Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün9392
mod_vvisit_counterDün8370
mod_vvisit_counterBu Hafta36838
mod_vvisit_counterGeçen hafta42824
mod_vvisit_counterBu Ay142433
mod_vvisit_counterGeçen Ay133233
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar14246393

IP'niz: 3.93.74.227
Bugün: 22 Kas 2019

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11159851

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
feto2
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 

BUĞRA YAYINCILIK

Tel-Faks:

0212 516 52 62

 

Reklam

İSRAİLLİ SİYONİST; CALUT, FİLİSTİNLİ MÜCAHİT İSE; TALUT KONUMUNDAYDI!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

“İsrail seçimleri, üç terörist lideri öne çıkardı” diyen Hamas’a göre: “Yahudiler, soykırımcı liderleri tercih etmişti”

İslami Direniş Hareketi (Hamas), Siyonist çete devletinde yapılan seçimlerin üç terörist lideri öne çıkardığını belirterek, bunlara yönelik tutumlarında hiçbir değişiklik olmadığını söylemişti.

Hamas sözcüsü Fevzi Burhum yaptığı basın açıklamasında, seçim sonuçlarının Yahudi toplumunun Filistin halkına karşı daha fazla baskı, zulüm, katliam ve soykırım yapmaya meyilli terörist liderleri tercih ettiğini gösterdiğini belirterek, "Bugün üç terörist başıyla karşı karşıyayız. Livni Filistin halkına karşı savaşı tamamlamak ve Filistin halkını bitirmek istiyor. Netanyahu Filistinlilerle yapılan hiçbir anlaşmayı tanımadığını söylüyor. Liberman ise Mısır'ın büyük barajını vurup Mısır'ı yerle bir etmek ve Filistin halkını denize dökmek istediğini söyleyen bir terörist liderdir" demişti.

Burhum, bu sonuçların çok tehlikeli bir gelişmeye işaret ettiğini, Siyonist terör devletindeki çetelerin aşırı Siyonist partilere dönüştüğünü bildirmişti. Oysa Recep T. Erdoğan, İsrail seçim sonuçlarının kendisinin Davos çıkışının zaferi olduğunu bildirmişti!?

Dişi Hitlerin zaferi mi, Deccal “Bibi”nin hedefi mi?

İsrail'de Gazze saldırılarından sonra yapılan seçimlerden şiddet yanlıları galip çıktı. Bir insanlık dramı olan Gazze saldırısı Kadima lideri Tzipi Livni'ye, Likud lideri Binyamin Netanyahu'dan 1 fazla milletvekili sağladı. Ama hükümet kuramadı.

Seçim sonuçları gösteriyor ki, İsrail'in yeni başbakanı ister Livni ister Netanyahu olsun militarist politikalar uygulayacaktı. Buna bir de aşırı sağcı hatta bazı İsrail yazarlarına göre bile ırkçı sayılan Avidgor Lieberman'ın lideri olduğu İsrail Evimiz Partisi'nin oylarını artırarak 3. parti konumuna geldiği eklenirse, sertlik yanlısı bir İsrail koalisyonu kurulacağı açıktı.

"Gazze'ye atom bombası atalım" diyecek kadar kendinden geçmiş Lieberman, koalisyon için anahtar rolünde olacak. Seçimler öncesinde Gazze'ye saldıran Olmert hükümetinin Dışişleri Bakanı ve Kadima lideri Livni'yi, "Hani Hamas yok edilecekti, ne oldu?" diyerek kampanya yapan Netanyahu şahinliğini kanıtlamak için fırsat kollayacaktı.

Şu açık ki İsrail'de seçimler "düşmandan ve şiddetten" beslenen şeytani bir ihtirasla yapıldı. Seçim "Hamas'ı yok etme yarışı" içinde geçti. İsrail'de ortaya çıkan siyasi tablodan sonra beklenti "Hamas'ı yok etmek" olacaktı.[1] Ve zaten Bibi denilen Deccal fikirli Benjamin Netanyahu’nun Başbakanlığa atanması da bu amaçlaydı.

