Siyonist Yahudi Liderlerinin hedef ülkeleri zayıflatmada kullandıkları sinsi yöntemleri içeren 24 maddeden oluşan “Siyon Protokollerinin” Ortadoğu’da ve ülkemiz üzerinde oynanan oyunların algılanabilmesi açısından en önemli olan dokuz maddesinin özetleri aşağıda verilmiştir:
Protokol 1
Bir devlet, ya ekonomik ve sosyal çöküntü sonucu kendi haliyle (gerileyiş ve zafiyetiyle), ya da iç ahenksizliğinin dış müdahaleyi getirmesiyle yıkılıverir. Biz (Yahudiler) ikisine de muktediriz. Paranın hakimiyeti devletin her dalına erişir ve ister istemez onu ele geçirecektir.
Siyasilerin ahlak ve maneviyatla ilgisi kesilmelidir. Ahlakla ve vicdanla yöneten bir yönetici, bizim açımızdan yetenekli bir siyasi değildir ve saf dışı edilmelidir. Yönetmek isteyen kişi sahtekâr olmalıdır ve kandırma yöntemlerini bilmelidir. Dürüstlük ve samimiyet gibi mali ve insani meziyetler, bizim nazarımızda siyasiler için birer kusur kabul edilir. Çünkü bunlar bizim dünya hakimiyeti amacımıza engel olacağından böylesi idareciler tahtından diğer tüm düşmanlardan daha öncelikli ve etkili şekilde indirilmelidir.
Goyim halkları (Siyonist Yahudiler ve İsrail dışındaki hayvan sürüsü topluluklar) alkollü içkilerle sarhoş edilmeli, onların gençliği şehvet ve eğlenceyle aptal hale getirilmelidir. Sonuca iyice ulaşmak için “şeytanlık” tek yöntemdir. Bu yüzden bize hizmet ettikleri sürece yalanı, rüşveti ve hainliği serbest hale getirmelidir. Zaferimizi bize hizmet edecek insanların zaaflarından, onları parasal ihtiyaçlarından faydalanarak sağlamamız gerekir.
Protokol 2
Devletlerin ellerinde, bugün insanların düşüncelerine yön veren en büyük güç basındır. Ancak Goyim devletler bunu nasıl kullanabileceklerinin farkına ve şuuruna varmamıştır. Bu yüzden basın artık elimizde bulunmaktadır. Kendimiz gölgedeyken nüfuz kurmamızı (ve dünyadaki gizli iktidarımızı) basına ve medyaya borçluyuz. Bu fırsatı bize sunduğu için Yahudi tanrısına şükranlar sunulmalıdır… (Metal fırtına kitabı, Kurtlar vadisi Irak filmi vb… yazılı ve görsel medyada yer alan ABD ve İsrail yanlısı yazı, kitap, film ve tartışma programları).
Protokol 3
Bize has tüm gizli yeraltı yöntemlerini ve araçlarını kullanarak; elimizdeki basın ve medyadan da yararlanarak Avrupa, Asya, Afrika ve Güney Amerika’daki tüm ülkelerinde yığınla insani sokaklara dökecek evrensel ekonomik krizler tetiklenmelidir. Böylece kitleler çılgına dönmüş şekilde birbirlerinin kanını dökecekler ve mallarını yağma edeceklerdir. Ama bizimkilere asla zarar vermeyeceklerdir. Çünkü saldırı anı bize söylenecek ve kendimiz korumak için önlemler alabileceğiz. Öfke, kitleleri birer hayvana çevirecek (Şuursuz sağ-sol kavgaları ve kamplaşmalar körüklenecek) Bu hayvanlar yeterince kan içtikten sonra uykularına geri dönecekler ve öyle zamanlarda kolaylıkla yeniden zincire vurulabileceklerdir.
Protokol 5
Goyimlerin (Yahudiler dışındaki insan sanılan tüm hayvan sürülerinin) eğitimini öyle yönlendirmeliyiz ki, ne zaman milli heves ve heyecan gerektiren bir işe kalkışmak isteseler ellerini umutsuz bir acziyetle indirmek zorunda kalsınlar. Tüm bu yollarda Goyimi öylesine yıpratacağız ki kan dökmeden tüm devlet güçlerini dünyadan silebileceğimiz ve bir üst devlet kurabileceğimiz ortamı bize vermek için kendileri yalvaracaklar. Bu günkü yöneticilerin yerine “üst devlet” yetkili şeytani karar mekanizmaları oluşturulacak. (BM, NATO, AB ve Küresellik gibi)
Protokol 7
Emrimizdeki Goyim hükümetlerini demokrasi gereği imiş ve bir halk fikriymiş gibi takdim ve takdir etmeliyiz. Birkaç önemsiz makam dışında, tüm askeri ve sivil bürokratları; tamamen elimizde olan Mason Locaları o büyük güç (basın) ile tarafımızdan gizlice hazırlanmış planımız doğrultusuna çekmeliyiz. Avrupa’daki Goyim devletlerini kontrol altına almak için bunlardan bazılarına ibret için gücümüzü terörist saldırılarla göstereceğiz. (Örneğin: Türkiye’deki HSBC Bank, İngiliz Konsolosluğu ve sinagog eylemleri, İspanya’daki tren infilakı)
Protokol 8
Düşmanlarımızın bize karşı kullanması muhtemel tüm silahlara sahip olunmalıdır… İsrail, yönetimimiz; kendini tampon devletler, uluslar arası kurumlar ve özel okullarda üst düzey eğitimden geçmiş insanlarla sarmalı ve sağlama almalıdır. Goyim yöneticileri ise; kâğıtları okumadan imzalayacak; makam ve menfaat hırsıyla bize hizmet sunacaklardır. (Masonluk ve benzeri kurumlarımız eliyle)
Protokol 13
Günlük ekmek ihtiyacı ve zaruri harcamaları (vazgeçilmez sanılan hayat standartları) Goyimleri (İsrail dışındaki tüm milletleri) ses çıkarmamaya ve aciz hizmetkârımız olmaya zorlayacaktır. Basın dikkatleri daima başka yönlere çekmeye çalışacak, gerçek sorunları ve sorumluları unutturacaktır. Tartıştıkları konu hakkında bile en ufak bir fikri olmayan beyinsizler, kendilerini balıklama bu suni sorunların ortasına atacaktır. Suni gündemler ve TV dizileriyle toplum oyalanacaktır.
Protokol 15
Dünyanın her ülkesinde hür Mason localarını kurup çoğaltacağız. Tüm bu locaların Mason yönetimini perdelemek için; bunları hayır ve hizmet kurumu gibi sunacağız ve buna müsait dini ve ilmi şahsiyetler bulup kullanacağız. Bu localarda tüm devrimci ve liberal üyeleri, solcu, sağcı, din istismarcısı kişileri toplayacağız. En gizli siyasi oyunları sadece biz tespit edip günü gününe uygulayacağız.
İsrail kralı, kutsal kafasına; Avrupa tarafından teklif edilen tacı taktığı zaman, işte dünyanın hakimi olacağız!..
Protokol 23
Halkların itaate alıştırılması, siyonizme ve güdümündeki süper güçlere teslimiyete yanaşmaları için gurur kırma alıştırmaları lazımdır. (Örnekler: Muavenet zırhlısının vurulması, Süleymaniye çuval olayı)
Açıklama: Siyon protokolleri ile, Yahudilerin Bilderberg Grubu CFR ve Trilateral Komisyon üzerindeki etkileri açıklık kazanmakta ve Siyonistlerin gerek ABD politikalarında, gerekse dünya yönetiminde sahip oldukları büyük güç daha iyi anlaşılmaktadır.
Düşündüren dostluk!
Kıbrıs Rum kesimiyle kucaklaşan Filistin Özerk Yönetimi Başkanı Mahmut Abbas’ın Temmuz-2009 tarihindeki Ankara ziyareti, yılbaşındaki Gazze saldırısı ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Davos’taki ‘One minute’ çıkışı yüzünden Türkiye-İsrail ilişkilerinin aldığı derin yaraların tümden kapatılmasına yaramıştı.
Şöyle ki; o sırada AB Dış Politika Şefi Javier Solana, “İsraillilerle Filistinliler yeni müzakere sürecinde kendi aralarında anlaşma sağlayamazlarsa, BM Güvenlik Konseyi’nin tek taraflı bir karar kabul ederek Filistin devletini tanıması ve böylece çözüm için baskı oluşturması önerisi” yapmıştı. İşte Abbas’ı ağırlayan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Solana’nın bu önerisine tıpkı İsrailliler gibi karşı çıkmıştı.
Doğrusu Solana’nın önerisi son derece ‘sıra dışı’ bir çıkış olarak nitelendirilmeli. Oysa Gül’ün çıkışını da tersinden ‘sıra dışı’ kabul etmek lazımdı. İsrail’in aşırı Siyonist Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman’ın Solana’nın önerisine derhal sert tepki göstermesi dikkatlerden kaçmamıştı. Gelecekteki olası baskılara karşı tavırlarını hemen ortaya koymuşlardı. Eh, Gül’ün de öneriyi dolaylı yoldan reddetmesi, muhtemelen İsrailliler tarafından ‘eski iyi dost’ Türkiye’nin bölgede “dengeli politikalara!” döndüğünün işareti olarak algılanmıştı.
Türkiye’yi basit bir insansız uçak bile yapamayacak kadar kimler aciz bırakmıştı?
Yıllardır Türkiye’de insanlar “Neden biz uçak yapamıyoruz? Neden silah alırken ABD ve İsrail’e milyarlarca dolar ödüyoruz? Neden yerli bir markamız yok?” sorularını sorup duruyor… Zira özellikle savunma sektöründe, milyarlarca dolar paralar ödeniyor. Hem kaynaklarımız tükeniyor, hem de savunma sanayimiz tamamen dışa bağımlı hale geliyor. Bu bağımlılıktandır ki, Kıbrıs Barış Harekâtı’nda olduğu gibi NATO müttefikimiz(!) Amerika, anında bize “Silahlarımı kullanamazsın!” ambargosunu koyabiliyor.
Maalesef, Türkiye, NATO üyeliği ile Amerika’nın, üyelik başvurusu süreci dolayısıyla da Avrupa’nın yörüngesinden çıkamıyor. 72 milyonluk, dünyanın en stratejik konuma sahip Türkiye’nin, büyük devlet olmasının önüne geçmek için sanki sürekli set çekiliyor… Büyük devlet olmak bir yana, ciddi devlet olma konumumuz bile tehlikeye atılıyor. Hava savunma ve saldırı alanında tamamen dışa bağımlı bir ülke konumuna düşmemiz milli onurumuza dokunuyor. Daha 1930’larda başlayan havacılık sanayi girişimlerimiz kimler tarafından akamete uğramış? Bu sorunun yanıtı özenle gizleniyor.
72 milyonluk Türkiye, 4 milyonluk İsrail’e muhtaç ve mahkûm bırakılmıştı!
Kendi uçaklarını üreten bir ülke yerine bugün havacılık konusunda yerlerde sürünen bir duruma düşmemiz, yüzümüzü kızartıyor. Türkiye’nin şu anda satın aldığı uçak, helikopter vb. silahlara o kadar çok parası gidiyor ki, bu silahların yedek parçaları dahi, uluslararası siyasette bir pazarlık unsuru haline gelebiliyor. Bugün, dünyanın birçok ülkesinden çok önce başladığımız uçak sanayimiz, bilinmeyen “nedenlerle” köstekleniyor. Çölün ortasında işgal ettiği topraklardaki Filistinlilere soykırım uygulayarak dünya ile alay eden 3 milyonu Arap 7 milyon nüfuslu İsrail bile askeri teknolojide bize birçok silah ve uçak satarak milyarlarca dolarımızı alıyor. Ve bu paralarla geliştirdiği fosfor bombalarını Filistinli kardeşlerimizin üzerine yağdırıyor. Ve şimdi daha iyi anlaşılıyor. Erbakan Hoca’nın Ağır Sanayi hamlesinden ve Adil Düzen girişimlerinden Siyonist ve emperyalist çevreler ve yerli işbirlikçi hainler, neden bu denli rahatsız oluyor?
1926’da Türkiye uçak üretmeye başlamıştı!
