Get Adobe Flash player
Reklam

KARADELİKLER VE MUHTEMEL KIYAMET TASVİRLERİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

 

Kıyamet hâdisesi ile ‘karadelik çekim kuvveti' arasında nasıl bir münasebet kurulabilir?

  • Devenin iğne deliğinden geçmesi ve zamanda geriye gitmek nasıl mümkün hâle gelebilir?
  • Güneş'in batıdan doğmasına sebep olabilecek muhtemel tesirler nelerdir?
 

Kur'ân-ı Kerîm'de, kıyamet esnasında vuku bulacak hâdiseler açıkça tasvir edilir. Ayetlerde kıyametin, sadece dünyayı değil, diğer gök cisimlerini de içine alan, kâinat çapında bir son olduğuna dikkat çekilir.

"Gök yarıldığı zaman; Yıldızlar parçalanıp etrafa saçıldığı zaman, Denizler birbirine katılıp tek deniz hâline geldiği zaman." (İnfitâr, 82/1-3)

"Gün gelecek, gök şiddetle çalkalanacak, Dağlar sür'atle yürüyecektir." (Tûr, 52/9-10)

"Güneş dürülüp ışığı söndüğü zaman, yıldızlar yerlerinden düşüp dağıldığı zaman; dağlar yürütüldüğü zaman. (Tekvir, 81/1-3)

"Gün gelir, gök sahifesini, tıpkı kâtibin yazdığı kâğıdı dürüp rulo yapması gibi düreriz. Biz ilkin yaratmaya nasıl başladıysak, diriltmeyi de Biz gerçekleştiririz. Bu üzerimize aldığımız bir vaaddir. Bunu gerçekleştirecek olan da Biziz." (Enbiya, 21/104)

Sebepler plânında, sağlam olarak çatılmış bir düzeni dağıtabilecek ve çekim gücü dâhil diğer kuvvetleri etkisiz kılabilecek; gezegen ve yıldızları yörüngesinden çıkarabilecek kuvvet ne olabilir?

Son yıllarda bilim adamları, ‘karadelik çekim kuvveti'nin böyle bir vazife görebileceği ihtimali üzerinde durmaktadır.

"Kari'a; Nedir o kari'a? Kari'ayı, o kapıları döven ve dehşetiyle kalblere çarpan o kıyamet felâketini sen nereden bileceksin ki! O gün insanlar uçuşan kelebekler gibi şuraya buraya fırlatılırlar. Dağlar atılmış rengârenk yünlere dönerler." (Kari'â, 101/1-5)

Yukarıdaki âyetlerde tasvir edilen hâdiseler, Yaratıcı'nın takdiriyle, ‘karadelik çekim kuvveti'nin vesilesine bağlanmış olabilir.

 

Bir ateş küre üzerine oturduğumuz ve atmosferi meydana getiren gazların yerçekimiyle arz etrafında tutulduğu bilinmektedir. Kuvvetli bir çekimle dünya atmosferinden ilk önce kaybolacak şey, teneffüs ettiğimiz hava olacaktır. Böyle bir durumda dış basıncın kalkmasıyla, büyük ölçüde sudan (% 70) müteşekkil olan yeryüzündeki canlılarda ‘iç basınç' oluşacak ve canlılar parçalanacaktır.

Diğer gezegenlerin yanısıra Güneş Sistemi'ndeki iki ‘asteroid kuşağı'nda bulunan trilyonlarca gök cisminin (asteroid, meteor ve kuyruklu yıldızlar) arasında Kudret-i İlâhî ile süregelen cazibe ipleri belki de karadelik çekim kuvveti tesiriyle koparılacaktır.

Kıyametin kopmasında; geometrik çekim dengelerinin bozulmasına da rol verilebilir. Genel İzafiyet Teorisi'nde de görüldüğü üzere, göklerin uzay-zaman düzlüğü, Kur'ân'ın ifadesiyle, dürülebilir ve bir kâğıt gibi buruşturulabilir konumdadır. Bu durumda da yıldızlar yerlerinden oynar ve dökülüp parçalanır.

Gergin bir örtü veya ağ, üzerine konan cisimlerin ağırlığı altında nasıl eğip bükülüyorsa, gökler de (uzay-zaman ağı) içlerine ‘yerleştirilmiş' çok yoğun cisimler olan karadeliklere verilen vazifeyle eğilip bükülür, hatta yırtılıp çatlar. Veya daha uygun bir tabirle, delinip yırtılır. Delinmenin manası fizik kanunlarının geçerliliğinin ortadan kaldırılmasıdır.

"Galaksilerin merkezine konmuş karadeliklerin giderek büyüyeceği, sonunda galaksinin karadelik hâline geleceği ve bütün karadeliklerin birleşmesiyle kâinatın toptan karadelik hâlini alacağı" tahminleri kıyamet haberlerinin hak olduğunun ispatıdır.

Deve iğne deliğinden geçtiğinde...

"Ayetlerimizi yalan sayanlara ve onları kabule yanaşmayanlara gök kapıları açılmayacak ve deve iğne deliğinden geçmedikçe onlar da cennete giremeyeceklerdir. İşte Biz, suçlu kâfirleri böyle cezalandırırız!"[1]

‘Devenin iğne deliğinden geçmesi' ifadesi: gökcisimlerinin karadeliklerdeki ‘tekillik' denen küçücük bir ‘noktadan' geçirilmesini hatıra getirmektedir. Bu benzetme, karadeliğin yutma alanına giren koskoca bir kürenin; incelerek âdeta bir ip hâline gelebileceğini ve yutulan cisme göre çok küçük kalan karadeliğin çekimiyle yutulabileceğini göstermektedir.

Güneş'ten yüzbinlerce defa büyük bir gök cismi uzay-zamanın son derece bükülüp çukurlaştığı karadeliklerde yutulmaya başladığında, bir topluiğne başı kadar boyutsuz bir nokta hâline gelebilir.

Karadelik çekim kuvveti tesirinin en büyük olduğu merkez bölge ‘olay ufku' ile anlatılır. Karadelikler, içinde bulunduğumuz bu âlemden başka uzaylara açılan ‘geçiş kapıları' olabilir. Bu durumda, örneğin karadeliğin içine düşen bir astronotun başına gelebileceklere birlikte bakalım:

Fezâ yolcusu ile saatlerimizi dikkatle ayarlıyoruz ve onu karadeliğin ‘olay ufkuna' doğru uğurluyoruz. Astronot yavaş yavaş çekimin giderek arttığı olay ufkuna yaklaşırken onun saatinin daha yavaş işlediğini görürüz. Güneş kütlesi kadar bir karadelik çevresinde olay ufkuna biraz yakın bölgede bizim saatimiz 1 saniyelik bir zaman aralığını gösterirken, onun saati bu aralığı meselâ 3,3 saniye gösterebilecektir. Çünkü zaman orada daha ağır akmaktadır. Astronotumuz olay ufkuna biraz daha yaklaştığında, onun meselâ 33 saniyesi (bir öncekinden on kat daha yavaş) bizim yine 1 saniyemize tekabül edecek, olay ufkuna tamamen girdiğinde ise, orada zaman artık donacak, saniyeler arasındaki zaman aralığı duracaktır.

Bu tasavvurî yolculuk acaba astronot açısından nasıl algılanır?

Uzay yolcusu olay ufkuna yaklaştıkça, zamanın ‘ağır' işlediğini fark etmekle kalmaz, vücudunda garip bir uzama da görebilir. Çekim vücudun uç noktalarında (ayaklar ve baş) daha şiddetli tesir göstereceğinden, astronot ‘Ne oluyoruz?' demeye kalmadan, iplik gibi uzamaya başlar. Gittikçe olay ufkuna yaklaşan astronot için geçen saniye, kâinatın bir ay, bir yıl, bin yıl sonrasını gösterir. Olay ufkuna bir adım kala, kâinatın neredeyse bütün geleceği astronotun 1 saniyesi içine sığar. Astronot, iğne deliği olan tekillik noktasına hızla sürüklenir ve kendini öteki tarafta bulur. Bu bölgede, ışık hızının mutlak hız (kâinattaki en büyük hız) olduğu tezini esas alan ‘özel izafiyet' de geçerliliğini kaybeder. Çünkü tekilliğe doğru yaklaştıkça, astronotun veya uzay gemisinin üzerine tesir edecek çekim o denli şiddetlenir ki, bu andan sonra hız artık ışık hızını da aşar. Işıktan da yüksek bir hız söz konusu olduğunda, bütün illiyet prensipleri ve öncelik-sonralık münasebetleri artık geçersiz hâle gelir. İşte o vakit ‘zamanda' da geriye doğru gidebiliriz. Bu konudaki yorumlar şu şekildedir: Tekillik kuyusuna düşmekte olan biri, kâinatın bütün geçmişini göz açıp kapama süresi içinde yaşayabilir. Artık o bir zaman gezgini hâline gelmiştir. Şimdiki zaman, geçmiş ve gelecek onun temaşası altına girmiştir. Tekilliğin iğne deliğinden o bir başka kâinata geçmiş olabilir.

Güneş, batıdan doğacak (Çekim gücünün gariplikleri)

Fahrettin Râzi tefsirinde, "Güneş dürülüp ışığı söndüğü zaman." (Tekvir, 81/1) ayetindeki ‘kuvviret' kelimesine Hz. Ömer'den gelen bir rivayete göre, ‘ışığını giderip karartmak' manasını verirken; İbn-i Abbas'tan gelen bir rivayete göre ise, Güneş'in dürülmesini onun Arş'a katılması olarak yorumlar. Işığın dürülmesi ve toplanmasında İlâhî takdir fizikî âlemde nasıl tecelli edebilir? Bilindiği gibi karadelik çekiminden sadece madde değil ışık da kurtulamamaktadır.

Peygamberimiz'den (sav) gelen haberlere göre; Güneş, Arş'ın altında bulunduğu bir sırada ona, olduğu yerden doğması emri verilecek ve o da buna göre batıdan doğacaktır. Kıyamet esnasında vuku bulacağı bildirilen Güneş'in batıdan doğması nasıl mümkün olabilir?

Dünya'nın kendi ekseni etrafındaki dönüşü tersine çevirebilir mi? Bunda sebep rolü oynayacak mekanizma, karadeliğin çekim alanındaki bir gökcisminin (bu misalde Dünya'nın) yörüngesinden çıkıp başıboş hâle gelmesi (böylece dönüşünün ters yöne çevrilmesi) olabilir.

Güneş'i ters yönden doğuyor gösterebilecek bir durum da, karadeliğin müthiş çekim tesiriyle ışınların yön değiştirebilmesidir. Doğudan gelen ışınlar ters yönden çekilince batıya yöneleceklerdir. Kıyamet tasvirlerinde Güneş'in ışınlarının ‘dürülüp kaldırılması' karadeliklere yaptırılacak bir iştir.

 

İmâm-ı Gazâli Hazretleri, ‘Keşf-u Ulumu'l-Âhire' risalesinde, kıyamet âyetlerinin tefsirini yaparken kâinat çapındaki kıyamete dikkat çeker: "Allah, Sur'un üfürülmesiyle, Kıyametin kopmasını murad ettiği zaman bir de bakarsın ki, dağlar uçuşup bulutlar gibi yürümeye, denizler birbirine doğru karışmaya, Güneş dürülüp kararmaya, kâinat birbirine girmeye, yıldızlar ipinden kopmuş tesbih taneleri gibi dökülüp dağılmaya, gök değirmen taşı gibi dönmeye, yer korkunç sarsıntılarla titreyerek deri gibi bazen gerilip bazen yayılmaya başlar. Öyle ki Allah, feleklerin görevden azledilmesini emreder; yerlerde, semalarda ve hattâ Kürsi'de canını vermemiş hiçbir canlı kalmaz. Ruhlu ise ruhunu teslim eder. Yer ve gökler sakinlerinden boş kalır."

Bediüzzaman (ra) ise, kâinatın hassas bir düzen içinde birbirine bağlanmış parçaları arasındaki ulvî rabıtalarda (çekim, elektromanyetik kuvvet, nükleer kuvvet vb) bir bozulma olacağına dikkat çeker ve kıyameti şöyle tasvir eder (sadeleştirilerek):

"Şu dünyanın can çekişmesini, Kur'ân ayetlerinin işaret ettiği surette hayal etmek istersen bak. Şu kâinatın cüzleri, ince, ulvî bir nizam ile birbirine bağlanmış; gizli, nazik, lâtif bir rabıta ile tutunmuş ve o derece bir intizam içindedir ki; gök cisimlerinden tek bir cisim, ‘Öl!' emrine veya ‘Yörüngeden çık!' hitabına mazhar olunca şu dünya sekerata başlar. Yıldızlar çarpışır, gök cisimleri dalgalanır, nihayetsiz fezayı âlemde milyonlar gülleler, küreler gibi büyük topların müthiş sadaları gibi feryada başlar. Birbiriyle çarpışarak, kıvılcımlar saçarak, dağlar uçarak, denizler yanarak, yeryüzü düzlenir. İşte şu ölüm ve can çekişme ile Kadîr-i Ezelî, kâinatı çalkalar, onu tasfiye edip, cehennem ve cehennemin maddeleri bir tarafa, cennet ve cennetin maddeleri başka tarafa çekilir, âlem-i âhiret tezahür eder."[2]

Kıyametin gerçekleşme şekli nasıl olursa olsun, Kur'ân'ın sürekli vurgu yaptığı gibi, "Eğer dünyanın ecel-i fıtrîsinden evvel Ezelî İrade'nin izniyle haricî bir maraz veya muharrib bir hâdise başına gelmezse ve onun Sâni-i Hâkim'i dahi fıtrî ecelden evvel onu bozmazsa, herhalde hatta fennî bir hesab ile bir gün gelecek ki: ‘Güneş dürülüp toplandığında, yıldızlar döküldüğünde, dağlar yürütüldüğünde'[3] manaları ve sırları, Kadîr-i Ezelî'nin izni ile tezahür edip, o dünya olan büyük insan sekerata (ölüm dakikaları) başlayıp acib bir hırıltı ile ve müdhiş bir ses ile fezâyı çınlatıp dolduracak, bağırıp ölecek; sonra Emr-i İlâhî ile dirilecektir."[4]

Burada maksadımız; Kur'ân-ı Kerîm'in bir kere daha mu'cizevî yönüyle haber verdiği muazzam hâdiseleri, yine Cenab-ı Hakk'ın bilimler vasıtasıyla insanlığa bahşettiği idrâk zaviyesinden ele almak ve aklımıza yeni pencereler açmaktır. Vuku bulan ve bulacak olan hâdiselerin gerçek şeklini elbette ki ancak Allah (cc) bilir.[5]

BİLGİNİN KUANTUM MODELİ

Teknolojinin gelişmesiyle daha fazla bilgiyi depolamak ve bunu yüzde yüz güvenilir ve gizli şekilde tutmak ihtiyaç hâline geldi. ‘Bilgi nedir, nasıl depolanır, saklanır ve iletilir?' sorularına şimdiye kadar çeşitli cevaplar verilmiştir. Günümüzde ise kuantum mekaniği prensiplerinden hareketle, ‘bilginin kuantum modeli' inşa edilmeye çalışılmaktadır. ‘Kuantum dünyasına dayalı bilgi teorisi' olarak isimlendirilen bu model, bilginin işlenmesi, saklanması ve iletilmesi konusunda yeni ufuklar açmaktadır.

Kuantum mekaniğinin doğuşu

On dokuzuncu yüzyılın sonlarında Newton kanunlarının, mekanik hâdiseleri; Maxwell denklemlerinin de elektrik ve optik hâdiseleri tatmin edici seviyelerde açıklamasından cesaret alınarak, klâsik fiziğin bütün fizikî hâdiseleri açıklayabileceği zannedildi. Ancak aynı yıllarda yapılan bir seri tecrübî çalışma, mevcut fizik teorilerini açıklamakta yetersiz kalınca, yeni teorik modeller bulma arayışına girildi. Yarım asır sonra ‘Kuantum Mekaniği' isimli fizik bilimi doğdu. Kuantum mekaniğinin gelişmesine yardımcı olan hâdiselerden birincisi, Max Planck tarafından ortaya atılan ‘Karacisim Işıması'dır. 1900 yılında Max Planck, atomlardan yayılan radyasyonun devamlı olmadığını, kesikli (kuantumlar) birimler hâlinde olduğunu ifade etti ve frekansı f olan bir radyasyonun atomlara verdiği enerjinin, hf'nin tam katları olacağını ortaya attı (E=nhf). Burada h, Planck sabitini, E ise enerjiyi temsil eder: (n=1,2,3...). hf temel birimine, enerji kuantumu adı verilir. Bir başka hâdise, Albert Einstein tarafından ortaya atılan fotoelektrik olayıdır. Bir metal üzerine düşen ışınların yüzeyden elektron koparılmasına yol açması (fotoelektrik hâdisesi), ilk defa 1880 yılında Hertz tarafından tespit edildi. Günümüzde içlerinde altın yaldızlı işlemeler bulunan sanat eserlerini ihtiva eden müze ve saray gibi yerlerde flâşlı fotoğraf çekiminin (aslında flâşla birlikte ortaya çıkan ışınların) yasaklanmasının bir sebebi, fotoelektrik hâdisesine bağlı yıpranmanın azaltılmasıdır. Ancak Hertz fotoelektrik hâdisesini açıklayamadı. 1905 yılında Einstein, ışığın bir dalga değil, kuantum (enerji) paketleri şeklindeki tanecikler olduğunu ileri sürdü ve bu açıklaması ona Nobel mükâfatı kazandırdı.

Louis de Broglie tarafından ortaya atılan madde dalgası kavramı, kuantum mekaniğinin gelişmesine yardımcı olan üçüncü büyük adımdır. 1923 yılında de Broglie, uygun şartlar altında taneciklerin de dalga davranışı gösterebileceğini ortaya attı. Bu tanecik-dalga ikilemi perspektifinden, elektron, atom ve molekülleri normalde parçacık (tanecik) olarak düşünürüz. Ancak bu nesneler aynı zamanda dalga gibi de davranırlar. Bu ikilem, daha sonraki yıllarda kuantum bilgisayar fikrinin doğmasına vesile olacaktır.

1926 yılında Davisson ve Germer, nikel kristali tarafından saçılan elektronların dalga gibi davrandıklarını buldu. Bu gelişmelerden sonra, Erwin Schrödinger kendi ismiyle bilinen Schrödinger dalga denklemini ortaya attı. Buna göre, taneciğin belirli bir andaki durumu, dalga fonksiyonu ile belirlenebiliyordu. Nitekim daha sonra, elektronları temsil eden bir dalga fonksiyonunun varlığı ortaya kondu. ‘Elektron şu zamanda şuradadır.' diye kesin bir şey söylemek artık imkânsızdı. Elektronların ışık hızıyla hareket eden ve aynı zamanda kendi etrafında soldan sağa veya sağdan sola dönmekte olan parçacıklar olduğu anlaşıldı. Bütün bu gelişmelerin üstüne, 1927 yılında Werner Heisenberg, ‘Belirsizlik Prensibi'ni öne sürdü. Bu prensibe göre, bir parçacığın konumu ile momentumu aynı anda kesin ve güvenilir bir hassasiyetle ölçülemezdi.

Netice olarak Dünya'nın Güneş'in etrafında dönmesiyle açığa çıkan dönme yörüngesinin sabitliği gibi, elektronların da atom etrafında sabit değerlerde döndüğü şeklindeki klâsik fizik hükümleri kesinliğini kaybetti. Bir başka ifadeyle, klâsik fiziğin kanunları, kuantum dünyasında geçerli değildi.

Bit kavramından, kubit kavramına

Klâsik bilgisayar, klasik fiziğin; kuantum bilgisayar ise, kuantum mekaniğinin kanunlarına uyar. Klâsik bilgisayar modelinde, en temel veri birimi bit'tir. Açılımı İngilizcedeki binary digit kavramıdır. Bit, klâsik bilgisayarda saklanabilen bilginin temel kod yapıtaşıdır. Bir bit, belli bir an ve belli bir bilgi için 0 veya 1 değerini alır. Her klâsik bit, makroskopik fizik sistemine (alışageldiğimiz gündelik hayatın kanunlarına) göre anlaşılır. Klâsik mekanikteki bit'in kuantum mekanikteki karşılığı kubittir. Kubit, aynı anda belli bir bilgi için iki durumlu bir değere sahip kod sistemidir. Yani aynı anda 0 da, 1 de olabilir. Süper pozisyonla birlikte, kubitin klâsik bit'ten ayrılan en temel yanı, uyumlu olmasıdır. Süper pozisyon demek, dalga fonksiyonunun, aynı anda hem 0'dan hem de 1'den oluştuğunun (aynı anda muhtemel bütün durumların birlikte meydana geldiğinin) kabul edilmesidir. Bir başka ifadeyle elektron, yörüngelerin bir süper pozisyonunda (aynı anda birkaç yörüngede) olabilir. Klâsik bilgisayar işleyişinde temel iki değer (0 ve 1) kombinezon oluşturduğunda belli bir anda 4 farklı durumdan (00, 01, 10 ve 11) sadece birini meydana getirebilir. Kubitte ise belli bir anda bu dört durumun birlikte var olduğu kabul edilir. Bu şartları tecrübî olarak sağlayan kuantum mekaniğine dayalı birçok sistem bulunmaktadır. Meselâ, bir fotonun polarizasyon yönü, bir manyetik alandaki nükleer spin, bir atomun uyarılmış ve temel hâli örnek olarak verilebilir. Son beş yıldır bilginin kuantum modeli kullanılarak, EPR paradoksu, Bell eşitsizliği, dolanıklılık, kuantum teleportasyon ve kuantum kodlama gibi yeni konular araştırılmaktadır.(3,4,5,6) Bilginin kuantum modeli yeterli seviyede geliştirilebilirse, bilgiyi çok kısa zaman zarfında taşımak, kodlamak ve saklamak gibi imkânlara kavuşabileceğiz.

İmtihan ve tecrübe meydanı olan bu dünyada varlık ve hâdiselere ait bilgilerin bit veya kubit şeklinde kodlanmış olabileceği düşünülebilir. Bu zâviyeden, varlıkların ve hâdiselerin varoluş seviyeleri ‘ilmî', ‘misâlî' ve ‘haricî' şeklinde kategorilere ayrılırsa, konuyu akla yaklaştırmak için misâl dürbünüyle bazı değerlendirmeler yapılabilir.

İlmî vücud kategorisindeki varlıklar, hâdiseler ve bunların bilgisi, Allah'ın sonsuz ilmi ve iradesiyle takdir edilmiş olup İmam-ı Mübîn olarak bilinen Kader defterinde mevcuttur. Fakat, hâdiselerin vukuundan önce bu bilgiler insana kapalı olduğu için zihinlerde sonsuz denebilecek sayı ve mahiyette ihtimal döner, dolaşır. Henüz ilmî vücud kategorisinde bulunan bu bilgiyi sınıflandırmak ve karışıklıklara (iltibas) meydan vermemek için, kuantum dünyasını izahta müracaat edilen kubit bilgi modeli ışık tutucu olabilir. Nasıl ki, kubit yaklaşımında bütün ihtimallerin aynı anda birlikte mevcut olabileceği (süper pozisyon) bir durumdan söz ediliyorsa, kader ve nasibimizde de takdir edilen hususlar (çok sayıda ihtimal), tâbiri câiz ise, bir bakıma kubit kavramıyla akla yaklaştırılabilir.

Misâlî varlık kategorisinde ise, burada bit ile kubit arası denilebilecek, ilmî seviyede mevcut çok sayıdaki ihtimalî durumun daha aza indirildiği (insan zihninin ve hayal dünyasının birkaç durum arasında gel-git yaptığı ve nihaî durumu tahmin etmeye çalıştığı), fakat hâdise henüz tahakkuk etmediğinden haricî vücud giymemiş bulanık-puslu bir hâlin söz konusu olduğu kategoridir. Günümüzde belli bilim dallarında bulanık (puslu) mantık şeklinde tatbik edilen fuzzy logic uygulamalar kısmen bu kategoride değerlendirilebilir.

Hâricî varlık kategorisinde ise, önceden bilinemeyen fakat neticeleri tahmin edilmeye çalışılan hâdise meydana geldiğinde, bunun vukuundan önce ihtimâlî seviyede olan birçok durumdan sadece biri tahakkuk eder. Bu seviyede, çoklu ihtimal ve durumlar söz konusu olmayıp, varlık ve hâdise doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin durumlarından sadece birisiyle tarif edilebilir. Yani bu varoluş seviyesinde aynı anda hem iyi hem kötü olamaz. Dolayısıyla buradaki varlık ve hâdiseler artık hâricî elbise giymiş (meydana gelmiş) olduğundan, bunların kategorisi bit bilgi modeliyle açıklanabilir.

 

Kelâm âlimlerimizin varlıkları ve bunlara ait bilgileri asırlar önce tasnif ve inşa ettikleri âlem tasavvurlarının, bugün kuantum bilgi teorileriyle henüz yeni yeni hecelenmekte olduğunu görünce ne kadar derin ve şumüllü bir tefekkür dünyasına sahip olduğumuzu bir kere daha idrak ediyoruz.

Newton, cisimler için mekanik kanunlarını, Max Planck karacisim ışımasını, Einstein da fotoelektrik olayını keşfetti. Ama bazı şeylerin farkına varmamız gerekmektedir. Mekaniğin kanunları ve kuantum mekaniğinin prensipleri Newton ve Einstein'dan önce de vardı; ama bunların keşfedilmesi onlara nasip olmuştu.

Kâinatta bütün varlıklar çeşitli isimlerle bilinen kanunlara tâbi olarak davranır. Meselâ bir metaldeki elektronlar, Pauli'nin keşfettiği prensibe uymalarından dolayı metallerin iletkenlik, özgül ısı ve diğer hususiyetleri bu prensiple açıklanabilir. Elektronlara bakıldığında; ‘Pauli Dışarlama Prensibi'ne göre bir kuantum sisteminde, iki elektron aynı anda bir kuantum durumunda (yani aynı yerde) bulunamaz. Eğer ‘Her şeyi bu parçacıklar oluşturuyor.' denirse, o zaman bütün elektronlarda nihayetsiz bir ilmin ve kuvvetin bulunduğu kabul edilmiş olur. Ayrıca bu elektronların Pauli prensibini, kuantum mekaniğini ve diğer bütün kanunları bilmeleri gerekeceğinden, böyle bir durumun gerçek olması akıl dışı ve imkânsızdır.

1920'li yıllarda elektronun (parçacığın) belli bir yerde belli bir zamanda bulunma şansı ancak ihtimalî olarak hesaplanabilir hükmüne istinaden Einstein: ‘Tanrı zar atmaz.' derken bütün parçacıkların determinizm prensibine uyması gerektiğini düşünüyordu. Yanlışa düştüğü konu da buydu zaten. Einstein'in bu sözü, aslında kâinattaki bütün parçacıkların Allah'ın izniyle, ilim üzerine hareket ettiğine ışık tutuyordu. Görüldüğü gibi, her an yaratılan ve yaratılmış olan bütün zerreleri Allah'ın iradesine vermediğimiz takdirde bütün zerreler adedince zorluklara ve güçlüklere girmiş oluruz.

Kuantum mekaniğinde elektronların (parçacıkların) aynı anda farklı yerlerde bulunma ihtimali, yaratılışların ve daha sonraki bütün hâdiselerin ihtimalî olarak meydana geldiğini göstermez. Aksine, Kader defterinin (İmam-ı Mübîn) bu âlemdeki yaz-boz tahtası (Levh-i Mahv ve İsbat) gibi çalışan ve eşyanın yaradılışında Meşiet-i İlâhîye'yi gösteren kudretin tecelli şekillerini yansıtır. Kuantum mekaniğinin tespitleri, Allah'ın bütün zerrelerin hâkimi olduğunu destekler; çünkü gaybı ancak Allah bilir ve eşya üzerinde hüküm verme gücünü elinde tutan da yine O'dur. Bediüzzaman'ın Otuzuncu Söz'de dediği gibi: "Evet, zerre, acz ve cümûduyla beraber, şuurkârane büyük vazifeleri yapmakla, büyük yükleri kaldırmakla, Vacibü'l-Vücud'un vücuduna kat'i şehadet ettiği gibi, harekâtında nizamat-ı umumiyeye tevfik-ı hareket edip, her girdiği yerde ona mahsus nizâmatı müraat etmekle, her yerde kendi vatanı gibi yerleşmesiyle Vacibü'l-Vücûd'un vahdetine ve mülk ve melekûtun mâliki olan Zât'ın ehadiyetine şehadet eder. Yani, zerre kimin ise, gezdiği bütün yerler de onundur." 2 Kur'ân-ı Kerîm'de de, "Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Allah her şeye kadirdir."[6] buyruluyor.[7]

Dipnotlar
1- Bekir Karaoğlu ‘Kuantum Mekaniğine Giriş', Güven Kitap, 4. Basım, 1998.

2- Bediüzzaman, ‘Sözler' 30. Söz

3- Nielsen A. M. Chuang I. L. ‘quantum computation and quantum information' Cambridge university pres 2000

4- Bouwmeester D. Ekert A. Zeilinger A. (Eds.) ‘The physics of quantum information' Springer 2000

5- Preskill J. ‘Lecture Notes' http://www.theory.caltech.edu/people/preskill/ph229/ 1998

6- Werner R.F. ‘Some open problems in quantum information theory' arxiv:guanta-ph/0504166 21April 2005



[1] (A'raf, 7/40)

[2] (Sözler, s.498)

[3] (Tekvîr, 81/1-3)

[4] (29. Söz, İkinci Maksad, Dördüncü Esas)

[5] Prof.Dr. Osman ÇAKMAK

[6] (Âl-i İmrân, 3/189)

[7] Ömer Çakır / Sızıntı / Sayı:329 - Haziran 2006


Bu yazarin diger makaleleri

SN. BAY BAŞ YALAKA; HZ. MUSA İLE NE ALAKA?
  Başbakanlık sözcülüğüne ve Başmüşavirliğine getirilen Mehmet Akif Beki, yazdığı...
Devami
Orduya Amerikan Kumpası ve İSLAMCI MÜNAFIKLARIN KAFA YAPISI
  E. GKB İlker Başbuğ, savcılığa suç duyurusunda bulunmuşlardı. Genelkurmay eski Başkanı...
Devami
STRATEJİK HEDEF
  Ahmet Hocamızdan dinlemiştik: 1970'li yılların ikinci yarısında katıldığımız Erbakan Hocamızın...
Devami
EGEMENLİĞİMİZİN AB'ye DEVRİ, İDAMLIK SUÇTUR
  Anayasanın 6. maddesi: "Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir. Egemenliğin kullanılması,...
Devami
BÜYÜK İSRAİL AŞKI VE 3. DÜNYA SAVAŞI
 3. Dünya savaşı için iştahı kabaran ABD, İran ile nükleer...
Devami
"BEN" YERİNE "BİZ"
  Paradigma: İnsanın hayal ve arzularından, ahlâkî ve manevî ayarından,...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 6160

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR