YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69e3d9e448769
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 8 7
Bugün : 56870
Dün : 64668
Bu ay : 1036143
Geçen ay : 1803365
Toplam : 53181201
IP'niz : 216.73.217.119

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

AİHM'den "din"siz bir karar çıkıyor

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi derslerine yapılan itiraza ilişkin bir başvuruda Türkiye'yi haksız buldu.

AİHM, 1. ek protokolün 2. maddesinin ihlal edildiği görüşüne vararak, başvuruyu yapan kişiye Türkiye'nin mahkeme masrafı olarak 3 bin 726 avro ödemesini kararlaştırdı. Gerekçeli kararda, "eğitim sırasında, devletin, ebeveynlerin dini inançlarına saygı göstermesi gerektiği" belirtildi.

Türk hükümeti adına savunma yapan avukat Münci Özmen, AİHM içtihadına göre eğitimi düzenlemenin devletin yetki ve sorumluluğu altında olduğunu ifade etmiş ve "yasaların ailelere, kurumsal eğitimi çökertme hakkı tanımadığını" söylemişti. Başvuru sahibinin avukatı Kazım Genç, "Türkiye'deki uygulamanın laiklik ilkesine tamamen aykırı olduğunu, laiklik ilkesi gereği devletin din dersi veremeyeceğini, sadece din derslerini gözetim ve denetim altında tutabileceğini" ifade etmişti.

Alevi inancını benimseyen Hasan Zengin isimli vatandaş, AİHM'ye 2004 yılında yaptığı başvuruda, "Türkiye'nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin din ve vicdan özgürlüğüyle ilgili 9. maddesine aykırı olarak: "zorunlu din eğitimi" verildiğini söylemiş ve düzeltilmesini istemişti.

Bu karar, şeytanlık kokuyor

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, kararı batının din düşmanlığını yansıtıyor.

Söz konusu kuruluşun ‘Eğitimde Yaratılışçılığın Tehlikeleri' ismini taşıyan 1580 sayılı kararı, ana hatlarıyla: ‘Var olan her şeyin Cenab-ı Hak tarafından yaratılmış olduğu' şeklindeki görüşün okullarda öğretilmesinin, insan hakları açısından ‘bir tehdit halini alabileceğini' ileri sürüyor ve ‘toplumların ve demokrasilerin geleceği için evrim'in bilimsel bir teori olarak öğretilmesi şarttır' diyor.

Konuyu şöyle basitleştirebiliriz: Evrim Teorisi, hayatın tesadüfen var olduğunu ileri sürer. Teoriye göre, canlılar önce tek hücreli olarak kendiliğinden meydana çıkar ve sonra evrimleşerek her nasılsa çok hücreli olur.

Bütün bitkilerin, hayvanların ve tabii ki insanların bugünkü hali ise zamanla, evrimleşerek gerçekleşmiş. Yani teori böyle diyor.

Altı üstü bir teori!.. Teori ve safsata, müspet (ispatlanmış) bilim gibi sunuluyor

Evrim Teorisi, hemen bütün dünyada okullarda öğretilen bir teori. Ama adı üzerinde, bir teori olmasına rağmen, birilerine göre gerçeğin ta kendisi olarak kabul ediliyor ve dahası ‘bilimsel' kılıfı da giydirilerek herkesin bunu  kabul etmesi gerektiği, kelimenin tam anlamıyla, dayatılıyor.

Canlıların tesadüfen var olması ve yine bir anlamda tesadüfen mevcut hallerine gelmelerinin, akıl açısından mümkün olmaması ve bunu savunan bir teorinin bilimsel yaftasını taşımasının garabeti bir yana, söz konusu teorinin doğru olma ihtimali ile alakalı olarak hiç değilse tek bir delil olmaması, işin en ilginç taraflarından birisi.

Normal şartlar altında bu görüşte olanların, tarih içerisinde canlıların bir halden diğerine geçişi ile alakalı olarak delil sunmaları bekleniyor.

Eğer böyle bir şey olabilecekse, bunu kendilerine sağlayacak ilim dalı da, Paleontoloji, yani ‘fosil bilimi'.

Şu anda bilim dünyasının elinde oldukça fazla sayıda fosil mevcut ve herkesin üzerinde ittifak ettiği binlerce, on binlerce ve hatta milyonlarca yıllık fosillerin tamamı, evrimcileri yalanlıyor.

Fosil bilimi, canlılar bugün ne halde iseler, milyonlarca yıl önce de aynı olduklarını açık-seçik ortaya koyuyor.

Fosiller gerçeği haykırıyor!..

Canlıların halden hale geçerek bugünkü duruma geldiğini savunan evrimciler, bilhassa günümüzde var olan fosillerden bir tanesinin bile kendilerini desteklemiyor olmasını, görmezden geliyorlar.

Bir gün mutlaka, kendilerini doğrulayacak en azından bir fosil bulmayı ümit ederek beklemeyi, bu arada bazen de böyle bir fosil oluşturmak için çabalamayı tercih ediyorlar.

Fosiller, bir tanesi bile kendilerini doğrulamayan fosiller, geniş kalabalıklar tarafından görüldüğünde de, canları sıkılıyor.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nin kararında Bilim Araştırma Vakfı'ndan ve Adnan Oktar'dan bahsedilmesi de, bu açıdan çok anlamlı.

Bilim Araştırma Vakfı, çeşitli yerlerde yürüttüğü fosil sergisi faaliyetlerinden sonra, 3. cildini de yayınladığı Yaratılış Atlası ile, evrimcilerin yalanlarını ortaya koyuyor.

Tekamül'den bahseden Evrimcilerin en çok güvenmesi gereken bilim dalının bile onları yalanladığını ortaya koyan ve kelimenin tam anlamıyla bilimsel olan bu eser, evrimcilerin tüylerini diken diken ediyor.

Yani kendilerine evrimciler adını veren bu kesim, bilimsel takılıyor ve ağızlarını her açtıklarında ilimden, bilimden bahsediyor; ama ilmi gerçekler karşılarına çıktığı zaman da, her nedense akıl ve mantıkla bağdaşmayan, tuhaf yol ve yöntemlere başvuruyorlar…

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nin kararı da, işte tam olarak bu çeşit bir şey.          

Bu konu biraz daha üzerine eğilmeyi de hak ediyor aslında. Çünkü esas tehdit, Yaratılışın değil evrimin öğretilmesinde 

Ve bu son kararı aldıranlar da, bu durumun bal gibi farkında oldukları için, bunu gözlerden gizlemeye çalışıyorlar…61[1]

Nuray Mert, kendi gazetesini eleştirdi: "Bilim budalalığı" yaygınlaşıyor

Yaratılışa inanmak, insan haklarına ve demokrasiyle ters düşer demek, tüm inananları hedef alan ithamlardır. Dünyada ters giden her şeyden dini inançları sorumlu tutmak gibi bir şaşılığın pompalandığı bir dönemde, bu tür yaklaşımların sığlık ötesinde fazladan siyasi anlamlarını sorgulamak durumundayız.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, 'Eğitimde Yaratılışçılık Tehlikeleri' başlıklı 1580 No'lu bir karar almış, bizim gazete de pazar

günü, bu haberi, 'Yaratılış teorileri insan haklarına tehdit' ve 'Evrimin öğretimi demokrasi için şart' manşetleri ile verdi. Tek kelime ile son derece dayatmacı bir anlayış ve davranış. Onun ötesinde, sergilenen, pozitivist, bilim budalalığı.

Bilim, mevcut fizik ve biyolojik dünyanın keşfi, bu keşiften hareketle, fizik dünyada insan konforu lehinde icatlar ve biyolojik dünyada insan sağlığına yönelik gelişmelerin temelini oluşturur. Varoluşla ilgili soruların cevabını vermez, veremez. Bu, felsefe, yani spekülasyonun alanıdır. Bu alanda fikir yürütülür, hiçbir şey ispat edilmez, doğrulanıp, çürütülemez. Evrim teorisi de, adından da anlaşılacağı gibi bir 'teori'dir, yani varsayımdır…

Yeni dünya düzeninin kışkırttığı çatışma ortamının yeni bahanesi din ve medeniyet savaşı olduğu için, kültürel alanda 19. yüzyılın tartışmalarına geri döndük. Her şeyden dini inançları sorumlu tutma anlayışı, bazen doğrudan, bazen dolaylı yoldan bu yeni çatışma ortamını besliyor, dikkatleri bu konu üzerinde yoğunlaştırmaya devam ediyor.

Daha ziyade ABD'de yaygınlaşan, evrimci teorilere karşı 'akıllı tasarım' tezleri, ilahiyat, yani din felsefesi açısından son derece sığ yaklaşımlardır. Yaratılış tezi diyerek olayı genellemek, bu sığ tezler üzerinden, kadim dini düşünce geleneklerini yok saymak, bunlar üzerinden kolayca onları çürütmeye çalışmak gibi bir çabaya hizmet ediyor. Yaratılışa inanmak, insan haklarına ve demokrasiyle ters düşer demek, tüm inananları hedef alan ithamlardır. Dünyada ters giden her şeyden dini inançları sorumlu tutmak gibi bir şaşılığın pompalandığı bir dönemde, bu tür yaklaşımların sığlık ötesinde fazladan siyasi anlamlarını sorgulamak durumundayız.

Unutmayalım ki, Irak, ne orada kökten dincilik tehlikesi olduğu için ne de Bush, Evanjelist olduğu için işgal edilmedi. Dünyanın yeniden paylaşımı savaşlarının alanı olduğu için işgal edildi. Evrimci düşünce, bilim, demokrasi diye ortalığı kasıp kavuran Avrupa da nihayetinde, olanları oturup seyretti. Evrimci düşünce ile toplumsal-siyasal olaylar arasında bir bağ kurulacaksa, modern düşünce temelli medeniyetin bilim, teknoloji, evrim diye diye, siyasal alanda, hâlâ orman kanununa boyun eğmek noktasında kaldığını hatırlamakta fayda var.62[2]

CHP'nin bir zamanlar laikliği kaldırmayı bile tartıştığı unutuluyor!

1954 seçimlerinde CHP, DP karşısında ikinci kez yenilgiye uğradı. Seçimlerin ardından kendini rejimin bekçisi ilan eden CHP'de laiklik ilkesinden vazgeçilmesi bile tartışıldı.

CHP'nin 26-30 Mayıs 1954 tarihleri arasında gerçekleşen 11'inci kurultayında partiye yeni bir hüviyet kazandırılması istendi. Bazı delegeler, partinin laiklik ve devletçilik ilkesinden vazgeçmesi gerektiğini savundular. Altı oktan ikisini kırmak isteyenlerin gerekçeleri ise bu ilkelerin halkça benimsenmemiş olmasıydı. Onlara göre CHP bu nedenle seçim kaybediyordu. Tartışmalara son noktayı genel başkan İsmet İnönü koydu. İnönü, laiklik ve devletçilikten vazgeçilmesi yönündeki görüşlere karşı çıkarak bunun önemli bir yarar sağlamayacağını söyledi. İsmet Paşa'ya göre muhalefetteki CHP, bu konularda DP ile yarışamazdı. İnönü bu yüzden eski ilkelere bağlı kalmanın en akıllıca iş olacağını söyledi… Konuyla daha detaylı ilgilenmek isteyenler CHP'nin 11'inci kurultay tutanaklarını ve dönemin gazetelerini inceleyebilir.63[3]


[1] 10.10.2007 / Ekrem Kızıltaş / Milli Gazete

[2] 09.10.2007 / Nuray Mert / Radikal

[3] 08.10.2007 / Hüseyin Özalp / Star 

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of İsmet SEZGİN

İsmet SEZGİN

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...