1920 yılında Ankara'ya gelen ve uzun bir sabırlı bekleyiş sonunda Mustafa Kemal'le görüşen bir Amerikalı araştırmacı yazar Clair Price'nin, Atatürk'ün kişilik ve karakteri, siyaset ve stratejisi ile beraber; dönemin Ortadoğu merkezli dünya tarihini ve özellikle; önce İngiltere, sonra ABD yönetimini ve bilhassa Dışişlerini ele geçiren güçlerin (her nedense Siyonist Yahudilere hep işaret edip bir türlü isim veremiyor) 1. Dünya savaşını çıkarıp Osmanlıyı yıkmakla İsrail'i kurmayı hedefledikleri gerçeğini belgeleyen, tarafsız ve tutarlı tespitleri, hem çarpıcı hem de ufuk açıcıdır. Bu eseri dilimize kazandıran Yenihayat yayıncılığı kutlamak lazımdır.
· Siyonist Yahudi lobilerinin, ekonomik, siyasi ve kültürel yönden güdümlerine soktukları ülkelerin: önemle ve öncelikle dışişleri teşkilatlarını ve askeri kurmaylarını neden kontrol altına aldıklarını?
· İttihatçı-Mason Enver Paşa ve ekibini İngiliz Yahudilerinin; Almanya'daki kardeşleri eliyle, nasıl kullandıklarını ve Mustafa Kemal'i saf dışı bırakmaya çalıştıklarını?
· Atatürk'ün kapattığı Mason Localarının ve yönetimden uzaklaştırmaya çalıştığı Sabataist Cuntanın, Onunu ölümünden sonra cumhuriyet kurumlarına ve Dışişleri Bakanlığına nasıl çöreklenip oturduklarını?
· Malum ve Mel'un 28 Şubat öncesi ve sonrasında: Türkiye'nin Erbakan iktidarından kurtarılması için uzun uzun yorumlar yazan ve raporlar hazırlayan ABD ve İsrailli Siyonist beyinlerin, neden "Türkiye'deki Dışişleri Teşkilatının ve bazı paşaların, Erbakan'a karşı son umut kaynakları" olduğunu sıkça vurguladıklarını?
Soruşturmanın ve sağlıklı bir sonuca ulaşıp, ona göre köklü tedbirler almanın tam zamanıdır.
İşte Clair Price'nin, yakın tarihimize tanıklık eden bazı saptamaları:
İngiltere Dışişleri teşkilatı Siyonist Yahudilerin kontrolündedir:
Batı dünyası olarak bizler, İngiltere'ye karşı çok şey borçluyuz. Batı dünyasında demokratik hükümet geleneğini yavaş yavaş ve zahmetle biçimlendiren ülke İngiltere olmuştur ve bu gelenek, hepimizi, İngiltere'ye karşı büyük oranda borçlu kılmaktadır.
Ama;
Britanya demokrasisi ile Britanya Dışişleri Bakanlığı arasındaki farkı, tam olarak gösterebilmek için, çok açık bir şekilde düşünmeye ihtiyacımız vardır. Çünkü ikisi arasında gerçek bir bağlantı yoktur. Britanya Dışişleri Bakanlığı, Britanya Anayasasının dışındadır ve Britanya Parlamentosunun gerçek kontrolü altında değildir. Britanya'nın Yakın ve Orta Doğu ile ilgili dış politikası, ne Parlamentodan kaynaklanmaktadır, ne de Parlamento tarafından denetlenmektedir. Bu durum, aynı zamanda hem İngiliz diplomasisi için büyük bir sorun, hem de dünya barışı için büyük bir tehlike kaynağı olan fiili bir durum oluşturmaktadır.
Aslında bu İngiliz demokrasisinin, bir gün Dışişleri Bakanlığı ile hesaplaşarak üstesinden gelebileceği bir sorun konumundaydı. Bununla birlikte gelişen olaylar; Basra'nın, Dışişleri Bakanlığı'nın gerçek savaş hedefleriyle Belçika'ya kıyasla daha yakından bağlantılı olduğunu ortaya çıkartacaktı. İstanbul'daki Enver Paşa Hükümetinin savaşa girmesinden üç hafta önce bir İngiliz Hint tugayı, İran Körfezindeki Bahreyn Adasına yerleşti ve Alman deniz subayları, Odessa'yı top ateşine tutarak Enver Paşa Hükümetini, savaşa girmeye zorlayınca olaylar, tam Dışişleri Bakanlığı'nın istediği gibi gelişmeye başladı. Bahreyn'den harekete geçen tugay, derhal Basra'ya hücum etti ve Sir Edward Grey, Çarlık Rusya'sı ile beraber 1907 yılında tasarlandığı gibi Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak üzere anlaştı. Çarlık Rusya'sı, İstanbul'u ve doğu illerini teslim alacaktı. İngiliz Dışişleri Bakanlığı, Cape-Kahire-Kalküta programını uygulayacak ve Osmanlı İslam Halifeliği ortadan kaldırılacaktı. Ama bütün bunlardan, Çarlık Rusya'sı, 1917 yılında çökünceye ve Sovyet Rusya, Petrograd'ta Çarlık arşivlerinde bulduğu gizli anlaşmaları yayınlayıncaya kadar, Britanya demokrasisinin ve İngiliz hükümetinin çok az haberi vardı.
Tarihinin tam zirvesindeyken Çarcı suç ortağından ve hatta uysal Kerensky rejiminden yoksun kalan Britanya Dışişleri Bakanlığı, 1919 yılında konumunu korumak için Amerikan yardımı bulmaya çalıştı. Fallodon Vikontu Grey, Washington'a gönderildi ve dünyadaki en iyi niyetli insanlar olan Amerikalı din adamları, kendi gözlerinin bağlanmasına izin verdikleri gibi Amerikalıların da gözlerini Ermeni göz bağı ile bağlamaya giriştiler. Ama Birleşik Devletler Hükümeti, dış işlerini, Britanya Dışişleri Bakanlığı gibi yürütmemektedir. Vikont Grey, Londra'ya geri döndü ve Ermeni Mandası projesi suya düştü. Bununla beraber İngiltere ve Birleşik Devletler arasında daha yakın ilişkiler kurma çabaları halen sürmektedir ve bu ilişkinin, 1907 İngiliz-Rus ittifakının ardından ne ölçüde İslam'a karşı bir İngiliz-Amerikan ittifakına doğru yönlendirileceğini bilmek doğrusu ilginç olurdu. Birleşik Devletlerde yaşayan bizlerin, Britanya demokrasisine karşı son derece büyük bir borcumuzun olduğunu, ama Britanya Dışişleri Bakanlığına karşı hiçbir borcumuzun olmadığını ne kadar vurgulasak azdır.
Türklerin, 1922 yılında İzmir'i kurtarmaları, Britanya demokrasisinin gözlerinden perdeyi çekip aldı, ama Dışişleri Bakanlığının at gözlükleri, hâlâ gözlerinde bağlı durmaktadır. Bay Lloyd George, başbakanlıktan düşmüştür, ama Lord Curzon hâlâ yerinde durmaktadır. Britanya diplomasisi, hedeflerini kolayca değiştirmez ve sonları, 1907 yılında karara bağlanmış olan Türkler, hâlâ Britanya diplomasisi alanında hoş karşılanmayan yabancılar konumundadır. Lord Curzon, kazançlarını en çok Osmanlı İmparatorluğu'nun Arap topraklarında korudu. Ama Türklerin iyileşip ayağa kalkması karsısında yavaş yavaş geri çekilmektedir. İstanbul'dan 250 mil uzakta Meriç nehri üzerinde hâlâ bir Yunan sınırı vardır, Musul ekseni etrafında İslam dünyasındaki bölünme hâlâ devam etmektedir. Sovyet Rusya'nın şüphe götürmez gerçeğini, hatta Boğazlar için yeni bir rejim hazırlanmasını bile kabullenmeyi reddetmektedir. Britanya demokrasisi bir gün, gözlerinden at gözlüklerini çıkarmayı, Dışişleri Bakanlığı'nı, hükümetin diğer bakanlıkları gibi Parlamentoya karşı sorumlu olan sıradan bir bakanlık konumuna indirmeyi başarabilir. Dışişleri Bakanlığı bir gün, bilgili bir demokrasinin (informed democracy) sözcüsü haline gelebilir." (sh: 204-206)
İngiltere'nin İsrail hazırlığı:
Britanyalı üç yüksek komutan, Asya'da İmparatorluktan arta kalan toprakları, İran'ı kavrayan İngiliz pençesi kadar sıkı bir şekilde kontrol altında tutuyorlardı. Genel Karargahı Bağdat'ta bulunan Mezopotamya Sefer Gücü, Dicle-Fırat havzasının daha aşağıda kalan düzlüklerinden güney Kürdistan'ın engebeli tepelerine doğru ilerledi. Mezopotamya Sefer Gücünün önünde gerileyen Musul Türk idaresi, Diyarbakır'a kadar çekildi. Genel Karargahı Kahire'de bulunan Mısır Sefer Gücü, Suriye koridorunun en ucunda bulunan Halep'e kadar ulaşmıştı. Bağdat Komutanlığı ile bağlantı kurmak için doğuya ve Bağdat Demiryolunun geçtiği Toros tünelleri ile Kilikya bölgesini işgal etmek için batıya, küçük birlikler gönderdi. İngiliz niyetlerinin henüz tam olarak belli olmadığı bir sırada Kilikya yöresinde Türk yönetimi, hâlâ görevini sürdürüyordu. Tehcirden sonra, bir bölümü Türkler tarafından Suriye'de kontrol altında tutulan ve bir bölümü de İngilizlerin kontrolü altındaki Mısır'a ulaşmayı başaran Ermeni sürgünler, büyük gruplar halinde Kilikya'ya doğru göç etmeye başladılar ve küçük bir grup Ermeni de Bağdat Demiryolu boyunca ilerleyerek İngiliz Mısır Sefer Gücünün kontrolünün sona erdiği Konya'ya kadar gitti." (sh: 114)
Enver Paşa İngiliz yanlısı ve siyonizmin hizmetkârı
Bağdat'ın yeniden zapt edilmesi Konusunda Falkenhayn ile arası açıldıktan sonra nefretle 16. Ordu Komutanlığından istifa eden General Mustafa Kemal Paşa, 30 Eylül tarihinde Enver Paşaya yazarak Rusya'nın çöküşünün, savaştan çekilmek için bir fırsat olduğu görüşünü ısrarla savunmaktaydı. Halep'ten, ekonomik yaşamın bozulmasının ve ülke altınlarının sürekli olarak Almanya'ya gönderilmesinin sadece tek bir sonucunun olabileceğini yazdı: Bu Osmanlı'nın yıkılışıydı!. Rusya saf dışı bırakılmış olsa bile, Büyük Britanya ile Fransa'nın birbirlerini kollayacaklarından dolayı yenilgiye uğratılamayacaklarını hatırlattı. İngilizler, Filistin'i zapt edecekler, Süveyş Kanalı'nı ellerinde tutmak için Hıristiyan bir yönetim kuracaklar ve İmparatorluğun elinde kalan topraklarını, İslam dünyasının geri kalanından ayırıp koparacaklardı. (Bu İsrail'i kurma hazırlığıydı ve Atatürk Kurtuluş Savaşını kazanıp Cumhuriyeti ilandan sonra da buna şiddetle ve cesaretle karşı çıkacaktı. M.Ç.) "İsabetli bir savaş politikası, İngiltere'ye karşı savaşa girmemizi sağladı. Bu öyle bir politikaydı ki başarısı, bizim için telafi edilemez bir kayıp, başarısızlığı ise Almanya'nın bizim üzerimizde egemenlik kurması anlamına gelecekti… Falkenhayn, kendisini dinleyen herkese, her şeyden önce bir Alman olduğunu ve doğal olarak ilk önce Almanya ile ilgilendiğini defalarca söylemiştir. Filistin'i geri alabilirse ülkemizin ve dünya kamuoyunun önünde kendisini savaşın en büyük fatihlerinden biri yerine koyacaktır. İşte o zaman kendi yurdumuzu kaybedeceğiz ve bu amaca ulaşmak için Falkenhayn, bizden koparabildiği her askeri ve her ons altını feda edecektir." Ama Rusya'nın yenilgiye uğramasının ardından Panturanizm, yeni bir yaşam şansı bulmuştu. Enver Paşa'nın Mustafa Kemal Paşaya yanıtı, Filistin cephesinin komutanlığı Falkenhayn'e vermek ve Rauf Bey ile birlikte Mustafa Kemal'i Osmanlı Veliahtının maiyetinde Almanya'ya sürgüne göndermek oldu." (sh: 95-96)
Enver'in Mustafa Kemal kaygısı ve ayağını kaydırmak için fırsat kollaması
Avrupa'da savaş patlak verince, Mustafa Kemal Sofya'daki askeri ataşelik görevini derhal bıraktı ve acele İstanbul'a döndü. Hâlen genç bir subaydı, ama parlak bir sicile sahipti ve hem kişisel olarak hem de politik olarak Enver Paşa Hükümetinden nefret ediyordu. Ordudaki itibarı, donanmadaki Hüseyin Rauf Bey'in Hamidiye zırhlısıyla kazanmış olduğu itibarla kıyaslanabilir nitelikteydi.
Enver Paşa Hükümeti, Almanlarla gizli bir anlaşma yaptı. Britanya Hükümeti Britanya tersanelerinde inşa edilen iki Osmanlı kruvazörüne el koydu ve Almanya, çok geçmeden bunların yerine Goeben ve Breslau zırhlılarını Boğazlara gönderecekti.
İngiltere'de el konulan iki zırhlıdan birinin mürettebatını ülkesine getiren Rauf Bey'e ve ayrıca Mustafa Kemal'e göre, Enver Paşa'nın Panturanizm politikası, İmparatorluğun kaldıramayacağı bir programdı. Her ikisi de Batıcıydılar, ama Mustafa Kemal'in Batıcılığı pratik ve ülke gerçeklerine yakındı." (sh: 69-70)
Enver O'nu Libya'ya sürgüne yollamıştı:
Mustafa Kemal İttihatçıların1910 kongresinde; sert bir tartışmaya girdiği Enver Bey ile bağlarını kopardı ve Enver, Onu Tripoliye sürgüne gönderene kadar kendisini ordudaki reform çalışmalarına adadı. Kısa bir süre sonra İzzet Paşa, O'nu Selanik'e geri getirtti, Mahmut Şevket Paşa, Onu Arnavutluk'a götürdü ve İtalya ile savaş başlayınca Enver, düzensiz yerli birliklerine komuta etmesi için Onu yeniden Tripoliye yolladı. Birinci Balkan Savaşı sırasında Çanakkale'de sadece önemsiz işlerle uğraşmasına izin verildi (Buna rağmen Anafartalar'da destansı başarılar kazandı), ama İkinci Balkan Savaşında Edirne'nin geri alınmasına katıldı. Daha sonra askeri ataşe olarak Sofya'ya gönderildi. O sıralar Bulgaristan'da Ortaelçi (Minister) sıfatıyla görev yapan, İstanbul'daki Harp Akademisi günlerinden tanıdığı ve kendisi gibi bir kurmay subay olan Ali Fethi Bey'in misyonuna katıldı." (sh: 54)
Mustafa Kemal'in Meclis'i İslam'la barışıktı:
Meclisin en büyük unsurunu 342 milletvekili oluşturuyordu ve Doğulular, halen Batı yönetim geleneklerini kendi kullanımlarına adapte etmeye çalışıyordu. Ama "Batının olduğu gibi taklidi" yerine İslam'a özgü ve "doğuştan kazanılmış hak" fikri esas alınıyordu. Büyük Millet Meclisi, 23 Nisan 1920 tarihinde saat l de ilk oturumu açmak üzere toplandığı zaman Başkanlık kürsüsünün arkasındaki duvara, yukarıya, binlerce inanmış Müslüman'ın evlerinde bulunan Kuran'dan aktarılan bir cümle, özlü bir söz olarak beyaz Türkçe harflerle mavi bir zemin üzerine yazılarak asıldı. Bu cümle, serbest bir şekilde İngilizce'ye şöyle çevrilebilir: "Haydi toplanıp tartışalım." "Onların (hükümet) işleri, kendi aralarında şura (konuşup tartışarak ortak kararlara varma) iledir" (Şura: 38 ayeti) İstanbul'daki Halifenin arkasında duran tutucu Anadolu köylülüğünü Kuran'ın kendisine götüren milliyetçiliğin yeni gücü, işte bu zemin üzerinde yükseliyordu. Osmanlı Halifeliğine karşı bağlılığı ihlal etmekten sakınarak Anadolu'yu kukla ve korkuluk haline getirilmiş saltanattan çekip almanın yolu buydu.
Milletvekilleri, Müslümanların Sebt günü (kutsal dinlenme günü) olarak kabul edilen Cuma hariç, her gün, saat 1'de bu özlü sözün altında toplandılar. Aralarında Batılı giysiler içinde olan kalpaklı adamlar, Osmanlı Ordusu günlerinden kalma eski ve büyük paltolar giyen subaylar, üzerlerinde Doğuya özgü cüppe ve başlarında sarık olan hocalar vardı. Kişisel görünüşleri, Erzurum milletvekili olan Celalettin Arif Bey'in heybetli ve kusursuz endamından ne okuma, ne de yazma bilen üç Kürt aşiret reisine kadar değişiyordu. Hem meclis salonunda, hem de koridorda sürekli olarak milletvekillerinin konuşmalarının yarattığı bir uğultu vardı ve Ankara'daki Meclis, diğer Parlamentolar kadar gürültülü olduğundan Meclis Başkanının elindeki zili arada bir çıngırdatması, gürültünün kesilmesi için pek yeterli olmuyordu. Demokrat ama disiplinli bir hava oluşmuştu. (sh: 161)
Madde 7- Şeriat (İslam hukuku) hükümlerinin yasayla düzenlenmesi, yasaların yapılması, değiştirilmesi ve yürürlükten kaldırılması, barış antlaşmaları ve antlaşmaların onaylanması ve ülkenin savunulması için çağrı yapılması gibi temel haklar, Büyük Millet Meclisi'ne aittir. Yasaların yapılması, ulusun ihtiyaçlarına, gelenek ve genel itiyatların gereklerine en yakın bir şekilde adapte edilmiş hukuk ilkelerine dayandırılacaktır. Ulusun icra vekilleri heyetinin (bakanlar kurulunun) görev ve yetkileri, özel yasalarla belirlenecektir. (sh: 164)
Atatürk Milliyetçiliğinin temel unsurlarından birisi de İslam'dı:
Adana'da duymuştum. Türk subayları, Türk kentli ve köylüleriyle dolup taşan bir tiyatrodaydım. Tiyatronun küçük sahnesini aydınlatan taban ışıklarının gerisinde, kapalı duran perdenin önünde hafifçe şişman bir adam -şimdi 55 yaşında olan şair Mehmet Emin Bey-duruyordu. Sesi kısıldığından neredeyse fısıldar gibi konuşuyordu. Kalpağının altından terler sızarken akıcı Türkçe'siyle şiirini okudu.
"Ben bir Türküm, Dinim, cinsim uludur." (sh: 208)
Erbakan Siyonist sermayenin oyunlarını bozmaktadır
Siyonist tekel sömürü sermayesi 500 yıldır Batı'da yani Avrupa ve Amerika'da oyunlar oynamaktadır. Hedefi, dünyayı tek devlet hâline getirmek ve kendi güdümüne almaktır. Kara Avrupa'sına önce "din savaşları" oyununu soktu ve ülkeleri yıllarca savaştırdı. Sonra "dinsizlik cereyanı" ile Avrupa kıtasını çökertirken; İngiltere'de din düşmanlığı yapmamış, kiliseyi muhafaza etmiş, krallığı korumuş, lordlar kamarasını devam ettirip Yahudi-Siyonist hizmetinde kullanmıştır. İslâm âleminden Batı'ya aktardığı astronomi ve coğrafya bilgileri, kâğıt, barut ve pusula ile Amerika'yı keşfetmiş, bulduğu buharlı gemi ile dünyayı Büyük Britanya İmparatorluğu olarak emrine almıştır. Müstemlekecilikle yani sömürgecilikle dünyanın tek hakimi olmayı amaçlamıştır. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra dünyayı tek pazar hâline getirmek amacıyla merkezini Londra'dan New York'a taşımış, artık taşeron olarak İngiltere yerine ABD'yi kullanmaya başlamıştır…
Siyonist tekel sömürü sermayesi, dinler arası çatışma üzerinde kurduğu dengeyi, daha sonra rejimler arasında çatışma şekline çevirmiş, bu arada dinsizleştirmeyi ise ana hedef ittihaz etmiştir. Siyonizmin bu oyununu dünyada ilk defa Profesör Doktor Necmettin Erbakan Hoca bozmuştur. Şöyle ki, Erbakan Batı tarafından bile tanınmış bir profesör iken, birden ilim ve dinin birbirini parçası ve aynı hakikatten kaynaklı olduğunu söyleyip bu amaçla siyasete atılmıştır. CHP ile koalisyon yaparak sağ-sol çatışmasına son vermiştir. O tarihlerde Bursa'da sürgünde bulunan Humeyni, Türkiye'deki bu uygulamadan ilham alarak aynı şeyi yapmış, solcularla işbirliğine girişmiş ve İran'daki inkılâbı gerçekleştirmiştir. Son Sovyet Devlet Başkanı Gorbaçov bundan ders alarak din düşmanlığını sona erdirmiştir. Sol artık dünyada din ile savaşmamaktadır. Avrupa Birliği'nde de Papa ve Kilise önemli rol oynamaya başlamış, Müslümanlarla anlaşma yolunu tutmuş, İslâm âlemi ile iyi geçinme siyasetini benimsemiştir. Sovyet Rusya'nın yıkılmasından sonra, Yeni Rusya, Müslümanlarla olan münasebetlerini İslâm Konferansı Örgütü'ne (İKÖ) üye olmayı talep edecek kadar ileri götürmüştür. ABD'de ise malum merkezler ilk defa Müslüman kökenli biri, Hüseyin Barack Obama'yı başkan adayı göstermek mecburiyetini hissetmiştir.
İşte bütün bu gelişmeler sebebiyle Siyonizme dayanan Amerika'nın sömürü tekel sermayesi zor durumdadır, Amerika'da bile işleri giderek zorlaşmaktadır…
Hatırlayalım; ABD'nin Çekiç Gücünü Türkiye'de barındırma hususunda Ecevit Hükümeti yirmi günlük müddet tanırken, Necmettin Erbakan altı aylık uzatmayı kolayca Meclis'ten geçirmiş; ama Türkiye lehine yapılan anlaşmaların gereği uygulanınca ondan sonra Çekiç Güç bırakıp gitmek zorunda kalmıştır. Bunu gören ABD Başkanı Clinton siyaset değiştirmiş, Müslümanlarla iyi geçinme kararını almış ve Müslümanlara Beyaz Saray'da iftar yemeği vermeye başlamıştır. Siyonist sömürü sermayesinin, "dinleri yok etme siyaseti" böylece boşa çıkarılmış, rejimler arası çatışma projeleri de Gorbaçov tarafından bitirilip tarihe karıştırılmıştır. Siyonist sermaye, yaptıklarından dolayı ABD Başkanı Clinton'u cezalandırmak için şeytanlığa başvurmuş ve Monika hikâyesiyle saldırmış, ama Clinton'la başa çıkamamıştı. Ondan sonra yapılan iki seçimi de Demokratların partisi kazandı ama mahkeme kararı ile Bush başkanlık koltuğuna oturtuldu. Bu seçimler sermaye açısında son derece tehlikeli geçmiştir, çünkü uyanmakta olan ABD halkı her seçimde biraz daha Siyonizme karşı oy kullanmaktadır.
Siyonist tekel sömürü sermayesi, bu sefer mahkeme kararı ile bu seçim sorununu çözmeyeceği korkusuyla çaresiz iki yeni oyuna başvurmaktaydı. Birincisi, Demokrat Parti'de öyle adayları koydurdu ki, bunların kazanma şansları hemen hemen yoktur. Hillary Clinton'un bayan olduğu için şansı yoktu. Demokrat Parti içinde de onu devre dışı bıraktı, çünkü o Obama'dan daha şanslı idi. Sonunda Barack Obama'yı aday yaptı ama seçilme şansı yok gibidir; çünkü Obama hem zenci hem de Müslüman'dır, ABD halkının onu kabullenmesi hayal bile edilemezdi. Ne var ki evdeki plan pazara uymadı, Obama'nın seçilme ihtimali giderek artmaya başladı.
Bu sebeple Siyonist sermaye ikinci planını devreye sokarak seçimlerde değerlendirmek üzere 850 milyar doları ABD piyasalarına sürme kararı aldı, ama bir türlü bozulan dengeleri düzeltip rayına oturtamadı, faizci, sömürücü kapitalist sistemi çökmekten ve Siyonizmi can çekişmekten kurtaramadı.
Ve işte Siyonist Yahudi Lobileri, bu süreçte Erbakan'ın rolünü çok iyi biliyor, ama Onunla baş edemiyordu!

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
İŞBİRLİKÇİ MÜNAFIKLARIN SONU? Aynı merkezden yönetilen işbirlikçilerin, istismar ve sahtekarlıklarının hesabı elbette sorulacaktı. Türkiye'yi bölme…
Bu bağlamda, Batı’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında insan hakları, demokrasi ve özgürlük söylemleri üzerinden kurduğu;…
YA RABBİ AZİZ ERBAKAN HOCAMIZIN ŞU SÖZÜNÜN BİR AN ÖNCE GERÇEKLEŞMESİNİ NASİP EYLE. TÜM MAZLUM…
Bize Hidayet Ettikten Sonra Kalplerimizi Kaydırma Allah'ım.. "Zahiren en gafil ve faydasız görünsen dahi, menzile…
İlahi Kudretten, işte bir nişan Bir kovit dünyayı, etti perişan Ey Rabb’le savaşıp, nefsle barışan…
YUNUS SURESİ 73. AYETİ KERİMESİNDE UYARILARDAN GEREKLİ DERSLERİ ALMAYANLARIN, BENLİK VE KİBİR EHLİNİN SONUNUN HELAK…
SP NİN BU GİDİŞATI : ERBAKAN HOCAYI NEKADAR TERK EDEN SİYASETÇİ VAR İSE, YENİ YOL…
BİR KİŞİ BİLE OLSAN, İYİ Kİ VARSIN MİLLİ ÇÖZÜM! Yazıdaki mühim yerler: 1. "...Erbakan’ı ve…
"...Ey Rabb’le savaşıp, nefsle barışan Basiret gözünü, oydun be gönül…" Allah Rahman ismiyle, nefsimizin Kendisiyle…
Milli Çözüm Söylenmesi gereken son sözü de söylemiş: “Terörsüz Türkiye” kılıfına saklanan sinsi ve Siyonist…