Cumhuriyet’in ilanından 16 ay sonra, 16 Şubat 1925’te Türk Tayyare Cemiyeti kurulması anlamlıydı. 1926 yılında Alman Junkers Fabrikasıyla işbirliğine gidilerek Kayseri Uçak Fabrikası kurulmuş ve aynı yıl Alman Junkers lisansıyla A-19 ve A-20 uçakları üretilmeye başlanmıştı. Fabrika, 1929 yılında Milli Savunma Bakanlığı’na bağlandı. 1935’te alınan Genel Kurul kararıyla ismi “Türk Hava Kurumu”na dönüştürülen Cemiyet, halktan topladığı bağışlarla on yılda 351 uçak satın alarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağışladı. 1931 yılında da, Pilot Vecihi Hürkuş, kendi atölyesinde ürettiği uçakla ufak bir Türkiye turu gerçekleştirmeyi başardı. 1932 yılında Cemiyet’in yurt dışında eğitim gören mühendisi Selahattin Reşit Bey ve ekibi motor ve pervanesi dışında tüm parçaları Türk malı olan ilk “millî” tipteki uçağın (MMV-1) prototipini yapmıştı. 1940 yılında ise Akköprü’deki fabrikada, İngiliz Miles Magister eğitim uçaklarının seri montajına başlanmıştı. 1941 yılında Etimesgut Uçak Fabrikası açılmıştı. 1944’te bu fabrikada Magister uçaklarının yanı sıra, THK-1, 3, 4, 7, 9, 13 planörleri ile THK-2, 5 ve 10 tiplerinde eğitim, sağlık ve nakliye uçakları üretilmiş, hatta Polonya’ya uçak satılmıştı. Şimdi soralım: Biz uçak üretip satarken henüz kurulmamış bile olan İsrail’e, bugün bağımlı hale gelmemizin asıl sorumluları, Atatürk’ten sonra Türkiye’yi Batıya yamamaya çalışan ve maalesef başaran sağcı ve solcu taklitçilerin ve mason-hain işbirlikçilerin farkına ne zaman varılacaktı?
“İsrail ile ortaklıklarımız!” yüz kızartıcıydı
Türkiye ile İsrail arasında halen devam eden onlarca, savunma anlaşması, milyarlarca dolarlık ihale bağlantıları, istihbarat anlaşmaları, gizli operasyon ve ortak tatbikat anlaşmaları var. İşte bunlardan bazıları:
- Ortak füze kalkanı projesi
- Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya yerleştirilen füze sistemleri
- Arrov füzelerinin ortak üretimi
- “Green Pine” (Yeşil Çam) radar sistemi
- Tanksavar füzeleri
- İnsansız uçak ihtiyacının İsrail’den temini
- Türk F-16’ları için havadan karaya Popeye füzelerin istenmesi
- Türk M-60 tankları için modernizasyon paketleri
- Sınırlarda kurulan İsrail elektronik dinleme merkezleri.
- Konya Ovası’nda İsrail pilotlarının eğitimi.
İran, radara yakalanmayan uçak yapmıştı
Türkiye, İsrail’den insansız casus uçak adı verilen Heron satın alırken, 30 yıldır ambargo altında olan İran, uzaya uydu fırlattıktan sonra geçtiğimiz aylar hiçbir radara yakalanmayan casus uçak ürettiğini açıklamıştı. Nükleer enerji programı nedeniyle ABD ve İsrail tarafından sürekli vurulmakla tehdit edilen İran, uydu ve uzun menzilli füze çalışmalarının ardından düşman radarlarına yakalanmayan bir savaş uçağı üretmeyi başarmıştı. Bu yıl içinde seri üretimine başlanacağı açıklanan casus uçakların hiçbir radara yakalanmadığı ve İranlı bilim adamları tarafından üretildiği vurgulanmıştı.
Niçin milli sanayimiz kurulamamıştı?
“Türkiye’de niçin millî bir uçak sanayi kurulmadı?” sorusunu cevabını ta İnönü’nün Başkanlığındaki CHP iktidarından araştırmak lazımdı: Kimlerin, hangi ülkelerin hatırına uçak sanayimizi engellediği hâlâ karanlıktaydı. Kamuoyu artık dışa bağımlılıktan kurtulup kendi savunma sanayimizin kurulmasını istemekte haklıydı. TSK’nın ihtiyacı olan teçhizatı da yerli mühendislerimiz ve işçilerimiz alınlarının akıyla yapabilir durumdaydı. Konunun uzmanları, TSK’nın bu işleri kendi ihale etmeyip İTÜ, TÜBİTAK, TAİ ve ASELSAN gibi kurumlar üzerinden yaptırmasının da Türkiye’nin çıkarlarına uygun olacağı görüşünü hatırlatmıştı.
İsrail’in Heron uçakları, hatalı çıkmıştı
Türkiye’nin İsrail’den alacağı İnsansız Hava Araçları Heronlar’ın hatalı olduğu ortaya çıkmıştı. Aylar önce de aynı olay tekrarlanmış ve Heronların hatalı olduğu Türk basınında yazılmıştı. Geçtiğimiz aylarda Türkiye’ye teslim edilen 3 Heron’un Batman’da gerçekleştirilen testlerinde irtifa ve görüntülemelerinin çok kötü olduğu anlaşılmış ve kırık not almıştı. İsrail’in 2008 Mayıs ayında teslim etmesi gereken 10 adet Heron’dan sadece 3’ünü teslim ettiği, 2008 Kasım ayında Batman’da yapılan testlerde de Heronlar sakattı. ‘Heron’ların üzerine Aselsan’ın ürettiği Aselflir termal görüntüleme sisteminin entegre edilmesi üzerine sorun çıkartmıştı. En az 30 bin fite çıkması gereken uçakların 24 bin fitte kaldıklarının, 24 saat uçamadıkları ve alınan görüntülerin de net olmadığının farkına varılmıştı.
ABD istemese uçaklarımız hedeflerini vuramayacaktı!
Türkiye, ABD’nin de aralarında bulunduğu dokuz ülkenin ortaklaşa üretecekleri F-35 saldırı uçakları projesi içerisinde yer almıştı. Ancak bu uçaklar bizim istediğimiz hiçbir hedefe saldıramayacaktı. Türk pilotlarının kullanacağı ve hedefe yaklaştıracağı uçaklar, istediği hedefi vuramayacaktı. Çünkü uçağın ana beynini oluşturan yazılım buna engel çıkaracaktı. Uçaklar ancak ABD’nin belirlediği hedefleri vurabilecek şekilde kontrol altına alınmıştı.
Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan: Uçak fabrikası mobilya atölyesi yapıldı!
“Sene 1939, harp çıkmış, dışarıdan bir şey ithal etmek imkânı kalmamıştı. İşte ilk defa o zaman yeniden bizde makina imalâtı mecburen başlamıştır. Bu devrede Türkiye’de uçak bile yapılmıştır. Ankara’da bir uçak fabrikası kurulmuş ve uçak üretmeyi başarmıştı. Ve bu uçaklardan 4 tanesi Danimarka’ya bile satıldı. Fakat maalesef o harp içerisindeki zihniyet öyleydi ki, bizim kendi ordumuzun talim uçakları bile kendi fabrikamıza sipariş verilmeyip dışarıdan alındı. Birtakım komisyoncuların tesiriyle, onlar dahi dış ülkelere sipariş ısmarlandı. Uçak yapmış olan bu fabrika bugün maalesef mobilya fabrikası olarak çalışmaktaydı. Masa, sandalye yapılmaktaydı. Ama ne vakit ki, ikinci Cihan Harbinden sonra dış yardımlar gelmeye başladı, bizdeki imalâtçı sanayi yine durdurulup, Türkiye dışa bağımlı hale taşınmıştı.” (Erbakan’ın, 1973 yılında Millî Gazete gecesinde verdiği konferanstan.)
Mustafa Kemal Atatürk: Güçlü bir hava ordusuna ihtiyacımız vardır!
İslam Aleminin göbeğinde ve Filistin toprakları üzerinde, Bir Siyonist Yahudi Devleti kurulması hesap ve hazırlıklarını fark eden Mustafa Kemal, 1935 tarihli “Hakimiyeti Milliye” gazetesine verdiği demecinde:
“Hz. Peygamberimizin Miraca çıktığı ve Dinimizce kutsal sayıldığı Kudüs ve çevresinin bir Yahudi devleti kurulmak üzere işgale kalkışılması durumunda; Türkiye’nin İslam Dünyasını da yanına alarak, gerekirse askeri müdahaleden bile sakınmayacağını” gayet net ve mert şekilde dosta düşmana ilan etmişti. Şimdi O’na, hiç utanmadan: “Deccal, Süfyan” diyenler, BOP eşbaşkanlığı yaparak, İsrail’in Siyonist hedeflerine hizmet etmekteydi.
“Uçak filolarımızı oluşturmak için büyük ulusumuzun yüce duygularını heyecanla anmak borcumdur. Son uluslararası olaylar Türk ulusu için kuvvetli bir hava ordusunun ne denli önemli olduğu konusunda bir kanıt olmalıdır… Havacılarımız, bütün ordu ve donanmamız gibi vatanı korumaya hazır kahramanlardır… Güçlü bir hava ordusu kurma yolunda iyi sonuçlara doğru güvenle yürümekte olduğumuzu belirtirken, hava saldırılarına karşı ulusun hazırlanması konusunda ayrıca ilginizi çekmek isterim.” Bu durum oldukça önemli ve lazımdır” diyen Atatürk, ta o günlerde uçak sanayinin gereğini ve değerini fark edip Milli hedefler göstermişti.
(Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin V. Dönem, 2. Yasama yılını açış konuşmaları- Millet Meclisi Tutanak Dergisi d. V, c. 13, sa. 4) 1 Kasım 1935
Adaleti Savunanlar Derneği Genel Başkanı emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi’nin: “Teknoloji var, irade yok” İtirafı her şeyi anlatmaktaydı!
“İnsansız uçaklar veya çeşitli silahları yapabilecek teknoloji, birkaç gömlek düşük de olsa Türkiye’de vardır. Ancak bu noktada 3 konu çok önemli sayılmaktadır. Öncelikle teknolojiye sahip olacaksınız. Sonra mali kaynak ve bu kaynağı sürdürebilir hale getirmek için pazar bulacaksınız. 60 tane İslam ülkesi bulunmaktadır. Ve hepsinin de bu silahlara ve uçaklara ihtiyaçları vardır. Türkiye’nin İslam ülkelerine açılmasıyla pazar sorunu aşılır. Ve bu konuda ileri teknolojiyi yakalayacak kaynak da sağlanır. Bir silahı üretmek için fabrika yapılabilir, ancak seri üretime geçerek maliyeti düşürmek şarttır. ABD, bizim gibi ülkelere silahı veya uçağı satıyor ama modernizasyonunu İsrail’e yaptırın diyor. Dolayısıyla ABD ve İsrail’e bağımlılık oluşuyor. Ve bu sektörde dehşet paralar dönüyor. İslam ülkeleri ortak hareket ederek silah sanayini geliştirirse, hem bağımlılıktan kurtulacak, hem de kaynaklarını dışarı akıtmamış olacaktır. Bu gerçekleşirse, Irak, Afganistan ve Filistin gibi halkı Müslüman olan ülkelerin işgal edilmesinin önüne geçecek güçlü bir irade de ortaya çıkacaktır.”
AKP ve Tahribatı:
- · Bugün, şeker pancarından fındık üretimine, pamuktan sebze-meyve ekimine kadar ziraatımızın körletilmesi.
- · Süt ve besi hayvancılığının bitirilmesi, öyle ki, sığıra değil, domuza teşvik verilmesi
- · Tarım arazilerinin çoğu Yahudi ortaklı yabancı firmalara peşkeş çekilmesi
- · Cumhuriyet Türkiye’sinin birikimi ve özellikle Erbakan Hoca’nın eserleri olan tüm KİT’lerin ve stratejik müesseselerin özelleştirme kılıfıyla tasfiyesi
- · Ve çok derin ve sinsi bir ahlaki ve ailevi dejenerasyonun insafsızca sürdürülmesi
Evet bütün bunların hepsi, Siyon protokolleri gereği, AKP eliyle ve demokratikleşme bahanesiyle yürütülmektedir. Bu binlerce hıyanetin bir tanesi bile işbirlikçilerin derbeder olmasına yeterlidir.

TARIM ALANLARIMIZ
TARIM ALANLARIMIZ NEDEN YOK EDİLİYOR?
TBMM Küresel İklim Değişikliği Araştırma Komisyonu’na göre
2001 yılında 26,4 milyon hektar olan tarım alanımız 2020 yılında 23,1 milyon hektara geriledi.
TARIM ALANLARINDA 19 yılda yaşanan kayıp yüzde 12 oldu! Bu, 2001-2020 yılları arasında toplam 15 Hatay büyüklüğünde tarım arazisinin KAYBI anlamına geliyor.
Öte yandan, 2011 yılında Türkiye’de, 68 milyar dolar olarak gerçekleşen tarımsal hasıla 47 milyar dolara DÜŞMÜŞ bulunuyor.
Çiftçi SAYISI ise son 12 yılda yarı yarıya AZALDI .
Bir vursanız bin ah dinlersiniz tarım sektörümüzden: Her yıl tonlarca toprağımız erozyonla denizlere taşınıyor.
İnşaat ve yeni tarım alanları elde etmek için mera ve doğal orman alanlarımız BARBARCA yok ediliyor.
Meralardaki azalma korkunç ölçülerde.
Ormanlarımız da öyle, süratle azalıyor.
Tohum SORUNUMUZ var.
CEHALET simgesi hükümetler
Çitçileri İSRAiL tohumuna mahkûm etmiş bulunuyor.
TARIM ALANLARIMIZ? Göz göre göre yok oluyorlar!
Üretim YETERSIZ, Çiftçilerimiz tarlalarını TERK ediyor.
Peki, NEDEN böyle?
İki sebeple açıklayacağım TARIMIN yaşadığı bu ÇÖKÜŞÜ; biri iç kaynaklı, diğeri dış…
A) Hayat gerçeklerle düzenlenir. Hayatına dünya gerçekleriyle düzen vermeyi başaramayan toplumların başı beladan kurtulmaz, hatta zamanla bozulur ve dağılırlar. Gerçekler ise ancak dünya ile ilgilenerek, gözlem ve muhakeme yaparak bulunur.
Türkiye bugün güçlü ve güvenilir bir ekonomiye sahip değil.Bunun birinci sebebi;
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün
“Hayatta en hakikî mürşit bilimdir” ilkesine rağmen,
bilimleri varlık ve geleceğimizi belirleyen bir konuma oturtmamış olmamızdır.
BiLiM Türkiye’de esas itibariyle LAFTA vardır, uygulamada DIŞLANIR .
Bilimsel ANLAYIŞ
siyasette ve yönetimde belirleyici değildir, çağdışı zihniyet, Kişi ve Sınıf ÇIKARLARI öndedir.
Bu yüzdendir ki, her yıl HER ALANDA büyük KAYIPLARA uğruyoruz.
Birçok somut örnek verilebilir buna. Biri de TARIM alanlarımızda olup bitendir.
●Verimli tarım arazileri doğanın en değerli armağanlarından biridir bir topluma. Öyledir ama, biz bu gerçeği hakkıyla takdir edebiliyor muyuz? Aklın ve bilimin yolundan giderek, değerlerini bilip koruyor, asıl kullanılmaları gereken şekilde kullanıyor muyuz onları?
TAM tersine, bu paha biçilmez alanları 3-5 RANTÇI daha da zenginleşsin diye köstebek gibi kazıyor, betonlaştırıyoruz.DAHASIı bu rezilliği, bu akılsızlığı yapanlar karşısında başta hükümetler, sessiz kalıyor, yapılana GÖZ YUMUYOR, tepki bile göstermiyoruz.
Türkiye TARIM arazilerini YILLARDIR kaybediyor. Alternatif marjinal TARIM arazileri olmasına rağmen, geniş ve verimli tarım arazileri
TARIM DIŞI amaçlarla, şehirleşme, sanayi tesisleri, turizm, madencilik AMACIYLA kullanılıyor.
İmara açılıyor, yerleşim ve sanayi alanına dönüştürülüyor.
Yerleşime açılabilecek verimsiz alanlar olmasına rağmen; yatırım yapılıp sulamaya açılmış tarım arazileri bile TARIM DIŞI kullanıma tahsis ediliyor.
Birinci sınıf tarım arazilerini köstebek gibi oyuyor, kazıyor, taş ocakları açıyor, tuğla fabrikaları kuruyorlar.
● En verimli tarım arazileri bile imara açılıyor! Bugün yerleşim ve sanayi alanlarının önemli bir bölümü verimli tarım arazisi niteliğindedir. Yerleşime açılabilecek verimsiz alanlar olmasına rağmen arazilerin tarım dışı kullanıma açılması büyük israftır; vatana ihanetten başka bir anlam taşımaz. KAYIP bununla bitmiyor: Yeterli gelir sağlayamayan çiftçi, toprağı ekmekten vazgeçiyor. TARIMDAN SOĞUYOR, TARLASINI SATARAK kentlere dar atıyor kendini.
● Evet, bu yapılanlar birey ve şirket açısından kârlı işler… Vahşi kapitalizmin mantığına uygun işler… Ancak toplum açısından korkunç birer kayıp, aynı zamanda birer doğa cinayetidir. Üç beş kişi kolayından para kazanıyor, zenginleşiyor; ancak toplum olarak kat kat fazla zararlara uğruyoruz, yerine konulamaz şekilde en değerli kaynaklarımızı kaybediyoruz. Fakat doğa öcünü alır, o kişilerden değil, doğrudan doğruya bütün bir toplumdan, hepimizden alır.
B) Türkiye tarımsal kapasitesi çok büyük bir ülke… 1990’lı yıllara kadar tarımda kendine yeterli 7 ülkeden biriydi. Bugünse tam tersi bir konumda. Birçok tarımsal ürünü, hatta en zorunlu olanları ithalat yoluyla sağlıyoruz.
Peki, NEDEN BU HALE geldik? İkinci bir sebep daha var.
Emperyalist BATI (İngiltere, ABD, Fransa…) teknolojik ve ekonomik gücüne dayanarak, diğer ülkelere hep kendi çıkarlarına uygun politikalar dayatmıştır. Savaş sonrası dönemde Avrupa tarım ve hayvancılık sektörlerine büyük yatırımlar yapmış, kendine şu hedefi çizmişti: Tarımda kendi kendine yeterli duruma gelmek… 1970’li yıllarda bu hedefine ulaştı. Dahası ürün fazlaları vermeye başladı. Dağlar gibi tarımsal ürün stokları oluştu. Bu ürün fazlaları eritilmeliydi. Nasıl? Tabii bulacakları yeni pazarlarsayesinde!
NE YAPILACAKTI? Diğer ülkelerin tarımsal üretim kapasiteleri çökertilecekti! Eğer bunu başarırlarsa, o ülkeler; sanayi ürünlerine ek olarak, ihtiyaç duydukları tarımsal ürünleri de zorunlu olarak Batı’dan satın alacaklardı. Sorunu Türkiye özeline taşırsak, ABD ve AB’nin (özellikle İngiltere-Almanya-Fransa’nın) çıkarları; Türkiye’nin yalnız sanayide değil tarımda da, “üretici değil tüketici” konumuna getirilmesini gerektiriyordu. Türkiye 70 milyona yaklaşan nüfusu ile, yeni tarımsal ürün ihracat pazarları peşindeki Batı’ya iştah açıcı bir ülke olarak görünüyordu. Elverişli politikalar yoluyla, diğer az gelişmiş ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de -iç DÜŞMANLARLA işbirliği yaparak- TARIM SEKTÖRÜNÜ ÇÖKERTMEYE, tarımsal kapasite ve potansiyeli YOK ETMEYE KOYULDULAR. Hükümetlerimiz -bilerek veya bilmeyerek- bu hain dayatmaya BOYUN eğdiler. Yapılan korkunç hatânın sonucu ise ancak bu son yıllarda fark ediliyor!
* * *
KAYNAKLARINI akıllıca KULLANMAYAN bir toplum, hatâsının bedelini eninde SONUNDA ÖDER.
Her kaynak topluma en fazla fayda sağlayacağı alana tahsis edilmelidir. Doğada her şey birbirine bağlıdır; barajlar, akarsular, bahçeler, fırtınaları, yağışlar, sulak alanlar, kuş türleri örneğinde olduğu gibi. Bir alanda yaptığımız hata, zincirleme olarak bütün diğerlerini etkiler. Onun içindir ki DEVLET yönetimi akıllı, bilgili, sosyal AHLAKLI ADAMLAR ister. Ne ormanlar, ne sulak alanlar, ne tarım arazileri Türkiye’de cahil yöneticilerin aldıkları yanlış kararlar yüzünden yok olup gitti, gidiyor.
Demokrasi gereklidir. ANCAK Türkiye’deki rejim GERÇEK demokrasi değildir. Öyledir diyerek sanal bir Türkiye yaratılıp, ülke yönetimi, ülkenin yazgısı “bilim-engelli”lere, SOSYAL AHLAK YOKSUNLARINA, işbirlikçilere teslim edilirse, olacağı işte budur. Bu gidişle, kurtuluş da yoktur. ATATÜRK Nutuk’ta ne diyordu :
Bağımsızlığımızın DÜŞMANI olan, bizi ekonomimizi geliştirme gayretinden, alıkoyan iki kuvvet vardır. Biri dış düşmanlardır. Bunlar ülkemizi SÖMÜRGE yapmak, bunun için de uyanmamızı, kalkınmamızı istemeyenlerdir.
ANCAK,
bizim için dış düşmanlardan daha ZARARLI, daha öldürücü birileri daha vardır ki onlar da iç bedhahlardır, aramızdaki hainlerdir. Ulusal bağımsızlığımızın en büyük düşmanı, asıl bunlardır.
Prof Dr Cihan DURA