YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69e7994bc0ab8
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 7 0 0
Bugün : 44715
Dün : 58085
Bu ay : 1203560
Geçen ay : 1803365
Toplam : 53348618
IP'niz : 216.73.217.119

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

Aktütün karakoluna yapılan silahlı saldırının ardından zaman zaman alevlenen: “ne olacak bu memleketin hali?” tarzı yazıların yoğunlaştığı günlerdeyiz. “Tertemiz alnından vurulup yatan” şehitlerimizin kanları ve arkalarında bıraktıkları yakınlarının gözyaşları henüz kurumadan, bunları bahane ve istismar ederek, TSK’yı yıpratma gayretlerini ibret ve nefretle seyretmekteyiz.

Eski bir silahlı kuvvetler mensubu ve yaşadığı kıta hayatının hemen hemen hepsi de bahsi geçilen karakollarda ve arazilerde geçmiş olan biri olarak, hem askeri hem de siyasi bazı tespitlerimi bir çoğu şehit düşen silah arkadaşlarım adına bir borç bildiğim için, okurlarımızla paylaşmak istiyorum.

Askeri düşünce yapısında da; bir şeyin doğru mu yanlış mı, ya da hayır mı şer mi, olduğu; olaya taktiksel ya da stratejik açıdan mı baktığınıza da bağlıdır.  Taktik seviyede olaylar çoğunlukla doğru-yanlış olarak değerlendirilir ki, olması gereken de budur, taktik seviyedeki bir birlik ya da asker kişi, olayları sadece doğru-yanlış açısından değerlendirir ve emirleri bu şekilde yerine getirir, yorum yapmaz ve yapmaması da gerekir. Verilen bir emrin ya da vazifenin, hayrına yada şerrine bakmaz ve bakmaması da gerekir. Emirleri, almış olduğu eğitim doğrultusunda, en doğru şekilde yapması beklenir.  Taktik seviyede bir asker birlik ve kimse için mesele “savaş” değil “muharebe” dir.

Ama stratejik açıdan baktığımızda ise, durum tamamen farklıdır. Stratejik seviye ve statüdeki  bir asker kişi  “muharebe” ile “savaş”ın farklı şeyler olduğunu bilir ve hem “muharebe”yi ve “savaş”ı, hem de doğru-yanlış ve hayır-şer eksenlerini hesaba katmak mecburiyetindedir. Stratejik seviyede her sonuç, başarılı bir aşama anlamına gelir, sonuç demek savaşın kazanılması demektir. Bu maksat için bazen bir iki muharebenin kaybedilmesine da müsaade edebilir.

Bu bahsettiğimiz taktik-strateji ve muharebe-savaş kavramlarını daha iyi anlamak için Clausewitz’in “harp üzerine” adlı eserindeki sözlerini okumak yeterli olacaktır; “”strateji, bir muharebe ve mücadelenin, harbin amacına ulaşmak için kullanılmasıdır.” Strateji, seferleri planlar ve seferdeki münferit muharebeleri düzenleyip programlar. Taktik ise “silahlı kuvvetlerin muharebede kullanılmasıdır.” Taktiğin aracı, muharebeyi yapacak olan silahlı kuvvetlerdir. Amacı ise zaferdir. Strateji ise taktik başarıları araç olarak kullanır.”

Bu giriş ve ön tanımlardan sonra, gelelim Aktütün karakol saldırısı ile gündeme gelen karakolların yeniden konuşlandırılması meselesine.  Olayları yorumlarken ve bir sonuç çıkarmaya çalışırken yukarıdaki kriterleri göz ardı edersek, olan yine Mehmedime ve onun gözü yaşlı ailesine ve milletimize olacaktır.

Şu an ülkemizdeki birçok karakol hazar(barış) şartlarına, nizami harp kurallarına göre ve stratejik kriterlere göre konuşlandırılmıştır.  Hakeza sınır karakollarımız da aynı şekilde nizami bir askeri birliğin sınır ihlali tehdidine karşı konuşlandırılmış karakollardır.

Doğu ve güneydoğudaki karakolların hemen hemen hepsi kaçakçılığı önlemek için dere yataklarına, askeri tabirle “mahkum araziye” kurulmuş durumdadır. Hazar şartlarında başarılı da olmuş konumdadırlar. Amaç, stratejiktir ve kaçakçılığın önlenmesidir. Bu karakolların konuşlandırılması esnasında kaçakçıların yaklaşma istikametleri ve karakola köylülerin ulaşım kolaylığı ve karakola ikmalin rahat yapılması gibi hazar şartlarında gerekli etkenler hesaba katılmıştır. Ancak buna rağmen bir taktik etüd, yada arazi etüdünün yapılmadığı, ya da yeterli derecede yapılmadığı ise, verilen zayiatlardan ve savunma zorluklarından anlaşılmaktadır. ( Bu savunma zorluklarını en iyi yaşayanlardan biri olarak bunları söylüyorum) .  Belirtildiği üzere bu hazar şartlarına ve nizami harp usül ve askeri birlik tehditlerine karşı hazırlanmış olan karakollardaki bu birliklerimizin karşısında ize gayri nizami harp usulleri kullanan ve terör usullerine göre kurulan silahlı birlikler vardır. Ve her ne kadar adı konmasa da, telaffuz etmeye yanaşmasak da o bölgede yaşananlar  “Gayri Nizami bir savaştır.”

Yaşanan her türlü olumsuz olaya rağmen, mevcut konum ve şartlar göz önüne alındığında TSK bu konuda dünyada emsali görülmemiş bir “taktik” başarı kazanmıştır. Bu su götürmez bir gerçektir ve bunda en büyük başarı payı da manga, takım, bölük ve tabur seviyesindeki birlik komutanlarımız ile tarihin en seçkin ve cengâverliği tescilli askeri olduğunu defalarca kanıtlayan Mehmetçiğin ve her seviyedeki komutanlarınındır. Yani o bölgedeki birliklerimiz sayısız “muharebe”ler kazanmıştır, ama belirttiğimiz gibi bu bir muharebe değil bir “savaş”tır. Savaşı kazanacak olanları ise, siperde hazır duran, karakollarda nöbet tutan Mehmedimizden ziyade, üst düzey komuta kademesi olan, ordumuzun beyin ve sinir sistemini oluşturan “kurmay” kadrolarımızdır. 

Üst düzey planlamada: konum ve şartlar stratejik olarak belirlenir, daha kapsamlı ve geniş ölçekte ve daha uzun zaman diliminde planlamalar yapılır, ara hedefler saptanır. Bütün bu planlamalar ise taktik seviyede uygulanır. Keşke işler bu kadar basit olsa. İşte bizim de içinde yaklaşık 13-14 sene geçirdiğimiz ordumuzda, bu aşamada bazı sorunlar vardır ve bunlar benim Güney Doğuda görev yaptığım esnada gözlemlediğim ve bizzat yaşadıklarımdır. Stratejik planlar ve hedefler, taktik ve pratik seviyeye inerken, burada bazı sorunlar oluşmakta ve stratejilerin taktik seviyeye aktarılmasında sıkıntılar ortaya çıkmaktadır. Bölük komutanlarının aralarında şakalaştıkları klişe olmuş bir söz vardır.  “Haritada kurmay subayın çizdiği ok, arazide bölük komutanının poposuna batar”. Bu söz mizahi olmasından ziyade bir realitenin de anlatımıdır. Arazinin tozunu yutmamış, eline diken batmamış ve o dağlarda aç, susuz kalmamış, yağmur altında ıslanıp, kar altında donmamış komutanların o bölgede terör mücadelesiyle ilgili başarılı planlamalar yapması zordur, hatta imkânsızdır. (Bu gerçek fark edilmiş olsa gerek ki, kıta hizmeti süresi arttırılmış (aynı zamanda kurmay subayın bir de karargâh hizmeti vardır)  ve hatta komando olma şartı aranan ve üzerinde titizlikle durulan kriterler oluşmaya başlamıştır.)

Konunun önemine binaen ve pek bilinmeyen “operatif” seviye liderlik, yöneticilik ve planlama ile ilgili olarak; Eski Genel Kurmay Başkanımız Yaşar Büyükanıt’ın şu tespitleri oldukça önemlidir.

“Şimdiye kadar birçok liderlik tanımı ve çeşidini duymuşsunuzdur. Yeni liderlik tanımları da duymaya devam edeceksiniz. Benim askeri liderlik tanımlamam biraz daha farklı boyutları içerecektir. Öncelikle liderlik uygulamaları ve özellikleri harbin seviyelerine göre değişir. Bir taktik seviye liderinin sahip olması gereken özellikleri ve takip ettiği prensipleri, stratejik seviyede bir liderin uygulaması halinde sonuç, felaket olabilir. Çünkü, taktik seviye liderleri, kendilerine tanınan inisiyatif ve manevra alanı içinde belli normları ve standart usulleri tatbik ederler. Oysa bir stratejik seviye lideri, ‘risk yönetimi içinde kaynakları, stratejik amaçlara ulaşmak için en akılcı nasıl kullanabilirim’ çabası içindedir. Stratejik seviye liderinin dar bir alanda kaynakları ve ulaşması gereken hedefleri düşünmeden standart uygulamalar yapmasının sonuçlarını hayal edebiliyor musunuz?

Ayrıca, asla göz ardı edilmemesi gereken ve çok önemli işlevi olan orta seviye veya operatif seviye lideri için de durum tamamen farklıdır. Bu seviye liderleri de stratejik seviyede belirlenen vizyon ve hedeflerin taktik seviye liderleri için anlaşılabilir normlar ve standartlar haline getirilmesi için bir ‘ara yüz’ oluştururlar. Diğer bir ifadeyle, soyut hedefleri somut hedeflere dönüştürürler. Bir bakıma dönüştürücüdürler.”[1]

Evet, yapılması gereken, karakolları; stratejinin amacına ulaşmak üzere, o bölgeyi kontrol altında tutabilecek en yakın “hakim arazide” konuşlandırmak; gerekli arazi etütlerinin yapılarak, hedefi bu yaklaşma istikametlerini kontrol altında tutmak olan, ama bu iş için araç pozisyonunda olan bu karakolların, kendi vazifesini zaafiyete uğratmamak kaydı ile, (yani konuşlanma amacından sapıp, nefsi müdafaaya mecbur kalıp, sadece  kendini korumak konumunda bırakılmaması için) gerekli şekilde konuşlandırılması, teçhizatlandırılması ve uygun kadro ile de donatılması lazımdır. 

Zira sorun sadece karakolların konuşlandırılması konusu olmayıp, (bu muhakkak bu birçok sorunun major sebebidir,) daha birçok problem de vardır. Benim görev esnamda da aynısı geçerli idi ve pek bir şeyin hala değişmediği, gerek haberlerden, gerekse eski dost sohbetlerinden anlaşılmaktadır. 

Bu problemlerden bazıları:

a) Karakolların asıl unsurlarının jandarma birliklerinden oluşması ve bunların desteklerine genelde mekanize piyade birliklerinin takviye olarak gönderilmesidir. Bu durum, çoğu zaman emir komuta zincirinin sarsılmasına ve zaafiyetlerin çıkmasına sebebiyet vermektedir.  Örneğin bir jandarma çavuşunun dahi yetkisinde olan hususların, desteğinde olan bölük komutanında bulunmamasından ve Piyade birliklerinin yoğurt yiyişleri ile Jandarma birliklerinin yoğurt yiyişlerinin çok farklı olmasından kaynaklanan bir çok sorun teröristlerle müsademede aleyhimize işlemektedir. Bu sadece şahsi fikrim değil, o bölgede görüştüğüm çoğu devrem, ast ve üst rütbeli askeri personelden de dinlediğim gerçeklerdir.  Bu hukuki ve idari sorunun halen çözülemediği de görülmektedir.  Hala ohal, buhal ile durum idare edilmeye çalışılmakla beraber durumu netleştirecek bir kanun yada yasa çıkartılmış değildir.

b) Karakol mesaisinden kaynaklanan ve 24 saat nöbet esasına dayalı, bir psikolojik durum da mutlaka düzeltilmelidir. Nasıl ki durağan su kokar ise, sabit bir noktada ve “ne zaman vuracaklar?” psikolojisi altında yaşayan askerlerimiz de, “bakar körlük, artık bir şey olmaz, bu saatten sonra gelmezler” gibi feci sonuçlar doğuran uyuşukluk hali baş göstermektedir. Öncelikle karakol dendiğinde: tüm ağırlıklarını bünyesinde bulunduran, yemeğini kendi yapan, çamaşır, bulaşık gibi idari hizmetlerin dönmesi için görev alan, kısıtlı birlikler düşünülmelidir. Aynı zamanda; jandarmanın normal gündelik vazifelerini de yerinde getirmesi gereken, piyade birliklerinin gündüz daha geniş bir arazide gözetleme yapabilmesi için dışarıya doğru ufak birlikler gönderen, kalan askerler için de: hem disiplinin temin edilmesi ve idamesi için eğitimlerin, sürdüren, eldeki mevcut silah, araç ve gerecin bakımlarının, askerin sağlık işlerinin halledilmesi gereken, bunlara ilaveten; yakın bölgede yapılacak olan askeri operasyonlarda farklı şekilde destek vermesi istenen bir karakoldan bahsedildiğini bilirsek ve bütün bunları günde 24 saat ve senede 365 gün, durmak ve bitmek bilmeyen bir tempo ve döngü ile yaptıklarını düşünürsek, işin zorluğu daha bir anlaşılsa gerektir.

Bir televizyon programında emekli bir albayımızın terör konusuyla ve Aktütün karakoluyla alakalı görüşlerini izledim. “Bu karakolların yerlerini değiştirmeye asla kalkışılmamasını, bunun geri çekilmek sayılacağını ve psikolojik olarak dezavantajlarını” sıralıyordu.

Ben bu fikre katılmıyorum. Öncelikle, güncel olması sebebi ile Aktütün karakoluyla ilgili konuşacak olursak:

– Aktütün Karakolu’na ilk saldırı 12 Eylül 1992’de gerçekleşmişti. 22 askerimizin şehit edildiği Aktütün Karakolu baskınını Irak’ın kuzeyinden gelen PKK 400 kişilik grupla gerçekleştirmişti.

– PKK tarafından 5 Haziran 2007 tarihinde gerçekleştirilen saldırıda ise ölen olmadı. Ancak bu ikinci saldırıdan yaklaşık iki ay sonra 22 Temmuz 2007 günü üçüncü saldırı yapıldı. Bir asker hayatını yitirdi.

– Bundan 16 yıl sonra Mayıs 2008’de ise yine Irak’ın kuzeyinden Leylek ve Çerçele Dağı üzerinden gelen teröristler aynı karakola bu kez 200 kişilik grupla saldırdı. Saldırıda 6 askerimiz şehit olurken, 19 terörist saf dışı edildi.

– En son saldırıda ise 17 şehit verdik, 25 terörist tepelenmişti.

Toplamda 45 şehidimiz vardır, bu bile göstermektedir ki karakolun taktiksel konumu savunmaya müsait değildir. Yoksa bu kadar basılan bir karakoldaki personelimizin gevşek davrandığını, ya da umursamaz olduklarını düşünmek yanlış ve yersizdir. Kapsadığı bölge stratejik olarak önemli olabilir ama bu stratejik seviye taktiksel düzeye indirgenirken problem çıktığı da bir gerçektir.

İşin siyasi ve ekonomik çözümü ile alakalı da çeşitli fikirler üretilmektedir, bunların bazıları samimi, bazıları ise şeytani fikirlerdir. Ayrıca batıya kiralık toplum mühendislerinin bu olaylar bahanesiyle bizleri kendi hedef ve niyetlerine doğru kanalize etmek için son derece hain bir ordu düşmanlığı ve ordu millet olan halkımızı askerinden soğutmak şarlatanlığı sürdürdüğü görülmektedir.

Terör ve çözümü ile alakalı bir diğer yaklaşım ise olayın siyasi ve ekonomik tarafıdır. Maalesef olay getirilip sadece ekonomik etmenlere dayandırılmıştır.  Bir internet sayfasındaki emekli olmuş bir Albayımızın şu sözleri dahi 20-30 senede insanımızın nasıl bir dezenformasyona uğrayıp, olması gibi değil, dış güçlerin arzuladıkları gibi düşünmeye başladıklarının bir resmidir.

“Dağa çıkmak – dağdan inmek…”

Yıl 1980, henüz 12 Eylül olmamıştı, TRT televizyonunda açık oturumda katılımcılardan biri “terörün sebebi ekonomiktir” dediğinde tepki göstermiş, komünist diye küfretmiştim.

Yıl 2008, yaşım 48. Emekli olmadan önce, yıllarım PKK terörü ile mücadele de geçti, birçok arkadaşım gibi… Şimdi terörün birinci sebebi ekonomik değilse bile, ikinci sebebi ekonomiktir diyorum. Ben komünist mi oldum? Hayır. Zaten komünizm dünyada iflas edeli yirmi yıl oldu.

Türkiye’de milli gelir seviyesi 25-30 bin dolar olsaydı, yukarıda saydıklarım, hemen her ailede olabilecek zenginlikler olurdu. Bu zenginliklere sahip olunca vatan için bile ölümü göze alamıyorsam, bir örgüt için ölüme hiç gitmem… Türkiye refah ülkesi olsaydı bölücü veya başka ideolojik örgütler gene olurdu belki ama bu örgütler dağa çıkacak on binleri değil, birkaç yüz kişiyi ancak bulabilirlerdi.

1980 yılındaki o konuşmacıya haksızlık etmişim, terörün önde gelen sebeplerinden birisi de yoksulluk diye düşünüyorum şimdi. Halkımıza aş, iş, sağlık güvencesi verebilirsek, refah verebilirsek, dağa çıkanların sayısını azaltabiliriz diye düşünüyorum…”2]

Yukarıdaki yazıların sahibi kendi penceresinde haklı gibi görülmektedir, zira bu geçen 20-30 sene zarfında toplumun maruz kaldığı kültür ve manevi erozyana O da kapılmıştır. Oysaki gerçek çok daha farklıdır. Bizler burada parası olmadığından, canı çeken bir kimsenin gidip köşedeki manavdan elma çalmasından bahsetmiyoruz. Evde aç ailesini doyurmak için fırından ekmek kaçıran bir kimseden de bahsetmiyoruz. Biz burada içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıdan ve kültürel horlanmışlığı istismar edilip kandırıldığından dolayı dağa çıkan, terör örgütüne katılan bir topluluktan bahediyoruz. Burada işlene suç basit, adi bir adli vaka değildir; devletin, milletin birliğine, bölünmez bütünlüğüne baş kaldıran, kanla çizilmiş ülke sınırlarını bozmaya kalkışan ve bir Siyonist uydu devlet oluşturmaya çalışan bir küresel çetenin taşeronluğundan bahsediyoruz.

Bundan yıllar önce, Kıbrısın işgalden kurtulmasını müteakip devrin Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Rauf Denktaş’a bir tavsiyede bulunmuş idi. Kendisine oradaki gençlerin milli ve manevi değerlerine sahip çıkılması ve kültür erozyanına uğramaması için tedbir mahiyetinde her merkezi bölgeye müftülükler kurmasını ve buradaki profesyonel insanların gençlerimizi ahlak ve maneviyat bakımından dinine, milletine ve devletine bağlı bireyler olarak yetiştirilmesinin sağlanmasını söylemiş idi. Bu tavsiyeyi yerine getirmeyen Sn. Rauf Denktaş, hatasının sonucunu, tarihin önünde AB oylaması sonucu görmüş ve bu olay kendisine, adaya giden S. Recai Kutan tarafından hatırlatılmış idi.

Sebep sadece ekonomik sıkıntılar, ya da hayat şartlarının ağırlığı değildir. Sebep Güneydoğunun ikinci plana itilmişliği de değildir. Zira son 20-30 senede o bölgeye yatırılan, fonlanan paranın oranı, diğer bölgelere oranla devasa büyüklüktedir. Sorun: Ahlak ve Maneviyattan yoksun bırakılan, üstelik sürekli horlanıp hırpalanan kimselerin; inançsızlığa ve ırkçı materyalizmin kucağına atılan, asalak yaşamaya ve sadaka ekonomisine sığınmaya mecbur bırakılan bir kesimin istismar edilmesidir. Ve asıl düşman ABD, AB ve  İsrail’dir; BOP projesidir ve işbirlikçileridir.

PKK’ya baskını, Biz yapacaktık, ama CIA planı sızdırdı!

Erol Bilbilik yazmıştı:

Türk Silahlı Kuvetleri, PKK’nın 300 kişilik bir ekiple Aktütün’ü ele geçirmek üzere hazırlandığı istihbaratını almıştı. Ani bir baskınla terörist ekibi imha etme planı hazırlandı. Sabit Aktütün Karakolu’nun güvenliğini sağlayan seyyar Bayraktepe Karakolu operasyona hazırlandı. Bu karakolda bir bölük civarında kuvvet vardı. Jandarma özel harekat timi de bir gün önce Bayraktepe’ye çağırıldı.

PKK’ya baskın 3 Ekim gecesi yapılacaktı. Ancak öğleden sonra, bir askerimiz bir hareket gördü ve ateşe başladı. Bunun üzerine zaten Bayraktepe’ye yaklaşmış olan PKK hemen saldırdı. Ancak Bayraktepe’yi ve Aktütün’ü alamadı. Genelkurmay 2. Başkanı Org. Hasan Iğsız:”Çatışmanın gündüz başlaması örgütün tercihi değil” derken ve “talihsizlik”den söz ederken bu durumu kasdetmişti.

Ancak, 17 şehit vermemizin ve planın uygulanamamasının asıl nedeni bu erken ateş değildi. Karşı tarafa CIA ve MOSSAD tarafından istihbarat verildiği anlaşılmıştı. Genelkurmayın başlattığı soruşturmanın nedeni bu.

CIA ve MOSSAD bölgede rahatça hareket etmektedir.

Genelkurmay telefonları 2003’den beri dinleniyor. Tüm uğraşılara rağmen bu dinleme engellenemiyor. Amerikan istihbaratı CIA ve İsrail istihbaratı MOSSAD hem Kuzey Irak’ta hem de bizim tarafta rahatça hareket ediyor. Amerika ve İsrail zaten başından beri Barzani yönetimi ile stratejik ortak olduklarından Kuzey Irak’ta serbestçe dolaşıyor. Barzani kuvvetlerini ve PKK’yı da zaten onlar silahlandırıp eğitim veriyor.Bizim topraklarda serbestçe dolaşmaları ise AKP hükümetinin Amerika ile yaptığı “İstihbarat Paylaşım Anlaşması” sayesinde oluyor. Amerika, bu istihbarat faaliyetini Türkiye aleyhine kullanıyor. TSK, Amerika’nın bu faaliyetini önleyemiyor. Bölgede hem Genelkurmayın, hem de Amerika-İsrail’in insani istihbarat ağı bulunuyor. Bizim insani istihbaratımız daha güçlü ama Amerika’nın AWACSları ve insansız uçakları onların istihbaratına hız kazandırıyor.

Amerika, Türkiye’ye AWACS ve insansız uçak satmıyor

Genelkurmayın yıllardır süren talebine ve Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nın ihaleye çıkmasına rağmen, stratejik müttefikimiz Amerika ve İsrail bunları bize satmamakta ısrar ediyor. Elimizde bu yüzden insansız uçak bulunmuyor. Bize tahsis edilmiş bir tane var, ama o da İsrail’in mülkiyetinde ve tam kontrolümüzde olmuyor. Sınırın her iki tarafından elde edilen istihbarat, gerçek stratejik ortakları Barzani ve PKK’ya aktarılıyor, yalandan stratejik ortak Türkiye’ye ise sadece görmemizi istediklerini veriyor. CHP Milletvekili Şükrü Elekdağ, son tezkere uzatma toplantısında Meclis kürsüsünden şöyle demişti: “Türk Silahlı Kuvvetleri, Amerika neyi göstermek isterse sadece onu görüyor. Amerika’nın gösterip vurdurttuğu, terör ağacının gövdesi ve kökleri değil, sadece dallarıdır”

PKK, Kongra-Gel, Pejak ve Barzani peşmergeleri hepsi ABD kontrolünde eğitilip kullanılıyor. Hem ABD, hem de İsrail PKK saldırıları içinde yer alıyorlar. Kuzey Irak’ı da, PKK’yı da Amerika yönetiyor.

İlk amaç, Barzani Devletini Türk Ordusu’na kabul ettirmektir.

AKP yöneticileri Oval Ofis’te Buş ile buluştu. Genelkurmay temsilcisinin odaya alınmamasının nedeni buydu. Tüm planlar, TSK’nın direncini kırarak Barzani Devleti’ni kabul ettirmek üzerine kuruluydu. Amerika’nın bize AWACS ve insansız uçak satmaması, lazer güdümlü ve benzeri gelişmiş silahları savsaklaması, hep Türk Ordusu’nu başarısız kılma planlarının gereği oluyordu. TSK planını PKK’ya sızdıran CIA-MOSSAD, “Taraf”tar medyaya da bir takım belgeler sızdırarak kamuoyunda Türk Ordusu’nun saygınlığını yok etmeyi planlıyor. “Golf” ve benzeri yaygaraların amacı da böylece ortaya çıkıyordu.

Orduya karşı ordu. Özel Tim sinsi niyetlere perdedir!

Eşzamanlı olarak, Türk Ordusu’nu Kuzey Irak sınır bölgesinden çekmek için AKP kontrolünde sözde teröre karşı bir Özel Tim kurulması için düğmeye basılması AB’nin emriyledir.

ABD’nin ve BOP Eşbaşkanlığı partisi olarak AKP’nin amacı, “Türk Ordusu bu işi beceremez” dedirtip, Emniyet’e bağlı olarak yeniden oluşturulacak Özel Timlerle, ABD ile eşgüdüm içinde Güneydoğu’yu kontrol etmektir.

Güneydoğu’da kontrol Türk Ordusu’nun denetiminden çıkınca, bu durumu pekiştirmek ve Özel Timlerin Türk Ordusundan daha başarılı olduğu kanısını güçlendirerek Ordunun itibarını tamamen bitirmek için, bir süreliğine terör durabilir.

İşte o zaman Erdoğan, “TC’nin terörü çözen tek Başbakanıyım” diye ortaya çıkabilecek ve BOP Eşbaşkanlığını 15 sene daha Başbakan olarak devam ettirmek üzere yelkenleri şişirmiş olacaktır.

Bu 15 sene zarfında bölge Türk Ordusu’nun etkisinden tamamen arındırılacak, Kuzey Irak’taki Kukla Devletle birleşmesi için gereken altyapı adım adım sağlamlaştırılacaktır.

İşte plan bu. Özel Timlerin canlandırılmasının nedeni de bu. Böylece, aynı zamanda, her biri kendi sorumluluk sahasında, büyük bir fedakarlık ve kahramanlıkla görev yapan TSK ile polis teşkilatımız arasına da husumet ve rekabet sokulacaktır.

Planı özetleyen ve Tayyip Erdoğan, Cemil Çiçek ve diğer AKP kurmaylarının yaptığı konuşmalar mealen şöyle:

“Biz Genelkurmayın bütün malzeme, cephane ve araç gereç taleplerini yerine getiriyoruz. ‘Yeter ki PKK terörünü bitir’ diyoruz, emir veriyoruz, sınır ötesi harekata geç diyoruz.” !?

Ancak, söylenmeyen ama söylenmiş gibi algılanan sonuç şu: “Ama görüyorsunuz, bitiremiyor, beceremiyor!..”

AB Güdümlü Polis Devleti mi?

Aktütün baskını ve arkasından Diyarbakır’daki kanlı saldırı sonrası bile basındaki manşetlere baktığımızda, çok tehlikeli bir oyun sezilmektedir. Bu bahaneyle baskını sonrası Silahlı kuvvetlerimiz aşağılanırken, (eleştirilirken demiyorum) sarf edilen sözler ve arkasından Diyarbakır’daki terör olayından ve İstanbul’daki kadın bombacının yakalanmasından sonra aynı basının sarf ettiği sözler bile, bu çifte standarttın bir göstergesidir. Diyarbakır saldırısı sonrası polisimiz gayet başarılı bir şekilde, zaten şehir içerisinde barınması ve iz bırakmadan hareket etmesi çok zor olan terör örgütü mensuplarını kıskıvrak yakalamış ve adalete teslim etmiştir. Ama bunun basın manşetlerinde, hem de sanki aynı fırından çıkmış gibi, “kanlarını yerde bırakmadılar”, “çok kısa zamanda kıskıvrak yakaladılar” şeklindeki manşetlerle haber verilmesi ve sanki askerimiz şehit arkadaşlarının kanlarını yerde bırakmış gibi bir havanın estirilmesi altındaki şeytanlığı anlamamak için insanın saf olması gerekir. Özellikle bu iki olaydan sonra, tekrar Güneydoğuda gönderilecek, sayıları ve silahları daha arttırılıp, modernleştirilecek Polis Özel harekat haberlerinin öne çıkması herhalde bir tesadüf değildir..

Oysa bu ülkede ordu-polis ayırımı yapmak ve birbirine karşı kışkırtmak, tek kelime ile hainliktir.

ATV’nin sulu sunucusu Fuat Kozluklu, İstanbulda yakalanan kadın bombacının polisçe takip ve yakalanma görüntülerini, “işte terörle mücadele böyle yapılır” imasıyla ve büyük bir iştahla aktardıktan sonra, Gen.Kur.Bşk. Sn. İlker Başbuğ’un; Aktütün saldırısını çarpıtan ve TSK aleyhine kampanya başlatan kesimlere net ve sert yanıtını:

“Güpegündüz basılan ve 17 askerimizin şehit olmasıyla sonuçlanan Aktütün faciasıyla ilgili tepkileri şöyleydi…” şeklinde, sinsi bir alay gizli tavırla sunması içindeki kin ve nefreti açığa vuran bir psikolojiydi.

Son Söz:

Askerlerimizin hataları, genellikle: teorik, pratik, psikolojik ve teknik anlamdaydı. Ama bu bahane ile TSK’ya saldıranların hatası; stratejik ve taktikti…

Yani hesaplı ve kasıtlı bir hıyanetti….


[1] Gen.Kur. Bşk. Yaşar Büyükanıt, Harp Akademileri Konuşması, 2007

[2] H.H.Memiş, Blog yazıları, 11 Ekim 2008, http://hhmemis.blogspot.com

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Ufuk EFE

Ufuk EFE

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...