ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün5327
mod_vvisit_counterDün7037
mod_vvisit_counterBu Hafta27112
mod_vvisit_counterGeçen hafta38986
mod_vvisit_counterBu Ay97295
mod_vvisit_counterGeçen Ay149785
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17021435

IP'niz: 3.239.40.250
Bugün: 15 Oca 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12269288

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

MEHMET KALYONCU’NUN İTİRAZ VE İTİRAFLARI VE FETULLAHÇILARA ÇAĞRI!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfMükemmel 

Soner Çağaptay Yahudi asıllı “Beyaz Efendi Türkler” takımındandı. Yani Sabataist’ti ve Amerika’daki Siyonist düşünce kuruluşlarının önde gelen bir adamıydı. Newsweek Dergisinde (17.05.2009) “Türkiye’deki Cadı Avının Ardında Yatanlar” başlıklı yazısında, Fetullah Gülen’cilere ve AKP’cilere, tenkit görüntülü bazı dolaylı tavsiyeler yapmıştı.

a-  Biz (Siyonist Lobiler) Fetullahçılık hareketini çok daha önemli günler için hazırlıyoruz. Siz ise, Ergenekon gibi kof davalara fazla dalmak ve sahip çıkmakla, potansiyelinizi ucuza ve lüzumsuzca harcıyorsunuz!

b- AKP Ergenekon bahanesiyle ölçüyü kaçırmak ve bu davayı bir intikam aracı olarak kullanmaya kalkışmak suretiyle, AB’ye giriş sürecini sıkıntıya sokmakta ve sekteye uğratmaktadır. Oysa ABD’nin gizli Derin Devleti olan Yahudi Lobilerinin Siyonist Dünya Hakimiyeti planları açısından, Türkiye’nin AB’ye katılması ve böylece milli kimlik ve bağımsızlığının kısırlaştırılması, hayati önem taşımaktadır!

c-  Bay Beyaz Türk Soner Çağaptay, bu örtülü önerilerine tarafsızlık kılıfı ve tutarlılık kazandırmak; Fetullahçıların devlet kademelerindeki örgütlenme gücünü hatırlatmak ve onlara karşı çıkanların gözünü korkutmak için de, “Bunların Polis Teşkilatındaki kadrolaşmalarını ve özellikle Ergenekon takip ve tutuklamalarındaki kaba ve katı tutumlarını güya tenkit ediyor” tavrı takınmıştı. Ama bu dolaylı desteği, bay Fetullahçılar bir saldırı olarak algılamış ve Todays Zaman’da Mehmet Kalyoncu, onu yalanlamaya çalışırken, kendi yamukluklarını ve Siyonist-emperyalist (Yahudi-Haçlı) ittifakının bir yan kuruluşu olduklarını da, şöyle itiraf buyurmuşlardı:

“Soner Çağaptay’ın amacı, ileride Gülen hareketinin aleyhine kullanılabilecek yazılı materyal üretme gayesini de güdüyor olabilir. Göze ilk çarpan, Çağaptay'ın, Gülen hareketini tarikat olarak tanımlaması ve sırf savcılar tarafından aranan kişileri tutukladığı için, Türk polislerinin bu tarikatın üyesi olduğunu iddia etmesi. Bir sivil toplum hareketi olarak içlerinde Müslümanların, Hıristiyanların, Yahudilerin, Hinduların, Budistlerin, agnostiklerin, ateistlerin ve daha başkalarının bulunduğu dünya çapındaki sivil toplum örgütleriyle birlikte dinler arası ve kültürler arası diyalogu teşvik eden ve yüzü aşkın ülkede okullar, hastaneler ve başka hayır kurumları açmaları için hayırseverleri harekete geçiren Gülen hareketi bir tarikata pek de benzemiyor.

Durum böyle değilse; dinler arası diyalogu teşvik edecek bir jest olarak 1997 yılında Fetullah Gülen'i Vatikan'a davet eden Papa İkinci Jean Paul, Gülen'in başlattığı dinler arası diyalogun savunucusu haline gelen İsrail Hahambaşı Eliyahu Bakşi-Doron, Gülen'in dinler arası diyaloguna resmen destek veren Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos, Moskova'da Gülen'in teşvik ettiği bir okula kefil olduğu iddia edilen Türk Yahudi işadamı ve sanayicisi Üzeyir Garih ve Müslüman kökenden geliyor gibi durmayan daha pek çokları da, Çağaptay'ın iddia ettiği tarikatın üyesi olmalıydı.”[1]

Fetullahçı Mehmet Kalyoncu böylece:

  • Fetullah Gülen’in Papa II. Jean Paul’la fikir ortaklığını ve bu İslam düşmanına hürmetkârlığını
  • İsrail Hahambaşı Eliyahu Bakşi Doron’un Siyonist amaçlarına, Fetullah’ın hizmetkârlığını
  • Vatan haini Rum Ortodoks Patriği Bartholomeus’a Fetullah’ın derin saygısını ve yandaşlığını
  • Türk Yahudi ve Mason işadamlarının Fetullahçılara dünya çapındaki destek ve yardımlarını, açıkça ifşa ve itiraf ediyorlardı.

Biz yıllardır bu gerçekleri hatırlatıp toplumu uyarmaya çalıştığımızda bize; “iftira ediyorsunuz, uydurup çamur atıyorsunuz, büyük bir Allah dostunu ve hizmet ekolünü karalamaya çalışıyorsunuz!..” diye sataşanlar, şimdi kendi adamları Mehmet Kalyoncu’nun bu itirafları karşısında, ya artık gerçekleri görüp İslami ve insani bir tavır koyacaklar, veya bile bile gavur uşaklığı yaptıklarını kabullenmiş olacaklardı.

Fetullahçı ve Zaman yazarı Ali Bulaç’ın hazırladığı Kur’an Mealinde:

“Ey iman edenler, Yahudi ve Hıristiyanları dostlar (veliler) edinmeyin; Onlar biribirlerinin dostudurlar. Sizden kim, onları dost edinirse, kuşkusuz (o da) onlardandır. Şüphesiz Allah (Yahudi ve Hıristiyanları dost edinen) zalimler topluluğuna hidayet vermez.”

“İşte kalplerinde hastalık olanları (bu ilahi uyarılara rağmen): “Devranın, felaketleriyle aleyhimize dönüp bize çarpmasından korkuyoruz!” diyerek (münafıkların Yahudi ve Hıristiyanlarla) aralarında (gizli ilişki ve işbirliği) çabaları yürüttüklerini görürsün. (Oysa) Umulur ki Allah (yakında) bir fetih veya katından bir emir getirecek de; onlar nefislerinde gizli tutuklarından dolayı pişman olacaklardır” (Maide: 51-52 ayet)

Ali Bulaç bu meallere ayrıca önemli bir dipnot yazmıştır:

“Bu ve devamı olan ayet; “ateist (dinsiz)lere karşı, Ehli kitap’la İttifak kurmayı, Müslümanların bağımsız kalmaları yolunda tek çare” göstermek isteyenlere ve “ehven-i şer” gibi fıkhi ve pratik bir hükmü, siyasal felsefe haline getirenlere, cevabi bir işaret görülebilir. Ancak Müslümanların, Müslüman olmayan zümrelere karşı davranışlarında aşırılığa kaçmamaları da gerekir.”

Şimdi Sn. Ali Bulaç, kalksın desin ki:

  • Ya, “Ben bu Meali ve dipnotu yazmamışım.”
  • Ve ya, “Öyle yazdım, ama aldanmışım ve yanılmışım.”
  • Ya da; “Bu gibi ayetlerin lafzı Kur’an’da duruyor, ama hükmü kaldırılmıştır. Bu nedenle Siyonist Yahudileri ve haçlı emperyalist Hıristiyanları veliler edinmek ve Hıristiyanları veliler edinmek.Onların güdümüne girmek münafıklık değil, akıllılıktır”!?

Artık, Fetullahın bir sürü Ali Bulaç gibi yazarı, Prof. etiketli ilahiyatçısı, kalkıp bu soruların doğru yanıtını, muhkem ayetlere ve sahih hadislere göre Fetullah ve avenesinin konumunu ortaya koyacaklarına; hatta televizyonlarına çıkarıp, bütün hocalarını da çağırıp, bizi susturmak, varsa haksızlık ve yanlışlıklarımızı kusturmak suretiyle; beyinlerini yıkadıkları camialarını ve tüm halkımızı rahatlandıracaklarına, niye acaba bu teklifimizden özenle ve kesinlikle korkulmakta ve kaçınılmaktadır? Hatta onların TV ve gazeteleri izin vermiyorsa, bu soruların ilmi yanıtlarını göndersinler, biz Milli Çözüm’de yayınlayalım.

Yoksa Fetullahçılar ve münafıklığa fetvacılar:

“(Manevi marazları ve münafıklıkları nedeniyle) Allah’la karşılaşıp huzuruna çıkmayı hiç arzulamayan (ahireti bırakıp dünyaya sarılan) kimselerin söyledikleri gibi:

“(Bu işimize gelmiyor) Bundan başka bir Kur’an getir veya onu değiştir!..”(Yunus Suresi: 15. ayet)

diyenler takımından mıdır?

Evet, evet… Kur’an “Furkan”dır. Yani mü’minle münafığı, sadıkla sahtekârı, çok net ve kesin ölçülerle ortaya koymaktadır. Sadakallahul-azim-Allahuazimüşşan doğru buyurmaktadır.

Bu arada Fetullah Gülen'e yakın isimlerden Hüseyin Gülerce, Newsweek’ten Murat Yalnız ve Adem Demir'in sorularını yanıtlarken:

“Milli Görüş zihniyeti Türkiye gerçeklerine uymuyor. Dinin anlaşılması ve yaşanmasında da bir farklılık var. Erbakan ve çevresindekiler artık bir köyün ihtiyar heyeti gibi. Numan Bey'in en büyük problemi Erbakan'dan bağımsız karar alamayacak olması. Erbakan'ın AB görüşleri belli... Ama toplumun büyük kesimi, Türkiye'nin AB üyesi olması gerektiğine inanıyor. Şimdi Numan Bey'in SP'si AB'ye tam üyeliği savunabilecek mi?”

“CHP; Gülen'i insafsızca eleştiriyor, sonra da 'Bunlar hep AKP'ye oy veriyor' diyor. Kardeşim sen benim oyumu almak için hiç talip olmadın ki. Halbuki CHP böyle düşünmediğini son seçim öncesindeki dini açılımlarla gösterdi. Radikal dindarlara dönük açılımlardı. Oysa, o radikallerden daha yakındır Gülen camiası CHP'ye, Radikal İslamcılara açılım yapıyor, daha ılımlı bir camiayı görmezden geliyor. Bizim CHP'ye tavrımız yok, onların bize var. Camianın AKP dışında oy verebileceği bir yer yok. Ama AKP, Milli Görüş gömleğini çıkardık diyor ama bir türlü o yaklaşımdan kurtulamıyor.”

“Biz 115 ülkede okullar açtık. Almanya'da, ABD'de, İngiltere'de... Dünyanın en kuvvetli istihbarat teşkilatları var buralarda. Kafamızdakileri onlar tespit edemiyor, Türkiye'dekiler bir bakışta anlıyor. Gizli saklı bir iş yapmıyoruz. Türkiye'deki istihbarat kurumları isterse rahatlıkla sızar bu hareketin içine” diyordu, ama; zaten ABD, İngiltere, Almanya ve diğer ülkelerde CIA ve MOSSAD gibi istihbarat örgütlerinin destek ve himayesiyle bu işleri yürütebildiklerini ve onların sinsi ve Siyonist emellerine hizmet ettiklerini gizliyordu ve sanki kimse bilmiyordu!

Üstelik Hüseyin Gülerce’nin bu sözleri: “Fetullahçılar Milli Görüş’ün evrensel prensiplerini ve İslam Birliğini engellemek karşılığı, Siyonist güçlerce desteklenmektedir” anlamına geliyordu.

Şu Sabataist Soner Çağaptay’ı biraz daha tanıyalım:

Soner Çağaptay: Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü'nde etkin bir görevde bulunmaktadır. Çağaptay'ın, ABD kamuoyunu ve Türkiye'nin resmi görüşünü etkileyebilecek bir konumda bulunması, yazılarını tanınmış gazete ve dergilerde yayımlamasına kolaylık ve fırsat sağlamaktadır. (Washington Post'taki, 'Türkiye'nin Batı'ya sırtını dönüşü' başlıklı makalesi ile yukarıda bahsettiğimiz makale son örnekler.) Sık sık, fikrini bildirmek üzere, ABD Senatosu'na ve Kongre'nin Dış İlişkiler komitelerine çağrılmaktadır. Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü'ndeki Türkiye araştırma programını yöneten bir insandır. Ayrıca, Arlington-Virjinya'daki ABD Dış İlişkiler Enstitüsü'nde, Türkiye'de görev yapacak olan ABD'li diplomatlara ve üst düzey askerî görevlilere eğitim verdiği konuşulmaktadır. ABD'li diplomatların, Türkiye'deki görevlerine, Türkiye'ye ve Türk toplumuna dair ne tür bir fikri alt yapıyla başladıkları da böylece ortaya çıkmaktadır.

İşte bu Soner Çağaptay Newsweek’te şunları yazmıştı:

Ergenekon davası, AKP'nin özgürlükleri kısıtlamak için kullandığı bir araç oluyor. Hepsinden öte bu dava; aynı zamanda Türk polisini kontrol eden Gülen cemaatinin gücünü, eğitim, kurs ve burs pazarındaki tekelini koruma iradesini yansıtıyor.

Misyonerlik faaliyetleri ve gönüllülük çalışmaları sayesinde, Gülen cemaati geçtiğimiz on yıllar içinde küresel düzeyde toplumsal ve politik bir güç elde etmiş görünüyor. Cemaatin Washington ve Brüksel'de lobi çalışmaları yapan iş ve düşünce grupları, dünyanın her yerinde üniversiteleri, bankaları, televizyon kanalları ve gazeteleri, ayrıca çoğu tam burslu olmak üzere 2 milyondan fazla olduğu düşünülen öğrenciye eğitim veren okulları bulunuyor.

Cemaat Türkiye'deki politik gücünü 90'larda çeşitli partilere sağladığı destek dolayısıyla ulaşmıştı. Karşılığında Emniyet ve Milli Eğitim Bakanlığı'nın en kilit pozisyonlarına cemaate yakın isimler atandı. Bu büyüyen güç, Türk ordusu 1997 yılında o sırada iktidarda olan Refah Partisi'nin politikalarının, Türkiye'nin laik anayasasını ihlâl ettiği yönündeki uyarı bildirisiyle tırpanlandı. Birbirini izleyen Refah Partisi aleyhtarı gösteriler ve bir medya kampanyası bu hükümetin sonunu hazırladı. Kısa bir süre sonra Türk mahkemelerinde Gülen aleyhine açılan davada, kendisinin takipçilerinden "sistemin ana damarları içinde ilerleyip güç merkezlerine ulaşana kadar varlıklarını kimseye hissettirmemelerini" söylediği ve Türkiye'yi kontrolü altına almak istediği” ortaya atıldı. Gülen Türkiye'yi terk edip Amerika Birleşik Devletleri'ne yerleşme kararı aldı.

Refah Partisi'nin küllerinden inşa edilen AKP, 2002 yılında göreve geldiğinde Gülen cemaati de bir canlanma yaşadı. Cemaat AKP'yi destekledi, bunun karşılığında üyeleri büyük ihaleler almaya başladı ve cemaatin Emniyet içindeki gücü doruğa çıktı. Ergenekon’daki son tutuklamalar da Gülen cemaatinin gücünün kanıtı sayılmıştı: Polis, AKP aleyhtarı olduğu düşünülen liberal kadınların ve aydınların evlerini dinlemiş ve ardından savcıdan bunları tutuklama kararını çıkartmıştı. Kadınlar günlerce sorgulanmış ve beraat edip bırakılmıştı. Polis dosyaları, ifadeleri ve kadınların özel hayatlarıyla ilgili detaylar Gülen cemaatinin elindeki medya organlarına sızdırıldı. Adı geçen medya organları bu kadınları terörist örgüt üyesi olarak tanımlayıp ÇYDD Başkanı Türkan Saylan'ın İsviçreli Hıristiyan bir anneden doğmuş olması dolayısıyla hakkında negatif yorumlara başladı. Gülen cemaatinin retoriğinin dinlerarası diyalogu desteklediği düşünülürse, bu da rahatsız edici ve açıklanması zor bir yaklaşımdı.

Dava, AKP'nin ve Gülen cemaatinin liberallere baskı yapmalarını ve isimlerini lekelemelerini sağlayan bir gösteri halini aldı. 26 Nisan'da Adalet Bakanı polis istihbaratının ülke genelindeki 70 bin kişinin özel telefon görüşmelerini dinlediğini açıkladı. Bu rakam Türkiye'deki neredeyse her bin Türk'ten bir tanesinin polis gözetimi altında yaşadığını ortaya koymaktaydı. Amerika Birleşik Devlerinde ise bu oran 137 binde bir olmaktaydı.

Ergenekon davası ne yazık ki, bir cadı avına dönüşmüş durumdaydı. Eğer bu konuda şüpheniz varsa herhangi bir arkadaşınızı arayıp davayla ilgili fikrini sorun. Arkadaşınız size bu dava hakkında detaylı bilgiler aktaracaktı. Bu Batı dünyasında insanların kamuda bu kadar yer eden bir davadan konuşmaktan imtina ettikleri en son vaka olan ABD'de, 1950’li yıllarda McCarty davasını hatırlatmaktaydı. Avrupa Birliği yolunda ilerlemesi gereken Türkiye, paradoksal olarak böyle bir korku ortamının içine doğru yuvarlanmaktaydı...

 

Acaba Polis Akademisi, ‘Işık Evi’ne mi çevrilmeye başlamıştı?

Polis Akademisi'nin başkanlığına Cemaat'e yakınlığıyla tanınan Prof. Dr. Zühtü Arslan'ın atanması haberi bazı gazetelerde yer almıştı.

Arslan'ın bu göreve atanması bir sürpriz değil, Akademi'de son yirmi yıl içinde yaşananların bir sonucu yani malumun ilanıydı.”

1984 yılında dönemin içişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun girişimiyle çıkarılan "Akademi Yasası" bu sürecin başlangıcıydı! Akademi'nin öğretim kadrosu ve öğrencileri arasında başlayan cemaat örgütlenmesi, hızı kesilmeden 1991 yılına kadar giderek artmıştı.

1991 yılında Ünal Erkan'ın Emniyet Genel Müdürü ve Ümit Erdal'ın da Polis Akademisi Başkanı olduğu dönemde cemaat örgütlenmesine karşı mücadele verildiği saptanmıştı.

EGM Polis Teftiş Kurulu Başkanlığı'nın 1991/313 sayılı ve Başmüfettiş Ahmet Nihat Dündar ve müfettiş İzzet Sezgin Şenel imzalı raporunda Akademi'deki Fetullahçı öğretim üyeleri isim isim saptanmıştı. Okul mezunlarının görev yerlerini belirleyen kura çekimleri sırasında yapılan hileler suçüstü yapılmış ve bunlar hakkında soruşturmalar açılmıştı.

Ancak sonuçlanamamış Akademi, sanki Cemaate bırakılmıştı. Ümit Erdal görevinden alınmış, APK’ya yani kazığa çekilip etkisiz kılınmıştı. Ölene kadar da önemli bir göreve atanmamıştı.

Peki, müfettişlere ne yapılmıştı?

Haklarında inanılmaz bir iftira kampanyası başlatılmış, soruşturmalar açılmıştı. Onlar da kızağa alınmış ve bir süre sonra da emekli olmuşlardı.

Şimdi Zühtü Arslan'ın başkan olması bu sürecin son noktasıdır. Bazılarına göre artık “Işık Evleri”ne gerek kalmamıştır.

Çünkü, Polis Akademisi “Işık Evi” konumuna taşınmıştır” iddiaları kafaları karıştırmaktaydı. Burada ürkütücü olan dindar ve dürüst insanların polis olması değil, Emniyeti Fetullah Gülen üzerinden CIA güdümlü kadroların kuşatmasıydı. Ve bu konudaki soru işaretleri, hala yanıtlarını aramaktaydı.

Büyükanıt Paşa: “Bana istihbarat getirecek kurum, hakkımda istihbarat topluyor” diye yakınmıştı

Eski Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt, Beykent Üniversitesi'nde verdiği "Politikacı ve Ordu" konulu derste, Adalet Bakanlığı'nın İçişleri Bakanlığı'na, MİT'in Emniyet'e, Emniyet'in de MİT'e güvenmediğini belirterek, kurumlar arasındaki güvensizlik nedeniyle devletin hasta olduğunu söyledi. E. Org. Büyükanıt, "Bu kurumların uyumlu çalışmasından, Anayasa gereği Başbakan değil, Cumhurbaşkanı sorumlu" dedi. Büyükanıt şunları söyledi: "Devlette kurumlar arasında güvensizlik varsa, şüpheler varsa o devlet sorunludur. Ben asker olarak emniyetin istihbaratına güvenmiyorsam, çünkü bana istihbarat getirecek kurum benim hakkımda istihbarat topluyor. Bunlar gerçek vakalar."

E. GKB Yaşar Büyükanıt’ın bu tespitlerine katılan Aydınlık, Büyükanıt’ın, Mason ve Sabataist İttihatçılarla ilgili sözlerine karşı çıkarak:

“İttihatçılar olmasaydı Cumhuriyet de olmazdı! safsatasını tekrarlamıştı

"Tarih bir askerin en büyük silahıdır. İki periyodu subay çok iyi bilmeli. İlki 1830'lardan başlayıp Osmanlı'nın yıkılışına kadar olan dönem, ikincisi, belki de en önemlisi 1908-1918 İttihat Terakki dönemi. Osmanlı bu dönemde çöküşe girdi, çöküş hızlandı. Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, 7 Mayıs 2009 akşamı Kanal D'de 32. Gün programında böyle söyledi. Büyükanıt'ın bu sözleri diğer açıklamaların yanında kaynadı gitti. Büyükanıt'ın açıklamalarına ilişkin yazıların hiçbirinde bu konuya değinen olmadı.

Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışını ittihatçıların "hızlandırdığı" ve hatta yıkılışa İttihat ve Terakki yönetiminin neden olduğu iddiaları yeni değildir. Dinci-gerici tarihçilerden, liberal aydınlara kadar geniş bir yelpaze İttihatçıları hiç sevmezler. Doğaldır. Bu gurup, tarihimizde devrimci olan her şeye düşmandırlar.

Elbette İttihat ve Terakki karşıtlarının başında "Düveli Muazzama" gelir. 1908-1918 arasındaki on yıllık İttihatçı yönetimi, emperyalist Batı tarafından "hasta adam" ilan edilmiş ve emperyalist paylaşımın en büyük pastası olarak görünen bir devleti ayağa kaldırabilmek için verilen inanılmaz bir mücadele dönemidir.

Daha düne kadar bu ülkenin genelkurmay başkanlığını yapmış olan bir şahsiyetin, yakın tarihimizi böyle değerlendirmesi düşündürücüdür" demişlerdi. Bunlara göre:

Türkiye'nin 150 yıllık milli demokratik devrim tarihinin köşe taşlarının başında İttihat ve Terakki Cemiyeti sayılmalıymış.

Türkiye devrimcilerinin köklerinde Jön Türkler varmış…

İttihat ve Terakki olmasaydı Kemalizm olmazmış…

İttihatçılar olmasaydı Cumhuriyet olmazmış…

Biz de bunlara bir cümle ekleyelim: Dünya siyonizmi ve Osmanlı’ya sızmış Sabataist-Mason hainleri olmasaydı, İttihat Terakki de olmazdı!

Ümraniye bombaları ve Fetullahçı polis şeflerinin ordu düşmanlığı!

Tarih: 12 Haziran 2007

Yer: İstanbul-Ümraniye

İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı Terörle Mücadele polisleri Ümraniye Çakmak. Mahallesinde kimsenin oturmadığı bir gecekonduya operasyon yapmıştı. Gecekondunun çatı arasında bir sandık bulundu ve sandıktan 27 adet el bombası ile patlayıcılar çıktığı açıklanmış, 'Dalga dalga' yürütülen Ergenekon tertibi, işte böyle başlamıştı.

Aradan tam 23 ay geçtikten sonra Ergenekon tertibine dayanak yapılan Ümraniye bombalarının görüntüleri, 7 Mayıs 2009 günü, davaya bakan 13. Ağır Ceza Mahkemesine ancak yollanmıştı.

Kamera kaydı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme ve Kimlik Tespiti Şube Müdürlüğü'ne bağlı ekip tarafından, Ümraniye Asayiş Şube Amirliği'nde hazırlanmıştı. 7 dakika 32 saniyelik kayıt, bazı haber kanallarında da yayınlanmıştı. Ancak görüntülerde gözden kaçırılan önemli bir nokta vardı. Büroda bulunan polislerin kendi aralarındaki konuşmalar da kayda alınmıştı. İşte o konuşmalar, tertibin en önemli kanıtıydı.

Tertibin adı daha o zaman konulup konuşulmaktaydı!

“Soruşturma 'Ergenekon' olduğu zaman s...rim hâkimi, savcıyı"!

Bu sözler, bir polis şefi tarafından, Ergenekon tertibine dayanak yapılan Ümraniye bombalarının video kaydı yapılırken harcanmıştı. Tarihin 27 Haziran 2007 olduğu, yine kamera kaydından anlaşılmaktaydı.

Oysa Ergenekon savcısı Zekeriya Öz, "Ergenekon" adının, 21 Ocak 2008'de yapılan ilk büyük operasyonda şüphelilerden ele geçirildiği iddia edilen belgelerden çıktığını açıklamıştı. Nitekim Ergenekon iddianamesinde de 12 Haziran 2007'de Ümraniye'de bomba bulunması üzerine başlatılan soruşturmanın 'derinleştirildiği', böylece Ergenekon yapılanmasına ulaşıldığı yazılmıştı.

Ancak, daha ortada ne 'Ergenekon belgeleri' ne de 'derinleştirilmiş' bir soruşturma varken, Ümraniye bombaları operasyonuna katılan bir polis şefi, soruşturmanın 'Ergenekon' soruşturmasına dönüşeceğini bilinmekte ve küfürler savrulmaktaydı. Kamera kaydının 2. dakika 43. saniyesinde aynen şöyle diyor: "Soruşturma 'Ergenekon' olduğu zaman s...rim  hâkimi, savcıyı!"

F tipi polisin hedef gösteren itirafı: Bunun altında Genelkurmay vardı!?

Soruşturmanın adının daha o tarihte bilinmesinin yanı sıra, tertibin hedefinde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin olduğu da F tipi polislerin konuşmalarından anlaşılmaktaydı.

Kamera kaydının 25. saniyesinde polislerden biri şöyle diyordu: "Bu çok önemli aslında, ne biliyon mu?" Bir diğer polis yanıt veriyor: "Bu askeriye! Askeriye demek!"

Görüntülerin 2. dakika 56. saniyesinde de hedef itiraf ediliyor: "Genelkurmay falan var bunun altında". Bu cümlenin ardından polis, konuşmasını küfrederek sürdürüyor:

-O... çocuğu.

-Genelkurmay Başkanı gerçekten toplumu kutuplara ayırdı.

-Allah'tan hakimler çok iyi yaptı.

Bombaların sayıları ve numaraları her tutanakta farklıydı

Ümraniye'de ele geçirildiği iddia edilen bomba ve fünye sayıları, düzenlenen bütün tutanaklarda ve iddianamede, bir diğerinden farklı. Hatta kafile numaraları bile birbirini tutmuyor.

Bütün tutanakları, imhadan önce ve imhadan sonra çekildiği iddia edilen bomba fotoğraflarıyla karşılaştıran Oktay Yıldırım, birbirinden farklı numaralar taşıyan 36 fünye ve 35 bomba gövdesi olduğunu saptamış. Değişmeksizin bütün tutanaklarda yer alan sadece 1 bomba ve 19 fünye bulunuyor.

-İddianamede 27 adet bomba gövdesi ve aynı sayıda fünye olduğundan bahsediliyor.

-İmha öncesi çekildiği iddia edilen fotoğraflarda 27 fünye ile 9 bomba gövdesi görünüyor.

-İmha tutanağında, 27 adet bomba gövdesi ve aynı sayıda fünyenin imha edildiği; 20 adet el bombasının maşa ve gövde kısmının TEM Şube Müdürlüğü'ne teslim edildiği yazıyor.

-İmha sonrası çekildiği iddia edilen fotoğraflarda ise 28 fünye ve 27 bomba gövdesi olduğu sırıtıyor!?

Öte yandan imha sonrası fotoğraflarda 18 adet MKE yapımı bomba gövdesi görünüyor. Ancak bu bombalar imha öncesi fotoğraflarda yok.

Oktay Yıldırım, bombalarla ilgili tutanaklardaki ve fotoğraf gruplarındaki bu tutarsızlıkları, davanın 51. duruşmasında belgelerini de göstererek açıklamıştı.

Bombalar dirilmiş ve doğurmuşlardı

Tutanağa göre, bombaların 26 Haziran 2007'de imha edildiğini hatırlatarak, dikkatleri 24 Temmuz 2007 tarihinde düzenlenen bir başka tutanağa çekelim. Altında 2 polis memuru ile 2 bomba uzmanının imzası bulunan Teslim Tesellüm Tutanağı'nda, bombaların TEM Şube Müdürlüğü görevlilerine teslim edildiği bildiriliyor! Bir ay önce imha edilen bombalar dirilmiş!

Ayrıntıları, bombaların sahibi olmakla suçlanan Oktay Yıldırım'ın anlatımıyla aktaralım:

"Öldükten sonra dirilen bu bombalar, aynı zamanda doğurarak 27 maşa ve 20 gövde sayısına ulaşmıştır. Düşününüz, imha edenler 20 fünye ve 20 gövde iade ediyor, ama bir ay sonra 27 maşa ve 20 gövde olarak yeniden diriliyorlar!"

İmha için Jandarma'ya haber verilmemiş olması şaşırtıcıydı!

Dava dosyasında, bombaların imhasına ilişkin belgeler de eksik. Tutanakta bombaların "meskûn mahal dışında imha edildiği" yazıyor. "Meskûn mahal dışı" olarak tanımlanan bölge, Jandarma'nın asayiş sorumluluğunda. O nedenle Emniyet, Jandarma bölgesinde bir imha işlemi gerçekleştireceğine dair, ilgili Jandarma birimine haber vermek zorunda. Ancak dava dosyasında Emniyet ile Jandarma arasında böyle bir yazışma da yer almıyor.

İmha işlemlerinde haber verilmesi gereken bir diğer kurum İl Sağlık Müdürlüğü. Çünkü imha alanına, önlem olarak bir sağlık ekibi çağrılması gerekiyor. Ancak dava dosyasında, sağlık ekibinin de imha işlemi sırasında hazır bulunduğunu ve işleme tanık olduğunu gösteren bir tutanak yok.

Oktay Yıldırım, imha işleminin kimseye bildirilmeden yapılmış olmasını ve imha edilen bombaların dirilmesini, 51. duruşmada şöyle açıklamıştı: "Bu işlemin gizlice yapılmasının tek sebebi olabilir; Böyle bir işlem yoktur! Bu sayede, olmayan bombalar gizlice imha edilmiş gibi yapıldığı için, küllerinden dirilmiştir ya da tertibin bu kısmından haberi olmayan personel, kazayla o tutanağı tutmuştur."

Veli Küçük’ten tarihi itiraf: “İran'da kargaşa yaratmadığım için harcandım!”

E. General Veli Küçük 8 Mayıs'taki duruşmada söz alarak, dönemin ABD Ankara Büyükelçisi Eric Edelman'ın SESAR Başkanı İsmail Yıldız'ı üç kere ziyaret ederek: "Beni Veli Küçük ile tanıştır" dediğini anlatmıştı. E. General Veli Küçük şunları açıklamıştı:

"Dünya Azerbaycanlılar Kongresi'nde Başkan seçildim. Eğer Güney Azerbaycan'da, İran'da karışıklık çıkarırsam, bu şekilde İran'da halkı yönetime karşı kışkırtırsam BOP yerine oturacaktır” denildi. Ben bunu kabul etmedim, o yüzden buradayım.

"Benim bunu yerine getirmem imkânsızdı. Ayrıca bende o güç de yoktu, abartıyorlardı. Kazakistan'a gittim. Beni Azerbaycan'da severler. İran'da devlet bütünlüğünü savundum, Amerika'nın istediğini yapmadığım için dışlandım ve suçlandım!" İtirafları, dolaylı olarak, Veli Küçük’ün bir zaman dış güçler tarafından bazı işlerde kullanıldığını, ama vicdanını rahatsız eden ve gözü kesmeyen “İran’ı karıştırma” gibi teklifleri kabul etmediği için gözden çıkarıldığını da ortaya koymaktaydı.

Veli Küçük’ün bu itirafları, Ahmedi Nejad’ın yeniden kazandığı seçimler sonucu, İran’daki iç savaş ve isyan kışkırtıcılığını da CIA ve MOSSAD’ın yaptığı yolundaki iddialarla örtüşür durumdaydı!

 

 



[1] Today's Zaman 18 Mayıs 2009


Bu yazarin diger makaleleri

GÖNLÜMDEN GEÇEN
Hikmet deryasında, bol inci mercan Sen güller bitiren, kil getir bana! Kalbim...
Devami
AMAN DOSTLAR
  AMAN DOSTLAR    Ömür tükeniyor, fırsat kaçıyor Yeşillerim döndü, gazele dostlar! Güz...
Devami
MEVLA BAKİ, DÜNYA FANİ!
  “Yemin olsun ki; daha önce de onlar fitne peşinde koşmuşlar...
Devami
BİR İHTİLAL DAHA VAR! (ŞİİR)
  BİR İHTİLAL DAHA VAR!      Ne güne kaldık, vah be Büyük ihmal,...
Devami
NUH’UN GEMİSİNE BİNMEYEN, HZ. İSA’YI NEREDEN BİLECEKTİ?
  NUH’UN GEMİSİNE BİNMEYEN, HZ. İSA’YI NEREDEN BİLECEKTİ?        Şu dekadans1 Çağ’ın uygar...
Devami
İNSANLIK YANIYOR, ERBAKAN'I ARIYOR
Aciz liderler, ucuz menfaatlerin ve geçici heveslerin peşindedir. Büyük liderler...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 2650

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR