyası, doğal (yeraltı ve yerüstü) kaynaklar, genç nüfus, işgücü ve sermaye açısından oldukça zengindir. Müslümanlar kendi dünya görüşleri ve değer ölçülerine göre yönetilmedikleri ve işbirlikçi zümreler tarafından idare edildikleri için kitleler halinde yoksul ve işsiz bırakılmıştır. İslâm aleminin kaynakları ırkçı ve tekelci mihraklar tarafından talan edilmektedir. İşbirlikçiler, bu talana zemin hazırlamakta ve talancıların istedikleri politikaları, yalan ve hile yöntemleriyle uygulamaktadır.

Post Modern Sömürgeci politikalar kitlelere anlatılmalı ve vakit kaybedilmeden yukarıda belirtilen üç grup işbirlikçiye karşı ayrı yol ve yöntemlerle mücadele edilmelidir. İşbirlikçiler ve mandacılar (sömürgecilere teslimiyeti savunanlar), son üç yüz yıl boyunca İslam coğrafyasına baskı, zulüm, yoksulluk, gözyaşı ve tahribattan başka bir şey getirmediler.

 Zalimlerle işbirliği yapanlara boyun eğen mazlumların nasibi zillet ve sefalettir. Küresel sömürü çarklarının işleyişini fark eden ulusların işbirlikçilerle başlattığı mücadeleler dünyanın birçok yerinde zaferle neticelenmektedir.

 Zalimler ve işbirlikçilerin kaleleri kartondan yapılmıştır. Mazlumların uyanışıyla bu kaleler hâk ile yeksan olacaklardır.

Teslimiyetçilik ve Taklitçilik; Aşağılık Kompleksidir. 

İşbirlikçilik kurumu, insanların toplum halinde teşkilatlanmaya başladıkları dönemlerden beri varola gelen bir kurumdur. Belli bir inanç, düşünce ve amaç için organize olmuş insan toplumları arasında çatışma, işbirlikçilik kurumunun doğmasına ortam hazırlamıştır.

Rakip toplumu yenemeyen veya kolayca yenmek isteyen taraf, karşı toplumun içinde menfaat, mevki veya makam karşılığında işbirliği yapacak kişi veya kişilere kendi istek ve planlarını kabul ettirmesi ile işbirlikçilik süreci başlamıştır. İşbirlikçilik zihniyetine sahip olanlar, servet, mevki ve makam ihtiraslarını tatmin etmek için mensup oldukları toplumu veya devleti felaket ve badirelere sürüklemekten tereddüt etmemişlerdir.

Bilerek veya bilmeyerek işbirlikçilerin peşine takılanlar, mensup oldukları toplumun veya devletin yıkılmasına yol açtıkları gibi kendi geleceklerini de karartmış olurlar. Çünkü işbirlikçiler mensup oldukları toplumun menfaatini değil, kendi şahsi menfaatini öne çıkarırlar. Tarih boyunca işbirlikçiler nice toplumları ve devletleri felakete sürüklemişler; yıkılıp tarihin karanlıklarına gömülmesine ortam hazırlamışlardır.

Sömürgecilik felaketi işbirlikçiliğin ürünüdür

1683 Viyana kuşatmasında Tatar ağalarının karşı tarafla işbirliği yapmaları Osmanlı Ordusu'nun yenilmesine ortam hazırladı. Bir avuç İttihat ve Terakki Fırkasına mensup komitacının Batılı emperyalist mihraklarla işbirliği yapmaları ve onların güdümüne girmeleri, bir cihan devleti olan Osmanlı Devleti'nin önce zayıflaması ve borçlandırılmasına, daha sonra parçalanıp yıkılmasına ortam hazırlamadı mı?

İngilizlerle işbirliği yapan bazı Arap kabile reislerinin yanlış tutumu, Filistin'in işgalini kolaylaştırmadı mı? Eğer Anadolu halkı, feraset ve dirayetiyle emperyalizme karşı Milli Mücadele Hareketi'ni başlatmasaydı, mandacılar (emperyalizme teslim olmak isteyenler), Sevr antlaşmasına razı olmayacaklar mıydı?

İnsanlık tarihi boyunca işbirlikçilik kurumunu en fazla kullanan ve bu kurum sayesinde dünya üzerindeki sömürü ve hakimiyetini sürdüren ırkçı-tekelci mihraklardır. Sömürgecilik bir bakıma işbirlikçiliğin yol açtığı bir felakettir. Bu felakete maruz kalan ülke ve toplumların kurtuluşu, ancak işbirlikçileri tanımaları ve onları iktidardan uzaklaştırmalarıyla mümkün oldu. 

İşbirlikçileri tanımak, işbirlikçi zihniyetin belirgin özelliklerini bilmekle mümkündür. Burada bu menhus zihniyetin bazı özelliklerine işaret edilecektir. Bu özellikler anlatılırken salt bir ülke, bir kişi veya kişiler hedef alınmış değildir. Bugün baştanbaşa yarı sömürge haline getirilen ülkelerde işbirlikçi zihniyet adeta normal zihniyet sayılmakta ve bu zihniyete karşı gelenler, kurulu düzeni bozmakla itham edilmektedir. Cezaevini normal bir hayat gibi görenler, gardiyanlarının insaflı olması için uğraşırken cezaevinin kaldırılmasını ve herkesin özgür olmasını isteyenleri anlayabilirler mi?

İşbirlikçi zihniyetin bazı özellikleri

Bu zihniyete sahip olanlar, kendi toplumlarının değer ölçü ve kültürlerini aşağılarlar. Teslim olduklarının değer ölçü ve kültürlerini üstün görürler.

Mensup oldukları toplumun kültür ve değer ölçülerini belirleyen inancı ve tarihiyle kavgalıdırlar.

Kendi toplumlarının inanç, kültür ve tarihlerine sahip çıkmalarından korkarlar ve endişe duyarlar. Hatta kitlelerin kendi değerlerine ve tarihlerine sahip çıkmalarını potansiyel bir tehlike olarak görürler.

Hizmet ettikleri mihrakların değer ölçülerini kitlelere zorla ve baskıyla kabul ettirmeye çalışırlar. Onlara göre gelişme ve ilerleme; ancak efendilerinin değer ölçülerini benimsemekle mümkündür. Firavuna teslim olanlar için Hz. Musa'nın (as) özgürleştirici mesajı tehlikeli sayılır.

İşbirlikçi zihniyet çifte standartlıdır. Halkı yalan ve hile ile kandırılmaya çalışırlar. Ülkenin ve halkın menfaatinden bahsedilir. Fakat asıl gayretleri halkın menfaatini koruma ve halka hizmet etmeye yönelik değildir. Efendileri memnun etmek ve onların menfaatlerini korumak temel hedefleridir.

Sahibi halk olan devletin imkânlarını halka karşı kullanırlar. Devletin ve ülkenin imkânlarını efendilerine peşkeş çekmekten zerre kadar tereddüt etmezler. Halktan vergi alır, efendilerinden de emir alırlar.

Köklü bir sanayi politikaları yoktur. Benimsenen sanayileşme politikası daha çok montaj sanayidir. İleri ve yüksek teknolojiyi hayal bile edemezler. İhracat arttıkça, ithalatı daha fazla artar. Ülkede sanayileşme arttıkça işbirliği yaptıkları tekeller gelişir ve güçlenir.

İş ve dış borçlanma temel politikalarıdır. Bütün hedefleri rantiyecilerin payı olan faiz dışı fazlalık hedefini tutturmaktır. Borçlanarak ülkelerini kalkındıracaklarını savunurlar. Halbuki borçlanma ülkeden hizmet ettikleri çevrelere kaynak aktarma yoludur. Ülke geliştikçe borç artar. Borç arttıkça halk yoksullaşır. İşsizlik artar. Artan milli gelirde halkın payı değil, hizmet ettikleri tekelci-ırkçı mihrakların payı artar.

Reel politikadan söz edilir. Bu politikadan başka izlenecek yol olmadığına kitleler inandırılmaya çalışılır. Aslında reel politika dedikleri politika tekelci-ırkçı mihraklara teslim olma politikasıdır. Milli değerlere sahip çıkmak ve milletin menfaatini savunmak gerici girişimler olarak değerlendirilir.

Savundukları serbest piyasa rekabetin yaygın olduğu piyasa değildir. Tekellerin hakim olduğu piyasadır. Tekelleşme arttıkça belli mihrakların desteği ve övgüleri de artar. Tekelci ve ırkçı mihrakların sevdiği ve büyük devlet adamı diye vasıflandırdıkları insanlar, onların emir ve isteklerini harfiyen yerine getirenlerdir. Bu mihraklar, kendilerine hizmet etmekte kusur edenleri veya misyonu bitenleri, bir anda yerin dibine batırır ve tasfiye etmekten asla tereddüt ermezler. Zalimlere hizmet edenlerin akıbeti hüsrandır.

Bu yazıyı, sömürgecilerin son üç yüzyıllık dünyada sömürgeleştirdikleri ülkelerin tarihini kısaca gözden geçiren ve düşünenler daha iyi anlayacaklardır.

Adil Yeni Bir Dünya'yı sömürgecilerin hile ve desiselerini fark eden, zulme ve haksızlığa karşı yardımlaşma ve dayanışmayı bir insanlık görevi sayanlar kuracaklardır.( 24.11.2006 /  Prof. Dr. Arif Ersoy / Milli Gazete)

Ölecek Ama Öldürmeyeceksin, Öyle mi?

Son günlerin öne çıkan konularından biri de, bir dernekte, emekli bir subayın eşliğinde yapılan yemin töreni. Yemin, "gerekirse ölmek ve öldürmek" diyor.

Gümbürtüyü kopartan da, ölmek değil, öldürmek bahsi.

Hâkim medya, bir anda bu yemini manşetlere taşıdı; hâkimliğin yanı sıra, savcılık, yargıçlık gibi görevlere de soyundu.

Belki olaya yanlış bir yerden yaklaşıyorum, olabilir, ama bu tepki bana çok manidar geliyor. Soğuk Savaş bitip de namlu Müslümanlara dönünce, beraberinde, şöyle bir kampanya da yapıldı: İslamiyet sevgi dinidir, barış dinidir, Müslüman hoşgörülüdür, uysaldır vs.

Hepsine eyvallah.

Ama düşman gelip alnımıza silah dayadığında, vatanımıza göz diktiğinde de mi, sevgi ve barıştan söz edeceğiz? Yapılan insanlık dışı muameleler karşısında hoşgörülü mü olacağız?

"Dernekte yapılan yemin töreni ile bunun ne ilgisi var" diye sorabilirsiniz. Böyle bir soruyu sorduğunuzu farz ederek, yazımıza devam edelim.

Anlaşılan o ki, birtakım mahfiller, Müslümanların bazı hassasiyetlerini köreltmek, sinirlerini almak, reflekslerini yok etmek istiyor. Bir anlamda, ileride yaşanacak bazı gelişmeler/olaylar karşısında, Müslümanları tepkisiz hale getirmeye çalışıyorlar.

Bunu, ülkemizden örnekler vererek biraz açalım:

Halkımız için önemli olan değerlerin başında vatan sevgisi, namus, aile, kutsal beldeler vb gelmektedir.

Bizler, "vatan sevgisi imandandır" kuralı uyarınca, vatanseverizdir. Özellikle Hrant Dink cinayeti sonrasında, öyle bir kampanya tezgâha konuldu ki, ‘vatanseverlik eşittir kafatasçılık' oldu. Daha önce de ‘dindarlık eşittir gericilik' olmuştu.

Yine, "başörtüsü namusumuzdur" diyerek oy toplayıp iktidar olmuş bu hükümet döneminde, bir Milli Eğitim müfettişi, "namus bekçisi" olduğu gerekçesiyle sürgüne gönderiliyor.

Yine, İsrail işgal devletinin Mescid-i Aksa'da arkeolojik kazı çalışmaları(!?) yaptığı bir sırada, bu devletin başbakanı Türkiye'de ağırlanıyor.

Bu ve buna benzer örnekleri yan yana koyduğumuzda, ortaya çıkan tablo, en azından bizlerin aklına masum şeyler getirmiyor.

Şunu da belirtmekte fayda var: Yemini ettiren kişinin de sağlam biri olduğunu iddia edemem. Bir anlamda, kutsal değerlerin içinin boşaltılması kampanyası için özenle seçilmiş birine benziyor.

Televizyon dünyasının vazgeçilmez ismi olan Beyaz Hoca(!) gibi… Aile konusunda önemli mesajlar(!) veren dansözden bozma şarkıcı gibi…

Sanki konuyu da, kahramanı da, sözünü ettiğimiz mahfiller seçiyor. Tabii tepkinin nasıl olacağını da…

Tekrar, "vatan için" ölmek ve öldürmek bahsine dönelim. Bakışlarımızı Türkiye'nin dışına kaydırarak…

Son yirmi yıla dönüp baktığımızda, Müslümanların öldürülmesi normal karşılanıyor, fakat öldürmeleri, özellikle kendilerine düşmanlık edenleri öldürmeleri iyi karşılanmıyor.

İsrail, hapishanelerinde binlerce Müslüman'ı esir tutarken bir şey olmuyor; ama Müslümanlar iki İsrail askerini esir alınca kıyamet kopuyor. İsrail, iki askerini kurtarmak için Lübnan'ı yerle bir ediyor, özürlü çocukların sığındığı binayı bile bombalamaktan çekinmiyor.

Aynı durum Irak ve Afganistan için de geçerli. Irak'ta şöyle veya böyle, öldürülenlerin sayısı 1 milyonu aştı. Yine, 2 milyon Müslüman, vatanını terk edip komşu ülkelere sığınmak zorunda kaldı. Hep birlikte seyrediyoruz: Falanca tayfunundan korunmak için evlerini geçici bir süreliğine terk eden bir avuç Amerikalı, Iraklılardan daha fazla haber değeri taşıyor.

Irak'ta 1 milyon asker ölmüşken, konuşulan ne? Konuşulan, Müslümanlar tarafından tek tük öldürülen Amerikan askerleri…

Sonuçta, aynı kişiler, bir yandan Müslümanları öldürüyor, bir yandan da "İslamiyet barış dinidir, sevgi dinidir, yaşasın hoşgörü, diyalog" gibi kampanyalara öncülük ediyorlar.

Bana öyle geliyor ki, dernekte yaşanan yemin olayı da bu kampanyanın bir parçası.

Elbette insanların öldürülmesine karşıyız. Fakat sopaya sürtünene gereken iyiliği yapmak, insanoğlunun vazifelerinden biridir…[3]

"Dindar Kindar Olmaz" Ama "Mizansız Merhametten Maraz Doğduğunu ve Akrebin Huyunu da Unutmaz!."

Allah'tan af talebinde bulunan kişinin kendisi de afvedici olmalıdır.

Bir ismi "Afüv" olan afvedici Allah'a iman edenler gönüllerinde afvı besleyip büyütmeli. Cezalandıran bakışlarla değil de, afveden bakışlarla bakmalı.

Hak yolda yürürken, yol kenarında onlara taş atan, sataşan, hakaret edenlere aldırmadan, onlara da ekmek atmaya, iyilik yapmaya, yanmasınlar diye yüreklerine imanı tebliğ etmeye devam etmeli.

Bütün sıkıntılara rağmen Hak yolun yolcusu yolundan kalmamalı. Ağız dalaşlarına dalmamalı. "Neme lazım" dememeli. Altı milyar insan "Bana lazım" demeli.

Eski sayfalara bakarak kin üretmemeli. Allah, gözümüzü hep ön tarafta yarattığından hep öne bakmalı. Arkada kalan kötülüklere geri dönüp bakmamalı. Bakarsak da af gözüyle bakmalı.

Rabbimiz Bakara 52'de buzağıya tapınan beni İsrail'i afvettiğini, Ali İmran 152'de Uhud Savaşı'ndan kaçan Müslümanları affettiğini haber verir.

Puta tapınmak, harpten kaçmak en büyük suç olduğu halde suçu işleyenler pişman olunca Allah onları cezalandırmak yerine afvediyor. Bizlerin de afvedici olmasını istiyor ve insanları afvedenler övülüyor.[4] Yakınlarımızın katilini bile afvetmemiz tavsiye edilir.[5]

Rabbimiz afvedicidir, afvı sever öyle ise biz de afvedici olmalıyız. Suçluların tevbe etmelerine, özür dilemelerine yardımcı olmalıyız.

Rabbimiz, Mü'min insanı tarif ederken:

"Onlar, bollukta ve darlıkta (Allah için) harcayanlar, öfkelerini yutanlar ve insanları afvedenlerdir. Allah iyilik yapanları sever."[6] buyurur.

İşte örneğimiz Hz. Ali; kendisine karşı kılıç çeken en yakın arkadaşları olan Talha ve Zübeyr, karşı safta öldürüldüklerinde aşağıdaki sözü söylemiş:

Hz. Ali'nin torunu Ebu Ca'fer Muhammed b. Ali el-Bakır der ki: Hz. Ali (ra) "Umarım ki, ben, Talha ve Zübeyr, Allah'ın "Biz onların göğüslerinde kinden ne varsa çıkarttık, kardeşler olarak (Cennette) koltuklar üzerinde birbirlerine karşı oturmuşlardır."[7] buyurduğu kimseler oluruz" dedi.[8]

Kendisine kılıç çeken en yakın arkadaşları için böyle düşünen bir Allah aslanına gönül verenler ve onu örnek alanlar, akrabaları, dostları, arkadaşlarının yaptıkları ve söyledikleri nedeniyle onlara kötü söylemez ve kötü davranmaz.

 Mezhep, meşrep farkı nedeniyle aralarındaki farkı düşmanlık sebebi yapmazlar.

Rabbimiz, mü'minleri överken:

"Onlardan (Muhacir ve Ensar'dan) sonra gelenler: "Rabbimiz, bizi ve bizden önce imanla geçip giden kardeşlerimizi bağışla. İman edenlere karşı gönlümüzde bir kin bırakma. Rabbimiz, şüphesiz sen şefkatlisin merhametlisin" derler."[9] buyurur.

Bu duayı ezberleyip devamlı okuyalım ve içimizdeki kini kurutalım.

Hemen bu gün, küs olduğunuz yakınlarınızdan biriyle barışınız. Çeşitli gruplardan olan ve de küs olduğunuz insanlara elinizi uzatınız ve "Merhaba" deyiniz.[10]

Büyük Oyun'un yeni süvarileri

Afganistan işgalini (2001), Irak'ın (2003) takip etmesi, İran'a muhtemel askeri operasyon için geri sayılması, yeni seride sıranın yine Türkiye'ye geldiğini gösteriyor. Büyük Oyun, 150 yıl sonra yeniden sahneye konuluyor. Bakalım yeni rol dağılımı nasıl olacak?

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, ABD'de dedi ki:

"Çok büyük bir oyun başlamak üzere. Belki ilk defa söylüyorum. Sahnenin perdeleri kapalı. Sahneyi açacak oyuncular ipleri elinde tutuyor. Perde açılmak üzere. Önemli olan oyunu iyi okumak."

Bu ifadedeki "Büyük Oyun" vurgusunu işitince, "Acaba Paşa da hafıza mı tazeliyor" diye düşündüm. Çünkü Ortadoğu'yu sarsan her fay hattı hep Büyük Oyun denklemiyle izah edilir.  Asya'da iki asır süren Hindistan odaklı İngiliz-Rus rekabeti, üç ülkeyi öne çıkardı. Osmanlı (Türkiye), Afganistan ve İran. (Irak o tarihte Osmanlı toprağıydı.)  Tıpkı fay hattı gibi bu ülkelerden birindeki kırık diğerlerini de tetikledi.

İran İslam Devrimi (1979), Afganistan'ın Ruslar tarafından işgali (1979), Türkiye'de 12 Eylül darbesi (1980), Irak'ın İran'a savaş açması (1980).  Hepsinin sıraya girmesi sadece rastlantıdan mı ibaret?

Elbette ki değil. Ve Afganistan işgalini (2001), Irak'ın (2003) takip etmesi, İran'a muhtemel askeri operasyon için geri sayılması, yeni seride sıranın yine Türkiye'ye geldiğini gösteriyor.

Türkiye, Büyük Oyun denklemine iki parametreyle katılıyor. PKK ile mücadele için Kuzey Irak yönetiminin üstündeki baskı artıyor.

Ankara'nın bu iki eksenli politikasındaki riskleri de sayarsak;

PKK'nın tek taraflı ateşkesi çatışma riskini azalttı. Ama baharla birlikte terörist faaliyetin artması Türkiye'yi sınır ötesi operasyona bile zorlayabilir.

Sözde Ermeni soykırım yasasının ABD Kongresi'nde ele alınması, Genelkurmay ile Pentagon arasında yeniden canlanan ilişkiyi kopma noktasına getirebilir. Kürt ve Ermeni ipoteğine giren Türkiye-ABD ilişkilerinde İran dosyası sahipsiz kalabilir. Koordinasyon eksikliği sadece ABD değil Türkiye açısından da faturayı büyütebilir.[11]

Neden Washington Paşam?..

Genelkurmay Başkanı neden Washington'dan "çok net ve sert" bir dizi açıklama yaptı? Sözde Ermeni Soykırımı Karar Tasarısı, şayet, Temsilciler Meclisi'nden geçerse bunun yaratacağı sosyal, siyasal vibrasyonun şok dalgalarını kim neye nasıl tahvil etmeyi planlıyor?

PKK'nın siyasallaştığı 1999 yılından beri bilinen bir gerçek. O sürece karar veren mega dinamikler çekiç gücün konuşlanmasından bu yana ve 1 Mart tezkere reddinden itibaren zaten "de facto" kararlar almıyorlar mıydı?  Neden, Genelkurmay'ın internet sitesinde Rusya lideri Putin'in ABD ve NATO'yu eleştiren Münih konuşmasının tam metnine yer verildi?

Şimdi bu soruları bir yana bırakıp "sanal" ajandaya bir kez daha bakalım… Sözde Ermeni Soykırımı Karar tasarısının oylanması ile Cumhurbaşkanlığı seçimi arka arkaya… PKK silahlı eylemlerine, yıllardır şaşmayan örüntüsü (paterni) ile aynı tarihlerde başlayacak. Sözde Ermeni Soykırımı Karar tasarısı onanırsa Türkiye'deki anti ABD görüşün taban alanı genişleyecek ve derinleşecek…

Genelkurmay Başkanı'nın son açıklamasında "Sınırın öte tarafı PKK'dır…" ve "Perde kalkmak üzere siyasi askeri bir pozisyon almalıyız…" demesi AKP'nin son pozisyonuyla örtüşmüyor.

Bence Sayın Büyükanıt elindeki kartları masaya fiilen koydu, "rest" dedi. Bu arada bu pozisyon sadece AKP'nin değil mesela MİT'in yeni pozisyonuyla da örtüşmüyor. Amerika'nın bölgesel politikalarıyla da örtüşmüyor. Büyükanıt Paşa'nın bu çok açık ifadelerine gelecek tepkilere iyi bakmak gerek. Türkiye kritik bir kavşağa hızla yaklaşıyor… (Serdar Akinan / Akşam / 18.02.2007)

Büyükanıt Çıtayı Çok Yükseltti

Kuzey'deki bölgesel yönetimin başbakanı Neçirvan Barzani İstanbul'a geleceği ve burada Gül'le görüşeceği ileri sürülüyordu. Nitekim Erdoğan da Türkmenistan yolunda Irak Kürtlerini sevindiren ılımlı mesajlar verdi.

Ne var ki Org. Büyükanıt daha Washington yolunda, uçakta Neçirvan Barzani hakkında çok sert ifadeler kullandı. Ardından Salı günü "dinamik güçler"in Türkiye'nin bölünmesine izin vermeyeceğini söyledi. Nihayet basın toplantısıyla noktayı koydu.

Org. Büyükanıt "Ben görüşmem, isteyen görüşsün" dedi ama bu o kadar kolay mı? Washington gezisi süresince Kürt sorununda çıtayı o kadar yükseğe çekti ki son dönemde kırmızı çizgileri pembeleştirme yolunda atılan adımları büyük ölçüde etkisizleştirdi. AKP hükümeti, tam seçim yılında bu çıtayı aşmak isteyecek, istese bile aşabilecek mi? Irak Kürtleri'ne yönelik açılım iradesi gösterebilecek mi? Bunlar hayati ve zor sorular. Öğrendiğimize göre Neçirvan Barzani ziyareti ertelenmiş. Kısa vadede benzer temasların olması imkansız değilse de epey zora benziyor.

Peki Türkiye ne yapacak? Org. Büyükanıt'a şu soruyu sordum: "Irak'ın toprak bütünlüğünü savunuyor ve Iraklı Kürt gruplara güvenmiyorsunuz. Ama Irak'ın bütünlüğünün sembol makamı olan Cumhurbaşkanlığında Talabani oturuyor. Bu paradoks nasıl aşılacak?" Bir müddet duraksadı ve şu cevabı verdi: "İktidar olmak muktedir olmak demek değildir." Ardından bir soru ekledi: "Açıklayıcı oldu mu?" Evet, hem de çok. (Ruşen Çakır / Vatan / 18.02.2007)

Besle Kargayı…

Genelkurmay Başkanı açıkladı. Tablo, gayet net… Türkiye'yi hedef alan terör örgütünün en büyük destekçisi, Barzani ile Talabani. Doğal olarak şu soru dillendiriyor… Irak'a girelim mi? Girmeyelim mi?  a) girelim.  b) girmeyelim.  Peki, c) şıkkı yok mu sizce? Mesela… Çok değil, bir ay kessen ticareti… Sınırları her tarafa kapalı olan Barzani ile Talabani, düşmeyecek mi? (Yılmaz Özdil / Sabah / 18.02.2007)

Yeni Osmanlıcılığın iki kurumu:

Ekümenikleşmiş Patrikhane ve İslam Halifeliği

Papa'nın Kasım 2006'nın sonunda Türkiye'ye yaptığı resmi ziyaret, güncel basında daha çok, Sultanahmet Camii'nde kıyama durması, Efes'te Türk bayrağını bizzat elinde dalgalandırması, başbakana "Türkiye'nin AB'ye girmesini destekliyorum" demesi, Türkiye dönüşü Vatikan'da ise Türklere dua etmesiyle değerlendirildi. Oysa Papa'nın Türkiye'yi resmen ziyaret etmesi bile, prosedür gereği gerçekleştirilmiş bir etkinliği işaret etmekteydi. Zira, Fener Rum Patrikhanesi'nin Papa'yı resmen davet etmesi, hukuken mümkün değildi. Oysa Patrikhane kendisini Fener Patrikhanesi olarak görmeyip, Ortodoksların ekümenik (evrensel) lideri olarak gördüğünden, de facto yaratarak, Türkiye'nin de fiilen, söz konusu statükoyu kabul etmesini istiyordu. Böylece bir taşla iki kuş vurularak, hem Katolik ve Ortodoks mezheplerinin, evrensel açıdan ayrılıklarının giderilmesi için önemli bir adım atılacak, hem de Türkiye'nin Lozan'daki statükodan vazgeçerek, Rum Patrikhanesi'ni Fener sıfatıyla değil, ekümenik sıfatıyla tanıması sağlanacaktı. Türkiye bu oldubitti girişimine müdahale ederek, Papa'nın aynı zamanda devlet başkanı olma konumundan dolayı, ancak devlet davetiyle ziyaretini gerçekleştirebileceği, burada muhatabın Türkiye olacağını ortaya koydu. Böylece Türkiye açısından önceden planlanmamış bir ziyaret, Papa tarafından gerçekleştirilmiş oldu. Konuya Papa'nın ziyareti üzerinden, Ekümenik Patrikhane ve İslam Halifeliği özlemleri çerçevesinde eğileceğiz. AB'nin her ilerleme raporunda yinelediği Ekümenik Patrikhane talebi, ulus- devlet içinde, İslam hilafetinin muhatabı olacak bir girişimin de öncüsü konumundadır. Bu yüzden Türkiye'deki siyasal İslamcılar, ister ılımlı, ister radikal olsun, Patrikhane taleplerine zaman zaman olumsuz ifadelerle yaklaşsalar da, orta yarayacak bir sürecin tetikleyicisi olarak bakmaktadırlar. (Yazarın bu sözleri yanılgıdır ve yanıltmacadır. Çünkü yanlış anlaşılmaya müsait bulunmaktadır. Halbuki Milli Görüşçülerin hiçbirisi bu tür hıyanet girişimlerini onaylamamaktadır ve şiddetle karşı çıkmaktadır.)

Bu arada Genel Kurmay'dan sızdırılan olumlu ve sorunlu gazeteciler listesi de oldukça ilginç bulunmaktadır.

Genelkurmay Başkanlığına akredite gazete ve TV'lerle ilgili "değerlendirme raporu" basına sızdı. TSK yanlısı ve karşıtı yazar listesinde içeren raporun sızması Genelkurmay'ı karıştırdı. Karargah soruşturma açtı, kurum içinde köstebek avı başladı.

Genelkurmay İkinci Başkanlığı'na Kasım 2006'da sunulan, hangi medya kuruluşları ile hangi gazetecilerin Türk Silahlı Kuvvetleri'yle (TSK) ilgili haberleri izleyebileceğini belirleyen, medya kuruluşları hakkında ayrıntılı değerlendirmeler yapan raporu Nokta dergisinden Ahmet Şık ele geçirdi.

"Akredite Basın ve Yayın Organları Yeniden Değerlendirmesi"ni amaç edinen belgede, medya kuruluşları ile gazeteciler "TSK yanlısı" ve "TSK karşıtı" olarak sınıflandırılıyor.

Uzan Grubu'ndan TMSF'ye geçen ve daha sonra AKP'ye yakın işadamlarınca satın alınan Star gazetesi ile milliyetçi yayınlarıyla dikkat çeken Yeni Çağ gazetesi hakkında özel bilgi notlarının bulunduğu raporda, Yeni Şafak, Vakit, Zaman, Evrensel, Birgün gibi gazetelerle Samanyolu ve Kanal 7 televizyonları zaten akredite olmadıkları için değerlendirme dışı tutuldu.

Raporda Radikal'den 4 (Hasan Celal Güzel, Murat Belge, Yıldırım Türker ve Nuray Mert), Habertürk'ten 2 (Ufuk Güldemir ve Erol Mütercimler), Takvim (Nazlı Ilıcak), SKY Türk (Nihat Genç), Jane's Defense Weekly (Lale Sarıibrahimoğlu) ve Kanaltürk'ten birer gazeteci olmak üzere toplam 10 kişinin akreditasyonunun iptali istendi. Tercüman ve Star gazeteleri ile TGRT (Fox), Kanaltürk televizyon kanallarının bir müddet izlendikten sonra akreditasyon durumları hakkında karar verilmesi isteniyor.

TSK Karşıtı Yazarlar

Mehmet Ali Birand, Cüneyt Ülsever, Hadi Uluengin, Ece Temelkuran, Çetin Altan, Hasan Cemal, Can Dündar, Nuray Mert, Yıldırım Türker, Murat Belge, Hasan Celal Güzel, Soli Özel, Ergun Babahan, Umur Talu, Mehmet Altan, Engin Ardıç, Faruk Mangırcı, Ömer Lütfi Mete, Oral Çalışlar, Hikmet Çetinkaya, Alican Satılmış, Lale Sarıibrahimoğlu, Derya Sazak, Taha Akyol, Nazlı Ilıcak, Ufuk Güldemir, Şakir Süter, Güngör Mengi, Bilal Çetin, Ruhat Mengi, Okay Gönensin ve Nihat Genç.

TSK Yanlısı Yazarlar

Ertuğrul Özkök, Özdemir İnce, Fatih Çekirge, Bekir Coşkun, Mehmet Y. Yılmaz, Fikret Bila, Melih Aşık, Semih İdiz, Doğan Heper, Güneri Cıvaoğlu, Nail Güreli, Yasemin Çongar, Güngör Uras, Güler Kazmacı, Yazgülü Aldoğan, Hakan Çelik, Kurtul Altuğ, Saygı Öztürk, Mehmet Türker, Rahmi Turan, Hüseyin Avuç, Ali Öztürk, Fatih Altaylı, Erdal Şafak, Aslı Aydıntaşbaş, Muharrem Sarıkaya, Hakkı Yalçın, İlker Sarıer, Mehmet Çetingüleç, İsmail Küçükkaya, Güler Kömürcü, Ali Saydam, Servet Kabaklı, Sırrı Yüksel Cebeci, Deniz Ülke Arıboğan, Deniz Som, Ali Sirmen, Emekli Tümgeneral Doğu Silahçıoğlu, İlhan Selçuk, Yılmaz Öztuna, Nuri Elibol, Fuat Bol, İsmet Giritli, Taylan Sorgun, Yıldıray Çiçek, Necdet B. Sivaslı, Ali Öncü, Orhan Karataş, Sadi Somuncuoğlu, Hayri Köklü, Altemur Kılıç, Yavuz Selim Demirağ, Altan Öymen, Behiç Kılıç.

DYP Lideri Ağar: Rapor Tutmak Yanlış

"Böyle bir rapor tutulması doğru bir şey değil. Türkiye'de değerlendirmenin ne gibi yansımaları oluyor, onu ben bilemiyorum. Türkiye'de aklı başında olan hiç kimse ordusunu karşısına almamalı. Bu coğrafya güçlü bir coğrafya, güçlü bir orduyu her zaman gerektirmektedir ve Türkiye bu gücünü de demokrasi içinde güçlendirerek yoluna devam edecektir."

Gazeteciler Cemiyeti'nden Açıklama

"Genelkurmay'ın medya değerlendirmesi adıyla haber portallarına düşen rapor, son derece ilginç ve demokrasimiz adına da o ölçüde üzüntü vericidir. Düşünce ve ifade özgürlüğü önüne konulan yeni bir engeldir. Umalım ki Genelkurmay'dan sızan bu haber değerlendirme raporu da sadece bir iç hizmet değerlendirmesi olarak kalsın ve uygulamaya konulmasın. Cemiyet olarak habere ulaşmada gazetecilere çıkarılan güçlüklere, akreditasyon gibi engellemelere hangi makamdan gelirse gelsin karşıyız."[12]


[1] 02.03.2007 / İbrahim Karagül / Y.  Şafak

[2] 02.03.2007 / Tamer Korkmaz / Zaman

[3] İbrahim Taşköprülü / Milli Gazete / 19.02.2007

[4] Ali İmran: 134

[5] Bakara: 178

[6] Al-i İmran: 134

[7] Hicr: 47

[8] (Zehebi, Tarih'ül-İslâm, M. Can tercemesi 6/214, Tarihi Bağdad 18/423; İbni Sa'd 3/113; İbni Ebi Şeybe 15/269, 282)

[9] Haşr: 10

[10] Mahmut Toptaş / Milli Gazete / 19.02.2007

[11] Enis Berberoğlu / Hürriyet / 18.02.2007

[12] Akşam / 09.03.2007

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Mehmet DENİZ

Mehmet DENİZ

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...