Cumhur İttifakı’nın Körfez Savaşı Ayıbı ve Kayıbı!
ABD VE İSRAİL’İN YENİLGİSİ
İRAN’IN DİRENCİ VE GALİBİYETİ
Haksız ve dayanaksız bahanelerle ve İsrail’in teşvikiyle ve ahlâksız kuralsız biçimde İran’a saldıran… Yüzlerce masum çocukların, binlerce mağdur halkın katledilmesine yol açan… Okullar, otoyollar, köprüler, limanlar ve fabrikalar gibi çoğu sivil yapıları bombalayıp yıkan Trump; “Birkaç günde bitireceğini” sandığı İran’da, hiç ummadığı bir direnişle karşılaşıvermişti. Aylar süren korkunç saldırılar ve çok ağır yıkımlara rağmen, umduğu sonucu bulamayınca barışa yanaşmaya, hatta tavizkâr davranmaya mecbur edilmişti.
Hatırlayalım, Trump:
– “Rejimi değiştireceğiz!..” demişti değiştirememişti.
– “Zenginleştirilmiş Uranyumu ele geçireceğiz” demişti, amacına erişememişti.
– “Füze kapasitesini imha edeceğiz!” demişti, sözünü yerine getirememişti.
– “Hürmüz Boğazı’nı biz kontrol edeceğiz!” demişti, hedefini gerçekleştirememişti.
– Trump: “İran petrolünü artık biz yöneteceğiz!” demişti, becerememişti…
Yani resmen ABD İran’a yenilmişti… Aynı gece Trump, Netanyahu’yu arayıp, Lübnan saldırılarıyla anlaşmayı bozmaya çalıştığı için ağır küfürlerle hakaret etmişti. Yani İran’ın bir zaferi de Siyonist İsrail’le Emperyalist ABD’nin arasını açmayı becermesiydi.
7 zengin Batılı ülkenin G-7 zirvesine Trump: “Patron benim!..” diye girip, havalar atarak muhataplarını küçümsemişti.
Trump: “Hürmüz Boğazı’nı ben açtım. Rusya-Ukrayna savaşını da ben sonlandırırım…” demeye getirmişti.
Bu arada Kuduz Netanyahu, ABD’den İran’la anlaşmanın metnini talep etmişti. Ama Trump vermemişti. Yani İsrail’in barışı bozacağından şüphelenmişti. Bunun üzerine İsrail, Trump’ı hain ve ajan ilan etmişti!.. Zaten 20 Haziran 2026’da İran Devrim Muhafızları “İsrail’in Lübnan saldırılarıyla anlaşmayı bozduğu” gerekçesiyle Hürmüz Boğazı’nı kapattıklarını bildirmişti.
Sonuç olarak, ABD ve İsrail, İran’a hücum etmişler ama resmen olmasa da fikren ve fiilen yenilmişlerdi. Açıklanan anlaşma şartları ise, İran’a verilen tazminat ve tavizlerdir; tavizi, yenilen taraf verirdi. Üstelik Trump; İran’a herhangi bir yaptırım da uygulamayacaklarını söylemiştir.
İran-ABD Arasında İsviçre’de Resmi İmzaya Hazırlandığı Belirtilen Taslakta Öne Çıkan 14 Temel Madde Şunlardı:
• Kalıcı Ateşkese Geçilmesi: Lübnan da dahil olmak üzere tüm cephelerdeki askeri operasyonlara derhal ve kalıcı olarak son verilmesi.
• Asker Çekilmesi: ABD’nin İran’ın deniz sınırları içerisindeki ve yakın bölgelerdeki askeri varlığını çekmesi.
• Askeri Sevkiyata Sınır Getirilmesi: ABD’nin bölgedeki asker sayısını artırmama ve yeni yaptırımlara başvurmama taahhüdünü yerine getirmesi.
• Ablukaya Son Verilmesi: ABD’nin uyguladığı deniz ablukasının 30 gün içinde kaldırılıp deniz taşımacılığının normalleşmesi.
• Hürmüz Boğazı’nın Serbestliği: Hürmüz Boğazı’nın 30 gün içinde “İran’ın düzenlemeleri çerçevesinde” yeniden açılıp deniz trafiğine yol verilmesi.
• Yaptırımların Sona Ermesi: İran petrolüne ve enerji ürünlerine yönelik yaptırımların sona erdirilmesi.
• İç işlerine Müdahaleden Vazgeçilmesi: ABD’nin İran’ın iç işlerine artık karışmayacağını taahhüt etmesi.
• İran’ı Yeniden İnşa Desteği: ABD ve müttefikleri tarafından İran için en az 300 milyar dolar değerinde yeniden inşa desteğinin gerçekleşmesi.
• Nükleer Taahhüt Belgesi: İran’ın nükleer silah üretmeyeceğine yönelik taahhüdünü yinelemesi.
• BM Güvenlik Konseyi Garantisi: Nihai anlaşmanın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararıyla onaylanıp yürürlüğe girmesi.
• İran’ın Dondurulmuş Fonlarına İzin Verilmesi: İran’ın dondurulmuş fonlarının ilk etapta yarısının serbest bırakılması (nihai müzakerelerin başlaması için ön şart olarak değerlendirilmektedir).
• Uygulama Takvimi: Anlaşma imzalandıktan sonraki 60 günlük süreçte nükleer program, yaptırımlar ve ekonomik kalkınma konularının detaylıca müzakere edilmesi.
• Gözlem Mekanizması Teşkil Edilmesi: İki ülke heyetleri arasında gelecekteki görüşme düzenlemelerinin belirlenmesi ve taahhütlerin doğrulanması süreci.
• Diplomatik Çerçeve Belgesi: İki tarafın savaşı sona erdirme, ablukayı kaldırma ve resmi ilişkilerin normalleşmesi adımlarına yönelik ortak irade garantisi.
Özetleyecek olursak:
• ABD Başkanı Donald Trump ve İranlı yetkililer, savaşı sona erdirecek bir ön anlaşmaya varıldığını açıklamıştı.
• Anlaşma, Hürmüz Boğazı’nın açılmasını ve ABD ablukasının kaldırılmasını içeriyordu ancak nükleer program gibi kritik detaylar 60 günlük ateşkes dönemine bırakılmıştı.
• Resmi imza töreni 19 Haziran’da İsviçre’de yapılması kararlaştırılmıştı ve anlaşmanın ardından petrol fiyatları düşmeye başlamıştı.
• Türkiye, anlaşmayı memnuniyetle karşılamıştı; Avrupa ise bu anı bölgesel istikrar için bir fırsat olarak görüp rahatlamıştı. Gafil Erdoğan iktidarı, yine Hak’tan ve haklıdan değil, kuvvetli sandığı Amerika’dan taraf olmanın kaybını ve ayıbını yaşamaktaydı.
• Anlaşma, kapsamlı ve zorlu müzakerelerin başlangıcı olarak bölgemizi ferahlandırmıştı; ama birçok belirsizlikler vardı.
Anlaşma Metninin Yorumlanması
İran’ın yarı resmi haber ajansı Mehr, ABD ile İran arasında imzalanacak 14 maddelik bir mutabakat taslağının ayrıntılarını açıklamıştı.
Mehr’e göre taslakta öne çıkan başlıklar şunlardı:
ABD ve İran arasında, Lübnan dahil tüm cephelerde kalıcı ateşkes ilan edilmesi; ABD’nin İran’ın iç işlerine karışmama taahhüdünü yerine getirmesi; ABD deniz ablukasının 30 gün içinde kaldırılıvermesi; Hürmüz Boğazı’nın İran’ın düzenlemeleri çerçevesinde yeniden açılıp düzenli geçişe izin verilmesi; İran petrolü ve enerji ürünlerine yönelik yaptırımların giderilmesi; İran’ın nükleer silah üretmeme taahhüdünü yinelemesi; ABD’nin bölgede asker sayısını artırmama ve yeni yaptırım uygulamama sözü vermesi.
Taslakta ayrıca ABD ve müttefiklerinin İran için en az 300 milyar dolar değerinde yeniden inşa planları sunmasından söz edildiği belirtilmişti.
Mehr’in haberine göre İran; dondurulmuş fonlarının yarısı serbest bırakılmadan, petrol yaptırımları askıya alınmadan ve deniz ablukası kaldırılmadan nihai müzakerelere gitmeyecekti.
Avrupa’nın Tavrı ve Rahatlaması
İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya liderleri yaptıkları ortak açıklamada, bu anın “bölgesel istikrarı yeniden tesis etmek ve küresel ekonomiyi dengelemek için bir fırsat” olduğunu belirtmişlerdi. Avrupalı liderler, İran’ın nükleer programına ilişkin “açık ve doğrulanabilir adımlar” atılması halinde ilgili yaptırımların kaldırılmasına hazır olduklarını bildirmişlerdi.
Asıl pazarlıklar bundan sonra mıydı?
Açıklanan mutabakat, savaşı durdurmak için önemli bir eşik olarak görülüyordu. Ancak anlaşmanın final metni yayımlanmadığı için kritik başlıklarda belirsizlik sürüyordu. Hürmüz Boğazı’nın ne zaman ve hangi kurallarla açılacağı, ABD ablukasının nasıl kaldırılacağı, İran’a yönelik yaptırımların hangi aşamada yumuşatılacağı, Tahran’ın dondurulmuş fonlarına erişiminin nasıl sağlanacağı ve nükleer programın nasıl sınırlandırılacağı henüz netleşmemişti.
Bir diğer belirsizlik de İsrail’di. Tel Aviv yönetimi görüşmelerin tarafı değildi. İsrail’in Lübnan veya İran bağlantılı hedeflere yeni saldırılar düzenlemesi, ABD ile İran arasındaki mutabakatı daha imza aşamasına gelmeden zora sokabilirdi. Trump’ın telefonda Netanyahu’yu haşlaması da bu yüzdendi. Bu nedenle Washington ile Tahran’ın vardığı anlaşma, savaşı bitiren son nokta olmaktan çok, daha kapsamlı ve daha zorlu bir pazarlığın başlangıcı olarak değerlendirilmekteydi.
İsrailli Siyonist Bakan Ben-Gvir’ın: “Trump’ın Anlaşması Bizi Bağlamaz, ABD’nin Sömürgesi Değiliz” Sızlanışı!..
İsrail’in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Ben-Gvir, Washington ile Tahran arasında varılan mutabakata tepki göstererek, ABD Başkanı Trump’ın yaptığı mutabakatın “kendilerini bağlamayacağını ve İsrail’in ABD’nin sömürgesi olmadıklarını” açıklamıştı. Amerikan X şirketinin sosyal medya platformundaki hesabından ABD ile İran arasında varılan anlaşmaya ilişkin yaptığı paylaşımda Itamar Ben-Gvir, “Donald Trump’ın anlaşması bizi bağlamaz. İsrail, ABD’nin bir sömürgesi (tebaası) değil.” ifadesini kullanmıştı.
“İsrail ordusunun Lübnan’da işgal ettiği bölgelerden çekilmemesi gerektiğini” iddia eden Kuduz Ben-Gvir, şunları aktarmıştı:
“Güvenliğimizi güvence altına almayan bu anlaşmaya ortak değiliz ve bu anlaşma bizi hiçbir şekilde bağlamaz. Hizbullah’ın tamamen dağıtılmasından daha az hiçbir şeye razı olmamalıyız. Kesinlikle İsrail’e yönelen ateş karşısında bir an bile sessiz kalmamalıyız.”
ABD-İran Anlaşması Nasıl Okunmalıydı?
ABD-İran anlaşmasının geleceğine yönelik beklentilere son derece ihtiyatlı yaklaşılması… Ortadaki metnin kapsamlı bir nihai barış anlaşmasından ziyade, bir “geçiş çerçevesi” olduğunun unutulmaması lazımdı. Katar Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler, Güvenlik ve Savunma alanında Öğretim Üyesi Dr. Ali Bakır, ABD-İran anlaşmasının arka planını AA Analiz için kaleme almıştı:
15 Haziran’da Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, ülkesinin iki ayı aşkın süredir yürüttüğü arabuluculuk çabalarının ardından ABD ile İran arasında bir barış anlaşmasına varıldığını X platformu üzerinden duyurmuşlardı. Sürece sundukları önemli katkılardan dolayı Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye’ye şükranlarını sunan Şerif, resmi imza töreninin 19 Haziran’da İsviçre’de gerçekleştirileceğini hatırlatmıştı. Bu duyurunun akabinde hazırlanan Mutabakat Zaptı elektronik ortamda imzalandı, belgeye ABD adına ABD Başkanı Donald Trump ve Başkan Yardımcısı JD Vance, İran adına ise Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf imza atmışlardı.
Basına yansıyan bu mutabakat, İsrail/ABD-İran Savaşı’nı sonlandırmayı ve mevcut ateşkes zeminini geniş kapsamlı bir diplomatik sürece dönüştürmeyi amaçlayan, çerçeve niteliğindeki bir barış anlaşması olarak tanımlanmıştı. Anlaşma metni henüz resmen yayımlanmamış olsa da aktarılan temel unsurlar arasında askeri operasyonların derhal durdurulması ve Hürmüz Boğazı’nın uluslararası deniz trafiğine yeniden açılması yer almıştı. Bunun yanı sıra, başta İran’ın nükleer programı olmak üzere askıda kalan sorunların çözümü için 60 günlük bir müzakere süreci tanınmıştı. Başlatılacak bu takip müzakerelerinde ayrıca yaptırımların yumuşatılması ve İran’ın dondurulmuş varlıklarına erişimi gibi konuların da masaya yatırılması amaçlanmıştı.
Bu anlaşma, dikkat çeken iki önemli gelişmenin ardından yapılmıştı. Bunlardan ilki, İsrail’in yaklaşık bir hafta önce İran’ın batı ve iç kesimlerindeki hedeflere düzenlediği ve nisan ayından bu yana bir ilk olma özelliği taşıyan saldırılardı. İran’ın daha çok gövde gösterisi amacı taşıyan füze atışlarına misilleme olarak Tahran, Tebriz ve İsfahan başta olmak üzere birçok kentte patlamalar meydana geldiği aktarılmıştı. İkinci gelişme ise Trump’ın sert uyarısıydı. Çatışmayı sonlandırmayı amaçlayan müzakerelerin ağır ilerlemesine tepki gösteren Trump, İran’ın “bedel ödeyeceğini” belirterek, ABD’nin İran altyapısına yönelik saldırılara yeniden başlayabileceğini duyurmuşlardı. Aslında ABD ve İsrail, İran karşısında iyice yorulmuş ve yıpranmışlardı!
Siyonist İsrail’de Anlaşma Şaşkınlığı: “Trump Bizi Satarak Otobüsün Altına Attı!” İtirafları
ABD ile İran arasında varılan ve Hürmüz Boğazı’nın açılmasını öngören sürpriz mutabakat, Siyonist İsrail’de büyük bir deprem etkisine yol açmıştı. Tel Aviv yönetimi paniğe kapılırken, Lübnan işgali konusunda Washington ile Tel Aviv hattında ipler iyice gerilmiş durumdaydı. ABD Başkanı Donald Trump’ın, İran ile yeni bir mutabakata vardıklarını ve Hürmüz Boğazı’nın 19 Haziran 2026 Cuma günü itibarıyla tamamen trafiğe açılacağını duyurması, işgalci İsrail’i şaşkınlığa uğratmıştı. Tahran yönetiminin anlaşmanın cuma günü İsviçre’nin Cenevre kentinde resmiyete döküleceğini doğrulaması, yıllardır bölgeyi kan gölüne çeviren Siyonist rejimde büyük bir kuşku ve korkuyla karşılanmıştı.
Kuduz Siyonistlerin: “ABD Bizi Otobüsün Altına Attı!” Sızlanışları!
İsrail’in yayın organlarından Kanal 13’ün servis ettiği haber, terör rejiminin şaşkınlığı ve müttefikleriyle yaşadığı derin çatlağı açığa vurmaktaydı. Haberde görüşlerine yer verilen üst düzey Siyonist yetkililer, ABD-İran anlaşmasının kendileri için “tam bir şok” olduğunu aktarmışlardı. Washington’un bu hamlesini “İsrail’in otobüsün altına atılması” olarak yorumlayan işgalci Siyonistler, Tel Aviv’in uzun süredir bu müzakerelerin çökeceği hayaliyle kendini kandırdığını da dolaylı olarak açığa vurmaktaydı.
Netanyahu ile ABD Arasında “Lübnan” Gerilimi ve Sonrası!
Gelişmeler sadece İran anlaşmasıyla sınırlı kalmamıştı. Bebek katili Binyamin Netanyahu ile ABD Başkan Yardımcısı JD Vance arasında 14 Haziran 2026’da gerçekleştirilen telefon görüşmesinde büyük bir kriz yaşandığı ortaya çıkmıştı.
Kuduz işgal ordusunun Lübnan’daki varlığının ele alındığı görüşmenin son derece gergin geçtiği ve İran ile yapılan mutabakatın bazı maddelerinin de masaya yatırıldığı konuşulmaktaydı. Siyonist yetkililer, işgalci ordunun Güney Lübnan’dan çekilmeyeceğini küstahça dile getirirken, ABD’li bir yetkili ise anlaşmanın İsrail’in geri çekilmesini kapsamadığını belirterek, Tel Aviv’in sözde “kendini savunma” bahanesiyle sürdürdüğü katliamlara yeşil ışık yakmaya devam edeceklerinin kanıtıydı.
“Trump petrol için bizi sattı!”
Öte yandan Siyonist rejimin Kanal 13 televizyonuna yansıyan bilgiler ise Güvenlik Kabinesi’ndeki iç hesaplaşmayı ortaya çıkarmıştı. Bazı aşırı sağcı sözde Bakanların, eli kanlı Netanyahu’dan Lübnan’daki işgal operasyonlarını derinleştirmesini ve daha fazla İslam toprağını kontrol altına almasını talep ettiği aktarılmıştı. Köşeye sıkışan Netanyahu’nun ise kabine toplantısında, “En yoğun baskılar altında dahi hareket serbestimizi korumalıyız. Hem Beyrut’ta hem de Tahran’da dokunulmazlığımız olacak” şeklinde hezeyan dolu ifadeler kullandığı anlaşılmıştı.
Toplantıda söz alan işgalci İsrail’in sözde Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, askerlerini sınır hattına çekmeyeceğini söyleyerek işgal inadını sürdürürken, bazı kabine üyeleri emperyalist patronları ABD’ye ateş püskürmeye başlamıştı. Siyonist Bakanlar, Donald Trump’ı açıkça “petrol ve para karşılığında taviz vermekle” suçlayarak, menfaat üzerine kurulu bu karanlık ittifakın ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı.
Tam bu süreçte Siyonist İsrail’in Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Türkiye’yi hedef alan açıklamaları tam bir küstahlıktı. Gazze’de on binlerce masumu şehit eden İsrail’in uluslararası hukuk tarafından soykırımcı olarak tanıtıldığı ve ağır eleştirilere muhatap kaldığı bir dönemde Ankara’yı doğrudan hedef alması bazı tartışmaları tekrar hatırlatmıştı. Çünkü bölgede taşlar yeniden yerine oturuyor. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) / İsrail ittifakının İran saldırılarıyla birlikte yeni bir güvenlik mimarisi oluşmaktaydı.
Evet, Doğu Akdeniz’den Suriye’ye, Körfez’den Güney Asya’ya kadar uzanan geniş coğrafyada yeni ittifak arayışları hız kazanmıştı. Türkiye’nin son dönemde Pakistan ile savunma alanındaki iş birlikleri, Suudi Arabistan’la normalleşen ilişkileri, Mısır’la köprülerin yeniden kurulması, Katar’la stratejik ortaklığı Tel Aviv’de yakından takibe alınmıştı. Türkiye’de Adil Düzencilerin iktidara taşınması, Siyonist ve emperyalist odakların korkulu rüyasıydı!.. Çünkü İsrail açısından asıl mesele; Türkiye’nin siyasi, tarihi, sosyal ve kültürel potansiyelini açığa vurmasıydı!..
Nüfusu, coğrafi konumu, askeri kapasitesi, sanayi altyapısı ve tarihsel birikimiyle Türkiye; İslam dünyasında etkili olabilecek ülkelerin başındaydı. Böyle bir Türkiye’nin, Pakistan gibi nükleer güce sahip bir Müslüman ülkeyle ve Körfez’in ekonomik ağırlığını temsil eden Suudi Arabistan’la daha koordineli hareket etmesi, İsrail’deki bazı güvenlik çevrelerinde soru işaretleri oluşturmaktaydı. Ancak AKP iktidarının kendi güdümlerinde olduğunu bilen Siyonist merkezler asıl, Türkiye’nin bu potansiyel imkân ve fırsatlarını cesaret ve dirayetle kullanacak bir iktidardan kuşkulanmaktaydı.
Suriye meselesi de bu denklemin önemli bir parçasıdır. İsrail, kuzey sınırlarında İran etkisinin zayıflatılmasını isterken; Türkiye sınır güvenliği, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve Suriye ile ilişkilerin daha da ileri noktalara taşınması gibi farklı önceliklere odaklanmalıdır.
Bu nedenle iki ülkenin bölgesel vizyonları birçok noktada çatışmaktadır. Doğu Akdeniz ise enerji savaşlarının merkezi konumundadır. Bölgedeki doğalgaz rezervleri, deniz yetki alanları ve enerji nakil hatları; Türkiye ile İsrail’i zaman zaman rekabetin karşı karşıya getirdiği alanlar olmaktadır. Ankara’nın dışlandığı enerji projelerinin kalıcı olamayacağının herkes farkındadır. Türkiye’siz bir Doğu Akdeniz denkleminin tamamlanması imkânsızdır. Bütün bunlar Netanyahu’nun Türkiye’ye yönelik sert çıkışlarının nedenlerini ortaya koymaktadır.[1]
Kuduz İsrail, Dışarıdan Yahudi Devşirmeye Başlamıştı!
İsrail, Hindistan’ın Manipur ve Mizoram eyaletlerinde yaşayan 240 Bney Menaşe Yahudisini yerleştirmek üzere ülkeye taşımıştı. The Jerusalem Post gazetesinin haberine göre, 240 Bney Menaşe Yahudisi, 23 Nisan Perşembe günü Ben Gurion Havalimanı’na inmiş bulunmaktaydı. İsrail’e Yahudi Göçü (Aliyah) ve Entegrasyon Bakanlığı ile İsrail Yahudi Ajansı tarafında yürütülen girişimle Hindistan’dan Tel Aviv’e gelen Yahudilerin, İsrail’in kuzeyindeki Nof HaGalil ve Kiryat Yam gibi kentlere yerleştirilmesi planlanmıştı…
İsrail, önümüzdeki haftalarda üç dalga halinde yaklaşık 600 Bney Menaşe Yahudisini daha ülkeye getirmeyi amaçlamıştı. Tel Aviv yönetimi, Kasım 2025’te Hindistan’daki tüm Bney Menaşe Yahudilerini, 2030 yılına kadar İsrail’e getirme planını onaylamıştı. Hindistan’ın Manipur ve Mizoram eyaletlerindeki etnik gerilimler gerekçe gösterilerek ülkenin kuzeydoğusunda yaşayan Yahudi topluluğunun İsrail’e getirilmesi çalışmalarının hızlandırılması kararı alınmıştı.
Kuduz ve korkak İsrail’in, HAMAS ve İran korkusundan ülkelerini (daha doğrusu işgal bölgelerini) terk edip yurt dışına kaçan yüz binlerce Yahudinin yerini HİNDİSTAN dönmeleriyle doldurmaya çalışması boşunadır. Çünkü korkunun ecele faydası olmayacaktır.
Şimdi, bu savaştan çıkarmamız gereken çok önemli dersler vardı. ABD neden geri adım atmıştı? Neden İran’a onca taviz verip o zaptı kabul etmek durumunda kalmıştı?
Güney İran’da Minab’taki kız okulu Siyonist ve emperyalist saldırılarla kan gölüne döndüğü için değil. ABD ve İsrail; hiçbir hukuki ve ahlâki kurala sığmayan bir vahşetle hastaneleri, üniversiteleri, sivil binaları, ambulansları, içme suyu kaynaklarını vurduğu için değil. Maalesef, soykırım yaptıkları için değil! Hayır! Dünya bunlar için ayağa kalkmamıştı!
Ya, Hürmüz Boğazı kapatıldığı için telaşlanmışlardı… İran, Körfez rejimlerindeki petrol ve doğalgaz sahalarını vurduğu için; Brent petrolün varili yükseldiği için ayağa kalkmışlardı.
Şunu unutmayın: Dünyanın gözünde bizim yani Müslümanların ve mazlumların kanımızın hiçbir değeri yoktu!.. Çocuklarımızın hiçbir değeri yoktu!.. Hani şu bizim Dışişleri Bakanlığı, yaptığı açıklamalarda sürekli “uluslararası toplum”a seslenip duruyor ya… İşte o uluslararası topluma seslenmenin zerre kadar faydası yoktu!.. Başımızdaki iktidarın da zerre kadar ağırlığı ve saygınlığı yoktu!..
Mazlumların en büyük aldanışı, müstekbir zalimlerin “empati” yapacağını ve vicdanlarının sesini duyacaklarını sanmalarıydı. Oysa Mr. Robot dizisinde geçtiği gibi: “Bir holdingi kalbini hedef alarak çökertemezsin. Çünkü onların kalbi olmazdı!..”
Mazlum ve mağdur tavrımızı ve haklılığımızı anlatmanın hiçbir kıymeti harbiyesi yoktu. Eğer bu zalimlerin canını yakmıyorsanız bütün bunların hiç ama hiçbir önemi yoktu. Kendinizi acındırarak veya onlara “haklı” olduğunuzu ispat etmeye çalışarak bunları insafa getirmenin yararı yoktu. İstediğiniz kadar kitap yazın, seminer yapın, akademik kariyer yapın; istediğiniz kadar yürüyüş yapın. Bunların hiçbirinin Brent petrolün varil fiyatı kadar önemi yoktu!..
O yüzden Gazze’de soykırım sürerken Erdoğan iktidarına şunu söyledik: İsrail’e giden petrolün vanalarını kapatın!
Evet, bize Filistin’in mazlumiyetini anlatmayın. İsrail’in ne kadar zalim olduğunu anlatmayın. Sadece akaryakıtı ve diğer ihtiyaçlarını kuduz İsrail’e yollamayın!..
Bu iktidar ve ortakları ise; yalnız nutuk attılar, yürüyüş yaptılar ve sık sık “uluslararası topluma” seslendiler, ama petrolün vanalarını kapatmadılar!?
“Bunları diplomasiyle yenemezsiniz; hukukla, felsefeyle, kalemle-kitapla yenemezsiniz!” dedik, anlamaya yanaşmadılar ve kuduz İsrail’i besleyen ve destekleyen malzeme dolu gemiler yolladılar!..
O yüzden diyoruz ki, “direniş” tek seçenektir.
Direniş demek hukuktan, felsefeden, kalem ve kitaptan uzak olmak demek değildir. Bilakis, direniş demek her şeyden ve hepsinden önce “haklı” olmak ama Hakkın yanında dik durmak demektir. Hakkını “bilgiyle” “hikmetle” ve “cesaretle” savunmak demektir. Haklıysak ama hikmetle ve cesaretle düşmana karşı çıkmıyorsak haklı olmamız da önemini yitirecektir.
O yüzden Hz. Ali (RA) ilelebet yolumuzu aydınlatan şu pusulayı vermiş bize: “Haksızlığa karşı susarsanız, hakkınızla birlikte şerefinizi de kaybedersiniz.”[2]
Ve asla unutmayınız ki; İran’ın bu dirayetli direncinin Allah’ın izniyle, ABD ve İsrail’i hizaya getirmesinin ve böyle bir barışa mecbur etmesinin en önemli sebeplerinden birisi de; Rahmetli Erbakan Hocamıza itimat ve itibar ederek O’nun kutlu tavsiyelerine kulak vermeleri… Ve özellikle savunma teknolojileriyle ilgili orijinal projelerini yerine getirmeleridir… Şimdi AKP iktidarının ve Cumhur İttifakı’nın binlerce ağır günahları ve tahribatları arasında, bu son İran-İsrail, ABD savaşında, bazen açıkça bazen münafıkça Amerikan ağzıyla talihsiz sözler etmeleri ve İran’a gözdağı vermeye yeltenmeleriydi. Ki bu ayıp ve kayıp yedi sülalelerinin mahcubiyetine yeterdi!..
ABD İstihbarat Genel Müdürlüğü’nden İstifa Eden Gabbard, ABD’nin ‘Örtbas Edilen’ Zehirli Gaz Laboratuvarlarını Açıkladı
Tulsi Gabbard, 120’den fazla ‘örtbas edilen’ laboratuvarı gündeme taşıdı. Buralarda kimyasal bombalar ve çok zehirli gazlar üretiyorlardı!
ABD Ulusal İstihbarat Direktörlüğü görevinden ayrılan Tulsi Gabbard, Washington yönetiminin dünya genelinde 30’dan fazla ülkede faaliyet gösteren 120’den fazla biyoloji laboratuvarını finanse ettiğini söylemişti. Laboratuvarlara ilişkin bilgilerin yıllardır kamuoyundan gizlendiğini ifade eden Gabbard, bazı tesislerde son derece bulaşıcı patojenler üzerinde araştırmalar yürütüldüğünü kaydetmişti. Gabbard, ODNI’nin resmi internet sitesinden, “ABD vergi mükelleflerince finanse edilen küresel bir biyoloji laboratuvarı programına dair kanıtlar” başlıklı açıklamasında bunları belirtmişti.
“Bu zehir üreten laboratuvarlar güçlü kişilerce ve kasıtlı olarak yanlış bir şekilde örtbas ediliyor” itirafı!
Açıklamada Gabbard, “ABD hükümeti, 30’dan fazla ülkede 120’den fazla biyoloji laboratuvarını uzun süredir finanse ediyor.” ifadesini kullanmıştı. Bu biyoloji laboratuvarlarının varlığı, tarihi, yerleri ve finansmanı hakkındaki bilgilerin “güçlü kişilerce ve kasıtlı olarak yanlış bir şekilde örtbas edildiğini” vurgulayan Gabbard, laboratuvarların “var olmadığının iddia edildiğini” ve “aksini söyleyenlerin yabancı ajan olmakla ve Amerika’ya ihanetle” suçlandığını aktarmıştı.
“Tehlikeli ve son derece bulaşıcı patojenler kullanılıyor. (Yani masum insanları toptan öldürücü gazlar ve salgın hastalık yapan mikroplar üretiliyor!)”
“ABD hükümetince finanse edilen bu biyoloji laboratuvarlarının birçoğu şu anda veya daha önce tehlikeli ve son derece bulaşıcı patojenler kullanarak, bazı durumlarda tehlikeli ‘Fonksiyon Kazanımı’ araştırmaları da dahil olmak üzere, çok az görünürlük veya denetimle araştırma yapmaktadır. Zehirli gazlar, mikroplar ve kimyasal bombaların yapımında kullanılmaktadır!..”
İstifa Duyurusu ve Trump’ın Yeni Adayı
Ulusal İstihbarat Direktörlüğü, aralarında Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) ve Federal Soruşturma Bürosunun (FBI) da bulunduğu toplam 18 ABD istihbarat kuruluşunun koordinasyonundan sorumlu çok stratejik bir yapıydı. Özellikle Venezuela ve İran’a yönelik askeri operasyonlara karşı çıktığı yönündeki iddialarla sık sık gündeme gelen Gabbard, 22 Mayıs 2026’da yaptığı açıklamada, eşinin sağlık sorunlarını gerekçe göstererek istifasını verip ayrılmıştı.[3]

Son yaşamış olduğumuz İran – Abd barış süreci de gösteriyor ki Haşr Suresi 14. Ayette Rabbimizin buyurduğu kâfir ve zalimlerin kalplerinin paramparça olduğu, birliklerinin menfaat üzerine olduğu ve en ufak menfaat ayrılığında dağılabileceklerini dolayısıyla onların akletmeyen bir topluluk olduğunu görmüş oluyoruz. Bununla birlikte İslam toplumlarının birlik içinde olmalarının kendilerine rahmet bereket, güven ve huzur getireceğine de şahit oluyoruz. Aziz Erbakan Hocamızın kurmuş olduğu D8 şu an aktif edilmiş olsaydı ne Ortadoğu da ne başka bir yerde kan ve zulüm olmazdı. Ne Abd İran’a ne İsrail Filistin e bir kurşun dahi sıkamazdı.. Maalesef ki Türkiye mizdeki işbirlikçi akp iktidarı sayesinde son 24 yılda Irak, Suriye,Libya, Lübnan, Filistin, Yemen ve İran milyonlarca mazlum katledildi…
Onlar, (Siyonist ve emperyalist odaklar) iyice korunmuş (sağlam tedbirler alınmış) şehirlerde veya surlar-kaleler gerisinde (ve demir kubbeler içerisinde) olmaksızın sizinle toplu bir halde savaşa girişemezler (ve kendilerine güvenemezler. Müşriklerin ve münafık kesimlerin) kendi aralarındaki çarpışmaları (birbirlerine kin ve haset duyguları) ise pek daha şiddetlidir. Sen onların (zahiren) birlik ve dirlik (içerisinde olduklarını zan ve) hesap edersin; oysa onların kalpleri paramparça vaziyettedir (çıkarları ve ihtirasları uğrunda her an kapışmaya hazır haldedirler). Bu, şüphesiz onların akletmeyen (ve imana gelmeyen) bir kavim olmaları dolayısıyla böyledir.
Trump ve Netanyahu’nun birbirine düştüğünü, ABD’nin ve İsrail’in yenilmişliklerini kabadayı vari söylemlerle ve can çekişen hayvanın tepinmesi andıran saldırılarla kapatmaya çalışmalarını görmek; Kur’an’ı Kerim’de Haşr suresi 14. ayeti kerimenin mucizesini görmemizdir:
Haşr 14
Onlar, (Siyonist ve emperyalist odaklar) iyice korunmuş (sağlam tedbirler alınmış) şehirlerde veya surlar-kaleler gerisinde (ve demir kubbeler içerisinde) olmaksızın sizinle toplu bir halde savaşa girişemezler (ve kendilerine güvenemezler. Müşriklerin ve münafık kesimlerin) kendi aralarındaki çarpışmaları (birbirlerine kin ve haset duyguları) ise pek daha şiddetlidir. Sen onların (zahiren) birlik ve dirlik (içerisinde olduklarını zan ve) hesap edersin; oysa onların kalpleri paramparça vaziyettedir (çıkarları ve ihtirasları uğrunda her an kapışmaya hazır haldedirler). Bu, şüphesiz onların akletmeyen (ve imana gelmeyen) bir kavim olmaları dolayısıyla böyledir.
https://www.mealikerim.com/59/hasr/14
Tabi siyonistlerin ve işbirlikçilerinin bu vaziyetini kullanıp, bu belaları ümmetin ve insanlığın başından def edecek zeka seviyesi yüksek, plan ve projesi hazır, bağımsız bir ruha sahip liderlere ihtiyaç vardır. Bu yüzyılda Rabbimizin gönderdiği bir rahmet olarak Erbakan Hocamız insanlığın barış ve huzur içinde yaşayacağı zemin hazırlamış olup, Hocamızın plan ve projelerini uygulamak ise O’nun sadık takipçileri Milli Çözüm ekibine nasip olacaktır İnşaallah. Trump’ı yüzyılın lideri kabul eden, onlar (siyonistler ve siyonizmin jandarması ABD) tarafından verilen görevleri izzet ve şeref kabul eden korkaklar ve işbirlikçiler bu işleri yapamaz.
Avrupa Birliğinin ekonomik, siyasi ve hukuki yaptırımlar bağlamında özellikle Türkiye Cumhuriyeti aleyhine uzun yıllar boyunca bir çember ve set olarak kullanılması, şüphesiz Siyonist ceryanın bir ürünüydü.!
Temeli güce ve tahakküme dayanan bu suni refah ve yapay hukuk medeniyetinin hizaya sokulması, Siyonizm inancını artık ciddiyetle öğrenip, kendisini bu zehirden kurtarması ve yükselen değer olan İslam Medeniyeti ile samimiyetle yüzleşip ortak değerler üzerinden bir barış ve saadet dünyasına adım atması gerekliydi..
Trump’ın Avrupa, İsrail ve Abd nin Siyonist yapısı arasında oynamış olduğu rol, makalede de işaret edildiği üzere belki de ve özellikle AB’deki siyonist yapının dağılmasına ve Türkiye’nin yönetiminde bulunan, 24 yıllık Avrupa Birliği bağımlısı Akp İktidarına rağmen, İslam medeniyetinin ve Millî Çözüm’ün Adil Düzen programlarına dünyanın mecbur kalmasına vesile olacaktı!!
Josef, Hazeikel ve İsmail’in siyonizmin tüm etkisini yitirip yıkıldığı bir dünyada ;
Adalet, Barış, Güçlü Demokrasi, Kalkınma, Refah ve Saygınlık üzerine inşa edilecek bir Adil Düzen medeniyetinde yaşama hakkına sahip olacağı günler yakındır..
Cihadın izzet, uşaklığın ise zillet olduğunu özellikle 28 Şubat 2026’dan beri, İran ve Türkiye hükümeti üzerinden bir kez daha anlamış olduk.
Hz. Ali (RA) ilelebet yolumuzu aydınlatan şu pusulayı vermiş bize: “Haksızlığa karşı susarsanız, hakkınızla birlikte şerefinizi de kaybedersiniz.”
İşbirlikçi zihniyetlerle, Siyonist ve emperyalistlerin haksızlıkları karşısında, hak ve şeref korunamazdı!
İşbirlikçi zihniyetlerin bağımsız bir dış politikası bulunmamaktaydı.
İşbirlikçi zihniyetin sözde dış politikası; uluslararası ilişkilerde olayları yönlendirmek veya gündem belirlemek yerine, Siyonist ve emperyalist güçlerin kararlarına ve gelişen olaylara göre yalnızca tepki veren (reaktif) bir konumda kalmaktı.
İşbirlikçi zihniyetlerin kendilerina ait bir dış politika stratejisi olmadığından risk alamazlardı.
İşbirlikçi zihniyetler uluslararası dengeleri koruma bahanesiyle, asıl kendi iktidarlarını korumaya odaklanırlar; olaylar gerçekleşmeden önce önlem alamazlar; sadece kriz çıktıktan sonra pozisyon alırlar; Siyonist ve emperyalistlerin açtığı alanlarda siyaset üretir ve onların kararlarına uyum sağlamayı dış politika diye yutturmaya çalışırlardı.
İşbirlikçi iktidarın kendi güdümlerinde olduğunu bilen Siyonist ve emperyalist merkezler, Türkiye’nin potansiyel imkân ve fırsatlarını cesaret ve dirayetle kullanacak bir iktidardan kuşkulanmaktaydı.
Türkiye’de Adil Düzencilerin iktidara taşınması, Siyonist ve emperyalist odakların korkulu rüyasıydı!.. Çünkü İsrail açısından asıl mesele; Türkiye’nin siyasi, tarihi, sosyal ve kültürel potansiyelini açığa vurmasıydı!..
Ve asla unutmayınız ki; İran’ın bu dirayetli direncinin Allah’ın izniyle, ABD ve İsrail’i hizaya getirmesinin ve böyle bir barışa mecbur etmesinin en önemli sebeplerinden birisi de; Rahmetli Erbakan Hocamıza itimat ve itibar ederek O’nun kutlu tavsiyelerine kulak vermeleri… Ve özellikle savunma teknolojileriyle ilgili orijinal projelerini yerine getirmeleridir… Şimdi AKP iktidarının ve Cumhur İttifakı’nın binlerce ağır günahları ve tahribatları arasında, bu son İran-İsrail, ABD savaşında, bazen açıkça bazen münafıkça Amerikan ağzıyla talihsiz sözler etmeleri ve İran’a gözdağı vermeye yeltenmeleriydi. Ki bu ayıp ve kayıp yedi sülalelerinin mahcubiyetine yeterdi!..
Makalemiz; güç, adalet, direniş ve ümmetin yaşadığı acılar üzerine, sert bir muhasebe niteliği taşıyor.
Zalimin vicdanına değil, mazlumun direnişine güvenilmesi gerekir.
Gücün hukuku belirlediği bir dünyada, hakk ancak; hikmet, cesaret ve kararlı duruşla korunabilir.
Petrolün bir damlasına, insan hayatından daha fazla değer veren küresel anlayış ve düzen, iflas etmeye mahkumdur.
Haklı olmak tek başına yeterli değildir, hakkı savunacak irade, birlik ve caydırıcı güç bulunmadıkça, adalet tesis edilemeyecektir.
Zulme karşı susmak, yalnız hakkı değil, onuru da kaybetmektir.
Tarihi değiştiren, yalnız haklı olmak değil; hak uğrunda bedel ödemeyi göze alabilmektir.
Kuvvete ve sömürüye dayanan küresel ve emperyalist siyonizm çökmeye mahkumdur. İnsanlığın tek kurtuluşu ise; Hakka, adalete ve merhamete dayanan, Adil bir Düzen’dir.
Tulsi Gabbard Kimdi?
2022 yılında, Demokrat partiyi savaş çığırtkanlığı yapmakla ve elitlerin kontrolünde olmakla suçlayıp, Trump’ı desteklemek için Cumhuriyetçi Partiye geçmiş eski bir asker.
Trump tarafından Ulusal İstihbarat direktörlüğüne, yani istihbaratın başına getirilen bu isim, ABD ve NATO’nun genişleme politikasını ağır dille eleştiren,
Esad ile gizli görüşme yapıp ABD’nin terör örgütlerine verdiği desteği kesmesi gerektiğini açıktan savunan,
Ukrayna’ya verilen desteğin kesilmesini savunduğu için ‘Rusya yanlısı’ olmakla suçlanan, İran savaşına kökten karşı, ABD derin devletini ve küresel sistemi açıktan eleştirmekle tanınan bir isim.
19 haziranda eşinin rahatsızlığını gerekçe göstererek görevinden istifa etmeden hemen önce, ABD’nin 1984-2022 dönemi ulusal alerji ve bulaşıcı hastalıklar direktörü ve pandemi dönemi başdanışmanı Antony Fauci ile ilgili açıkladığı ‘Fauci Dosyası’ olarak bilinen istihbarat dosyalarını açıklamıştı.
Anthony Fauci ‘maske-mesafe-karantina -ekonomik kapanma’ fikirlerinin mucidiydi.
Açıkça yurt dışında bulunan, karanlık amaçlı biyoloji laboratuvarları ABD tarafından finanse edildiğini ve bu laboratuvarların başında ise covid-19 virüsünün çıktığı Vuhan şehrindeki virüs araştırma merkezi olduğunu belgeleriyle birlikte paylaşmıştı.
Laboratuvarların büyük kısmı Rusya ile savaşta olan Ukrayna’da bulunmaktaydı. Ayrıca ebola ve kuş gribinin yaygın görüldüğü Uganda, Kenya, Nijerya, Kamboçya, Filipinler ve Tayland’da ve komşumuz Gürcistan’da bu laboratuvarlardan vardı.
Peki buraya nasıl gelinmişti?
29 Mayıs 2026 tarihinde Trump tarafından, 400 sayfayı aşkın geniş yetkili bir kararname yayınlanmıştı. Beyaz Saray Bütçe Ofisi(OMB), bilimsel hibelerin verilme sürecinin uzman kurullardan alınıp, başkanın atadığı siyasi temsilcilerin onayına bağlanması istenip, ‘İşlev kazandırma’ adı verilen tehlikeli virüs araştırmalarına sağlanan tüm federal fonların tamamen yasaklandığı açıklanmıştı.
1 Ekim 2026’da tamamen kalıcı hukuki mevzuat haline gelecek olan düzenleme henüz yürürlüğe girmeden, Trump tarafından siyasi inceleme gerekçesiyle maddi destekler zaten askıya alınmıştı. Tam bu noktada, Trump için ‘bilimsel destekleri siyasallaştırıyor ve Amerika’nın bilimdeki başarılarının önünü kesiyor’ eleştirileri yapılırken, Tulsi Gabbard tarafından gerçekler ortaya dökülmüştü.
Kısaca Trump, ABD’ nin biyolojik silahlara verdiği desteği kesmiş, buna gerekçe olarakta covid-19 virüsünün ABD fonları tarafından desteklenen merkezlerin çıkardığını bile açık etmişti.
Tüm bu detaylar
ABD’nin kendi içinde bir temizleme yapmaya çalıştığını, yani siyonizm den kurtulmak istediğini bir kez daha göstermişti.
Günümüz mandacılarının kumdan kaleleri sallandıkça rezillikleri daha fazla açığa çıkıyordu. İktidarları boyunca bir Emperyalist ABD’ye bir hırsız dolandırıcı Avrupa’ya bir Siyonist İsrail’e Dümen kıranlar şimdi ne yapacağını şaşırmış durumdaydı.
Makalede de belirtildiği gibi bu dönemde İran’a aba altından sopa gösterme girişiminde bulunanlar bu rezillik yetmezmiş gibi bir de durmaksızın uluslararası topluma seslenmeye devam etmektelerdi. İktidarları boyunca kapısında bekledikleri Avrupa Birliği, ne Gazze’de ölen çocuklar ne de İran’da ölen çocuklar için hiçbir müdahale yapmazken Petrolleri kesilince ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Savunduğu hiçbir insani değeri içinde barındırmayan iki yüzlü AB bunca gelişmeye rağmen hala Ezanı yasaklama kanunları çıkarmaya gayret etmekteydi.