Mübarek, İsrail’le aynı görüştendi!

İsrail'deki seçimlerde bağımsız ve ayakları üstünde durabilecek Filistin sorununun çözümünü zorlaştıracak bir tablo ortaya çıkarken, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek, İstanbul'da bir araya gelmişti. Bu zirve "Arap sokağı" denilen Arap kamuoyunda Türkiye'nin yıldızının parladığı, Mısır'ın geleneksel ağabeylik konumunun ise temellerinden sarsıldığı bir konjonktürde gerçekleşti...

Mübarek rejimi, Hamas İsrail ateşkes görüşmelerinde hem çözümün, hem de sorunun bir parçasını oluşturuyor: Gazze Şeridi'nin -İsrail dışında- tek komşusu o. Gazze'yi dünyaya bağlayan veya şu sıralar olduğu gibi dünyadan koparan kapıların biri onun sınırında yer alıyor. (Diğerleri İsrail'in denetiminde) Gazzelilerin ablukayı delmek için kazdıkları tüneller de Mısır'a açılıyor.

Mısır, Filistinliler arasındaki görüşmelerde de zorlanıyor, hatta açmazda: Zira Hamas ile El Fetih arasında tarafsız kalamıyor. Daha doğrusu, Hamas'a açıkça cephe alıyor. Bunun iki nedeni var: 1- Hamas'ı kendi rejimi için tehdit kabul ettiği Müslüman Kardeşler örgütünün Filistin kolu olarak görüyor. 2- Hamas'ı İran'ın Arap dünyasındaki ajanı olmakla suçluyor.[2]

Yahudi Levi’nin itirafı: “Hamas, savaştan güçlü çıktı ve amacına erişti!”

Siyasi ve sosyal ilimler hocası ve aynı zamanda askeri uzman olan Yair Levi, İsrail'in son Gazze savaşından mağlup ve zarar etmiş olarak çıktığını belirterek, Filistin halkıyla mücadelede askeri seçeneği ön plana çıkaran Siyonist lider ve komutanları da eleştirdi.

Levi, konuyla ilgili olarak yaptığı basın açıklamasında şöyle dedi: "İsrail ordusunun Gazze'deki savaşta kaybettiğinin birçok işareti var. Bunların başında savaşa neden olan füzeleri durduramaması geliyor. Zira Hamas'ın füzeleri savaş boyunca Yahudi yerleşim birimlerine düşmeye devam ettiği gibi, savaş sonrasında da devam ediyor. Gazze'de durum hiç değişmedi. İsrail ordusunun Gazze'de orantısız ve aşırı güç kullanması nedeniyle dünyada aleyhinde oluşan olumsuz dalga ise işin cabası. Bunlara ilaveten savaştan sonra birçok Siyonist komutan uluslararası mahkemeler tarafından aranır oldu. Bu da siyasi liderlerin canını fazlasıyla sıkıyor. Bu durumda, yapılan ithamları ciddiye alarak birkaç subay hakkında soruşturma başlatma ihtimalleri de var."

Hamas'ın savaştan sonraki durumuna da değinen Levi şöyle devam etti: "Hamas savaştan güçlü çıktı. Askeri operasyonlara rağmen gücünü muhafaza ettiği gibi, Gazze'yi kontrol altında tutmayı da başardı. İsrail'in Gazze'ye hükmeden ve onu elinde bulunduran Hamas hareketiyle siyasi ilişki kurması gerekir."

Mustafa Barguti’nin tespitleri de oldukça önemliydi:

İsrail'in savaş makinası genelde 'vahş' yani canavar olarak isimlendiriliyor. Bunun dışında Filistinli düşünür ve siyasetçilerden Mustafa Barguti bir yazısında İsrail'i ve savaş makinasını Calut olarak nitelendiriyor. Bilindiği gibi, Calut bir dev gibi zalim bir komutandır, ama karşısında Talut'un ordusu vardır ve Davud (Aleyhisselam) genç ve toy olmasına rağmen, o gün için teknolojik bir üstünlük sayılan ve düşmanının elinde bulunmayan sapanla attığı bir taşla alnının çatından vurup öldürüyor. Davud, Talut'un; Yuşa, Hazreti Musa'nın; Hazreti Ali ise Hazreti Peygamber'in fetası genci yani kahraman fedaisi sayılıyor. Alnın çatı sinirlerin düğümlendiği bir yer olarak biliniyor ve buraya isabet eden darbe öldürücü olabiliyor. Demek ki küçük Davut' Calut'a tam da can alıcı noktadan; alnının çatından yani Kur’an’ın işaret buyurduğu gibi, düşmanın beyin takımından ve stratejik kurumlarından vuruyor. Esasında bu, serçenin kartala karşı mücadelesini ve Hakkın zaferini gösteriyor. Günümüzdeki İsrail'i ve savaş makinasını Calut'a benzeten Mustafa Barguti buna mukabil Filistinlilerin sebatkârlığına dikkat çekiyor. Bu sebatkârlık veya dik duruş aslında hadis-i şeriflerin bu kutsal bölgeyi vasfına da uygun düşüyor. Hadis dilinde Filistin serhat ili ve nöbet diyarı (ardu'r ribat) olarak tanıtıyor. Mustafa Barguti 'Steadfast Before Goliath' başlıklı yazısında bu destansı direniş ve dirilişi yazıyor. Filistinliler buna 'sumud' diyor. Batılılar ve Batıl kafalar daracık şeritte Filistinlilerin sebatına akıl sır erdiremiyor. Tam da savaşın göbeğinde Filistinli bir aile, Mısır tarafından Refah sınır kapısı üzerinden Gazze'ye geçmeye çalışıyor. Bu manzara karşısında duygular altüst oluyor,  insanlar apışık kalıyorlar ve ölümüne yolculuk hakkında yorum yapamıyorlar. Bu sebatın arkasında ise, herhalde bu nöbet diyarına bahşedilen sekinet ve cesaret yatıyor. Sekine yani soğukkanlılık ve onun getirmiş olduğu iç huzur olmasa Filistinlilerin kaçması en azından felakete neden olduğunu düşünecekleri Hamas'ı üzerlerinden silkeleyip atmaları kaçınılmaz görünüyor.

Demek ki Gazze'de ve Filistin'de toprak mücadelesinin ötesinde bir mücadele var. Bunu, inanca dayalı bir vatan mücadelesi olarak tanımlamamız gerekiyor. Yahudiler bu  işgal hakkını Arz-ı Mev'ud kavramından aldıklarını düşünüyor. Müslümanlar ise, Arz-ı Mev'ud meselesinin nübüvvet kandilinin ve geleneğinin Beni İsrail'de sürdüğü müddetçe anlamlı olduğunu ve dalalet ve hıyanetleri Allah'ın onları rezil ve zelil olarak yeryüzüne dağıtmasından sonra ise bu mülkiyet haklarını da ebediyen kaybettiklerini düşünüyor. Hatta Yahudilerden bir kısmı ve Ortodoks olanlar da bu Arz-ı Mev'ud'un sapkınlık olduğuna inanıyor. Bunlardan dolayı bu taifeye mensup bazıları hayatları boyunca İsrail'e ayak basmamış ve adım bile atmamış bulunuyor. Irak'la mukayese edildiğinde Gazze Şeridi bir tarafıyla İsrail tarafından kuşatılmış ikinci tarafıyla da denizle kesilmiş durumda. Sadece bir yönü Sina'ya bakıyor ve orası da Mısır'ın kontrolü altında. Mısır da İsrail ve ABD'nin telkinleri doğrultusunda sınırda göz açtırmıyor. Asgari düzeyde geçişlere izin veriyor. Böyle bir ortamda Gazzeliler direniyor ve mübarek toprakların bekçileri olmaları hürmetine sekine ile taltif ediliyor ve ilahi yardıma mazhar oluyor. Kudüs'ün bekçileri veya şehrin bekçileri manasında Natura Karta diye Yahudi bir tabir ve bir cemaat var. Bu kavram İslam’da da var. Bizzat Hazreti Peygamber (a.s.m.) aynı manada Filistin için 'Ardu'r rıbat' yani 'Akıncılar, öncüler ve nöbetçiler diyarı' buyuruyor. Binaenaleyh bu diyarın sakinleri de isim üzerinden 'murabitun' sıfatını kazanmış oluyor.

Mustafa Barguti sebat ve sekine ile ilgiyi yazısında ezcümle şunları yazıyor: "Davamızda ve yöntemlerimizde sebat ediyoruz. Gerçekle, adaletle, manevi işaretlerle ve beşaretle, bazen de taşlarla silahlanmış ve teçhiz olmuş gençlere ve çocuk mücahitlerle Hak yolda yürüyoruz. Daha ötesi yok. Engellensek de her cuma Batı Şeria ve Kudüs'e gidip geliyoruz. Yolları ve İsrail'in dayanıklılığını aşındırmaya çalışıyoruz. Calut'u yeninceye kadar mücadelemiz son bulmayacaktır. Calut'un yenilgisi Filistinlileri ve İsraillileri işgal ve ayrımcılık urundan ve kanserinden kurtaracak ve rüyalarımızın yolunu açacaktır. İster Filistinli isterse Yahudi olsun insan olarak herkes peşin hükümden ari olarak onurlu ve haysiyetli bir biçimde eşit muameleye tabi olacaktır..." Amerikalı siyahlar Obama ile birlikte Martin Luther King'in 45 yıl önce yakaza halinde gördüğü rüyasını yaşamıştı. Siyonist odaklar en azından Müslüman asıllı bir siyahiye sığınmak zorunda bırakılmıştı.. Sırada Filistinlilerin rüyası vardı. Sebat ve sekine ile birlikte bu rüya da şüphesiz gerçek olacaktı.[3]

Kur’an-ı Kerimdeki Tâlût ve Câlût olayı hangi mesajları vermekteydi?

Kur’an’da Bakara suresi 243-251 arasında Tâlût ve Câlût kıssası nakledilmekteydi.

Allah’ın kitabı olarak Bakara suresinin o bölümlerine yerleştirildiğine göre, çağlar boyu insanlar okusun diye evrensel mesajlar verilmekteydi.

Milyonlarca Müslüman’a bir şey anlatılmak isteniyor olmalı, değil mi?

Dahası bugünkü insanlıkta karşılığı olmalı, çağımıza bir şey söylemeli.

O halde dikkat çekilen neydi?

Önce kısa bir meal-tefsirini sunalım, ardından mesajlarını anlamaya çalışalım:

Malum, Peygamberimiz Medine’ye hicret edince etrafını münafıklar sarmaya başlamıştı. Bunlar Müslümanlık taslamakta ve fakat “cihat” ve “infak” söz konusu olduğunda yan çizip kaytarmaktaydı. Lafa gelince mangalda kül bırakmamakta ve fakat iş icraata gelince hepsi ortalıktan kaybolmaktaydı..

İşte Bedir savaşı öncesi gelen Tâlut ve Câlut kıssası ile münafıklık marazı deşifre ediliyordu. Tarihten bir örnek üzerinden hem o günkü, hem de gelecek çağların Müslümanlarına esaslı mesajlar veriyordu. Adeta “Sizi bekleyen esas tehlike budur, bunun üstesinden gelemezseniz işgallere uğrar, hep ayakaltlarında çiğnenirsiniz” deniliyor ve tam da bugünkü İslam dünyasının hal-i pür melalini (ayaklar altında sürünen acınası halini) anlatıyordu…

Bakın nasıl…

“Binlerce kişi oldukları halde, ölüm korkusuyla yurtlarından çıkıp kaçanların durumu görmedin mi? ne garipti! Allah ‘ölün’ derse ölecekler, ‘yaşayın’ derse yaşacaklar(dı ve her şey Allah’ın takdirindeydi). Allah insanoğluna fazl (ihsan ve ikram) sahibiydi. Fakat insanların çoğu şükretmeyip nankörlük etmektedir. Öyleyse Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah, bütün her şeyi işitiyor, biliyor. Allah'a bir güzel borç verecek yok mu? Kat kat fazlasıyla geri ödenecektir! Darlık veren de bolluk veren de Allah'tır. Dönüp dolaşıp O'na geleceksiniz.”[4]

Yani: Şu insanlar (işgale uğrayanlar, yabancı çizmeleri altında çiğnenenler) ne garip! Çok kalabalık olmalarına rağmen, ölümü görünce kaçar, yurtlarını bırakırlar. Hepsi bir kova su dökse İsrail’i sel alacakken, vızıltıları İngiltere adasını sallayacakken rahatlarını ve saltanatlarını kaybetmemek için sus pus olurlar. Ölmeyelim diye kaçarlar fakat korktukları başına gelir, ölürler. Öldük bittik dedikleri bir anda da akla hayale gelmedik şekilde hayat bulurlar. Demek ki “korkunun ecele faydası yok”tur… Oysa “Ecel gelmiş cihane, baş ağrısı bahane”dir… Allah’ın hükmünden kaçılmaz, Allah’tan ümit kesilmez. Ancak Allah “ölün” derse ölürsünüz, sadece O “yaşayın” derse yaşarsanız. Bu sizin amellerinizle birlikte cereyan eder. “Allah dağına göre kar verir.”, “Allah verirse, el verir, sel verir, yel verir”. Allah “yürü ya kulum!” dedi mi artık onu kimse tutamaz… Bu nedenle ölümden korkmayın, yığıp biriktirdiklerimiz azalır, fakir düşeriz diye infaktan kaçmayın. Karşılıksız, hiçbir beklenti içine girmeden verin. Canlarınızla ve mallarınızla seferber olun. Bu nedenle ey iman edenler, gelen ayetleri iyi dinleyin!

“Musa'dan sonra, İsrailoğullarının ileri gelenlerini hatırla. Peygamberlerine ‘Bize bir komutan ata ki Allah yolunda savaşalım(çarpışıp çalışalım)’ demişlerdi. ‘Ya savaş emri gelince cayarsanız?’ dedi. ‘Ülkemiz işgal edilmiş, memleketimizden sürülüp çıkarılmış çoluk çocuklarımızdan (koparılmışken) böyleyken Allah yolunda neden savaşmayalım?’ dediler. Savaş emri gelince, pek azı hariç geri dönüp kaçtılar. Allah zalimlik edenleri çok iyi biliyor. Peygamberleri onlara ‘Bilin ki Allah size komutan olarak Tâlût'u atadı’ dedi. Bunun üzerine ‘Biz, liderliğe daha lâyık olduğumuz halde, malı mülkü olmayan yoksul birisi bize nasıl komutan olur?’ dediler. ‘Allah onu seçti; bilgili ve bahadır birisi, Allah mülkünü lâyık gördüğüne verir, Allah her şeyi kuşatan ve her şeyi bilendir’ dedi.”[5]

“Peygamberleri onlara ‘Onun komutan yapılmasının gerekçesi yanınızdaki kutsal emanetlerde (Tâbût) vardır. Meleklerin indirdiği, Rabbinizin doğru yolunu gösteren o kutsal emanetlerde Musa ve Harun ile onların yolunda yürüyenlerin hatıraları bulunuyor. Eğer inanıyorsanız size bu yeter.’ dedi.”[6]

Yani: Tâlût’un neden komutan olarak tayin edildiğini merak ediyorsanız o size uğur getireceğine inandığınız, içinde ne yazıldığına bile bakmadan el üstünde taşıdığınız, duvarlara astığınız, anlamadan okuyup ağladığınız, muska yazdığınız, fal baktığınız ve “kutsal emanetler” olarak saklayıp durduğunuz o sandığı (bugün Kur’an’ı) bir düşünün… Orada Allah yolunun ilkeleri, doğruluk ve dürüstlük yolunun prensipleri, ehliyetin ve liyakatin ne ile olacağı anlatılıyordu. Tâlût, o kutsal emanetler dediğiniz sandığın (bugün Kur’an’ın) ruhunu sürdüren, o öze, o ruha bağlı, gerçekten o yolda yürüyen birisiydi. Eğer Musa’ya (bugün Muhammed’e) indirilene inanıyorsanız, gerçekten onun yolunda yürüyorsanız “kutsal sanduka ve sır dolu oda” hikâyelerini bırakın, yaşayana dönüp bakın. Tâlût’un komutan olarak öne çıkmasına itiraz etmenizin bu nedenle hiç bir anlamı yoktur…

“Tâlût askerleriyle beraber savaşa çıkınca ‘Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Eliyle bir avuç içen hariç, kim ondan içmezse bendendir’ dedi. İçlerinden pek azı hariç hepsi ırmaktan içtiler. Tâlût ve iman edenler beraberce ırmağı geçince ‘Bugün bizim Câlût'a ve askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur’ dediler. Allah'a kavuşacaklarına inananlar ‘Nice az sayıdaki bir topluluk, Allah'ın izniyle pek çok kalabalıkları darmadağın etmiştir. Allah güçlüklere göğüs gerenlerle beraberdir’ dediler.”[7]

Yani: Eğer bir savaşı kazanmak istiyorsanız her şeyden önce zafere olan inancınız dirilmeli, bilenmeli, bilinçlenmeli. Bu çok kuvvetli bir inanç olmalı ve yüksek derecede bir iç disiplin ile desteklenmeli. Nefsine galip gelemeyenler, rakiplerini yenemezlerdi. İnanın, kendinize güvenin, tedbirlerinizi alın, vesilelere sarılın ve Allah’a dayanarak yürüyün, gerisi gelecektir. Kendinizi tutun, disiplinli olun. “Geç” denilen yerde geçin, “dur” denilen yerde durun. Ganimet ele geçirme, köşe dönme, malı götürme sevdalarından vazgeçin. Yalnızca iyilik ve adalet için mücadele edin…

“Câlût'un ordusuyla karşılaştıklarında ‘Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kâfirlere karşı bize yardım et.’ dediler. Sonunda Allah'ın izniyle onları yendiler. Davut da Câlût'u öldürdü. Allah Davut'a önderlik ve bilgelik verdi, istediği ilimlerden ona öğretti. Eğer Allah kötüleri iyilerle defetmeseydi yeryüzü altüst olurdu. Allah insanlığa karşı alabildiğine cömerttir.”[8]

Yani; Davut o dönemde, Tâlût’un ordusu içinde savaşan bir askerdi. Düşman ordusunun başı olan Câlût ile mübarezeye ve mücadeleye girişmekten çekinmedi. Onu öldürdüğü gibi savaşta nice kahramanlıklar gösterdi. Giderek bütün dikkatleri üzerine çekti ve önderlik makamına kadar yükseldi. Böyle nice ilimleri öğrendi. Onun zamanında bölge en parlak dönemlerinden birisini yaşadı. Bütün bunlar inanmış ve Allah’ı dayanmış bir topluluğun neler yapabileceğine, kötülerin iyiler eliyle nasıl bertaraf edilebileceğine örnektir…

Dinleyin ve ibret alın, ey ülkeleri işgal edilmiş, yurtları çiğnenip geçilmiş olduğu halde, üstelik milyonlarca kişi oldukları halde cihat, biat, itaat, sebat ve sadakat şuurundan ve kulluk sorumluluğundan uzak, yerlerine çakılıp kalmış, çaresizce kurtarıcı beklemeye başlamış İslam dünyası toplulukları! Dün onlardı, bugün siz, yarın başkası…

Demek ki:

Münafıklık hastalığına düçar olan Müslümanlar zillet ve alçaklık damgası yemeğe mahkûm ve müstahaktır. Çünkü onlar binlerce kişi olmalarına rağmen “cihat” ve “infak” kaçkınıdır. Can ve mal korkusu nedeniyle şereflerini yitirmiş, onursuz duruma düşmüş insanlardır. Bunlar Talut döneminde Şeria’nın, İsa döneminde Yeruşalim’in, Hz. Muhammed döneminde Medine’nin münafıkları gibi her çağda, sürekli yan çizip savaştan kaçan makam ve menfaate satılanlar ve rahatına tapınanlardır.

Derler ki;

1- Yurdumuzdan çıkarılmış (veya esir alınmış, çocuklarımızdan ayrılmışız.) Bir komutan/önder çıksın ki savaşalım…” Oysa savaş emri gelince de pek azı hariç geri dönüp kaçarlar…

2- Bir komutan/önder ortayı çıktı diyelim, o zamanda beğenmezler. “Yoksul kimsedir, bizden değil, daha iyisi bulunabilir” diyerek kabul etmezler. Oysa aslolan ehliyet ve liyakattir. Kim olursa olsun bilgi, cesaret, siyaset strateji yeteneği olan savaşta önderliğe layıktır. O duvarlarda asılı duran, abdestsiz dokunulamayan, kutsal emanetler odasında ziyaretlere açılan “kitap/sandık” ta çağlar boyu söylenen budur oysa…

3- Komutanı/önderi kabul ettiler diyelim, savaş alanına çıkınca yine yan çizerler. “Sudan içme” denilir içerler, “Kıyıda dur” denir durmazlar, “Kalk” denir kalkmaz, “Otur” denir oturmazlar… Boyuna bahane ararlar. Adamı yarı yolda bırakıverirler. En lazım oldukları yerde satarlar. Anında tornistan yapıp saf değiştirirler. Kendi halkına karşı dolar karşılığı savaşır, kurşun sıkabilirler. Çünkü münafık mankurttur aynı zamanda. Tarihini ve hafızasını kaybetmiştir. İflah olmaz bir can ve mal tutkusu vardır…

Bunun içindir ki Kur’an’da samimiyet ile samimiyetsizliğin ayıraç noktası olarak “ağaçtan yeme”, “gemiye binme”, “deveyi kesme”,”inek kesme”, “nehirden içme” imgeleri kullanılır. Bunlar imani, insani ve ahlaki “sınırların” ifadesidirler. Tâlût ve Câlût kısasındaki nehirden içme de böyledir.

4- Nehri geçtiler diyelim, bu sefer de “Câlût’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok” (konjöktür/reel-politik vs.) mazeretleri üretirler. Dünya sistemi ekonomimizi çökertir, bizi yaşatmaz derler.

5- Sonuçta kala kala bir avuç inanmış adam kalır ve onlar da şöyle der; “Nice az sayıdaki topluluk Allah’ın izni pek çok ile kuru kalabalıkları darmadağın etmiştir. Üzerimize sabır yağdır, bize yardım et ey Rabbu’l-Müstazafin!”

Bu bir avuç inanmış adam da 312 kişi de olsa Bedir’e çıkıp toprağı titretir. Mü’min olmanın ne demek olduğunu gösterir. Bu nedenle Hz. Peygamber Bedir’de şöyle buyurmuştur; “Siz bugün nehri geçtikleri esnadaki Tâlût’un ashabı kadarsınız. Onunla nehri geçenler gerçekten mü’minlerdi…”

Kur’an’daki Tâlût ve Câlût kısassının vermek istediği evrensel mesajlar bunlar olmak icap eder.

Nüzul ortamı gereği ve konu uzamasın diye, burada daha çok Kıtal: vuruşma, çarpışma, savaş ile sınırlı tuttuk. Siz bunu hayatın her alanına yayabilirsiniz. Çünkü hayat korkmamamız gereken Câlûtlar, destek çıkmamız gereken Tâlûtlar, zırhı ve sapan taşı (teknolojik buluşlara) lazım olan Dâvûtlar, korumamız gereken Tâbûtlar, içmememiz gereken sular ve geçmemiz gereken ırmaklar (hakkımız olmayan makam ve menfaatler, rüşvet verilen ganimet ve imkânlar)  doludur…

Bu nedenle, bu kıssa, zafere giden yoldaki taşlara, yokuşlara, çukurlara, ihanet tuzaklarına, bağlara, sapmalara, çelme takmalara rağmen nehri geçerek (engelleri aşarak) geriye bir avuç kalanların nasıl hedefine ulaşacağının hikâyesidir.

Bir anlamda esaslı bir hayat dersidir.

Bu haliyle kıssa, yenilmiş, işgale uğramış, esarete düşmüş üstelik de günahlara batmış, hatalara, yanlışlara, hurafelere kapılmış bir kişinin/ülkenin/halkın/ümmetin nasıl kurtulacağını anlatıyor. Bunun yollarına işaret ediyor.

Bir kurtarıcı/komutan/önder (veli/nasir/melik) bekleyenlere, Ona itaat ve gayretin ve muhtaç oldukları kudretin nerede olduğunu gösteriyor.

Câlût’un düşmanlığı, Tâlût’un bahadırlığı, Dâvud’un cesaret, merhamet ve san’atı, nehri geçen bir avuç insanın, cihat ve infak (can ve mal fedakârlığı) yol gösterici sanduka/tâbut (Kitap)…

Cihada çıkan 312 kişiye Bedir öncesinde bunlar neden anlatılmıştı?

Ve bugün bize neden döne döne okutulmaktaydı?

Çünkü büyük davalar hep böyle başlar ve böyle başarılırdı.

Tarihin talihsiz akışı böyle değişir, mutlu ve kutlu çağlar böyle açılırdı.

Tâlût ve Câlût kıssası bunun için, tarihi yapanların “sebat ve samimiyet gösteren ve nehri geçenler” olduğunu, Allah’ın onların gören gözleri, işiten kulakları, haykıran sesleri ve yürüyen ayakları olacağını anlatmaktaydı.

Kur’an kıssalarının kahramanı, bu nedenle, kıssayı o anda kim okuyorsa o olmalıydı. Yaşayan kıssayı böyle anlamalıydı. Kur’an hem bizi anlatmakta, hem bize anlatılmaktaydı.

Bir de böyle okuyun bakalım geceleri uyku tutacak mı? Diyen İhsan Eliaçık haklıydı.



[1] Fikret Bila / Milliyet / 12 02 2009

[2] Erdal Şafak / Sabah / 12 02 2009

[3] Mustafa Özcan / Milli Gazete / 14 02 2009

[4] Bakara; 2/243-245

[5] Bakara: 2/246-247

[6] Bakara; 2/248

[7] Bakara; 2/249

[8] Bakara; 2/250-251

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

Değerli Milli Gazete Yazarımız İBRAHİM HALİL ER’E HATIRLATMA
Milli Gazete yazarımız İbrahim Halil Er’i dikkatle ve istifade ederek...
Devami
MİLLİ ÇÖZÜM, “GÖNÜLLÜ HİSBE” EKİBİDİR
Milli Çözüm Dergisi; inancımıza, Kur’an’a, Resulüllaha, İslami kurallara, Hak Davasına...
Devami
“İslam’ın Devlet Talebi ve Hedefi Yoktur!” İddiaları İFTİRADIR VE DİN TAHRİBATIDIR
  İslam’ı; kapitalist ve sosyalist rejimlerin veya diktatörlüklerin aksesuarı olarak kullanmak...
Devami
FETİH SURESİNİN HİKMET VE İŞARETLERİ
Fetih suresi Hicretin 6. Yılında müşriklerle yapılan meşhur Hudeybiye Barışı...
Devami
SİYONİST RİCHARD PERLE'YE GÖRE; ŞEYTAN, İSLAMDIR!
     Amerika'nın gizli hükümeti olan Yahudi Lobisinin önemli adamlarından......
Devami
ASRISAADETTEKİ BAŞLICA MÜNAFIKLAR VE BUGÜNKÜ UZANTILARI
Münafıklar; İslami hareketlerin güç ve iktidar kazandığı, makam ve menfaat...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1915

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR