Get Adobe Flash player
Reklam

İSMET PAŞA KİMİN MAŞASIYDI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 31
ZayıfMükemmel 

 

Önce, meşhur Johnson mektubu ve İsmet İnönü'nün cevabıyla başlayalım.

Bilindiği gibi, 27 Mayıs ihtilali sonrası, İnönü'nün Başbakanlığı sırasında, Kıbrıs'ta EOKA'cılar iyice azıtmış, Türklere karşı katliamlar başlatmış, ailesi Elazığ'da komşumuz olan Dr. Nihat İlhan'ın hanımı ve çocukları banyoda hunharca boğazlanmış ve Kıbrıs'ı Yunanistan'a katma girişimleri yoğunlaşmıştı.

Toplumun yoğun tepkisi üzerine İnönü iktidarı,  uluslar arası anlaşmalarla sağlanan garantörlük haklarımızdan doğan sorumluluklarımızın gereği olarak, Kıbrıs'a müdahale kararı almıştı.

Ancak el altından ABD Ankara Büyükelçisi aracılığıyla Başkan Lyndon Johnson'a da haber ulaştırmıştı.

Bunun üzerine Johnson, İnönü'yü azarlayan, tehdit ve hakaretlerle hizaya sokan, malum mektubunu yollayınca, İnönü; Devletin onurunu, iktidar sorumluluğunu ve Kıbrıs'taki vahim durumu göz ardı ederek, alınmış hükümet kararlarından geri adım atmıştı.

Bağımsız bir ülkenin Hükümet reisine değil, sanki bir sömürge valisine şöyle talimat ve tehdit yağdırılmıştı:  

 

İşte ABD Başkanı Johnson'un İnönü'ye gönderdiği mektubun bazı bölümleri:

"Sayın Bay Başbakan, Türkiye Hükümetinin, Kıbrıs'ın bir kısmını askeri kuvvetle işgal etmek üzere müdahalede bulunmayı karar vermeyi tasarladığı hakkında Büyükelçi Hare vasıtasıyla sizden ve Dışişleri Bakanınızdan aldığım haber beni ciddi surette endişeye sevk etmektedir. En dostane ve açık şekilde belirtmek isterim ki, geniş çapta neticeler tevlit edebilecek böyle bir hareketin Türkiye tarafından takip edilmesini, Hükümetimizin bizimle evvelden tam bir istişarede bulunmak hususundaki taahhüdü ile kabili telif addetmiyorum. Büyükelçi Hare, görüşlerimi öğrenmek üzere kararınızı birkaç saat tehir etmiş olduğunuzu bana bildirdi.

Yıllar boyunca Türkiye'yi en sağlam şekilde desteklediğini ispat etmiş olan Amerika gibi bir müttefikin, bu şekilde neticeleri olan tek taraflı bir kararla karşı karşıya bırakılmasının, Hükümetiniz bakımından doğru olduğuna hakikaten inanıp inanmadığınızı sizden sorarım. Binaenaleyh, böyle bir harekete tevessül etmeden önce Birleşik Amerika Devletleri ile tam istişarede bulunmak mesuliyetini kabul etmenizi hassaten rica etmek mecburiyetindeyim."

"Hiç şüphem yok ki, Birleşmiş Milletler üyelerinin çoğunluğu, Birleşmiş Milletler gayretlerini baltalayacak olan ve bu zor meseleye Birleşmiş Milletler tarafından makul ve barışçı bir hal tarzı bulunmasına yardım edebilecek herhangi bir ümidi yıkacak olan Türkiye'nin tek taraflı hareketine en sert şekilde tepki gösterecektir."

"Diğer taraftan, Bay Başbakan, NATO vecibelerini de dikkat nazarınızı celp etmek mecburiyetindeyim. Kıbrıs'a vaki olacak Türk müdahalesinin, Türk-Yunan kuvvetleri arasında askeri bir çatışmaya müncer olacağı hususunda zihninizde en ufak bir tereddüt olmamalıdır."

"Aynı zamanda, Bay Başbakan, askeri yardım sahasında Türkiye ve Birleşik Devletler arasında mevcut iki taraflı Anlaşmaya dikkatinizi çekmek isterim. Türkiye ile aramızda mevcut Temmuz 1947 tarihli Anlaşmanın IV'üncü maddesi mucibince, askeri yardımın, veriliş maksatlarından gayrı gayelerde kullanılması için, Hükümetimizin, Birleşik Devletlerin muvafakatini alması icap etmektedir."

 

 

"Mutasavver Türk hareketinin fiili neticelerine gelince, böyle bir hareketin Kıbrıs adası üzerinde on binlerce Türkün katledilmesine yol açabileceği keyfine en dostane bir şekilde dikkatinizi çekmek mecburiyetinde hissediyorum. Tarafınızdan böyle bir harekete tevessül edilmesi, infiali mucip olacak ve girişeceğiniz askeri hareketin, himaye etmeye çalıştığınız kimselerin pek çoğunun toptan imhasını önlemeye yeter derecede müessir olması imkânsız olacaktır. Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin mevcudiyeti böyle bir faciayı önleyemez."

"Sözlerimi pek fazla sert bulabilir ve bizim, Kıbrıs meselesinde Türkiye'nin ilgisine karşı bigane olduğumuzu düşünebilirsiniz."

"En dostane şekilde size şunu bildirmek isterim ki, bizimle yeniden ve en geniş ölçüde istişare etmeksizin böyle bir harekete tevessül etmeyeceğinize dair bana teminat vermediğiniz takdirde, meselenin gizli tutulması hususunda Büyükelçi Hare'ye vaki talebinizi kabul etmeyecek ve NATO Konseyi ile Birleşmiş milletler Güvenlik Konseyinin acilen toplantıya çağrılması istemek mecburiyetinde kalacağım."

Bunca tehdit ve tahkir yetmiyormuş gibi Johnson, üstelik yeni talimat ve tembihatlarda bulunmak üzere İsmet İnönü'yü kendi ayağına çağırmak küstahlığından sakınmamış ve mektubunu şöyle tamamlamıştı:

"Teferruatlı müzakereler için siz buraya gelebilirsiniz bunu memnuniyetle karşılarım. Bu itibarla, aramızda en geniş ve en samimi istişarelerde bulununcaya kadar sizin ve meslektaşlarınızın tasarladığınız her türlü kararı geri bırakmanızı rica ederim...

     Hürmetlerimle.

Lyndon B. Johnson"

Buna karşı İnönü; büyük bir aciziyet ve teslimiyetle ve Sivas kongresinde bile savunduğu Amerikan mandacılığı mantalitesiyle; "Ferdi hareket hakkını kullanma kararını, arzunuz veçhile talik ettik" yani, Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin, Kıbrıslı soydaşlarını katliamdan kurtarma harekâtını, buyruğunuz üzerine askıya aldık, bu kararı erteleyip gidişatı oluruna bıraktık" diye başlayan bir cevap yazmış ve bir sürü sızlanmıştı...

Ama marazlı ve uşak kafalı çevreler, bu zavallı tavrı ve cevabı bile: "İnönü'nün kahramanlığı ve Amerika'ya başkaldırışı" şeklinde yorumlamaktan utanmamıştı.

İşte İsmet İnönü'nün 13 Haziran 1964 tarihli ve talihsiz cevabı:

 

İnönü'nün Johnson'a Mektubundan bazı bölümleri:

"Sayın Bay Başkan

"5 Haziran tarihli mesajınızı Büyükelçi Hare'nin delâletiyle almış bulunuyorum. Kıbrıs'ta Garanti Antlaşması gereğince ferdi hareket hakkını kullanma kararını arzunuz veçhiyle talik ettik." (Askıya alıp erteledik.)

Bay Başkan,

"Mesajınız gerek yazılış tarzı, gerek muhtevası bakımından Amerika ile ittifak münasebetlerinde daima ciddi bir dikkat göstermiş olan Türkiye gibi bir müttefikinize karşı hayal kırıcı olmuş, ittifak münasebetlerine deyinen muhtelif konularda önemli görüş ayrılıkları belirmiştir."

"İlk önce, Garanti Antlaşması icabı olarak Kıbrıs'a bir askeri müdahale zarureti görüldüğü zaman Birleşik Amerika ile istişare etmekle kusur ettiğimiz önemle belirtilmektedir. 1963 sonundan beri Kıbrıs'ta askeri müdahale ihtiyacı, bu seferle beraber, dördüncü oluyor. Başından beri bu konuda Amerika ile istişare ettik. 25 Aralık 1963'te ilk buhran patladığı vakit, Garantör devletlerle temasa geçtiğimizde, derhal Amerika'yı haberdar ettik ve Amerika bize bu meselede kendisinin bir taraf teşkil etmediği cevabını verdi."

"Sayın Başkan,

Kıbrıs'taki mezalim devrinin, bütün tedbirleri tesirsiz kılan hususi bir karakteri vardır. Başından beri emniyeti korumak için yapılan müzakereler ve geçirilen muvakkat devreler, hepsi yalnız Makarios İdaresinin tecavüzünü ve tahribatını artırmağa hizmet etmiştir. 

Son defa Kıbrıs Hükümeti açıktan silahlanmaya başladı ve Birleşmiş Milletleri kendi zulmünü ve anayasa dışı idaresini takviye edecek yardımcı bir vasıta gibi farz etti. Birleşmiş Milletlerin Anayasa nizamını iade ve tecavüzleri durdurmak için salahiyetlerinin ve müdahale niyetlerinin eksik olduğu aşikâr bir gerçek halini almıştır. Yunan Hükümetinin Kıbrıs idaresini nasıl teşvik ettiğini biliyorsunuz.  Bu ahval içinde Kıbrıs'ta mezalimi durdurmak için bir müdahaleye mecbur olacağımızı Amerika'da sizin huzurunuzda konuşurken söyledik."

"Görüyorsunuz ki, sizi tek taraflı bir kararla karşı karşıya bırakmak istidadı bizde yoktur. Bizim şikâyetimiz, aylardan beri had bir surette ıstırabı içinde yaşadığımız bir meseleyi size anlatamamış olmamız ve Yunanistan'la iki müttefik arasında husule gelen haklı ve haksız durumda samimi ve ciddi bir vaziyet almamış olmanızdandır."

 

 

 

(Not: "Sizi tek taraflı bir kararla karşı karşıya bırakma istidadı bizde yoktur" demek: Biz de, Amerika'ya rağmen, Kıbrıs'taki haklarımıza sahip çıkacak, karakter, kabiliyet, kararlılık ve cesaret bulunmamaktadır" anlamında bir sızlanıştır.)

"Üzüntümün sebebi ise, şimdiye kadar Milletlerarası Hukuka taahhütlerine ve vecibelerine mutlak sadakatini, ABD Hükümeti'nin yakinen bildiği çeşitli ahvalde fiili deliller ile ispat etmiş bulunan Türkiye'nin dış siyasetinin temelini teşkil eden bu prensipten ayrılabileceğinin müttefik ABD Hükümetince düşünülebilmiş olmasıdır."

"Bu münasebetle Bay Başkan, kararımızın tehirinin tabiatıyla Garanti Antlaşması 4'üncü maddesinin Türkiye'ye verdiği haklara hiçbir suretle halel getirmediğini belirtmeme müsaade buyurunuz."

 

Bir nevi yalvarırcasına mektup şöyle devam ediyor ve Amerika'ya koşulacağı söyleniyor.

 

"Türk Milleti Birleşmiş Milletler Yasası prensiplerinin korunmasını kanını da dökerek yerine getirmiş bir millettir. Teşkilâtın aksamadan çalışabilmesini teminen, mali imkânlarının en sıkışık olduğu zamanlarda dahi onun, manen olduğu gibi, maddeten de büyük fedakârlıklar pahasına desteklemekten geri kalmamıştır."

"Buna rağmen, bizden müdahale etmememizi istediğiniz ve Makarios'a Birleşmiş Milletler'de lüzumlu dersin verileceğini Türk hak ve menfaatlerinin tamamıyla korunmasını sağlayan bir plân hazırladığını ifade ettiniz.

Bu talebinize uyduk; fakat Birleşmiş Milletler'de arzu edilen netice sağlanamadı."

"Sizi temin ederim, ızdırabımız derindir; haklı durumumuzu anlatamıyoruz ve sizin, meseleye layık olduğu ehemmiyeti verip bu meselenin bünyesinde sakladığı tehlikeleri önlemek için bütün gayretimizi ve otoritenizi kullanmanız lazım geldiğini kabul ettiremiyoruz."

"Yardımcı olursanız, Amerikan milletinin tabiatında bulunan adalet hissini kudretli otoritenizle tatbik ettirirseniz meselenin halli mümkündür."

Sayın Başkan,

"Kıbrıs meselesi üzerinde sizinle görüşmek üzere Amerika'ya gitmekten bahtiyar olacağım."

 

Ve Amerika'ya gitmeden,  dersine iyice çalışsın ve yanlış yapmasın diye, Johnson'un özel talimat ve tavsiyelerini isteyerek, mektubuna son veriyor:

"Kıbrıs meselesi hakkında tebellür etmiş düşünce ve tasavvurlarınız mevcut ise, bunları bana şimdiden bildirmeniz, Washington'a bunlar üzerinde imali fikrederek hazırlıklı gitmem bakımından çok faydalı olacaktır."

 Saygılarımla,

 İsmet İnönü

(Bak: Prof. Fahir Armaoğlu. Türk Amerikan Münasebetleri Türk Tarih Kurumu yy. 1. Basım. 1991. sh:267)

 

Mektubun son paragrafında yer alan "Tebellür etmiş düşünce ve tasavvurlarınız varsa" yani belirginleşmiş, kesinleşmiş, billur gibi netleşmiş ve sertleşmiş projeleriniz varsa, buyurun demektir.

  • Görüldüğü gibi Johnson'un mektubu, bir sömürge valisine yazılan talimat cinsindendir. Her türlü siyasi nezaket ve diplomasi edebi kasten terkedilmiştir. Hatta çok sert olduğunu kendisi bile söylemiştir.
  • İnönü ise bu cevabıyla:

"Talimatınız yerine getirilmiş ve çıkarma kararımız, emriniz üzerine ertelenmiştir" mesajını vererek, kendi başımıza ve milli çıkarlarımız doğrultusunda hareket etme hevesimizden vazgeçilmiştir.

Yani, devlet ve hükümetçe alınan milli bir karar, İsmet Paşanın, bizzat kendi ifadesiyle, bu baskı üzerine iptal edilmiştir.

  • İnönü, en azından, diplomatik bir dikkatle, sonunda geri adım atacağı ve milli haysiyetimizi yaralayıcı böyle bir karar vermeden önce, bazı şahsi tavır ve tepkilerle bir durum testi yapmayı bile becerememiştir.
  • Ondan sonraki sözlerde "ABD'ye sert çıkışlar" değil, "sert sızlanmalar, sert nazlanmalar, sert özür beyanları" gibidir.

Bu, geri adım atmayı, bu tutarsızlık ve kararsızlığı Devlet haysiyetine ve milli haysiyetimize tamamen aykırı biçim de, alınmış haklı bir karardan vazgeçip kaytarmayı,

Kendi teşkilatına ve toplumuna mazur ve masum göstermeye yönelik "zevahiri kurtarma" kahramanlığı belgesidir.

  • Bizzat kendi itiraf ve ifadeleriyle, Kıbrıs Türk halkını, EOKA'ya Katil Rumların ve kafir Yunanlıların insafsızlığına terk etme talihsizliğidir.
  • Bütün bunlar yetmezmiş gibi, Johnson'un yeni talimatlar vermek üzere kendi ayağına çağırma küstahlığını kabullenip, Amerika'ya koşacağını söylemesi ise tam bir zafiyet ve ruhi sefalettir.
  • Hatırlanacağı üzere, Süleyman Demirel de, aynı acziyet ve teslimiyetle Kıbrıs'a doğru yola çıkan gemilerimizi geri çevirmiştir.
  • Zaferle sonuçlanan 1974 Barış Hareketi ise, zannedildiği gibi Ecevit'in değil, Erbakan'ın cesaret ve gayretiyle gerçekleşmiştir.

O dönemde muhalefetten Rahmetli Türkeş, CHP'den ise Deniz Baykal gibileri bu onurlu harekâta destek vermiş, Süleyman Demirel ve Ecevit ise bunu bir macera olarak değerlendirmiş ve ayak diremişlerdir.

İsmet İnönü ve Altıntaş (Eskişehir) Bozgunu!

Siyonist-Haçlı Batının desteği ile büyük bir zafer sayıklayan Yunanlıların taarruzu 10 Temmuz 1921 günü başlayıp 25 Temmuz'a kadar aralıksız on beş gün devam etti. 16 Temmuz günkü Yunan taarruzunda sol kanadımız bozulup ordumuz büyük bir tehlikeye maruz kaldı. Bu arada orduda pek sevilen Kurmay Yarbay Nazım Bey şehid düştü ve cenazesi Ankara'ya götürülüp büyük merasimle kaldırıldı. Garb Cephesi Kumandanı İsmet (İnönü) Paşa da, bu savaşlardaki ilk geri çekilme emrini sol kanadın bozulmasını müteakip verdi!. Bu geri çekilme 17, 18, 19 Temmuz günleri de devam etti. 21 Temmuz günü Eskişehir'i geri almak gayesiyle yapılan taarruzumuz bir netice vermedi!. Ve nihayet birliklerimiz 25 Temmuz akşamına kadar Sakarya gerisine çekildi. Cephe karargâhı da, 24 Temmuz'da Polatlı'ya nakledildi!.

Milli Mücadele'yi pek nazik bir noktaya getiren Altıntaş Bozgunu budur... 1522 şehid, 4714 yaralı verdiğimiz bu bozgundan sonra şımaran ve "Türk birliklerinin geriye kalanlarının da tamamen dağılması çok sürmeyecektir" diye beyanat veren Yunan askeri erkânı, Altıntaş Bozgunu'ndan hemen sonra Sakarya'da korkunç bir mağlubiyete uğrayacak ve biz Büyük Zafer'e doğru esaslı bir adım atacağız.

Ancak, Sakarya Meydan Muharebesinde, İsmet (İnönü) Paşa "fiilen yoktur"!. Yanlış sevk-ü idaresiyle Altıntaş Bozgunu'na sebep olan İsmet Paşa, Sakarya Savaşı'nda da, bir tahta sandalye üstünde uyuya kalmıştır!.

Bozgun Olayı ve Fevzi Çakmak'ın Durumu!

Altıntaş Bozgunu'nun ne derece yıkıcı bulunduğunu ve acı neticesiyle nelere sebep olduğunu tesbit bakımından hemen kaydedelim ki, Büyük Millet Meclisi 23 Temmuz 1921 günü ilk üçü gizli olmak üzere dört celse akdetmiş ve bu gizli görüşmelerde "rengi uçmuş, tıraş olmamış, kim bilir kaç gündür uykusuzluktan gözlerinin etrafı halka halka, elbisesi toz toprak içinde perişan kıyafetle" kürsüye çıkan İcra Vekilleri Reisi (Başbakan) ve Erkânı harbiye Umumiye Reisi (Genel Kurmay Başkanı) Fevzi (Çakmak) Paşa, o günlerdeki acı durumu şöyle anlatmıştır;

"Arkadaşlar! Tarihi günler yaşıyoruz. Yunanlıların çok üstün kuvvetle yaptıkları taarruza karşı asker ve subaylarımız insanüstü bir gayretle kahramanca çarpıştılar. Harp çok kanlı oldu. Ağır zayiata uğradık. Biz şehir, bölge harbi yapmıyoruz, hedefimiz nihai zaferdir. Ordumuz stratejik bakımdan en müsait yerde harbe devam edecektir. Askeri noktadan en emin yerde harp edeceğiz. Hükümetimiz namına Ankara'yı bir hafta zarfında tahliye etmeye, hükümet merkezini Kayseri'ye nakletmeye karar verdik. Şimdiden hazırlığa başlamanızı rica ederim."

Fevzi Paşa'nın bu açıklaması Meclis'te "top gibi patlamış", pek çok milletvekili kürsüye gelip konuşarak açık, gizli ne varsa hepsi tartışılmış, "Orduyu bu hale getiren kumandanları cezalandırmak" teklifi ortaya atılmış, bütün bu konuşmalardan sonra tekrar söz alan Fevzi Paşa:

"Memleket müdafaasında tamamen sizinle aynı fikirdeyim. Stratejik kumanda hatasına gelince, bundan Erkânı harbiye-i Umumiye Reisi olmakla bizzat ben mes'ulüm. Hiçbir kumandan bundan mes'ul tutulamaz. Vereceğiniz cezayı şahsen şimdiden kabul ettiğimi arz ederim" demişse de, Meclis'teki umumi kanaat "Fevzi Paşa'nın hiçbir kusuru olmadığı" yolundadır. Buna rağmen bu konuşma, bir yumuşama havası doğurmuş ve artık bu konuda kimse söz alıp kürsüye çıkmamıştır. Neticede, cepheye Meclis'ten bir heyet gönderilmesi, Ankara'nın müdafaasına hazırlık görülmesi, Meclis çalışmalarına aralıksız devam edilmesi ve bazı evrakın Kayseri'ye naklinde hükümete yetki verilmesi yolunda karar alınmıştır.

Meclis'in cepheye gönderdiği on dört kişilik heyette Dr. Rıza Nur da vardır. Rıza Nur cephedeki tetkikattan sonra yazdıklarıyla, hatıratında İsmet Paşa'yı pek fena hırpalamıştır!.

Ali Fuad Cebesoy Paşa ise, Altıntaş Bozgunu'ndan sonra Mustafa Kemal Paşaya sorar:

"Eğer düşman Kütahya ve Eskişehir civarında yenilmiş olsaydı, netice ne olurdu?.."

Mustafa Kemal Paşa'nın cevabı oldukça anlamlı ve sitemkârdır:

"Bu takdirde, lehimize bir barış anlaşmasını Batılılara kabul ettirmek belki daha evvel mümkün olabilirdi.

Nitekim, Sakarya zaferinden sonra Batılıların ileriye sürdükleri şartlar, meşru ve haklı davamızı te'min edecek mahiyette olmamakla beraber, birkaç defa bize mütareke ve musalaha teklifinde bulunmuşlardır.."

Fevzi (Çakmak) Paşa'nın söyledikleri ise acıdır!. Ankara'daki Ziraat mektebinde bulunan dairesinde, başını iki elinin arasına almış, karamsar vaziyette düşünen Fevzi Paşa'ya sorulur:

"Paşa, ne haber?."

 Fevzi Paşa "üstü haritalarla dolu masasından başını kaldırarak" cevap verir:

"İsmet, eline verdiğim gül gibi kuvvetleri mahv ve perişan etti!."

 Halide Edib Adıvar da, o müthiş bozgundan bahisle der ki:

"Eskişehir'den döndükten sonra karargâhta bir saat kadar çalıştım. Sonra eve gitmek için Dr. Adnan (Adıvar)'ı ararken, sesini duyduğum bir odaya girdiğim vakit, Mustafa Kemal Paşa ile konuştuğunu gördüm. İkisi de, odanın ortasında ayakta duruyordu, Paşa'nın yüzü sap sarı idi. İç ayaklanmaların en kötü günlerindeki kadar endişe içinde idi.

İçeri girdim, el sıkıştıktan sonra, bu durumdan ne kadar müteessir olduğumu söyledim. Bana, bir fincan kahve içip, Eskişehir'de dövüşen İsmet Paşadan gelecek haberleri beklememi söyledi. Oturdum. Nihayet neticeyi öğrendik.

Mustafa Kemal Paşa, yaverinin durmadan getirdiği haberlerin hepsine sinirlenip sövüyordu. Nihayet sabah oldu. Mustafa Kemal Paşa:

"İsmet, Eskişehir savaşını kaybetti" diyerek üzüntülerini belirtiyordu.

Altıntaş Bozgunu, sayfalarımızın müsaadesi nispetinde aydınlatmaya çalıştığımız gibi Milli Mücadele'nin karanlık bir safhasıdır ve görüldüğü üzere tamamen İsmet (İnönü) Paşanın aleyhinedir!. (Mustafa Müftüoğlu / Yalan Söyleyen Tarih Utansın - C.10 Sh:170)

 

 

Yalçın Küçük'ün "Tekeliyat"ındaki şu tespitleri, tarihi bir önem taşımaktadır, hatta yakın tarihimizin yeniden yazılması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Muhtemelen sabetaist bir aileden gelen ve gizli tarihi kısmen açıklayan H. Derviş, kısa ancak önemli bir incelemesinde, sabetaizmin ve dolaylı olarak da Yahudiliğin, Türkiye'de 20. Yüzyılın başlarında altın çağını yaşadığını yazmıştı. Ben de başka bir çalışmamda, Osmanlı Türkiyesi'nde 1550-1600 yıllarında, gizli bir Yahudi Partisi'nin iktidarda olduğunu ve Türkiye'yi yönettiğini fark ediyordum. Derviş, daha sonraları, sabetaizmin gücünü kaybettiğini de ileri sürüyordu; Ama benim çalışmalarım tam aksine da çok güçlendiğini gösteriyordu.

Sabetaistler, ne zaman kaybetti ve ne zaman tekrar kazandı ve ne zaman krizin eşiğine geldi; bu sorulara ve cevaplarına girmek istemiyorum. Ayrıca bu komplo tarihi yazımında, Mustafa Kemal Paşa'yı da her türlü tartışmadan ayrı ve üst bir yerde tutuyorum, burada da polemik dışındadır. Başlangıç noktası olarak İttihat ve Terakki'yi almak istiyorum; "Terakki" hem bu önemli Fırka'nın ve hem de pek çok sabetaistin feyz aldığı "Terakki" lisesinin adıdır. "Işık" da hem önde gelen bir ittihatçı politikacı ve tıp doktoru Esat Paşa'nın ve hem de rakip sabetaistlerin kurduğu bir üniversitenin, yani Işık Üniversitesinin ismidir; bunları biliyoruz ve sadece yakınlıklarına ve iç içe olduklarına işaret için hatırlatıyoruz. Daha geriye gitmeye gerek görmüyorum; son Osmanlı yönetici kadroları ve bütünüyle Osmanlı eliti ve seçkinleri sabetaist hegemonya altındaydı ve onların temsilcisi durumundaydı. Şöyle de söyleyebiliriz; sabetaizmi ihmal ederek veya görmeyerek, Tanzimat'tan bu yana Türkiye modernizasyonunu, edebiyat ve basın tarihini yazmak imkânsızdır!

İttihat ve Terakki içindeki tartışma ve kavgaları abartmamak durumundayız; Bu günkü Cumhuriyette, eninde sonunda, İttihat Terakki tarafından, zaman zaman ikinci veya üçüncü takım eliyle kurulmuştur. Hatta cumhuriyet Türkiye'si sınırları içinde hemen hemen her yerde mukavemet ve isyan, İttihat ve Terakki mensupları ve bu arada Teşkikat-ı Mahsusa elemanları tarafından başlatılıyordu. Dolayısıyla, bu sabetaist hegemonyanın, Cumhuriyet'le de sürdüğünün akıl gözü olanlar farkındadır.

Daha önce not ettim, tekrar olabilir, Mustafa Kemal Paşa'yı da her türlü tartışma ve bu yollu araştırma dışında tutuyoruz. Öyleyse işimize "İkinci Adam" İsmet İnönü ile başlayabiliriz, acaba sabetayist miydi, bu soru hep ortadadır. Benim şimdiye kadar ki bulgularım sabetaist olduğunu göstermemektedir, başlangıca ait bazı davranışları, bununla tutarlı görünmektedir. Albay İsmet, Kurtuluş mücadelesinin merkezi Ankara'ya katılmakta çok tereddütlü davranmış, bir kez katılmak üzere gelmişse de sonra geri dönmüştür. Katılışı ikinci gelişinde olmuştu. Halbuki sabetaistlerimizde böyle bir tereddüt görmüyoruz; çoğu ateşli kurtuluşçuydu ve Kurtuluş Partisi'nin önünde yer tutuyorlardı.

İsmet İnönü'nün Yahudilere uyguladığı varlık vergisi ise oldukça abartılmış ve DP'nin kurulmasına zemin hazırlamıştır. Çünkü hakkında yapılan eleştiriler ne olursa olsun, İsmet Paşa hep siyasi idamların karşısında duruyordu. Yapılan bu hücumlar da, sabetaist olmaması ihtimalini artırmaktadır. Kemal Paşa tarafından düşürülen bazı kurtuluş savaşı paşalarının, Ali Fuad ve Kazım Karabekir ve benzerleri komutanların itibarlarının iade edilerek önemli görevlere getirilmeleri bu açıdan büyük bir önemi haiz görünmemektedir; durumunu sağlamlaştırmak için buna mecburdu. Ve tabi bu durum söz konusu bu paşalarımızın da sabetaist olmadıkları anlamına gelmemektedir.

(Çünkü İsrail yerine Anadolu Siyon Devletini kurmak istiyorlardı. Mustafa Kemal de bu şeytani niyetlerinin farkındaydı ve büyük bir strateji dehasıyla, sabataistlerin bu gayelerinden ve güçlerinden yararlanmayı başarmıştı. M.Ç.)

Buna karşın uzun yıllar Dış İşleri Bakanlığı yapan Tevfik Rüştü Aras'ın ve benzerlerinin politika dışına itilmeleri daha önemlidir; Aras, sabetaist ortodoksisi güçlü bir kimseydi. Bunun dışında Fuat Bulca misali ve "Çankaya Yaranı" tabir edebileceğimiz zevat da siliniyordu, kuşkusuz bunlar sabetaisttiler; yalnız silinmelerini, bir doktriner anti-sabetaizmden daha çok yeni ekip kurma motifine bağlamak yerindedir. İsmet Paşa'da bir doktrin kabiliyetini hiçbir zaman bulamıyoruz; hiç bu ölçüde saf ve güçlü olmamıştır. Fakat burada daha önemli olan Varlık vergisi uygulamasıdır, bu, sabetaist matbuat ve tarih yazımının abarttığı öneme sahip değildi; (Hatta Türkiye'deki Yahudilerin İsrail'e göç etmesini sağlamak ve Avrupa'dan ülkemize gelecek Yahudileri bu niyetlerinden caydırmak üzere bizzat Siyonist cunta İsmet İnönü'ye bunu dikta ettirmişti. M.Ç.) ancak asıl önemlisi, belki de bu abartmadır. Önce uygulayan defterdar tarafından "facia" olarak nitelendirilmişti. Oysa Defterdar Faik Ökte Yahudi kaynaklarda Yahudi olarak tasnif edilmektedir, Varlık Vergisi uygulaması çok önemli ölçüde politize edilebilmiştir. Bu o kadar öyle ki, Demokrat Parti'nin kuruluş nedenleri arasında saymak mübalağa olmamalıdır; Demokrat Parti'nin o zamanlarda çok etkili sabetaistler Ahmet Emin Yalman'ın vatan ve Sedat Simavi'nin Hürriyet Gazeteleri tarafından tutulmasını bu çerçevede anlayabiliriz. (İşin doğrusu, İsmet İnönü sabataist değildir. Ancak mason localarını kapatan ve Siyonist amaçların önünü tıkayan Atatürk'ten intikam almak, devrimleri din düşmanlığı şeklinde saptırtmak ve yozlaştırmak ve uyduruk bir Kemalizm safsatasıyla Milli ve manevi değerlerin kökünü kazımak üzere, gizli sabataist cunta tarafından iktidara taşınan ve kendi amaçları doğrultusunda kullanılan, manda kafalı ve iktidar hırslı bir kimsedir. M.Ç.)

Varsa, İsmet Paşa'nın anti-sabetaist tutumunu büyütmemek durumundayız, çünkü büyük falsifikatör (doğru sözü yanlış amaçlar için kullanan) Selim Sarper bu kavramı her zaman kullanıyordu, fakat, sabetaistler ile dünya Yahudiliği'nin İsmet Paşayı büyüttüğü kesindir. Bu bağlamda, Paşa'nın, net Amerika yanlısı dönüşü ve bu arada kurulan İsrail Devleti'ni hızlı bir şekil tanıması, telafi yönlü tedbirler olabilir; yalnız düşüşünü önlememiştir. Ayrıca İsrail Devleti kurulmadan gizli olarak yapılan göç, kuruluşla birlikte hız kazanmış, fakat kısa bir zaman sonra Türkiye'ye dönüşler başlamıştı. Rifat Bali'nin araştırmasından öğrendiğimize göre, dönüşün nedenleri arasında, İsrail'deki seferad-eşkenazi kutuplaşmasının yanında Demokrat Parti'nin iktidara gelmesi de önemli bir rol oynamıştı. Demek ki, Türkiye Yahudileri ve sabetaistler, Demokrat Parti'ye yakın ve İsmet Paşa'lı Cumhuriyet Halk partisi'ne uzak oldular. (Daha doğrusu onu yeteri kadar kullandılar, yararlandılar ve artık iyice yıpranınca bir kenara atıp, bu sefer Menderes'e sahip çıktılar. M.Ç.)

Bülent Ecevit, Bayar-Menderes Dönemi'nin ikinci yarısından itibaren, İsmet İnönü'nün özel sekreterliğini ve İngilizce çevirmenliğini yapıyordu; Demokrat Parti'den gelme, Hürriyet Partisi'nden geçme ve Paris'te tahsilde iken "ihtilalci komünist" ve kesin sabetaist olan Turan Güneş ve ekibi, Ecevit'i hem takviye ediyor ve hem de Paşa'ya karşı hazırlıyordu "Beyin Takımı" adını verdikleri ve ön planda D. Baykal, B. Ostünel, A. Yücekök, H. Ülman'ın olduğu bu Güneş Ekibi, önce İsmet Paşa'yı tasfiye ettiler ve sonra hükümete geldiklerinde, kamu yönetimindeki boşlukları yine sabetaist kadrolarla doldurdular. Bütün bunlar, 12 Mart 1971 Darbesi'nden sonraya rastlıyordu; kuşkusuz Darbe'nin lideri Orgeneral Tağmaç ve daha sonra yerine geçen ve Kıbrıs Savaşı'nda Genelkurmay Başkanı olan Orgeneral Semih Sancar da sabetaisttiler. 12 Mart Darbesi'nin ilk başbakanı, Güneş'in akrabası, Nihat Erim ve üçüncü başbakanı bankacı Naim Talu da sabetaist ailelerden geliyorlardı. Ortadaki başbakanı Vanlı Ferit Melen'in bir Kürt-Yahudi kökeni olup olmadığı araştırmaya değer görünmektedir. Çünkü Van Gölü, kripto-yahudiliğin santrallarından birisidir ve "Ferit" adı dikkat çekmektedir. Erim ve Melen, politik kariyerlerini, İsmet Paşa'nın has adamları olarak yapmışlardı, Erim'in başbakanlığı ilan edildiğinde Paşa'nın "Allah Kerim" dediği rivayet ediliyordu, herhalde yakıştırmadır ve bu sırada Ecevit, "12 Mart bana karşı yapıldı" yollu bağırıyordu. Biz tekrar 27 Mayıs 1960 tarihine dönelim.

 

Hürriyet Partisi ve MBK

Peki, Demokrat Parti'yi bir sabetaist siyasal hareket sayabilir miyiz; bir komplo teorisi yazımı için bu soruyu ortaya koymak zorundayız. 1950 yılında hükümeti alan bu Partinin siyasi yaşamında 1955 yılı önemlidir; Eylül ayında 6-7 Eylül Olayları olmuş ve Aralık Ayı'nda da buradan ayrılan çok önemli milletvekillerinin öncülüğünde ve büyük umutlarla Hürriyet Partisi kurulmuştu. Kurucuları ve yöneticileri arasında Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, Ekrem Hayri Üstündağ, Turan Güneş, Ekrem Alican, Enver Güreli, Raif Aybar vardı, Hüsamettin Cindoruk, Ankara İl Başkanı olmuştu; bunların ve diğerlerinin çok büyük bölümünün sabetaist olduklarını tespit edebiliyoruz. Buna bakarak Hürriyet Partisi'nin bir sabetaist hizip hareketi olduğuna karar vermemiz yerindedir. (Sabataist ağırlıklı Hürriyet Partisinin kurulması, artık yıpranan ve yıkılışa yaklaşan DP gemisini ilk terk eden fareler olarak okunmalıdır. M.Ç.)

Celal Bayar'ın cumhurbaşkanlığı ve Adnan Menderes'in başbakanlığı ile geçen on yıllık Demokrat Parti yönetiminde, daha sonra, bir "beyin takımı" ile donatılmış Bülent Ecevit hükümetleri derecesinde olmasa da, Ecevit, İsmet İnönü'yü politikadan tasfiye ederek Türkiye sabetaistlerinin yüreğine su serpmişti, Ecevit bu anlamda Bayar-Menderes misyonunu tamamlıyordu, atamalarda sabetaist disiplin işliyordu. Hürriyet Partisi hizbinin kopuşunun bu disiplini sadece artırdığını söyleyebiliriz. Basın-yayın, mit müsteşarlığı ve benzerleri hep sabetaizme emanet ediliyordu; Menderes'in propaganda şefi, Kemal Paşa döneminde Kadrocu-Komünizan Burhan Asaf Belge ise kızkardeşi Leman Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve kendisi Yahudi ve daha sonra ünlü Hollywood yıldızı Zsa Zsa Gabor ile evlenmişti, bir sabetaistti. TRT kurulduğunda ilk genel müdür atanan Adnan Öztrak da sabetaist bir aileye mensuptu; fakat buraya yarı-resmi ilk atama, karakaşi sabataist İsmail Cem İpekçi'dir ve bunu Ecevit Hükümeti'ne borçluyuz.

  Komplo teorisini sürdürüyoruz,. Hürriyet Partisi'nin seçimle yapamadığını, 27 Mayıs, bir askeri müdahaleyle gerçekleştirmişti, Menderes indiriliyordu; ben kendimi, o dönemlerdeki büyük gençlik hareketinin başındakilerden birisi olarak, 27 Mayıs'ın hazırlayıcıları arasında sayıyorum; bizimki bir halk hareketiydi. 27 Mayıs 1960 tarihinde gerçekleştirilen de bir demokratik devrim olmuştu; halkın örgütü ve dolayısıyla bizim örgütümüz yoktu, bir CHP vardı ve Silahlı Kuvvetleri örgütleyebilen modernist subaylar iktidarı aldılar. Biz tahrik etmiş ve devrimi itmiştik, onlar iktidarı paylaştılar. Fakat kurulan ve ülkeyi yöneten Milli Birlik Komitesi'nin başkanı, "Cemal Ağa" lakaplı Orgeneral Cemal Gürsel ve ikinci başkanı Orgeneral Fahri Özdilek, sabetaisttiler. Soyadlarındaki "gür", aslı  "Gur" ve "öz" aslı "Oz" bunun sadece işaretleri sayılabilir; geliştirmiş olduğum sabetaist onomastique (isim uyarlama sanatı) ile tutarlılık içindedir.

Şurası kesindir ki, 27 Mayıs'ta yönetime gelen Milli Birlik Komitesi'ne sabetaist itikat egemendi, çok büyük çoğunluğuyla hiç kopmayan yakınlığım ve sevgi ilişkim olmuştur, sola yatkındılar ve açıklamanın zamanıdır, en yatkın olanlar en çok sabetaistiler. Bunu saptamamız ise analitik açıdan önemlidir. Yaptıkları içinde sosyalizm bağı ile açıklayamadıklarımızın anahtarını sabetaizm itikadında bulabiliyoruz. Diğer yandan, bilim, hareketleri açıklanabilir basitliğe indirgemek ve çok az dinamikle çözümlemekse, burada da yaptığımız bilimsel olmaktadır. (Bu çok samimi bir itiraftır. Çünkü sosyalizm, bütünüyle Siyonistlerin uydurduğu ve darwinist-inkârcı temele oturttuğu bir ideolojidir. M.Ç.)

İki noktaya değinmekle yetinmek istiyorum, Cemal Paşa başkanlığındaki askeri cunta, Başbakan Menderes'i tutuklamıştı ve ancak yeni bilgileri yeni zamanlarda keşfetmiştim, Cemal Paşa, iktidarı alır almaz erkânı ile birlikte Hacettepe'ye gidiyor ve o zamanlar dekan Profesör İhsan Doğramacı'ya başbakanlık öneriyordu; o zamanlar Doğramacı pek tanınmamış ve tanındığı yerlerde de sevilmemiş bir kimseydi. Şimdi öğreniyoruz, profesörlüğe terfisini, gizli servisler "Müslüman olmadığı" gerekçesiyle ve özel bir yazıyla durdurmuşlardı; yolunu açan Başbakan Menderes'tir. Ben "ana dili gibi" İbrani konuştuğunu da tespit ettim; Türkiye'deki yakın akrabalarının kripto-yahudi olduğunu söyleyemeyiz, ama, çoğunun sabetaistlikle ilişkilerini araştırıyoruz.

 

 

 

Burada kalmıyoruz, yakın zamanda Tuncay Özkan belgelerle donatılmış değerli bir kitap yayınladı ve bunda "Irak askeri harekâtını yönlendiren Amerikan yetkilileri ve birbirleriyle ilişkileri" başlıklı şematik bir tablo da yer alıyor. Bush'la başlayan, ayrıca Yahudi "Türkolog" Profesör B.Ç. Lewis'e çok önemli ve meşum bir rol verilen bu şemada, Prof. Doğramacı bir yandan, Washington'un Irak devlet başkanı olarak işaret edilen Prens Hasan bin Tallal ve diğer yandan, Amerikan Savunma Bakanlığından Yahudi kökenli Richard Perle ile ilişkili sayılmaktadır. Doğru mu; eğer doğruysa, bu ilişkilerin, Gürsel'in başbakanlık önerdiği zamanda ve hatta öncesinde başlamış olduğu kesindir ve öyle bir ihtilal liderinin, tanınmamış bir çocuk doktoruna başbakanlık önermesindeki anlaşılmazlığı çözebilmek için bu bilgiler yerindedir. Ve durum özetle şudur, Başbakan Menderes'in, özel emirle istihbarat raporlarını sildirerek Doğramacı'yı profesör yaptığını, Menderes'i deviren, tutuklayan ve sonra darağacına gönderen komite liderini başbakan yapmak istemesini bir türlü anlayamıyorduk; Ama çok şükür, sabetaist dayanışma yardımcımız olmuştur.

 

Belki de "Sarper Vakası" demek isabetlidir, yıllardır irdeliyorum ve yakın zamanlara kadarda, tam tatminkâr bir solüsyon (yapıştırıcı) bulabildiğimi sanmıyordum, ikinci nokta budur. 27 Mayıs Devrimi yeni hükümeti açıkladığında, Dış İşleri Bakanı olarak Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'ndan hemen emekli olmuş Oramiral Fahri Korutürk görünüyordu; altı saat sonra ise geri alınarak yerine Selim Sarper'in konduğunu biliyoruz. Devrilen hükümetin en yüksek dış işleri bürokratıydı. Bu değişikliği nasıl açıklayacağız, sabeteizmin, etkinliğini bilmeden ve kabul etmeden... Sarper'de kırklı yıllarda, bu kez İsmet Paşa'nın propaganda müdürü idi, matbuatı yönetiyordu, demek bu iş sabetaist bir meslek oluyordu ve Paşa, ilişkilerin en yoğun olduğu bir zamanda, Sarper'i, büyükelçi olarak Sovyet Moskova'ya göndermişti; bu, 1921 yılında, Kemal Paşa'nın sabetaist Ali Fuad Paşa'yı atamasından sonra, ikinci önemli misyondur.

Sabetaist Cemal Gürsel Paşa, Washington'un isteğini kırmayarak Sarper'i Dış İşleri bakanı yapmıştı. Sarper, Amerika'nın bir memuru olarak hareket ediyor ve her adımda özel bilgiler veriyordu; sabataist mantığıyla normal kabul edebiliriz. Fakat, Sarper'in, Amerikalı diplomatlara Cemal Paşa için kafasız dediğini, "that Gursel was not a great brain", herhalde bilmiyorlardı; Büyükelçi raporunda hem bunu aktarıyordu ve hem de Sarper'in bu değerlendirmesini yukarıya doğru revize etmesini tavsiye ediyordu. Sarper böylesine serviste bulunuyordu ve peki beğeniyorlar mıydı? Gerçek şu, düşürülen ve daha sonra asılan Dış İşleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'ya daha çok değer biçildiğine belgeler tanıklık etmektedir; bir soyu kürt prensi Bedirhan'a kadar uzatılan, Tevfik Rüştü Aras'ın damadı sabetaist Zorlu, belki de daha kimlikli ve kişilikli davranıyordu. Çünkü, ezen güçlerin hizmetlilerde de bir kişilik aradıklarını hep okuyoruz."[1]

Yalçın Küçük'ün bir ayrıntıyı, nasıl oluyor da gözden kaçırdığına doğrusu hayret ediyoruz. O da şudur:

Evet 27 Mayıs, sabataist Cuntanın işgaline uğradı. Ancak, bu hareket her ne kadar Amerika'nın izni ve bilgisi dahilinde yapıldıysa da, sonradan MBK'den tasfiye edilen Milli bir ekip, önce Amerikan uşağı, İsrail aşığı ve NATO kafalı yüzlerce generali ve binlerce subayı bir çırpıda ordudan tasfiye etmeyi başarmış ve çok tarihi ve talihli bir operasyona imza atmışlardır.. Ve üstelik 27 Mayıs, özgürlük bahanesiyle komünist örgütün ve Kürtçü bölücülüğün önünü açtığı gibi, açılan bu kapıdan Milli ve manevi diriliş hareketleri de faydalanmıştır. Sonunda "gelişen ve güçlenen İslami hareketleri yozlaştırma ve siyonizm hesabına yararlanma girişimleri de yaşanacaktı ama, 27 Mayıs macerasından, Kaderi İlahinin sevkiyle, ülkemiz ve halkımız, Siyonist ve sabataist münafıklardan daha karlı çıkacaktı...

 


[1] Yalçın Küçük / Tekeliyat - Sh:340-349


Bu yazarin diger makaleleri

TRANSFORMATION OF THE WORLD; WILL IT BE BLOODY OR BLOODLESS or WHOSE MAN IS OBAMA?
The expectations that the results of the presidency election in...
Devami
2005'TE TÜRKİYE'Yİ YIKMA STRATEJİSİ VE KUVAY-I MİLLİYENİN ŞAHSİ MANEVİSİ
  Serdar Turgut ve Gülay Kömürcü gibi Milli ve haysiyetli...
Devami
TEŞEKKÜRLER BOP'ÇULAR, GÖZÜMÜZÜ AÇTINIZ!
Ziyaretimize gelen bir dostumuz, MTTB yıllarında tanıdığı ve İslami gayretli...
Devami
ECELİ GELEN İSRAİL
Dengeler değişti, yakın ecelinBekle gör, sönecek; havan İsrail!..Tarihin rezillik, zulüm...
Devami
AZİZ HOCAM'A
Hakikat mesajına, son tercüman gibiydinBu garip ruhumuza, taze güman gibiydinMünafıklara...
Devami
KONYA'DA MİLLİ GENÇLİĞE TUZAK
Konya'da Milli Görüş Gençliğini birbirine düşürmek üzere tezgâhlanan kışkırtma ve...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 16596

Yorumlar  

 
0 #1 İnönü Atatürkçülüğü Anıtkabir AtatürkçülüğüMuharrem Bayraktar 29-11-2012 23:04 Alıntı
 

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR