Reşat Nuri Erol'un tespitiyle:
Dünyada;
1. a) Toprak, b) hava, c) su ve d) canlılar; bunların hepsi hormonlu karışımlarla kirlenmektedir.
2. a) Doğum kontrolü, b) ilaçlı tedavi tababeti, c) kitle imha silahları ve d) fuhuş serbestliği ile insan nesli dejenere olmaktadır.
3. a) Biyolojik, b) kimyasal, c) tahrip edici ve d) radyasyonlu atom silahları ile yeryüzü barut fıçısına dönmektedir. Bunlar bir patladı mı yeryüzü paramparça olacak durumdadır
4. a) İş, b) senet, c) rüşvet ve d) silahlı dağ/terör mafyaları sebebiyle ve saydıklarımızın tamamıyla insanlık -bizim "sosyal tufanlar" dediğimiz- kan denizi tufanına doğru yuvarlanmaktadır.
Dünyada bunlar olurken Türkiye'de de; a) Dış borç, b) işsizlik, c) bağımlı yargı ve d) şaşırtmacı dışa bağımlı millî olmayan medya Türkiye'yi felâketin eşiğine getirmektedir. Bunlardan sadece biri bile bir ülkenin uçuruma yuvarlanması için yeterlidir.
İnsanlık tarihte evrim geçirmiştir.
1. a) Doğu medeniyetleri doğar, insanlığa hukuk ve adil yönetim getirir. b) Buna dayanarak batı medeniyetleri doğar, teknikte ve ekonomide hamle geliştirir. c) Artık eski hukuk ve yönetim yeterli olmaz, bu da doğuda yeni uygarlığın başlamasını gerektirir. d) Bu döngü insanlar arasında devam edip sürmektedir. e) Tarihî dönemlerde bu döngünün ömrü bin yıldır, Hz. İsa'nın doğumuna tarihlenmişlerdir. Her şey hızlandığı için şimdi bu sürec çok daha kısa sürmektedir.
2. a)Her medeniyet önceki medeniyetin kirlerini ayıklayıp yararlı birikimleri üzerine doğar. b) Medeniyetlerden biri zirvede iken diğeri yeniden oluşmaya başlar. c) Medeniyetleri bir ulus kurar. d) Medeniyeti kuracak olan ulus iki üç asır öncesinden itibaren hazırlık yapar. d) Tarihte toplayıcılık, avcılık, çobanlık ve tarım dönemlerinden sonra "yerleşik uygarlık"ortaya çıkar. Hz. Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Hz. Muhammed (hepsine selâm olsun) "doğu uygarlıkları"nı kurmuşlardır. Birinci ve ikinci Mısır, Yunan, Roma, Bizans ile bugünkü Avrupa uygarlığı "batı uygarlıkları"dır.
Bugün;
3. a) III. bin yıl uygarlığı kurulmaktadır. b) Bu uygarlık peygambersiz ilk uygarlıktır; peygamberlerin yerini onların vârisleri olan ilim adamları almaktadır. c) Yeni kitap gelmeyecektir. Tevrat, İncil, Zebur ve Furkan insanlığa yol göstermişken; Kur'an eksiksiz dili ve metniyle yeni uygarlığın ana dayanağı olarak ortadadır. d) Şartlar, ihtiyaçlar ve gidişat gösteriyor ki yeni uygarlığı kurmak için Türkiye görevlendirilmiş bulunmaktadır. En son iki uygarlığın sentezi ile III. bin yıl uygarlığı oluşacaktır.
Batı uygarlıklarının anayasaları;
1) Ekseriyetin kararlarına,
2) ekseriyet seçimine,
3) hakim yönetimine,
4) merkezî yönetime,
5) hakim yargısına,
6) memur uygulamasına,
7) hakların dağıtılmasına,
8) faize,
9) gelir vergisine ve
10) fuhuş serbestliğine dayanmaktadır. Varsayımları bunlardır.
Doğu uygarlıklarının barış düzeni olan adil düzen anayasaları;
1) Ortak vekile,
2) temsilciyi değiştirmeye,
3) hâdim yönetime,
4) yerinden yönetime,
5) hukukta hakemliğe,
6) serbest meslek uygulamasına,
7) görevlerin verilmesine,
8) faizsiz kredileşmeye,
9) sermaye vergisine ve
10) iffetli aile müessesesine dayanmaktadır.
Her olayın bir kararlı hâli vardır. Elektrikte en zor problem anahtar açarken ve kaparken ortaya çıkar. Aşırı dalgalanmalar olur ve birden devre dışı kalma olayı gerçekleşir. Hattâ bu problemden dolayı kimi zaman motorlar yanar. Hayatınızda lamba yakarken veya söndürürken bu tür olaylarla karşılaşırsınız, anahtarı çevirdiniz mi lamba patlar.
Sosyal olaylarda da öyle birden bire geçişler olmaz. Bir düzenden başka bir düzene geçmek için geçiş uygulamalarına ve zamanına gereksinim vardır. Nasıl anne ve çocuk için en tehlikeli saatler doğum saatleri ise; sosyal olaylarda yeni doğum veya geçişlerde de aynı tehlikeler söz konusudur.
Türkiye belki üç asırdır batılılaşıyor ama bir türlü batılı olamıyor; imparatorluğunu yıktı ama hala batılı olamadı. Mustafa Kemal 1933'te 10. yıl nutkunu söylerken batılı olduğumuzu, ancak bundan sonra muasır medeniyetin fevkine çıkmamızı yani Batıyı aşmamız gerektiğini söyledi, şimdiki yöneticiler muasır medeniyetin fevkine/üstüne çıkmayı söylemekten utanıyorlar.
İktidar partisinin veya Türkiye'nin Anayasası böyle bir anayasa olmalıdır. Aksi halde, Allah korusun, Avrupa'nın zinacı faizci anayasası sorunları artıracak ve ülkemizle birlikte insanlığı ölüme götürecektir.
Yeni Anayasaya geçiş kriterleri ve önerilerimiz:
1- Ortak teklif sistemi. Topluluk herhangi bir konuda karar alacağı zaman önce öneriler ortaya konur, görüşler ortaya çıkar. Gruplar birer temsilci seçer. Temsilciler ortak vekil seçer ve onun istişarî kararlar almasını sağlarlar. Taraflar bu merhalede bu ortak vekilin aldığı karara uymak zorunda değildir; bu da tekliflerden biri olur. Sonra oylama yapılır. Ekseriyetin kararı yine geçerli olur. Zamanla taraflar "ortak vekil kararlarına uymayı" öğrenirler ve bu konuda adil düzene geçilmiş olur.
2- Ortak aday sistemi. Partiler adaylarını belirlerken ortak ön seçim yapılır. Herkes açık olarak kendisine temsilci seçer. Bir adayın seçilebilmesi için gerekli oyların en az yarısını alan aday ortak aday olmuş olur. Daha az alanlar aldıkları oyları başka adaylara devredebilirler. Bir aday seçilmesi gereken oydan fazlasını temsil edemez. Fazlasını istediğine devredebilir. Böylece ortak adaylar belirlenmiş olur. Adaylar istedikleri partiye başvurabilirler. Parti bunları kabul ederse listesinin başında yer vermek durumundadır. Kalanları parti istediği kimselerle doldurur. Böylece "ortak aday sistemi" ile ekseriyet demokrasisinden temsili sisteme geçilmiş olur. Hicret demokrasisi zamanla oluşur.
3- Sonradan kontrol sistemi. Bir görevli görevi yaparken tam yetkili olarak yapar. Gerekli kararları alır ve uygular; uygulanır. Sonra merkeze gönderilir. Merkez kontrol eder ve yanlışlık varsa düzeltir. Kötü niyet varsa cezalandırılır ama baştan müdahale edilmez. Zamanla bugünkü "merkezden görevlendirme sistemi" kalkar, yerinden görevlendirmeye dönüştürülür, böylece "yerinden yönetim sistemi"ne geçilmiş olur.
4- Yerel yöneticilere yetki sistemi. Resmi ve özel işlerde çıkan her türlü ihtilafların çözümü geçici olarak valilerin, kaymakamların ve bucak müdürlerinin yetkisine verilir. Onlara, vatandaşa karşı memuru kayırmanın devlete ihanet olduğu öğretilir. İşlerin aksamadan yürümesi için ne gerekiyorsa ona karar verilir. Mağdur edilenler sonradan mahkemeye giderek tazminatlarını alırlar ve bunu da devlet öder. Gadredenler yani mağdur edenler devlete öderler. Zamanla yöneticiler adil karar vermeyi öğrenir, hakemler sistemi devreye girer ve "yerel yöneticilere yetki sistemi" ile adil düzene geçilmiş olur. Hakim devlet hâdim devlet olur.
5- Hakemliğin asıl olması sistemi. Bugün yürürlükte olan hukukumuzda da hakemlik vardır. Taraflar baştan hakemliği kabul etmişlerse ondan sonra mahkemeye gidemiyor, hakemlere gidiyorlar. Ancak hiçbir şey yazmamışlarsa mahkemeye gidiyorlar. Yapılacak şey; sadece ‘hiçbir şey yazmamışlarsa hakemlere gidecekleri' kayda alınır ve avukatların hakemlik yapabilecekleri hükmü getirilirse, zamanla "hakemliğin asıl olması sistemi" yerleşir ve sistem işler hâle gelir. Ceza davalarında da bilirkişiler taraflara seçtirilir. Biri bir bilirkişi seçer, diğeri de bir bilirkişi seçer; baş bilirkişiyi de onlar seçer. Hakim bunların raporuna dayanarak karar verir. Reddedip yeniden başka bilirkişi atamalarını isteyebilir.
6- Yarım mesai sistemi. Bugün bürokratlar kaçak olarak dışarıdaki işlerde çalışıyorlar. Bürokratlar eşleştirilecek; biri öğleden evvel çalışırsa, diğeri öğleden sonra çalışacak, resmi işler aksamayacak. Veya bir gün çalışırsa diğer gün çalışmayacak. Memurlar görevli olmadıkları bir alanda veya yerde iş yeri kuracaklar ve serbest iş yapacaklar. Böylece halkı ezen ve hayat pratiklerini bilmeyen bürokrat tipi yerine, iş hayatı içinde yoğrulmuş ve halka kolaylık sağlayan bürokrat tipi yetiştirilecektir. Kendilerine faizsiz kredi de verilecek, böylece serbest mesleğe geçişleri sağlanacaktır.
7- Mevzuat sistemi. Kamuya ait bütün işler mevzuatla tanımlanacaktır. Görev nedir, görevli kimdir, yetkileri nelerdir, sorumlulukları nelerdir? Görevlinin hakları nelerdir? Hizmet alanlar kimlerdir? Hizmet alanların yükümlülükleri nelerdir? Bütün bunlar açıkça tanımlanacak ve görevlinin masasında halka açık olarak bulundurulacaktır. Eğer mevzuat yapılmamışsa görevli mevzuatı kendisi hazırlayacak, mülki amire onaylatacak, ondan sonra "mevzuat sistemi" ile göreve başlayacaktır. Yani yalnız haklar değil, görevler de sayılacak ve görevleri kimin yapacağı belirlenecektir.
8- Çalışana faizsiz kredi sistemi. İşveren işçiyi çalıştıracak, işçinin ücretini kamu ödeyecek, sistem işvereni borçlandıracak; ama en önemlisi, işveren bunu faizsiz borçlanacaktır. Ödemesi hâlinde kredisi artırılacak, ödeyemediği zaman kredisi azaltılacaktır. Kesinlikle cebrî icraya gidilmeyecek. Sonra bu sistem ham madde kredisi için de uygulanacak, böylece faizsiz ekonomik sisteme geçilecektir.
9- Elektrikle vergi tahsili sistemi. Kartlı saat ve sorumlu dağıtıcılar usulü ile elektrik kaçağı kolaylıkla önlenir. Vergiler sektöre göre elektrik bedeli ile tahakkuk ettirilir. Vergi mal makbuzları olarak alınıp satılır. Böylece "sermaye vergisi sistemi"ne geçilmiş olur.
10- Sözleşmeli eşlik sistemi. Bugünkü zina serbestliği yerine, "iffetli aile müessesesine" geçilecek, evlilikler karşılıklı mükellefiyetlerin yazıldığı "sözleşmeli eşlik sistemi"ne dayanacaktır.
Görülüyor ki; Batı'nın "merkezî sistemi"nden Doğu'nun "hükümler sistemi"ne geçmek için ara çözümler bulunabilir. İktidar partisi veya muhalefet böyle bir anayasa hazırlamalı, herkes bilime saygılı olmalıdır. Bilmek ve bilime saygılı olmak; her söze kulak verip en iyisine uymakla olur.21[1]
Büyük Ortadoğu Projesi'nin "Sivil Anayasası"
Barış Doster'in bu başlık altındaki yazdıkları oldukça önemliydi:
2 Temmuz 2007 genel seçimlerinde halkımız tercihini ABD, AB, Güney Kıbrıs, 'Yunanistan, Barzani ve Talabani'yle aynı yönde ortaya koyunca, bu güçlere ek olarak, ülke içinde de numaracı cumhuriyetçilerin, siyasal İslamcıların ve etnik bölücülerin alkışlayacakları bir düzeni yaşama geçirmek farz olmuştur. "Yeni" ve "sivil" anayasa bu amaçla hazırlanmaktadır. Kamuoyunda tartışılan 2. cumhuriyet de, bu anlamda, anayasanın destekçileri, hazırlayıcıları ve amaçları ile örtüşmesi dolayısıyla yerine oturan bir tespittir. Hazırlanan anayasa 2. cumhuriyet zihniyetinin anayasasıdır ve sipariş üzerine bu anayasayı hazırlayanların sicili bu tanımla örtüşmektedir. Durum böyle olunca da ABD destekli ılımlı İslam'ın, dinler arası diyalogun (hinler arası diyalog da diyebilirsiniz), federasyonun, yurttaşın müşteri yerine konulmasının, kamusal, toplumsal, ulusal olan ne varsa tasfiye edilmesinin anayasal güvenceye alındığını söylemek abartılı olmaz.
Her ne kadar "yeni anayasa" dense de, anayasanın özü çok da yeni değildir. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile çerçevesi çizilmiştir. Zaten BOP kapsamında eşbaşkan olmakla övünen, AB'ye verdiği ödünleri gündüz vakti havai fişek patlatarak kutlayan, ikiz sözleşmelere imza atan, ABD'li yetkililerle özel anlaşmalar imzalayan bir kadronun talebiyle gündeme gelmiştir. Hazırlanma süreci de, amacına ve ruhuna uygundur. Nasıl KKTC gözden çıkarılırken, Rauf Denktaş'tan gizli pazarlıklar yapılıp, ona danışılmadan, ona rağmen AB'ye, Yunanistan'a ve Güney Kıbrıs'a sözler verilmişse, yeni anayasa hazırlanırken de aynı yöntem izlenmiştir. İçeriğinden Talabani ve Barzani'nin haberi vardır, AB'nin haberi vardır, ABD'nin haberi vardır ama bir tek Türk Ulusu'nun haberi yoktur. Siyasi partilerin ve ilgili kurumların haberi yoktur. Meslek odalarının, üniversitelerin, baroların, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin haberi yoktur.
Anayasanın içeriği kadar, yapılış yönteminin, yapılış sürecinin, yapılış amacının ve yapan kadronun da önemli olduğu dikkate alındığında, tadil edile edile kevgire dönen 1982 anayasasından daha ileri, daha demokratik, daha katılımcı, daha şeffaf olmadığını söylemek abartılı olmaz. Zira sayısal çoğunluğu milli irade sanan bir zihniyetin siparişidir ve bu bağlamda, dünyanın en tehlikeli diktatörlük biçimi olan çoğunluk diktasına dayanarak çıkarılması da hiç garip değildir.
Yeni anayasanın, hem uluslararası olan her şeye tapınma ve onun desteğini arkalama meraklısı olması, hem de ulusal olan her şeyden nefret etmesi nedeniyle, uluslararası tahkimi kural haline getirmesi hedefini açıklamaya yeterlidir. Türk yargısının devre dışı bırakılması, özelleştirmenin esas olması açısından da gereklidir bu tutum. Çünkü BM kararlarının, AB taleplerinin, uluslararası anlaşmaların ulusal hukuktan üstün tutulması bu siyasal programın ve iktidarın özüyle, göreviyle, varlık nedeniyle, yerli ve yabancı destekçileriyle, amaçlarıyla uyumludur.
Üzerinde büyük fırtınaların koparıldığı türban dâhil olmak üzere, başka türlü yollarla çözülebilecek olan pek çok meselenin anayasada çözülmeye kalkışılması da ABD destekli ılımlı İslam projesi açısından mantıklı bir yaklaşımdır. Halkımızın önemli bir bölümünün yolsuzluktan, yoksulluktan, eşitsizlikten, eğitimsizlikten, kayırmacılıktan, iltimastan, torpilden, ülkenin bütünlüğünden, bağımsızlığından, egemenliğinden, bu uğurda şehit düşen gençlerimizden esirgedikleri duyarlılığı, türbana göstermesi de böyle bir adım için gereken siyasal-toplumsal iklimi yaratmaktadır zaten. "Sayısal çoğunluk her istediğini yapar" anlayışı, bu çoğunluğun canının çektiği her şeyi anayasaya koyacağına da inandığı için, aynı zamanda anayasa hukuku profesörü olan YÖK Başkanına, herkesin kendi işini yapması gerektiğini söyleyebilmiştir.
Oysa herkesin kendi işini yapmasını istemek, vatandaşlık kavramına terstir. Çünkü yurttaş, kendi üzerine vazife olmayan konularda da söz sahibi olan, kararların oluşması, alınması sürecine katılan kişidir aynı zamanda. Herkesin kendi işini yapmasını istemek, siyaseti siyaset esnafına, siyaset bezirgânlarına bırakmayı istemek ya da olağanüstü bir seçkinler diktatörlüğü yaratmayı arzulamaktır. Zira "Herkes kendi işini yapsın" zihniyeti esas alınırsa, siyaseti sadece siyasal bilgiler fakültesi mezunlarının yapması gerekir. 'Bu mantığa göre içişleri bakanlarının, polis koleji ve polis akademisi mezunu birinci sınıf emniyet müdürlerinden, savunma bakanlarının orgenerallerden, kültür bakanlarının sanat tarihi profesörlerinden, milli eğitim bakanlarının eğitim fakültesi dekanlarından, spor bakanlarının da milli atletlerden ya da spor akademisindeki profesörlerden yapılması gerekir. Tahmin ve takdir edileceği üzere, böylesi bir seçkincilik, eski Yunan düşünürlerinin bile aklına gelmemiştir.
Sorunların sadece yasalarla çözülemeyeceğini görmeyen, ama sipariş bir anayasayla, anayasal diktatörlüğün önünü açan bir anlayış, ruhuna, amacına, varlık nedenine koşut olarak, sosyal devletin özünü ve araçlarını anayasadan çıkararak, sadaka ekonomisinin de altyapısını hazırlamıştır. Kamusal planlama ve kamusal denetim zaten söz konusu bile değildir bu "yeni ve sivil anayasada". Çünkü kamu bilinci, kamu yararı, kamu çıkarı değil, özel, özelin de ötesinde yandaş çıkarı gözetilmektedir ki, bu tercih biat kültürünün de gereğidir.
Anayasanın yansız, tarafsız, bilimsel, demokratik olmaması için başka önlemler de alınmıştır elbette. Mesela Anayasa Mahkemesi'nin üye sayısının 17 olması ve 8 üyeyi TBMM'nin seçmesi, yüksek yargıçların, TBMM kulislerinde, milletvekili ve bakanlarla kendileri için kulis yapmaları anlamına gelmektedir. Bu durum siyasetin hukuka en derin şekilde etki etmesi, hukukun siyasallaşması demektir. Başbakanın yetkilerinin az değil, tersine çok fazla olduğu dikkate alınırsa, hele de ülkemizdeki parti liderlerinin milletvekilleri üzerindeki dehşetengiz ağırlığı, otoritesi göz önünde bulundurulursa, yüksek yargıçların yaklaşık yarısını başbakanın atayacağını söylemek abartılı olmaz.
Türkiye'de, yasalardan önce anlayışın, zihniyetin, yaklaşımın, tutumun, tavrın değişmesi gerekir. Kadrolaşmanın temizlik görevlisinden müsteşara dek uzandığı bir siyasi yapıda, İngiltere Başbakanının kamu bürokratları arasında sadece müsteşarını değiştirebildiğini anımsatmak anlamsız görünebilir. Valilik ve belediye başkanlığının birleştirilmesi ve büyük yetkilerle donatılan bu kişinin seçimle göreve gelmesi, yerel yönetimlere vergi koyma yetkisi verilmesi, giderek eğitim ve sağlık hizmetlerinden başlamak üzere, devletin ulusal görevlerinin, kamusal hizmetlerinin yerele devredilmesi, yerel yönetimin eyalete, parlamenter sistemin de başkanlık sistemine dönüşmesinin altyapısını hazırlamaktadır. Bu süreç birden, aniden, hızla değil, ağır ağır, bekleye bekleye, sindire sindire tamamlanacaktır. "Milli Görüş gömleğini çıkaranların" hedefe ulaşmak için bindikleri "demokrasi tramvayı" da ağır işlemektedir zaten.
Siyasi parti genel başkanlarında yaygın biçimde görüldüğü üzere, her şeye hükmeden, son süreçte görüldüğü üzere milletvekillerinden bakanlara, bürokratlardan cumhurbaşkanına dek herkesi atayan bir anlayışı da ancak başkanlık sistemi tatmin edebilir. Yürütmenin güçlendirilmesine karşılık yargının zayıflatılması, başbakana büyük yetkiler verilmesine karşılık, devletin önemli kurumlarının, bürokrasinin güçsüzleştirilmesi bu kapsamda ele alınmalıdır.
Ama bu anlayışın Türkiye'nin devlet geleneğiyle, siyasal kültürüyle benzeşen yanı yoktur. Milli Mücadele'yi yapan Gazi Meclisin demokratlığı ve katılımcılığı da günümüzde söz konusu olmadığına göre, "yeni anayasayı", sırf siparişi veren ve alan kadronun meslekleri nedeniyle "sivil" olarak nitelemek anlamsızdır. Çünkü anayasayı eşitlikçi, özgürlükçü, demokrat, sosyal yapan şey, hazırlatanların ve hazırlayanların mesleğinden ziyade, ruhudur, tercihleridir, yaklaşımlarıdır. Bu yüzden 27 Mayıs Devrimi'nin ürünü olan 1961 Anayasası, döneminin en çağdaş, ilerici ve katılımcı anayasalarından biri olarak tarihe geçmiştir ve bu niteliği bugün de geçerlidir.
Yeni anayasanın "sivil" olması için, onu renksiz, kokusuz, tarafsız yapmak adına gayret edilen, ama şu an için başarılamayan şey, Cumhuriyet'in temel niteliklerinden, kazanımlarından, devletin kuruluş felsefesinden, ülkenin tekliğinden ve ulusun birliğinden yana da taraf olmamasını sağlamaktır. Toplumsal çıkardan, ulusal değerlerden, kamu önceliğinden yana taraf olmayan, bunu da kerameti kendinden menkul bir "sivillik" adına pazarlayan bir anlayış, eşitliğin özünün ve bunu sağlayacak asgari araçların olmadığı bir anayasal düzende, özgürlüğün ve tarafsızlığın açıkça güçlüden, zenginden, ezenden yana olmak anlamına geldiğini elbette bilir. Ama görüşü ve görevi gereği bu gerçeği dillendiremez. Çünkü sipariş üzerine yaptığı şey, Türkiye'nin çıkarlarına karşı ABD ve AB'nin çıkarlarını savunan bir metin yazmaktan ibarettir. Siparişi verenin Irak'taki işgalci ABD askerlerinin ülkelerine sağ salim dönmeleri için dua ettiği, terörist başına "sayın" diye hitap ettiği, buna karşın şehitlerimize kelle deyip, askerliği yan gelip yatılan bir yer olarak gördüğü dikkate alınırsa, siparişi alanlar görevlerini yapmaktadırlar. "22[2]
Doç. Dr. Yaşar Hacısalihoğlu'nun endişeleri de yerindeydi:
Yeni anayasa hazırlığı ve küresel egemenlik
Yeni anayasa hazırlığı yeni dönemin en önemli tartışma zeminini oluşturuyor. Toplumun her kesimini, ülkenin geleceğini, devletin yapılanmasını ilgilendiren yeni anayasa oluşturma çabası; özel bir ekibin alınan bir siparişi karşılanması anlayışıyla yaratılıyor. Bu biçimiyle yeni anayasa çalışmaları ve çalışanları; geniş halk kitlelerin mutluluğunu, refahını, zenginleşmesini ve bu zenginliğin adil bölüşümünü, başı dik, onurlu ve bağımsız bir millet olarak yaşama kararlılığını kendine dert edinmiyor. Edinmesi de beklenmiyor. Çünkü bağımsızlığı zedelenmiş, teslimiyete boyun eğdirilmiş bir ülke ve toplum hedefi güdenler için geniş halk kitlelerinin ekonomik refahı ve bağımsızlığı köreltilmesi gerekenler arasında yer alıyor.
IMF, AB ve ABD vesayetini engelleyebilecek bir içerik taşımak bir yana tam da bu zeminde bağımlılığı kalıcılaştıracak tuzaklar içeriyor.
Bu durum çok da şaşırtıcı değil. Çünkü böyle bir yeni anayasa hazırlama isteği ve çabasının arkasında bu üç aktör öne çıkıyor.
Buna göre; dışişleri Bakanı, baş müzakereci Ali Babacan, AB Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn'le görüşerek; yeni anayasa taslağı konusunda bilgi veriyor ve Kopenhag kriterlerine uygun olacağı güvencesini dile getiriliyor. Olli Rehn îse, Türkiye'nin AB üyeliliği konusunda tamamen müzakere çerçeve belgesine bağlı kalınarak onun temel alınacağını belirtiyor. Buna göre aslında oynanan oyun gayet açık. Müzakere çerçeve belgesinin içeriği Türkiye'nin tam üyeliğini değil, kapısına nasıl uzun dönemli bağlanacağını tarif ediyor.
Türkiye'nin özel koşullarına göre hazırlandığını itiraf eden bu belgede Türkiye'nin aşması mümkün olamayacak hususları içerdiği unutulmamalı.
Azınlıkların Lozan dışına çıkılarak genişletilmesinden, uluslararası ve ikili anlaşmaların AB müktesebatına uymaması halinde geçersiz kalacağından, müzakerede başarısızlık halinde Türkiye'nin AB ye en güçlü bağlarla demirlenmesinden, müktesebatın değişim halinde olduğundan, Türkiye'nin uyması gerekenlerin sadece konsey kararlarıyla sınırlı olmadığından, örneğin bugüne dek en saldırgan dilin kullanıldığı AB parlamentosu kararlarına da uyulması gerektiğinden, Kıbrıs Rum Kesiminin NATO'ya üyeliğinin Türkiye tarafından engellenmemesinden, sınır uyuşmazlıklarının sadece barışçıl yöntemlerle çözümlenmesi gerektiğinden, Türkiye'nin AB'nin hazmetme kapasitesini dikkate alması gerektiğinden, serbest dolaşıma, tarım ve yapısal fonlara kalıcı kısıtlamalar getirilebileceğinden söz eden bir belgenin temel alınması, Türkiye'nin temellerinin zaman içinde ortadan kaldırılacağı anlamına gelir. Bu müzakere değil çözülme sürecidir. Îşte AB referanslı yeni anayasanın hedefi de bu çözülmeyi kolaylaştıracak yolu açmaktır. Demokrasi ve özgürlükler kılıfı altında ülkeyi Batı emperyalizminin boyunduruğuna sokmanın anayasal çerçevesi ve katkısını ortaya koymaktır.
Her zaman olduğu yine bilenen çevrelerin, zihinleri işgale uğratma yöntemini işlettiği gözden kaçmıyor. Yine kavramlarla oynanıyor. Örneğin "sivil anayasa" deniyor. Böylece ne kadar demokrat ve özgürlükçü içerik taşıdığına dair etkilendirme yapılıyor. Ve her zaman olduğu gibi etiketle sınırlı kalıyor. Asla özünü yansıtmıyor.
Anayasanın renksiz ve ideolojisiz olması gerektiği söyleniyor. Bu konuda da zihinler bulandırılıyor. Oysa geleceğe dair iddiası olan her ciddi ülkenin anayasaları renklidir kurucu ruhu, felsefi, siyasal ve toplumsal bakışı vardır. Yani anayasalar ideolojiktir. O ülkenin vazgeçilmezlerini, varlık nedenlerini, kurucu temellerini ve buna dayalı ilkeleri ve gelecek iddiasını açıkça dile getirir. Başta Batı ülkeleri olmak üzere ciddi her ülkenin anayasa niteliği böyledir.
Ve yine aynı çevreler her zaman olduğu gibi açıkça söylenemeyenler için maskeler, örtüler ve efsunlu, çekici kavramlara başvuruyor.
Söylenenin tam aksine yeni anayasa taslağı da ideolojiktir. Ve buna bağlı olarak siyasal bir motifi ve rengi vardır. Bu motif ve renk maalesef yerli değildir. Bağımlılığı kolaylaştırmanın ve kalıcılaştırmanın içeriğini taşır.
Bu durum işgallerin, yeni sömürgeciliğin ve buna dayalı projelerin geliştirildiği bir dönemde özel bir çabaya işaret ediyor. Küresel egemenliğin sağlanması konusunda kafa yoran, çeşitli projeler üreten çevrelerin bir süredir dile getirdikleri yeni devlet yapılanması aslında stratejik bir hamle işlevi taşıyor. Türkiye'de başlatılan sivil anayasa ve buna bağlı olarak yapılan 2. cumhuriyet vurgusu, devlet yapılanması üzerinden ülkeyi emperyalizmin oyun alanı haline getirilebilmenin dışavurumudur. Bu durumun küresel efendilerle olan ilişkisini daha net anlayabilmek için CFR'nin (Council on Foreign Relationsion) başkanı, Bush'un güvenlik işleri özel yardımcısı ve bir dönem ABD dışişleri bakanlığı siyasi planlama dairesi başkanı Richard Haas'ın kaleme aldığı "Müdahale" isimli kitabı oldukça aydınlatıcı içerik taşıyor. Haas'a göre;"… Güç politik değişimi nispeten mümkün kılacak bir çerçeve yaratabilir. ama olağanüstü istihbarat ve biraz şanstan da daha fazlası olmaksızın, gücü kendi başına spesifik siyasal değişiklikleri ortaya çıkarması pek mümkün değildir. Böylesi değişiklik olasılığını arttırmanın tek yolu, milli inşa etme gibi hayli kapsamlı müdahalelerden geçer. Bu ise, önce bütün muhalefeti yok etmeyi ve sonra da başka toplumu temelden yeniden yapılandırmayı mümkün kılacak işgali gerektirir".
Bu yaklaşım; ulusları ve ülkeleri ABD'nin boyunduruğuna sokabilmenin planıdır. Bu tür planlar geçmişten günümüze farklı çehreleriyle daima varolmuştur. Yine günümüze ait ve Haas'ın söylediklerinin bir başka tarzını gerek Fukuyama gerekse Huntington'da ileri sürmüştür.
Fukuyama'nın son zamanlarda yayınlanan "Devletin İnşası-21 Yüzyılda Dünya Düzeni ve Yönetişim" kitabında Huntington ise "Devletin Yeniden Yapılanması" isimli çalışmasında mevcut devlet biçimlerinin (ABD ve Batı ülkeleri hariç) küresel sistemin ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırılmasının gerekliliği üzerinde durmuşlardır.
Tüm bu stratejik hamleler için Türkiye hiç kuşku yok ki hedefteki ülkedir. Yeni anayasa oluşturma çabası ise küresel stratejik hamlelerin en kestirme yoludur.23[3]
[1] 17-18.10.2007 / Milli Gazete
[2] jeopolitik / Ekim.2007
[3] jeopolitik / Ekim.2007

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Allah (CC) Kur'an-ı Kerimde şöyle buyurmaktadır! “Şeytan'ın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?"…
Bu reçeteleri bizlerin anlayabileceği şekilde şiir haline getiren muhterem Üstadımızdan Allah razı olsun.. Katmanlarını kavrayabilmeyi,…
Milletimizin artık bu Suriye yalanlarına kanmaması gerekiyordu. Şara'nın gelişinin ilk gününden bu yana sürekli olarak…
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…